
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Sait Faik’in “Hişt Hişt” öyküsünde bir ses, doğanın ve insanın özünü çağırır. Bu bölümde, yalnızlıkla yüzleşmenin, doğayla yeniden bağ kurmanın ve içimizdeki o gizemli çağrıya kulak vermenin hikayesini konuşuyoruz. Bir kuşun cıvıltısı, bir yaprağın hışırtısı… Peki, ya bu ses kalbimizden geliyorsa? Gelin, birlikte dinleyelim.
---
Ben Saati Podcast Instagram:
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Van Gogh'un buğday tarlası ve kargalar tablosunun içinde gezindiğinizi hayal edin.
Rüzgarda dalganan buğdaylar, uçuşan kaygalar, bölüm kapağında da bu tabloyu göreceksiniz.
Ya da belki çocukluğunuzun köy yollarında, bahçe aralarında yürüyorsunuz.
Yıllar önce bir yazı atölyesinde tanıştığım bir öykü her yalnız hissettiğimde beni teselli eder.
Şimdi bir fincan çay eşliğinde bu öyküyü sizinle paylaşmak istiyorum.
Haydi başlayalım. Yürüyordum.
Yürüdükçe de...
Açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım.
Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim.
Olur, olur. Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.
Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması pekala bir meseledir.
Kim demiş mesele değildir diye?
Budalalık. Ya yağmur yağsaydı?
Ya otların yeşili mor?
Ya denizin mavisi kırmızı olsaydı?
Olsaydı o zaman mesele olurdu işte.
Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm.
Birisi arkamdan, hiç dedi.
Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu bosunu almamış taze deve dikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar.
Dişlerim kamaştı.
Yolda kimsecikler yoktu.
Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm.
Yoluma devam ederken, hiç hiç dedi.
Dönüp bakmak istedim.
Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım.
Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir.
Arkamdan yılan, tosbağa bir kirpi geçmiştir.
Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.
Hişt dedi yine.
Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına.
Birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.
Yolun kenarına oturdum.
Az ötemde bir eşek otluyor.
Onun da rengi çağla mademi.
Ağzı, dişleri, kulakları, boynu ne güzel otluyor.
Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor.
Belki de bu çatırtılı çatırtılı sesi hişt hişt diye duymuşumdur.
Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses hişt hişt dedi.
Hani bazı kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses isminizi çağırıverir.
Olur değil mi? Pek enderdir.
Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır.
Olabilir. Birdenbire güneşi buluta benzemez garif ve sarı bir sis kapladı.
Bir kirli el çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı.
Her zamanki kül rengi yer yer hava dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.
Yola indim. İstediği kadar hiç desin.
İsterse sahici sulu bir dost olsun.
İsterse kimseler olmasın.
Kendi kendime kulağıma hiç hiç diyen bir divane olayım.
Aldırmayacağım. Belki bir kuştur.
Belki tosbağadır.
Belki de kirpidir.
Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır.
Karabataktır. Mihalaki kuşudur.
İyisi mi ben kendim hiç hiç derim.
O zaman... Tamı tamamına pek hiç hiç seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.
Birdenbire önümde bir adamla bir kadın gördüm.
Kalpazankaya yolunu sordular.
Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti, yürümediler.
İki adım daha benden uzaklaştılar.
Koyunların arasına yüzü koyun uzanmış papazın oğlunu gördüm.
Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı.
Ağzını salyasını sildi.
Kuzuyu bacaklarından tuttu.
Kuzuyla yere yıkıldı.
Kuzuyu burnundan öptü.
Papazın oğlu çirkin, aptal, otuz birli bir yüzle baktı.
Şimdi bir çiçek tarlasındaydım.
Bana hiç hiç diyen mutlak bir kuş.
Vardır böyle kuşlar.
Cık cık demezler de hiç hiç derler.
Kuştu kuş. Bir adam yer belliyordu.
Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını üstüne aktarıyordu.
Merhaba hemşerim dedi.
Ooo merhaba dedim.
Tekrar işine daldı.
Hişt, hişt dedim.
Aldırmadı. Bir daha hişt, hişt dedim.
Yine aldırmadı. Hızlı hızlı, hişt, hişt, hişt.
Buyur beyim dedi.
Bir şey söylemedim dedim.
Küçük parmağını kulağına soktu, kaşıdı, çıkarıp parmağına baktı, belin sapına siler gibi yaptı.
Hişt, hişt dedim.
Yüzünü göğe kaldırdı.
Kuşlara baktı, denize baktı, dönüp şüpheyle bana baktı.
Bu sene enginarlar nasıl dedim.
İyi değil dedi. Baklayı ne zaman keseceksin?
Daha ister dedi.
Nefes alır gibi hiç dedim.
Yine şüpheyle denize, şüpheyle göğe, şüpheyle bana baktı.
Kuşlar olmalı dedim.
Benim de kulağıma bir hışırtı gelir ama dedi.
Ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.
Bir yıkatmalı dedim. Benim de geçenlerde ağırlaşmıştı.
Yıkattın mı? Yıkatmadım.
Hacet kalmadı. Doktora gittim.
Alıverdi. Pislikmiş.
Çocuklar nasıl? diye sordum.
İyiler dedi. Dokuzdu.
Sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncunun macerasını ya.
Sus sus dedim.
Yürekler acısı. Haydi Allah'a ısmarladık.
Haydi güle güle. Biraz uzaklaşınca.
Hişt hişt. Bu sefer yakaladım.
Bahçıvan'dı. Oydu oydu.
Hadi hadi yakaladım bu sefer seni dedim.
Yok vallahi dedi.
Vallahi daha kesmedim baklayı.
Senden ne diye saklayayım?
Parasıyla değil mi?
Sen değil misin hiç hiç diyen?
Ben de duyuyorum bir ses ama bulamam nereden gelir.
Nereden gelirse gelsin.
Dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten.
Gelsin de nereden gelirse gelsin.
Bir hiç hiç sesi gelmedi mi fena.
Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
Hiç hiç hiç hiç.
Said Faik'in hiç hiç öyküsü insan-doğa ilişkisini öyle ince, öyle zarif işler ki sevgili dostlar en karmaşık felsefe metinlerinin bile dokunamadığı derinliklere ulaşır.
Bizim için büyük bir değerdir Said Faik.
Ve bu öykünün ana karakteri bir an gelir.
Hiç sesini duyar.
Bu ses nereden geldiğini anlamak için etrafına bakınırken onu doğayla, kendi iç dünyasıyla ve yalnızlığıyla yüzleştirir.
Ses hem doğanın bir parçasıdır hem de adamın zihninden gelir.
Bu belirsizlik öykünün en dramatik anını yaratır.
İnsan fark etmeden içine kapanır, yalnızlığını, sinmişliğini anlamak zordur.
Hepimizin olmuştur böyle anları.
Yolculuktan yorulduğumuz, hayattan tat alamadığımız zamanlar.
Bir kuşun cıvıltısı veya bir yaprağın hışırtısı bile o an içimizi titretir, gözlerimizi doldurur.
Hişt, hişt, gel buraya, bırak her şeyi, gel.
Bu ses sadece doğanın değil, insanın özüne dönme arzusunun da çağrısıdır.
Öykünün duygusal zirvesi işte bu andır, bana kalırsa.
Huzur ve hüzün iç içedir.
Okuyanda derin bir sorgulama uyandırır.
Belki de bu ses kalbimizin ta derinlerinden geliyordur.
Ne dersiniz? Ve hiç hiç kulak ver bana diyordur bize.
Yorulup durduğumuz o anlarda etrafımıza bakmayı akıl ederiz.
İşte o zaman yalnızlığımızın farkına varırız.
Bir hiç sesi gelmezse içimiz zarar alır.
Ama kimse yoksa bile kendi tanıklığımız vardır.
Umarım siz de benim gibi bu öyküyü...
Beğenmişsinizdir, sevmişsinizdir.
Beni dinlediğiniz için teşekkürler, çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
