
Bir Dizide Kendini Bulmak: When Life Gives You Tangerines
26 Mayıs 2025 · 16 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde beni çok etkileyen gerçek bir hikayeden esinlenilmiş bir diziden bahsedeceğim size. Jeju Adası’nın mandalina kokulu sokaklarında, Ae-sun ve Gwan-sik’in 50 yıllık aşk, fedakârlık ve dayanışma hikâyesi sizi içine çekecek. Asi bir şair kızın hayalleri, sadık bir hayat arkadaşının desteğiyle nasıl gerçeğe dönüşür? Türk aile değerlerine dokunan sahneler, gözyaşları ve kahkahalarla dolu bu serüven, kalbinizi ısıtacak. Hayat size mandalina verdiğinde ne yaparsınız?
---
Ben Saati Podcast Instagram:
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Bazı filmler, diziler neden içimize işler?
Hani bir sahne olur, gözlerimiz dolar ya da bir karakterle birlikte güleriz.
Onu sanki çocukluk arkadaşımızmış gibi hissederiz.
Film okulundaki hocam şöyle demişti.
İnsanlar kök duygularını uyandıran hikayelere bağlanır.
Yani kendimizden bir parça bulduğumuz anlar bizi yakalar.
Belki asi bir karakter lisedeki asi ruhumuzu hatırlatır.
Belki bir aile sofrası, annemizin hadi yeme dediği akşamları anımsarız.
Bu yüzden çok saçma bir senaryo olsa da...
Bazı filmlerin bir sahnesi ya da karakteriyle bağ kurunca o filmi ya da o seriyi onun hatırına izleriz.
Esasında izlediğimiz belki de kendimizizdir.
Kim bilir? When Life Gives You Tangerines dizisi tam da bu bağı kuruyor.
1950'lerde Güney Kore'nin o meşhur Jeju adasında doğan Ozan ve Gwenshee'nin 50 yıllık serüvenini anlatıyor.
Şimdi isimler Korece olduğu için belki yanlış telaffuz ediyor olabilirim.
Nasıl okunduğunu...
Pek anlayamadım. 16 bölüm boyunca onların aşkını, ailelerini, çocuklarını nasıl büyüttüklerini ve hayallerini izliyoruz.
Bu bir dönem dizisi.
Bizim 80'ler ya da 90'lar gibi o dönem Kore'de neler olup bitiyor bir taraftan onları da izliyoruz.
Zaten flashbacklerle bir geçmişe, bir geleceğe gidiyoruz.
Sinematografisi müthiş, görseller harika, müzikler de keza çok güzeldi.
Peki size şöyle sorsam.
Hayat size limon verdiğinde ne yaparsınız?
Biraz klişe oldu.
Limonata yapmayı düşünürsünüz değil mi?
Gerçi ben Churchill yapmayı da tercih edebilirim.
Peki ya hayat size mandalina verirse ne yaparsınız?
Dizimiz When Life Gives You Tangerines Türkçe çevirisi hayat size mandalina verirse.
Bu soruya adeta bir ömür boyu cevap aranıyor dizide.
Ana karakterimiz Olsan yoksul bir ailenin asi kızı.
Şair olma hayalleri kuruyor.
Seol'a gidip, büyük şehre gidip, üniversite okuyarak edebiyatçı olmak istiyor.
Ama maalesef hayat ona pek nazik davranmıyor.
Esas oğlumuz Güvenşek ise sakin, çalışkan ve doğduğu andan itibaren neredeyse Oğuzhan'a sırılsıkla maşık.
Gözünü onda açıyor.
Onların hikayesi sadece romantizm değil, hani derler ya sevgi emek ister.
Bu ikili çocukluklarından son nefeslerine kadar yoklukta, varlıkta...
Hep aynı takımdalar.
Birbirlerinin hayallerini unutmuyorlar.
Mesela Oğuzhan 50'li yaşlarında şiiri kitabı çıkarıyor.
Bu beni çok etkilemişti.
Çünkü eşi Güvenşik onun hayalini canlı tutmuş.
Güvenşik de dede olunca Oğuzhan'ın desteğiyle gitar kursuna başlıyor.
Bu küçük jestler izlerken sizi kendinizi sorgulamanıza sebep oluyor.
Acaba gerçek sevgi böyle bir şey mi diye düşünüyorsunuz.
Gelelim aile meselesine.
Çünkü bu dizi Türk aile yapısına öyle tanıdık ki.
Oğuzhan'ın annesi Ceco Adası'nın Hanyo kadınlarından.
Sabahları kadınlar kalkıyorlar, okyanusa dalıyorlar.
Dalgıç kadınlar bunlar.
Ve işte deniz ürünleri çıkartıyorlar.
Pazarda satıyorlar ve kendilerine yemek yapıyorlar.
Gerçekten çok zor bir iş bu.
Bin yıldır denizin hem lütfuna hem gazabına meydan okuyan dalgıç kadınlar.
Emekçi kadınlar. Ve Oğuzhan'ın annesi onlardan biri.
Ve ailenin direği bizim Türk anneleri gibi fedakar, çalışkan, dünyayı böyle sırtında taşıyan bir kadın.
Bir sahnede o sana yani kızına yemin ettiriyor.
Asla benim gibi bir hanyo olmayacaksın.
Benim gibi işçi kesiminden olmayacaksın.
Sen masa başında böyle tertemiz hayallerini yaşadığın bir...
Hayat yaşayacaksın diye kızına böyle söz verdirtiyor.
Çünkü her gün dalmak demek bu kadınların genç yaşta işte akciğer yetersizliğinden ve buna bağlı birçok hastalıklardan adım adım ölüme yaklaşması demek.
Ve nitekim olsa annesi zaten boyuzdan gencecik yaşta ölüyor.
29 yaşında olduğu söyleniyor dizide.
Ben çok şaşırmıştım çünkü kadın 40 yaşında gibi görünüyor.
O kadar büyük zorluklarla baş ederken kadın yaşlanmış.
Ve bu kızcağızın zaten babası da küçükken ölmüş.
Ne üvey babası ne onun yeni karısı onu istiyor.
Ne de babaannesinin hanesi.
Sadece kardeşlerini büyütene kadar üvey babası ona bakıyor.
Şair olmak isteyen kızımız Oğuzhan kardeşlerini büyütürken hem tarlaya akıyor, hem pazarda lahana satıyor, hem de okula gidiyor.
Düşünün yani bu kadar gururlu, eğitime düşkün birisi hiç istemediği işleri yapıyor.
O büyürken de güven şekli.
Onun her anında destek oluyor.
Pazarda onunla, okulda, tarlada her an onunla.
Hele bir sahne var ki ben ağla ağla tuluk oldum.
Zaten o sahneyi görünce sosyal medyada hemen diziyi izlemek istedim.
Ozan güvene diyor ki ya seni istemiyorum.
Ben zengin bir adamla evleneceğim.
Sen fakirsin. Ben üniversiteye gideceğim.
Oğlan da tabii üzülüyor.
Gemiye binip başka şehre gidecek.
Yola çıkıyor o gemi. Sonra kızın aklı başına geliyor.
Oğlanın ne kadar sevdiğini hatırlıyor.
Ve böyle yağmurun altında hüngür hüngür ağlayarak koşuyor.
Limana yetişmeye çalışıyor.
İşte gemi kalkmış gemiyi durdurmak için bir taraftan da koşuyor.
Ve avazı çıktığı kadar bağırarak oğlanın adını sesleniyor.
Beni bırakıp nereye gidiyorsun diye böyle bağırırken ve başrol oyuncumuz Güvenşik de gemide yol almışken kızı duyuyor ve hiç düşünmeden atlıyor.
epey bir yüzlükten sonra da Oğuzhan'a kavuşuyor.
Bu sahne gerçekten çok etkileyiciydi.
Dediğim gibi sosyal medyada falan bayağı çalkalanmıştı.
Bir sahnede de Oğuzhan ileride çocuğu olunca, küçük bir kızı olunca ona şiir yazmayı öğretiyor.
Kızı da Deniz Mavi, Annem Güzel yazıyor böyle şiirin mısralarında.
Oğuzhan gülümsüyor, gözleri doluyor.
Kendi şairlik hayalini kızında görüyor.
Bizim kültürde de vardır ya bu.
Anneler, babalar çocuklarının hayatlarında kendi hayallerini yaşar.
Ebeveynler çocukları için bir zamanlar hani hayallerini kenara koyuyorlar.
Hobilerini bile bir rafa kaldırıyorlar.
Ama bu dizi diyor ki hangi yaşta olursanız olun kendi hayallerinizi de unutmayın.
Zaten son sahnelerde onu görüyoruz.
50 yaşında da olsa o istediği şairlik hayaline kavuşuyor.
Olsan şiiri kitabını elinde tutuyor.
Oraya sonra yine değineceğim. Dizinin Korece adı esasında başka.
Polsang Sosangsuda diye bir ismi var.
Teşekkür ederiz. Çok çalıştın demekmiş Türkçe'de.
Bu isim dizinin ruhunu daha iyi özetliyor bana kalırsa.
Neredeyse tüm karakterler çok çalışıyor.
Kolaya kaçan, çalışmak istemeyen kesim daha çok erkekler arasında çıkıyor.
Kadınlar çünkü her türlü işin altından.
Bir şekilde kalkıyorlar çok cevvaller ama erkeklerde bir kaytarma, kotarma, bir şekilde sıvışma, işi başkasına yükleme gibi bazı sahneler görüyoruz.
Burada aslında kadın erkek arasındaki eşitsizliği de anlamış oluyoruz.
O kültürde, o toplumda, şu anki Güney Kore'ye baktığımızdaki gibi her şey çok güzel değil.
Eskiden kadınlar baya baya eziliyormuş yani.
Sınıflandırmayı da çok net görüyoruz.
Benim genelde kendi toplumumda da gördüğüm iki tür insan var.
Biri aşırı performans halinde çok çalışan ama yılmış.
Diğeri de kolay paranın peşinde olanlar.
Ve maalesef yeni jenerasyonda biraz böyle gidiyor.
Onlarda da bazı etik ve ahlaki değerler tabii ki ne yazık ki eksiliyor.
Bu seride dizide çalışan insanlar bir şekilde bir yolunu bulup düze çıkabiliyor.
Ve aile hep ön planda oluyor.
Hayatın dört mevsimi de yaşanıyor elbette.
Yani her şey güllük gülistanlık asla değil.
Varlıkta ve yoklukta da aile değerlerini koruyabilmek gerçekten çok zor.
Ve bunu başarabildiklerini görüyoruz.
Çünkü yoksulluk...
İnsanın ruhunu da yoksullaştıran bir şey maalesef.
Aile değerleri de harcanabiliyor.
Bunun da istenirse öyle anlarda bile ailenin de korunabileceğini görüyoruz dizide.
Dizinin görselleri ise resmen bir tablo gibi.
Jeju adasının o denizinin, okyanusunun dalgalarını, mandalina bahçelerini, adanın o muazzam güzelliğini, karakterlerin değişen kıyafetlerini izlemek.
Konunun yanı sıra insana ayrı bir keyif veriyor.
Hani sahnelerde mandalinayı sık sık görüyoruz.
Hatta böyle kızartıp da yiyorlar.
Çok ilginç gelmişti bana. Resmen kokusunu hissediyorsunuz.
Ama asıl mesele Oğuzhan'ın acılarını şiire dönüştürmesi.
Hayatına mandalina verdiğinde kızımız şiiri yazıyor.
Kelimelerle değil, yaşantısıyla.
Hayata yaklaşımıyla, seçimleriyle, duruşuyla çok etkileyici gerçekten.
Güvenşik ise eşi her anında onun yanında.
Herkes imreniyor bu ikliye.
Nasıl oldu da becerdiler, harika bir hayat olmasa da harika bir aile kurdular.
Her şeyin üstesinden geliyorlar diye böyle imrenerek bakıyorlar.
Ve marifeti de kızda zannediyorlar, Oğuzhan'da zannediyorlar.
Çünkü kız okumuş, öngörülü, vizyoner falan diye düşünüyorlar.
Ama esasında bu ikilinin hayatını değiştiren şey...
Oğlumuzun seçimleri, başrol oyuncusu, esas oğlanın seçimleri, güvenşiğin seçimleri ve esas kızın Oğuzhan'ın ona her durumda güvenmesi.
İnsanın hayat arkadaşını doğru seçebilmesi çok önemli ya.
O kadar önemli ki serinin sonuna doğru zaten.
Evet aslında olay adamın adam olmasında, dağ gibi dimdik durabilen bir babaya evrilmesinde olduğunu.
Bu ikili harika ebeveynlere sahip değildi.
Zaten geleneksel bir aileden geliyorlar.
İkisinin de annesi yok, ya babası yok, eğitimleri yok.
Ve akrabalarından da öyle rol model alabilecekleri doğru düzgün bir kişi yok.
Her şey atadan göründüğü gibi olmayabiliyor.
Seçim gücümüz çok çok önemli.
Bunu da görüyoruz orada. Bu ikisi tüm yokluklara rağmen çok sağlam bir aile kuruyorlar.
Çocuklarına ihtimam gösteriyorlar.
Birbirlerine de özenliler.
Özellikle babanın kızına...
Sürekli olarak ben arkandayım mesajını vermesi beni çok etkiledi.
Yanındayım. Zorlandığında vazgeçebilirsin.
Yapmak zorunda değilsin.
Olmuyorsa bırakabilirsin.
Ben her zaman yanındayım diyerek ona böyle sonsuz güveni hissettirmesi yani babanın tüm bu yaklaşımı kızın birey olma yolculuğunda kız evladının birey olma yolculuğunda o kadar çok işine yarıyor
ki eş seçiminde iş başvurularında babanın her koşulda onu onaylaması kabul etmesi annenin de sürekli sevgisini vermesi bir kadın olduğunda yeni girişimlerde bulunurken ona daha cesur, daha dayanıklı
olabilmesine vesile oluyor.
Yani böyle bir altyapı oluşturmuşlar çocukta.
Gerçekten bu çok önemli.
Zaten örneğini görüyoruz.
Babası sıkıntılı, annesi problemli olan başka bir kızı da görüyoruz orada.
Kardeşinin evlendiği kız.
Yani ikinci çocuğun eşi baba tarafından çok sıkıntılı.
Ve gerçekten de kızın hayatı öyle çok da güzel değil.
Ve bu ikilinin kızları büyüdüğünde evlenirken babasıyla kızın arasına geçen konuşma.
Benim ikinci kez gözlerimin şelale olduğu yerde güven şık kızına tam böyle evlenmeden önce bir takım nasihatler de bulunuyor.
Hani orada bile bak evleniyorsun diye kendini asla yalnız hissetme.
Seni üzerse baba ocağına dönmekten çekinme diye söylenirken gelin olan kızları da benim gibi zır zır ağlıyor o bölümde.
Hem çok komik hem çok dramatik bir sahneydi.
Ama böyle hani kızını şımartan bir taraftan değil de.
O koşulsuz, kabulü gerçekten çok hissettiriyorlar.
Bu ikilinin kızları da aynı kendi ailesi gibi hedefleri için çok çalışıyor.
Anne babada ne görüyorsa zaten ister istemez öyle bir yöneliş oluyor.
Bazen ailesinin bu kadar emeğinin altında da bu kız çocuğunun ezildiğini, minnet hissinin onu zorladığını, hata yapmaktan da bu yüzden korktuğunu görüyoruz.
Ben burada çok empati yaptım kendimle de.
Yeni bir şey denerken kendi birinci işim dışında başka bir alana kayarsam...
Başarısız olursam ya da işte emeklerim zayi olursa diye kendimi darladığım çok olmuştu.
KPSS çalışırken bile aşırı stresliydim bu yüzden.
Çünkü ailenin desteğini bir borç gibi görüp onu ödeyemem kaygısı benim gibi pek çok genci de darlıyor, darlamıştır.
diye düşünüyorum. Belki de fazla şahsileştiriyorumdur bilmiyorum.
Diziye geri dönersek 16 bölüm boyunca hiçbir şey öyle güllük gülistanlık değil.
Bu aile batıyor, çıkıyor mevsimler gibi bazen hayat onlardan yana bazen de ikinci çocukları oğulları işleri batırıp aileye yük oluyor.
Hani beş parmağın beşi de bir değil denir ya onun gibi nitekim el ele verip bir şekilde yeniden ayağa kalkıyorlar.
Sevgi emek ister bunu biliyoruz evet ama aile olmak onun gerçek bir parçası olmak.
o aileyi bir arada tutabilmek her ferdin emek vermesiyle olur.
Sadece anne babanın değil evlatların da bunun için bir şeyler yapması gerekiyor.
Karakterlerin sevgi dili çok hoşuma gitti.
Mesela beni seviyor musun diye sormuyorlar ya da seni seviyorum diye söylemiyorlar da ara ara adam karısına dönüp mutlu musun diyor.
Bazen de Oğuzhan kocasına soruyor bu soruyu.
Birbirlerinin duygularını dile getirmelerini bunu paylaşmayı önemsiyorlar.
En sıkıntılı zamanlarda bile birbirlerinin iç dünyasında ne geçiyorsa biri ötekine bunu ifade ettiriyor.
Bu hal tabii ki çocuklarına da sirayet ediyor.
Kızları en sonunda babaları gibi bir adam buluyor.
Ama maalesef oğulları çok hata yapıyor ilk başta.
Ancak sonrasında toparlıyor ve doğru düzgün bir aile...
reisi olmayı o da beceriyor.
Dizinin sonunu söylemeyeceğim ama zaten siz de başlayınca benim gibi bir çırpıda soluksuz izleyeceksiniz.
Söylenecek çok şey var diziye dair.
Kültürel motivlerin yanı sıra alt metinleri okursak sosyolojik, psikolojik hatta felsefi açıdan çıkaracak, konuşulacak.
Çok şey var. Zaten birçok oyuncu buradaki performansıyla ödül almış.
Ana karakter oyuncusu hem Oğuzhan'ın gençliğini hem de kızını oynuyor.
Müthiş bir performans gerçekten.
Eğer diziyi izlediyseniz veya izleyecekseniz yorumlarınızı ve sizi en çok etkileyen sahneyi benimle paylaşmanız beni çok mutlu eder.
Son olarak içimi ısıtan bir sahneyle bölüme son vereyim.
Oğuzhan esas kızımız 50'li yaşına vardığında şiir kitabını eline alıyor.
Kocası Güvenşik yıllarca para biriktirmiş, gizlice kitabını yayınlatmış.
Ve Oğuzhan kitabı açıyor.
İlk sayfada kocasının yazdığı bir not var.
Sen zaten hep şairdin.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
