
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Dikkatimizi parçalayan modern dünya, zihnimizi fark etmeden yavaşça tüketiyor. Bu bölümde “beyin çürümesi” dediğimiz bu dağılmanın nasıl oluştuğunu ve akışa yeniden dönebilmenin basit ama etkili yollarını konuşuyoruz.
Odaklanmakta zorlanıyorsan, zihnin sürekli yorgunsa bu bölüm senin için.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
YouTube'da bir video izledim.
Epey ilgimi çekti.
Ortalama bir insanın günde 74 GB veri tükettiği söyleniyor o videoda.
16 saat boyunca aralıksız film izlemekle eşdeğermiş bu.
Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz diziler, videolar, sosyal medyada geçirdiğimiz vakit.
Tüm bunlar toplamda 74 GB veriye denk geliyormuş.
Orta çağda yaşayan bir insanın bu miktarda veriyi tüketmesi ne kadar zaman alırdı sizce?
Bunu da hesaplıyorlar kabaca.
60 yıl olduğunu iddia ediyorlar.
Bu kadar aşırı veri tüketimi bizi daha mı zeki yapıyor sizce?
Yani kendimize baktığımızda daha akıllı bir halimiz var mı?
Yoksa tam tersi bu bilgi yük bizi aptallaştırıyor olabilir mi?
İşte bu duruma...
Brain rot yani beyin çürümesi deniyor.
Düşük kaliteli ve hızlı tüketilen içeriklerin yarattığı psikolojik etki için kullanılan bir kavram bu.
Oxford tarafından yılın kelimesi bile seçilmiş.
Şu aralar epey popüler.
Pek çok kişi içerik üretiyor bu konuda.
Çünkü kanayan yaramız hepimizde az ya da çok beyin çürümesi var.
Neden tehlikeli?
Beyin çürümesi ki bu kadar mevzu oluyor her yerde, her ortamda.
Çünkü hızımız artıyor.
Odaklanamıyoruz. Uzun süren işlere tahammülümüz kalmıyor.
Sürekli daha ilgi çekici şeyler arıyoruz.
Tatminsizleşiyoruz. İçimizde bir acelecilik duygusu oluşuyor.
Bazı öğrencilerim benim podcast bölümlerimi çarpı iki hızında dinliyormuş.
Yani o kadar mı yavaş konuşuyorum?
Ya da o kadar mı sakınca?
Zaten epitopu 10-15 dakikalık bölümler yani.
Onu da hızlandırmayın değil mi?
Şimdi beni dinliyorlarsa onlara da buradan bir uyarı yapmış olayım.
Aşk olsun. 3 saatlik filmleri artık izleyemiyoruz.
Ben bile bazılarını atlaya atlaya izliyorum.
Hatta canlı bir şey izliyorsam hemen böyle ok dışında parmağımı basıp ilerletesim geliyor.
Sonra fark ediyorum ya şu an bu canlı kayıt değil ki.
Youtube videosu değil ki.
Böyle şeyler yaşıyorum.
Eminim pek çoğumuz böyledir.
Her şey hemen olsun istiyoruz.
Sürekli yapay dopamin salgıladığımız için mutluluğumuz, hedeflerimiz, hayallerimiz için çabasızlaşıyoruz.
Telefon elimizin altındayken dünya bir anda buharlaşıyor gerçeklik, realite.
Bir şeyler için çalışmak bile zor geliyor bize.
Hızlı ve çabasız tüketim bize kalitesiz bir deneyim sunuyor.
Aslında deneyim yaşayamıyoruz ki.
Çöp ama ilgi çekici içeriklerle zaman dolduruyoruz.
En fenası seçiciliğimizi kaybediyoruz.
Bizi düşündüren içerikler...
Sıkıcı geliyor, öyle değil mi?
Şimdi dürüst olalım, bana da öyle geliyor ve dediğim gibi tahammülsüzleşiyoruz.
Peki, sorgulamadan geçen bir hayatın sonunda, yani bu süreçte...
Sonunda demeyeyim de sürü psikolojisine kapılmaz mıyız?
Bazı oyunların, bazı videoların kokain gibi bağımlık yaptığı söyleniyor.
Bizi diğer canlılardan ayıran en temel özellik olan düşünme ve akletme yetimiz yavaş yavaş çöküyor.
Bunu fast food gibi düşünün.
Anlık da yürüyor ama besleyici değil.
Tüketmesi kolay fakat bizde hiçbir faydası yok.
Sonuç şu, ömrümüzün çoğu çöpe gidiyor.
Yaşamış olmuyoruz.
Yaşadım diyebilmek için gereken deneyimi...
Yaşayamıyoruz. Bize bir şey katmayan içeriklerle beynimizi, zekamızı köreltiyoruz.
Evet yanlış duymadınız. Beyin, zeka körelir sevgili dostlar.
Zeka bir kas gibidir.
Kullandıkça gelişir.
Ama biz bunu ne yönde kullanıyoruz?
Kullanmamızı engellemek için zaten şu anda.
Sosyal medya bizimle savaşıyor ya.
Peki bunun önüne nasıl geçebiliriz?
Beyin çürümesini durdurmak için ekran süremizi tabii ki kısaltalım.
Bu zaten en önemli çözüm.
Fakat bir şeyleri yasaklamaya odaklandığımızda biliyorsunuz daha cazip geliyor.
Kendimden biliyorum. Bence odağı burada değiştirip yasak gibi görünen değil de bir hedef gibi algılayabileceğimiz bir şeyler yapmak daha sürdürülebilir.
Bu kadar tüketim bizden neyi alıyor?
Odağı. Bir şeyleri uzun süre yapabilme becerisini yani gerçek anlamda akışta olabilmeyi bizden alıyor.
Biz burayı düzeltirsek beyin çürümesinin de büyük ölçüde önüne geçebiliriz.
Peki burayı nasıl düzeltebiliriz?
Konumuz bu. Yaptığımız işlerde akışı yakalayarak burayı iyileştirebiliriz sevgili dostlar.
Akış insanın kendini bir etkinliğe tamamen kaptırdığı, zamanın nasıl geçtiğini fark etmediği, egosunun kaybolduğu o eşsiz haldir.
Bu kadar zevkli olduğu için Kişi büyük bedeller ödemeyi bile göze alır yani saatlerce uyumadan yemek yemeden o akışın içinde çalışabilir yaşayabilir kişi.
Bir kitap var akış teorisi hatta bununla ilgili çok fazla bölümler de var içerikler de var bakabilirsiniz.
Bu konu çok detaylı işlenmiş kitapta onu da okuyabilirsiniz.
Burada bir parantez açmak istedim.
Zihin tek bir işe odaklanıp kaybolduğunda yani o işin içinde kaybolduğunda hem dinleniyor beynimiz.
Hem de yenileniyor. Minimum gürültü, maksimum netlik oluşuyor.
Zihinsel enerjimiz de geri geliyor.
Hani tükenmiş hissediyoruz ya sık sık.
Çünkü akıştan bizi koparan çok şey var.
Haz ve anlam duygusu da yükseliyor.
Sonuca değil sürece odaklanırız ki bu çok güzel bir şey ve hepimizin ihtiyacı olan bir şey.
Yorgunluk ve can sıkıntısı kavramını da unuturuz.
Sabırsızlık ortadan kalkar.
Ve tabii ki... Bunların gayet doğal sonuç olarak dikkat süremiz de uzar.
Araştırmalar şunu göstermiş.
Benim epey dikkatimi çekmişti burası.
Akış halindeyken yaratıcılık ve motivasyon seviyemiz %400 ile %700 oranında.
Bu oranlar arasında bir noktada artıyor.
Harika değil mi? Hepimiz motivasyonumuzu yükseltmeye çalışıyoruz değil mi?
Yaratıcılığımızı artırmaya çalışıyoruz.
Öğrenme hızı ise...
Burayı öğrenci arkadaşlar daha da dikkat edinmesinler.
Akış halindeyken öğrenme hızımızda %200 ila işte %500 arasında bir artış gösteriyor.
Ya bu bilgi o kadar o kadar önemli ki bir şeyler öğreniyorsak, yeni bir alanda uzmanlaşıyorsak bu bilgiyi cebimize koyalım.
Akışın en büyük hediyelerinden biri...
hayat amacımızı yani Japonların dediği iki gayeyi keşfetmemizi sağlamasıdır.
Bir önceki bölümde zaten bunu da konuştuk.
Akış haline girmek herkese uyan tek bir formülle olmuyor sevgili dostlar.
Hemen işte ben şu an akıştayım diyemiyoruz.
Deneye yanıla kendi tetikleyicilerimizi keşfetmeliyiz.
Yani burada da bir çabaya girmemiz gerekiyor.
Ama bir kere yolunu bulduğumuzda hayatımızın kalitesi ve üretkenliği bambaşka bir seviyeye çıkar.
Bence değer bu. Yani bunu denemeye değer.
Şimdi en çok ne yaparken kendimi unutuyorum?
Ne zaman en mutlu oluyorum?
Soruları çok kritik.
Bu sorunun cevabı hem hayat amacımızı gösterir, bir önceki bölüme de atıfta bulunayım, hem de akışa girmenin en kısa yoludur.
İki Gay kitabında günlük işlerimizde kendimize mikro akış anları yaratabileceğimiz söyleniyor.
Bu öneriliyor aslında. Yemek yaparken, belki dans ederken, kitap okurken...
gün içinde sık sık kısa süreler bile olsa yaptığımız işin içinde olabilmeliyiz.
Yani kafamız bir başka yerde, elimiz başka bir şey yapıyor.
Gerçekten o iş olmak.
Biriyle sohbet ederken bile kendi söyleyeceğimizi hesaplamadan o kişiyi doğrudan dinlemek bile bunun bir parçası olabilir.
Orada da yakalayabiliriz.
Ben saatimizde verdiğimiz o kısa molalarda hedefimiz bu akışı yakalamak olsun sevgili dostlar.
Yani en azından o kısa sürelerde bile biz bu akışı yakalayabiliriz.
Böyle böyle pratik edebiliriz.
Mesela ben bunu sabah kahvemi alıp işte 15-20 dakikam zaman ayırarak günlüğüme yazarak yakalamaya çalışıyorum.
Bazen bu 10 dakika oluyor ama kendimi çok iyi hissediyorum.
Bir arkadaşımın dans kursuna gitmiştim.
Bir saat deneme dersi almıştım, yeni bir dans öğrenmeye çalıştım.
Çalıştığım swing bilenler vardır.
1950'lerde caz müzikle çok popüler olan bir hareketli, keyifli bir dans şekli.
O bir saat sadece dans ettim, bedenim hareket etti, aklıma asla hiçbir sorunum gelmedi.
O dağım hep o anda şimdideydi.
Ders bitince o kadar iyi hissettim ki kendimi, enerjim yükselmişti ve o anın içinde olabilmek o bir saat bana gerçekten mental olarak çok iyi geldi.
Bunu hayatımızda böyle sık sık pratik yapsak nasıl da güzel modumuz yükselir, daha keyifli bir yerden yaşarız hayatı.
Şimdi bazı pratik önerilerde bulunacağım.
Akışı hayatımıza nasıl dahil ederiz?
Biraz daha böyle örneklerle gitmek istiyorum.
Madde madde. Uyanır uyanmaz ilk 1-2 saat ve yatmadan önceki son 1 saat ekrana hiç bakmayın deniliyor.
Yapabilirsek ne ala?
Artık bunu ben hani 1 saat olmasa bile yarım saat.
Ekran süremizi kısaltabiliriz.
Tek bir işe odaklanmak çoklu görev kesinlikle yok.
Akışı yakalamak istiyorsak hani el işte göze oynaş da tabiri var ya hani affınıza sığınarak yani hem onu hem onu yapamayız.
Bir şeye odaklanacağız.
O iş olacağız. Zaten odak bölünüyor yani derinleşemiyoruz.
Akışta tek bir iş olacak.
Dediğim gibi haftada bir gün teknoloji orucu tutun.
İşte wifi'siz ekransız tam bir gün.
Bunu yarım gün yapmaya çalışıyorum.
Bir gün olmuyor benim ama siz artık kendinize göre revize edersiniz.
İşte e-posta, mesajlara, geri dönme.
Bunun gibi sizin geri dönüşü yapmanız gereken şeyler varsa işinizle ilgili.
Onları da belli bir zaman diliminde kontrol edin.
Sürekli 2 saatte 1 değil de atıyorum saat 4'te.
Bütün bu bildirimlere geri dönme işini o saate kilitleyin.
Başka bir madde de şu.
Pomodoro tekniği. Veya benzeri teknikler kullanabilirsiniz.
Bu nedir? Ben bunu öğrenciyken ya da çeviri yaparken, masa başında sıkıcı işler yaparken kullanıyordum.
Öğrencilerim de şu an kullanıyor, görüyorum.
50 dakika. Çalışıyorsunuz 10 dakika ara veriyorsunuz ya da 25 dakika çalışıyorsunuz 5 dakika aralarla.
Pomodoro yazdığınızda YouTube'a zaten orada sizinle beraber çalışan kişileri de canlı canlı da görebilirsiniz.
Orada zaten uyarı veriyor.
Siz kendiniz saatinizi de kurabilirsiniz 25 dakika çalışıp ya da 1 saat çalışıp 15 dakika ara şeklinde.
Bunu öğrenciler zaten çok iyi biliyor ama biz de odaklanma sorunu yaşıyorsak belki kitap okurken bunu yaparız.
20 dakika saat kurup sonra biraz mola vermek olabilir.
küçük bir ritüelle başlayın deniliyor.
Bitirince de küçük bir ödül verin.
Yani o akışa girmeden önce bir ritüelle başlayın.
Bunu sporcular çok yapıyor.
Küçük ritüellerle başlıyorlar maçlarına.
Mesela ünlü tenisçi hani Nadal biliyorsunuz.
Tuhaf ritüelleri var. Su şişelerini belli yerlere koyuyor.
İşte onu kapağı bir yerde önce bir suyunu içiyor sonra bir düşünüyor.
Havlusu yanında böyle farklı bize tuhaf gelen ritüelleri var.
Her maç öncesi bunları yapıyor.
Ama işte aslında orada beynine ne yapıyor?
Sinyal video. Şu an akışa gireceğim.
Şu an önemli bir şey yapacağım.
Bak ben kendini hazırla.
Biz bunu ne yaparız? Ben mum yakıyorum.
İşte kahvemi yapıyorum. Bazen slow jazz müziği açıyorum.
Kafe müziği gibi. Bölümleri hazırlanırken mesela o akışa gireceksem.
Yani çoğu zaman zaten akıştayken hazırladığım bölümler çok daha güzel akıyor benim için.
Hem daha hızlı bitiyor hem de daha iyi hissediyorum.
İşte o aynı müzikler, aynı kokular, aynı belki koltuk çalıştığınız yer bu küçük ritüeller beynimize bak şimdi akışa giriyoruz sinyali verir.
Yani ben saati yapabilirsiniz kısacası.
Doğru ortamı bulun deniliyor.
Ev ortamında çalışamıyorsanız kafede, parkta, kütüphanede bunu deneyebilirsiniz.
Ben bazen kafelere, kütüphanelere gidiyorum.
Kitap okuyamıyorum bazen evde çünkü evdeki işler beni o kadar çok rahatsız ediyor ki şunu yap bunu yap falan gibi.
Çünkü iki işi aynı anda yaptığım için bir de ev işi, üçüncü bir iş bence.
Yalnız yaşayanlar beni anlar.
Ya yalnız yaşamasanız da zaten birileriyle beraber olsanız da yine...
Evde de bazı işler var hepimizin bildiği gibi.
O yüzden ben bazen dışarıda bir şeyler yapabiliyorum.
Bu akış vakitlerini dışarıda da yapabiliriz, halledebiliriz.
Akışa girmeden önce kısa meditasyon, nefes çalışması veya yer değişikliği yapın deniliyor.
Bunlar da odağınızı biraz daha sabitlemenize, kendinize hizalanmanızı sağlar.
Benzer işleri gruplandırıp toplu yapın.
Mesela faturalar, aramalar, rutin işleri aynı bloklara yerleştirin.
Ben bu telefon görüşmelerini böyle yapıyorum.
İşte dikkatimin çok dağınık olduğu, yorgun olduğum bir anda hepsi, kim aramam gerekiyorsa herkese arıyorum.
O işleri bitiriyorum.
İşte akrabalardan, aileden ki aklımda kalmıyor.
Olmasın faturalar da öyle.
Bir molada oturup hepsini hallediyorum.
Hem zaman kaybı olmuyor hem de dikkatimizi sürekli bölmüyor.
Akış teorisi kitabında şu uygulanıyor sevgili dostlar.
Bu hal yani akışa girmek hali gevşemek ya da rahatlamak değil.
Bununla karıştırmayalım. Akışta mutlaka bizi zorlayan bir unsur olmalı.
Ama başaramayacağımız kadar zor bir aktivite de değil.
Bu sefer de hayal kırıklığı yaşarız.
Çok ilgimizi çeken ama azıcık da bizi zorlayan bir şey olmalı.
Böyle bir etkinlik, hedef var mı hayatınızda?
Çok sevdiğiniz, yapmaktan keyif aldığınız ama biraz da zorlayıcı.
Mesela psikoloji konuları.
Zaten konuştuğum konular genelde psikoloji, farkındalık gibi ya da astroloji.
Bunlar benim çok ilgimi çeken şeyler.
İnsan davranış bilimi.
Bununla ilgili her şey çok ilgimi çekiyor ve bana bir sürü kitap versinler ben dikkatimi kaybetmeden uzun süre bunu okuyabilirim ya da videolar izleyebilirim.
Yani çok yatkın olduğum için bu alana.
Ama çok vasat ve temel bilgiler içeriyorsa bu kitap ya da video ilgimi çekmez.
Bunun gibi. Belli bir dozu olacak.
Beni biraz zorlayabilir anlamak için ama çok sevdiğim bir konu olduğu için de ben hemen vazgeçmem.
Fakat temel düzeyde olduğunda da benim seviyemin altında olduğu zaman da ne o videoyu izleyebiliyorum, o içeriği tüketebiliyorum.
Çok basit geliyor. Dil öğrenirken de akış sağlanabilir.
Bir branşımda zaten İngilizce öğretmenliği biliyorsunuz.
Öğrencilerime sık sık bir öneride bulunuyorum.
Sevdiğiniz kişiler, bu ünlü olabilir, oyuncu olabilir, bir karakter olabilir.
Onlarla ilgili röportajları okuyun.
Onların videolarını izleyin, dinleyin.
Tabii İngilizce olarak. Bunlar sizi geliştirir.
Çok sevdiğiniz şarkıcılar vardır.
Açın onların hayatlarını okuyun.
En azından sevdiğiniz bir şey bu.
Ve onu böyle araştırırken...
Biraz magazinsel de geliyor ya bize hani günlük rutini nasılmış bakalım bu adamın.
Onu okurken bir taraftan tabii ki de dil becerilerimiz de ne oluyor?
Gelişiyor. Bu çok basit bir örnek ama yani.
Yeri geldiği için veriyorum.
Müzisyenler, yazarlar, şairler, ressamlar bu hale çok sık girdikleri için derinleşip yeni ve özgün şeyler üretebiliyorlar.
Beyin o anda derinleştikçe ilham dediğimiz şeyi de bize sağlıyor.
Ünlü ressam Devrim Erbil, ben çok severim bu ismi.
Hatta bir bölümde yayınlamıştım.
Sık sık akış halinde yaşadığını söylüyor.
Saatlerce fırçayı oynatmadan resimlerinin karşısında öylece kalıyormuş.
Ve onun eserleri bu özgün tarzı da hep bu akış hallerinden doğmuş.
Şimdi gittiğiniz zaman müzeler, sanat galerilerine onun resimleri ben buradayım diyor zaten.
Çünkü tarzı o kadar belirgin ki ve farklı ki.
Biz esasında akışta derinleşiyoruz sevgili dostlar.
Yakalamaya çalıştığımız şey bu.
Bu derinleşmeden de elimiz asla boş dönmüyoruz.
Hepimizin bu derinleşmeye beynimizin ihtiyacı var.
Bu derinleşme halleri aslında bizim hayattan da keyif almamıza sebep oluyor.
Peki sizde durumlar nasıl?
En son ne yaparken zamanı tamamen unuttunuz?
Mesela bu hafta böyle bir anınız oldu mu?
Belki sık sık bu anlara bu akış hallerine gidebiliyorsunuzdur.
Ne güzel, ne büyük şans.
Ve o aktiviteye...
Ne kadar sık vakit ayırıyorsunuz?
Umarım bu bölüm hoşunuza gitmiştir.
Yorumlarınızı sosyal medyada heyecanla bekliyorum.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
