
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde düşüncelerimizin, inançlarımız ve içsel konuşmalarımızın ben illüzyonu oluşturarak benlik algımızı nasıl yönettiğinden bahsediyoruz. Aslında hepimiz birer sihirbazız.
Transkript
Merhabalar.
Yaşama, insana dair pek çok şey bulabileceğiniz Ben Saati'ne hoş geldiniz.
Ben Elif. Bugün yayınımıza şöyle başlamak istiyorum.
Aslında hepimiz birer sihirbazız.
Hepimiz sürekli sihir yapıyoruz.
Nereden çıktı bu diyenlerin sesi kulağıma kadar geldi.
Nereden çıktığını ben size anlatayım.
Birkaç bölümdür kendimizle ilişkimizin bu dünyadaki herkeste ve her şeyle kurduğumuz ilişkiden daha önemli olduğunu söyleyip duruyorum.
Sürekli kendimizle birlikte olduğumuza göre bu ilişki sağlıklı ve pozitif olmalı değil mi?
Evet. Peki öyle mi?
Nasıl anlayacağız? Ben diye tanımladığımız bu insana biraz daha yakından bakarak.
Az önce sihirbaz olduğumuzu söyledim.
Sihirbaz ne yapar?
Tabii ki sihir ve bunu yaparken de ilizyonu kullanır.
Hatta İngilizce'de sihirbazlara, hokkabazlara ilizyonist denilir.
İlizyon kelime anlamı olarak da Yanılsama demektir.
Kuppe altı lügatında yanılsama ifadesine baktığımda da karşıma şöyle bir tanım çıktı.
Herhangi bir şeyi göz, kulak ve diğer hislerin yanılmasından dolayı olduğundan farklı görme, gerçeğe uymayan görünüş ilizyon.
Peki biz kime ve nasıl sihir yapıyoruz?
Biz ilk önce kendimize yapıyoruz bunu.
Yani yapılan her neyse ilizyon adı altında bizi yanıltıyor.
Konu başlığında kullandığım ifade ve asıl anlatmak istediğim mesele ben ilizyonudur ve bunu nasıl gerçekleştirdiğimiz.
O halde ben ilizyonu ne demektir?
Kendimizle ilgili yanıltamalarımızdır.
Kendimizi olduğumuz halden farklı görme, olduğumuz halden farklı algılama şeklidir.
Peki size sorsam kendinizi, hallerinizi, olaylar karşısındaki tavırlarınıza nasıl tanımlarsınız?
Kendinizden bir başkası nasıl bahsediyorsunuz?
Becerikliyim, hoşgörülüyüm, sakarım, çirkinim, çalışkanım, komiyim, tembelim, zekiyim, aptalım vs.
Sonra bir de dışarıdan bize atfedilen ya da etiketlenen durumlar ne?
Dışarısı bizi nasıl tanımlıyor?
Bir de buna bakalım. Bunu anlamanın en kolay yolu yakın çevrenizin sizi düşündüklerinde akıllığına gelen ilk kelimeleri size söylemesidir.
WhatsApp'ta herkesin aile, yakın arkadaş grubu vardır.
Oraya yazın. Bu soruyu cevabı da size özelden göndersinler birbirlerinden etkilenmesinler.
Sonrasında da karşılaştıralım bu cevapları.
İki taraf örtüşüyor mu yoksa ciddi farklılıklar var mı?
Eğer kendimize bakışımızda ona yüklediğimiz anlamlarda problem varsa bu dışarıyla kurduğumuz ilişkilerde de kendini gösterir.
Çünkü biz bu düşünceleri bir süre sonra his ve duygu olarak bedenimizde hissederiz.
Ve bu da bizim beden dilimize yansır ve davranışlarımıza göre karşımızdakilerin davranışları şekillenir.
Bazıları buna enerji diyor, yaydığımız enerjiye göre de muamele görürsünüz diyenler var.
Ben beden dilinin bizi ele vermesi olarak değerlendirmek istiyorum burada.
Dışarıyla kurduğumuz ilişkiden önce merciyi kendimize çevirelim.
Kendi ben tanımımız, ben kavramımızı bizim düşüncelerimiz oluşturuyor.
Sonra da az önce dediğim gibi biz o düşünce perspektifinden kendimize bakmaya o hale bürünmeye başlıyoruz.
Bedenimiz bu düşünceleri duygu olarak hissediyor, davranışlara döküyor ve gerçeklik dediğimiz şeyi biz biraz böyle oluşturuyoruz.
Yani o düşünceleri yaşamaya ve o düşünceler olmaya başlayarak aslında biz o düşünceler değilken ona dönüşüyoruz.
İşte bu şekilde yaptığımız ilizyon kendimize söylediğimiz avra kadavra gerçekleşmeye başlıyor.
Sihir yapılırken söylenen okus pokusu pek bir anlamı yok.
Ancak avra kadavra denilen o meşhur söz laf var ya filmlerde falan bir yerlerde duymuşuzdur illa ki.
O söz söylediğim gibi yaratacağım gibi bir anlama tekabül ediyor.
Aramince bir kelimeymiş bu ifade ayrıca.
Şu an yaşamayan bir dil.
Hatta söz büyüdür diye de hadisi şerif var.
Bilenler vardır.
Kendimize sıkça söylediğimiz kelimelerle içsel diyaloglarımız işte bizi böyle büyülüyor.
Kendi kendimizi biz bu şekilde büyülüyoruz.
Mesela çocukken büyümeden kaynaklı ergen sakarlıkları yaşamışsınızdır.
Ancak herkes size o kadar çok sakar demiştir ki siz bu hal ile özdeşleşmiş ve kendinizi hep sakar olarak tanımlamaya başlamışsınızdır.
Bir nesne ile ilgili duyu organlarımın bana verdiği veriyi ben birçok farklı yanılsamayla yorumluyorsam ben buna yorum hatası ya da bakış hatası diyorum.
Çünkü olanı olduğundan farklı görmek bence bir hatadır.
O zaman kendimle ilgili de birçok yanılsamam olabilir mi?
Yani birçok hatalı bakış açısı olabilir mi?
Gayet tabii. İllüzyon da işte burada başlıyor.
O hatalı yorumların bizi tanımladığını sanıyoruz.
Sonra da insanlara bu yanılsamalarımıza bakıp bu benim diyoruz.
Buradan bakınca durum çok feci değil mi?
Peki biz ben ilizyonunda olduğumuzu nasıl anlayacağız?
Elimize bir defter alıp yazacağız.
Az önce ben diye tanımladığımız ifadeleri tek tek yazacağız.
Mesela ben beceriksizim diye yazdınız kağıda.
Sonra bunun sağlamasını yapalım.
Bu doğru mu? Ya öyle değilse?
Bu soruyu lütfen günlük hayatta kafanızdan geçen pek çok düşünce için sorun olur mu?
Gerçek sandığınız...
Gerçek sandığımız becereme işimiz gerçek değilse elimizde kanıtı var mı beceriksiz olduğunuza dair?
Peki ya şimdiye kadar becerebildiğiniz üstesinden geldiğiniz olaylar, durumlar, başarılarınızda ne oldu?
Bir tane bile başarılı oldunuz ve bir şey varsa siz beceriksiz değilsiniz.
Peki bu düşünceye neden inanıyoruz o zaman?
Çünkü inanmayı seçiyoruz.
Sorgulamıyoruz ki. Kafamızdan geçen her düşüncenin gerçek olduğunu zannediyoruz, kabul ediyoruz.
Bu ifadeyi şu şekilde değiştirebiliriz.
Ben şu şu konularda pek iyi değilim, şu şu konularda da başarılı değilim gibi daha esnek ve yumuşak ifadelerle kendimizle ilgili bilgi verebiliriz.
Bu şekilde dilimize düşen tanımları fark ettiysek şimdi konuşmadan önce oluşan şeye yani düşüncelerimize geçelim.
Günlük hayatta şaka diye söylediğimiz şeyler bile bizim nasıl düşündüğümüzü ele veriyor.
Ben ilizyonu aslında düşüncede başlıyor.
Konuşma, ifade etme onun gerçekliğe dönüşmesine yani sihrin gerçekleşmesine ya da onun gerçek olduğunu sanmamıza aracılık ediyor.
Aslında biz gün içinde neler düşünüyoruz, neler konuşuyoruz bunlara bakmalıyız.
Sık sık konuştuğumuz şey Bir bakmışız gerçek olmuş.
Bir şeyi kırk kere söylersek o şeyin olması gibi o şeyi kırk kere düşününce de olma ihtimali var.
Çünkü o kadar düşünme pratiği ile o düşünce Artık biz oluruz.
Yani İngilizceden bir türlü geçemeyen bir öğrenci bu çok zor, yabancı dili öğrenmek bana göre değil derse ve bunu çok sık dile getirirse önce bu teze kendisi inanacak ve ben
ilizyonunda göreceği şey de İngilizce veya yabancı dili bir türlü öğrenmeyi beceremeyen birinin gerçekliğini görecek ve yaşayacak hayatında.
Sonra bu halinden çıkmak için belki daha fazla uğraşacak.
Hem de kendi dediği gibi Öğrenirken zorlanarak.
Peki burada o öğrenci şöyle sorsa.
Bu düşüncem doğru mu? Ya düşündüğüm gibi değilse?
Şimdi bir de şu var. Doğup büyüdüğümüz kültürden de öğrendiğimiz ve oluşturduğumuz bir ben tarafımız var.
Kök inançlarımız zaten 0-2 yaş arası çevremizden gördüklerimizle oluşuyor.
Yani biz baya bir geriye gidip o zamanlar benimsediğimiz düşünceleri de gözden geçirmeliyiz.
Epigenetik denilen olayın da gerçek olduğunu varsayarsak atalarımızdan bize sirayet etmiş bazı durumlar da var demektir.
İçim karardı be Elif diyenler.
Durun enseyi karartmadan bu işin içinden çıkacağız.
Bir defterimiz vardı ya hani işte ona düzenli şekilde yazacağız.
Söz de uçmuyor yeni yapılan araştırmalara göre.
Ama yazmak düşüncelerimizi somutlaştırdığı, onları gözümüzün önüne döktüğü için daha kolay fark ediyoruz kafamızdaki tilkileri ya da çiçekleri.
Yazdıklarımızı zaman zaman gözden geçirelim.
Kendimizle ilişkimizi negatif yönde etkileyen düşünce yapımızı, İnaçlarımızı keşfedelim.
Onların aslında zannettiğimiz gibi öyle olmadığını gösteren kanıtlara bakalım.
Evimize aldığımız mobilyalara, eşyalara dikkat ettiğimiz kadar zihnimize de aldığımız düşüncelere özen göstermeliyiz.
Önce fark edeceğiz. Sonra onu yönetmeye çalışacağız.
Bu hiç kolay bir şey değil.
Böyle anlatıp duruyorum ama bunun için düzenli ben saati yapmak kesinlikle şart.
Kimileri meditasyon yaparak, kimileri yazarak, kimileri başka şekillerde ve uygulamalarla düşüncelerini kafalarındaki hikayeleri buluyorlar bir şekilde.
Şimdi insanların çoğunun hayatında fark etmeden yaptığı ilizyon gösterilerinden birkaç tanesini beraber inceleyelim istiyorum.
Bunlardan ilki sahtekarlık sendromu olarak da bilinen İngilizce ismiyle imposter sendromu.
İnsanın kendisini pek çok konuda yetersiz görmesiyle ortaya çıkan bu problem genellikle insanın elde etmiş olduğu başarısını hak etmediğini, bulunduğu mevkide alnının
tereyiyle değil de şans eseri geldiğini düşünmesine neden olmaktadır.
Sahtekarlık sendromu terimiyle başarılı kadınların genellikle başarılarına yetenekten çok şans meselesi olarak gördüklerini fark eden psikolog Pauline Clance ile
Susan Emerson tarafından 1978 yılında icat edildi.
O zamandan beri bu durum, bu fenomen her iki cinsiyete de gözlemlendi.
Yani sadece kadınlara atfedilen bir şey değil bu.
Psikoloji literatürüne göre açıklamam gerekirse de Imposter sendromu, bireyin geçmişte elde etmiş olduğu pek çok başarısı bulunmasına rağmen kendisini yetersiz görmesi,
beceriksiz olduğunu düşünmesi gibi duygularla bağlantılı bir duygu.
Bu durum bozukluğudur.
Bu gibi bir problem ile karşı karşıya olan bireyler, sahip olduğu şeylerin şans eseri ya da çeşitli faktörler nedeniyle olduğuna inanmakta, kendisini bir sahtekar olarak görmektedir.
Bakın. Bu çok fena bir ilizyon.
Imposter sendromu insanın yaşamını olumsuz yönde etkilemekte, psikolojik açıdan yaşam kalitesini düşürmektedir.
İnsan kendini nasıl vezirde ediyor, rezil de değil mi?
Size hayatın içinden birkaç örnek vermek istiyorum.
Nihan Kaya, Yüzmek, Yaşamak ve Olma Arzusu isimli kitabında şöyle söylüyor.
Kendimizi nasıl algıladığımız, başkalarının bizi nasıl algıladığını etkiler.
Bir örnek de vermiş.
Çok meşhur bir film var Emily.
Amelia diye yanlış telaffuz edildiği için böyle bu şekilde aklınızda kalmış olabilir.
Hatta bu filmin müzikleri falan da çok güzeldir.
Ben saatinizi ekleyebilirsiniz.
İşte bu filmin oyuncu seçmelerine Audrey Tattoo gidiyor.
O zamanlar pek tanınmayan bir oyuncu Audrey.
Seçmelere katılan diğer kadın oyuncular son derece bakımlıdır o gün.
Güzel giyinmişler ve saçları yapılmıştır.
İnce topuklu ayakkabıları vardır birçoğunun.
Jüri ise Audrey'yi karşılarında dağınık saçları, çamurlu botları, makyajsız yüzü, pejmürlü kıyafetleriyle gördüğünde işte bu diyorlar.
Aradığımız kişi bu. Nihan Kaya kendi yorumunu da eklemiş.
Şöyle ki Audrey başka konularda güvensizlik yaşayan bir kadın olabilir ama belli ki görünüşü konusunda bir çeşit özgüven oluşturabilmiş.
Yani görünüşünden memnun, kendine bakışı olumlu.
Eğer görünüşünden utanarak gitseydi jüri de onu bu haliyle güzel bulmayacaktı.
Olduğumuz halimizle önce bizim barışık olmamız gerekiyor.
Kendine güvenen kimselerin iç görüşmelerinde daha başarılı olduğunu görüyoruz.
Bunun sebebi de Nihan Kaya'nın az önce bahsettiğim benliğimizle ilgili algımız görüşü.
Nitelikli ama kendisine güvenmeyen kişinin niteliksiz ama kendine güvenen kişi kadar kolay yükselmediğini de Biliyoruz biz bu ülkede.
İşte burada niteliklerine güvenmeyen kişi imposter sendromu yaşayarak kendini sahtekar gibi görüyor.
Bunun aksi özüne fazla güvenen ancak vasıfsız ya da niteliksiz kişi de karşıt bir sendrom yaşıyor.
Onu da birazdan size aktaracağım.
Kendimize bakışımız o kadar önemli ki.
Bir insanı bizden daha yukarı bir yere yerleştirirsek, bir diğer deyişle bizi ondan aşağıda görürsek, bunu beden dilimizde ve başka şekillerde hissettiriyoruz.
Böylece o kişi bizi kendisinden aşağıda görmeye başlıyor.
Ve şunu da eklemiş Nihanka'ya, bir iş görüşmesinde o işi mutlaka almamız gerektiğini düşünür, o işi muhtaç gibi hissedersek bu o işe alınma ihtimalimizi aşağıya
çekiyor. Güzel olduğumuza, inandığımıza gerçekten güzelleşiriz ya da bir başka deyişle var olan güzelliğimiz başkalarına da görünür hale gelir.
Omuzlarımız dikleşir, bedenimizi güvenle taşırız, daha çok gülümseriz.
Zaten var olan ve bizim tarafımızdan duyulduğu için daha da canlanan güzelliğin dışarıdan daha kolay görünebilmesidir aslında mesele.
İlla bilimsel bir tarafı var mı Elif diye sorarsanız, evet aynı nöronlar bu meselenin de altından çıkıyorlar.
Kendimizle ilgili düşüncelerimiz, davranışlarımız karşıya sadece beden dili değil, hani o enerji dedikleri şey var ya işte aynı nöronlarımızla ele veriyoruz düşüncelerimizi.
Bazen fiziksel olarak da.
kendimize yükleniyoruz. Olumsuz beden algımız, ilizyonumuz bizi aşağıya çekiyor.
Frida Kahlo'nun kaşlarını bir düşünün.
Kadının kaşları adeta bir marka olmadı mı?
Nedeni de Frida Kahlo'nun bu kaşlara sahip tek kadın olması mı?
Tabii ki hayır. Ama bu kaşlarından utanmayan ve onları gururla taşıyan bir kadın olduğu için.
Marilyn Monroe'da derin güvensizlikleri olsa da bedeniyle barışık bir kadındı.
Hatta o derin güvensizlikleri bedenine olan güveniyle Aşmaya çalıştığı da mümkün bence.
Marilyn Monroe yani biz ona baktığımız zaman asla kilolu bir kadın göremeyiz.
Çünkü o da kendine baktığında kilolu bir kadın görmüyor ki.
Kıvrımlarından rahatsız, bedeninden utanan, üstünü başını çekiştiren, fazlalıklarını örtmeye çalışan bir Marilyn Monroe göremezsiniz.
Bunu hani filmlerinde de zaten görünüşünde hissedemezsiniz, tavırlarında hissedemezsiniz.
Geldik şimdi diğer sendromumuza.
Cahil cesareti yani Dunning-Kruger sendromu nedir?
Televizyonda bir tartışma programı ya da dizi izlediğinizde bu adamı bu bilgisizlikle, bu beceriksizlikle kim buraya getirmiş, nasıl gelmiş diye kendi kendinize sordunuz oluyor mu?
Ya da çalıştığınız yerde daha üst mevkide olan kişilerin beceriksizliğini, cahilliğini, kendini beğenmiş tavırlarını görüp de hayıflandınız oluyor mu?
Eminim ki oluyordu çünkü günümüzde bunlar fazlasıyla mevcut.
İşte bunun bilimdeki ismi Dunning-Kruger etkisidir.
Cornell Üniversitesi'nde görevli iki psikolog Justin Kruger ve David Dunning bir teori ortaya koyuyor.
Özetle cehalet gerçek bilginin aksine bireyin kendine olan güvenini artırır diyor bu teori.
Yani kişi kendini algılamada yanılık eğilimi içindedir.
Bu buldukları bu sendrom ile 2000 yılında bu iki psikolog Nobel ödülü kazanıyorlar.
Halk arasında cahil cesareti olarak tanımlanan bu durum için bizim atalarımız da kayıtsız kalamayıp şöyle söylemiş.
Cahil cüretkar olur, kendini alim sanır.
Aslında Nobel ödülünü ilk önce onlara vermek gerekiyormuş bence.
Yani çok güzel özetlemişler sendromu.
Burada bir masalla kısa bir ara verelim mi?
Günlerden bir gün kendini beğenmiş bir fare ile alçak gönüllü bir deve arkadaşı olmuşlar.
Farenin kendini beğendiği kadar deve de o kadar mütevazıymış.
Fare devenin bu halinden faydalanıp devenin yularını eline almış nereye gitse ona kılavuzluk edermiş.
Tabi orman sakinleri bu duruma pek şaşırmışlar.
Çünkü devenin neredeyse burnu kadar olan bir fare koca devenin yularını eline almış.
Alçak gönüllü deve arkadaşının kalbini kırmamak için hiç itiraz etmeden ardı sıra yürüyormuş.
Fare ise bu durumdan oldukça memnun.
Kendisinden kat ve kat büyüklükte olan bir deveye kendince üstünlük sağladığını düşünerek kendisiyle övünüyormuş.
Ben ne kadar da güçlü, zeki ve akıllı bir fareyim.
Kocaman deveyi yularından tutmuş, gittiğim her yere götürebiliyorum demiş diyormuş.
Farenin bu şımarık tavrı nihayet bizim devenin de dikkatini çekmiş.
Farenin ormandaki hayvanlara caka satarak yürüyüşüne bir hayli öfkelenmiş ve ona güzel bir ders vermek istemiş.
Çok geçmeden bir nehir kenarına gelmişler.
Fare suyu görünce durmuş, adeta ayakları kilitlenmiş ve deve fareye şöyle seslenmiş.
Ey asil fare dostum, ormanda dağlarda bayırla, önümde yürüyüp bana kılavuzluk yapan cesur fare.
Sen benim kılavuzumsun.
Önden yürü ki ben de ardın sıra geleyim demiş.
Fare bu nehir benim için çok derin.
Boğulmaktan korkuyorum diye cevap vermiş.
Deve suyun derinliğini fareye göstermek için suya girmiş.
Sular devenin ancak dizine kadar geliyormuş.
Sonra fareye dönmüş.
Şu kadarcık sudan mı korkuyorsun?
Su ancak dizlerime kadar geliyor demiş.
Fare konuşmuş.
Sevgili dostum.
Dizden dize fark var.
Sen dev gibisin ben ise ufacığım.
Senin dizine gelen su benim boyumu aşar.
Bu sözler üzerine deve fareye dönerek o zaman bir daha küstahlık edip kendini başkalarından üstün görme.
Haddini ve yerini bil.
Kendin gibi farelerle boy ölçüş, develerle, devlerle boy ölçüş mü demiş?
Fare hatasını anlamış ve deveden özür dilemiş.
Bu olaylardan aldığı dersi hiç unutmamış.
Faredeki Dunning-Kruger sendromunu görüyor musunuz?
İşte bu sendroma, Dunning-Kruger sendromuna sahip olan kişiler bilgi eksikliklerini egoları ile kapatmaya çalışırlar.
Bunu yapabilmek için de aslarını ezebildikleri kadar ezerler.
Böylelikle her dediklerini doğru olarak kabul ettirebilirler.
Genellikle üstlerine saygılı ve yakın davrandıkları için tercih edilirler.
Doğrularını savundukları ve kabul ettirme konusunda çok tecrübeli oldukları için de çok kolay yükselirler.
Bu yüzden yönetim katında Dunning-Kruger sendromu olan birçok kişiyi Gerçekten bilgili olan ancak bunu ön plana çıkartamayan kişiler ne yazık ki Dunning-Kruger sendromu
olan kişilerin aslı olarak çalışmak zorunda kalıyor.
Filozof Bernard Russell ne de güzel özetlemiş bu durumu.
Dünyanın asıl sorunu akıllılar hep şüphe içindeyken aptalların daima kendinden emin olmalarıdır.
Asıl konumuza geri dönersek kendimize inandırdığımız her şey iyi ya da kötü bizim ilizyonlarımız.
Zihnimizden geçenleri Ben Saati'mizde oturup arındırmalıyız.
Dışarıdan aldığımız fikirleri de bir süzgeçten hatta birçok fitreden geçirip ondan sonra benimsemeliyiz.
Bir düşünceyi daha tohumken müdahale etmek kolaydır.
Ağaç olduğunda onu söküp yeni bir tohum ekmek baya bir zaman ve emek gerektirir.
İlla inanacaksak, kabul edeceksek, olumlu, yapıcı olanlara inanıp Enerjimizi, odağımızı vererek onları gerçekliğimiz yapalım.
Bütün bunlardan yola çıkarak hepimizi birer sihirbaz ilan ediyorum dostlarım.
Ve son sözü sevgili Gandhi'ye bırakıyorum.
Söylediklerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür.
Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür.
Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür.
Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür.
Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür.
Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür.
Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür.
Çok sevgiler. Şimdilik hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
