
Aynı Evde İki Sanatçı: Neden Sadece Biri Ünlü?
5 Mayıs 2026 · 12 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Sanat tarihinde bazı isimler büyük harflerle yazılır, bazıları ise dipnotlarda kalır.
Bu bölümde Eren Eyüboğlu ve Melehat Üren gibi üretmeye devam eden ama yeterince hatırlanmayan kadın sanatçıların hikâyelerine yakından bakıyoruz.
Görünmeyen emek, hatırlanmayan isimler ve sorgulanması gereken bir düzen…
Bahsettiğim sergileri buradan görebilirsiniz:
https://youtu.be/SK6x-8QoRCk?si=uQjmssjDGfIk9znc
https://youtu.be/WfpAhqGjlRI?si=jLMhq3ipMUS-9Sxv
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Bu bölümde size iki kadından bahsetmek istiyorum.
Ben onlarla tanışmak için biraz gecikmişim, geç kalmışım.
Ama bu bölümün konusu olsun istedim onların hikayesi.
Ve bu vesileyle benim gibi yeni tanışmış ya da hala henüz bu isimleri söyleyeceğim isimleri duymamış olan arkadaşlarım da onlardan haberdar olmuş olsunlar istedim.
Geçenlerde bir ben günü yaptım.
Bir önceki bölümde anlatmış olmalıyım.
Taksim'de İş Bankası'nın Resim Heykel Müzesi'ne gittim.
Oradaki sergiyi görmek istiyordum.
Orada yan yana isimli bir sergi vardı.
Bir koleksiyon.
Altlı üstlü şeklinde aslında iki koleksiyon vardı.
İki ressam çiftin koleksiyonuydu bunlar.
Ben bu isimleri aslında bilmiyordum.
Sadece o çiftlerden birinin partilerini biliyordum.
Bedri Rahmi Eypoğlu'nu tanıyordum.
O da şöyle yani şair olduğu için bir taraftan da ben edebiyatla ilgilendiğim için sadece onun edebi yönünü biliyordum.
Ressam olup bu kadar fazla resim yaptığını, bu kadar fazla koleksiyonun olduğunu, hatta akademide bununla ilgili dersler verdiğini falan da bilmiyordum açıkçası.
Çok şaşırdım ve eşinin de ressam olması, Eren Eyüpoğlu'nun da ressam olması açıkçası orada hoşuma gitti.
Çünkü onların nasıl tanıştıkları falan hep böyle anlatılmış, yazılmış.
Paris'te bir atölyede tanışıyorlar, aşık oluyorlar ve evleniyorlar.
Düşünsenize yani sevdiğiniz insanla sevdiğiniz işi yapıyorsunuz, berabersiniz, üretiyorsunuz filan bir sürü de resim yapmışlar.
O kadar çoktu ki çok şaşırdım ve insan zamanı iyi değerlendirdiğinde ne kadar çok eser, üretim ortaya koyabildiğini, ne kadar çok üretebildiğini de orada gözlemlemiş
oldum. Hatta bir önceki bölümde şey demiştim yani o dönemin insanları zamanın esiri değil sahibiymiş demek ki bu kadar fazla üretim yapabilmişler.
Bu sergiyi gezerken şu dikkatimi çekmişti.
Hoca olan Bedir Rahmi Eyüpoğlu.
Yani dersler veren öğrencileri olan kişi Bedir Rahmi Eyüpoğlu.
Ama Eren Eyüpoğlu'nun resimleri beni daha çok etkiledi açıkçası.
Daha derin geldi. Ve orada Tan Pınar'ın da sözü vardı.
Şimdi birebir hatırlayamayacağım ama ikisini kıyaslıyor.
Karikoca resmimi kıyaslıyor ve o da benim gibi düşünüyor.
Yani Eren Eyüpoğlu'nun biraz daha resimlerinin derin olduğundan bahsediyor.
Ve bunun da tabii ki kadın olmasının.
Yanlış hatırlamıyorsam Türk değildi Eren Eyüpoğlu.
Göçmen bir kadın ve Romanya'dan gelmiş olmalı eğitim için.
Ve o şekilde tanışıyorlar zaten.
Gelip işte bu Türk halkının tanıması bizim kültürel motifleri, incelemesi, daha böyle meraklı bir gözle yakından takip etmesi tabii ki onun eserlerine yansıyor.
Ve aynı gözle de bakmadıkları için eserleri farklı oluyor.
Ve kadın olduğu için daha ince detayları da fark edip yansıtabildiği için Tanpınar da benim gibi düşünmüş.
Orada inceden inceyi aslında Eren Eyüpoğlu'nu övüyordu.
Bu benim hoşuma gitti aslında. Nitekim bu sergiyi gezdim.
Sonra alt kata indim, başka bir çift, ressam çiftin koleksiyonunu gördüm.
Aa dedim ben bu isimleri bilmiyorum ve oraya da geleceğim zaten.
Önce bu hikayeyi bitireyim, buradaki bu çiftin hikayesini bitireyim.
Her şey güzel görünüyor, evet güzel bir koleksiyon ama arka planda ben bu sergiyi gezdim, hoşuma gitti falan eve dönerken biraz araştırma yaptım.
Sonra okuldaki resim hocamızla falan da konuştum.
Sen dedim... Biliyor musun?
Hani burada bir magazintsel bir hikaye var.
Karadutum diye bir şiir var dedi.
Bedir Rahmi Eyüpoğlu bunu bir kadına yazmış.
Kendi karısına değil ama.
Kendi eşine değil. Eren Eyüpoğlu'na değil.
Yani burada bir maalesef hayal kırıklığı da yaşanmış bu evlilikte, bu ailede.
Eren Eyüpoğlu'nun da tabii ki eserleri çok kıymetli.
Ama ne kadar çok sevse de eşini...
Bedir Rahmi Eyüpoğlu'nu ne kadar yetenekli bir kadın olsa da onunla beraber atölyede çalışsa da her zaman sergilerinde eşinin gölgesinde kalmış bir isim.
Eren Eyüpoğlu. Bir taraftan tabii ki gönlü kırık, başka bir gönül hikayesi var.
Ve yani büyük bir isim, eşi, şair, ressam, hem hoca, akademide vesaire vesaire.
Bu sergi dolayısıyla Eren Eyüpoğlu'nu ben tanımış oldum.
Ama bakın o kadar çok eseri var ki, o kadar çok ürettiği şey var ki ben bu isme hiç daha önce denk gelmedim, karşılaşmadım yani.
Bu beni biraz incitti. Hadi bu isim biraz daha büyük çünkü Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nu biz biraz biliyoruz.
Onun vesilesiyle bir şekilde hani bir yerlerde duyulmuştur ben duymamışımdır.
Ama şimdi ikinci hikayeye gelirsek bu beni daha çok üzdü.
Bu arada Elan Eyüpoğlu'nun da böyle ürettiği şeyler sadece resim değil bu arada.
Yani yazıyor, şiirler yazıyor, romanlar...
Hani edebi şeyler de yazılar da bir taraftan yazıyor.
O anlamda çok çalışkan da bir kadın.
Diğer çiftimize geçersek, diğer kadınımızın hikayesine geçersek Eşref Üren'le Melahat Üren'in hikayesi arkadaşlar.
Bu beni daha çok etkiledi.
Böyle yüreğim bir cız etti yani.
Melahat Üren 50 yaşında vefat ediyor.
Yani 50'nin başları olması lazım.
Ve Eşref Üren onun eşi ondan 20 yaş büyük.
İlk önce onun öğretmeni oluyor zaten.
Ondan öğreniyor tabii resim yapmayı vesaire.
Tam bir akademide filan ders görerek tamamen işte yolu yordumu orada öğrenmiş değil.
Ama Eşref Üren bir hoca bu derslerde veriyor.
Zaten çok ünlü bir isimmiş.
Abidin Dino'yla filan onların olduğu grupta bazı sanat camiasında bir şeylerin öncülüğünü yapmış bir isim.
Yani bilinen bir isim Eşref Üren.
O dönemde 1930'lu yıllardan bahsediyorum.
Ve kendisinden 20 yaş küçük bir kadınla evleniyor.
Melahat Üren'le evleniyor.
Ve Melahat Üren de resim yapıyor.
Bir sürü. O kadar çok resim yapıyor ki ben o sergide yine çok şaşırmıştım.
Yani ki çok küçük bir...
Miktar yani yaptıkları resimlerin ürettikleri koleksiyon o kadar küçük bir parçasıymış ki İş Bankası'na bağışlanan.
Daha neler yaptı kim bilir.
Ve Eşref Üren her yerde sergi açmasına rağmen bir kere bile eşinin Melahat Hanım'ın yaptığı resimleri bir yerde sergilememiş, sergiletmemiş aslında.
İstese sergilettirdi çok büyük bir isim.
Ve Melahat Üren'in resimleri gerçekten çok güzel.
Yani eşinden arka kalır yanı yok hiçbir şekilde.
Yani Eren Hanım'a göre Melahat Hanım daha fazla eşinin gölgesinde kalmış.
Biraz yaşının küçük olması tabii ki etkili olmuş olabilir.
Ki o kadar çok bu duygusunu işte yazdığı şiirlerde, piyeslerde, romanlarda ifade ediyor ki Melahat Üren.
O kadar çok böyle bu yalnızlığını, bastırılmışlığını, ikinci plana atılmışlığını bahsediyor ki.
Şimdi siz düşünün eşiniz çok meşhur.
Ve bir sürü insanla, belki devlet adamlarıyla, büyük sanatçılarla beraber aynı sofralara oturuyor.
Siz de onunla aynı sofraya oturuyorsunuz.
Ve düşünün orada sanattan konuşuluyor.
Değil mi? Edebiyattan, şiirden konuşuluyor.
Resimden konuşuluyor. Ki sizin de orada söz sahibi olmanız lazım.
Çünkü siz de oranın bir parçasısınız.
Ama sürekli eşiniz rol çalıyor.
Sürekli sizden rol çalıyor.
Ve yani vefatından dört sene sonra...
Eşref Üren bir şekilde karısının içinde ukde kalan şeyi gerçekleştirmiş.
Onun ilk sergisini açmış.
Artık ahde vefa ne derler bilmiyorum ama ben yani hoşlanmadım bu şeyden.
Şöyle bir hikaye de var.
O kadar çok sinirlenmiş ki Melahat Üren.
Eşinin onu... baskılaması, onun yaptığı eserleri hep arkada bırakması.
Bununla ilgili bir hikaye anlatılıyor.
Ankara'dayken bazı kişiler Eşref Bey'den resim almak istemişler ve hep onun resimleri böyle hep kendi resimlerini koymuş ve Melahat Hanım'ın resimlerini böyle birkaç tane kenara koymuş hani görünsün diye.
Gelenler de Eşref Bey'in resimlerini satın almış.
Onlar gidince artık o kadar çok sinirlenmiş ki Melahat Hanım.
Neden hani senin resimlerin...
Daha çok önde neden onlar satın alınıyor ve beninkiler görünmüyor diye oradaki resimlerden bir tanesini alıp eşinin kafasına geçirmiş.
Artık bu görünmemenin, gösterilmemenin, bastırılmanın öfkesi olarak yani dışa vurumu olarak düşünebiliriz.
Popüler bir çift ama yani isise açar tabii ki de.
Eşi sonuçta değil mi?
İstese açar, açtırır.
İşte bunu yapabilecekken yapmaması çok kırıcı.
Bakın arkadaşlar yani o kadar çok sesini duyurmaya çalışan kadın var ki, kadın sanatçı var ki hep biz böyle dünya edebiyatında bir şekilde erkeklerin isimlerini almış.
Hani onların nickname diyoruz artık başka isimlerle yazılarını yazmış.
Bizim sonradan öğrendiğimizde aa bu kadınmış aslında deyip erkek yazar olarak zannettiğimiz bir sürü figür var.
Zannetmeyin Türk edebiyatında, Türk sanatında, Türk resminde böyle isimler yok.
Şimdi size şunu sorayım.
Zaten anlayacaksınız da hani neden böyle olduğunu.
Sanat müzelerini gezdiğiniz zaman hani kaç tane kadın sanatçı eseri görüyorsunuz?
Kaç tane kadının imzası var?
Daha çok erkek değil mi?
Bu olay aslında hem Belirrah Mevipoğlu hem Eşref Üren'in yaptığı şey sadece onların yaptığı bir şey değil.
Sistemin yaptığı bir şey.
Ataerkil, biraz daha erkek egemen toplum.
Burada feministlik vs. bundan bahsetmiyorum arkadaşlar.
Yani artık fark ettiyseniz yeni yeni gün yüzüne çıkmaya başlıyor.
Kadın emekçilerimiz daha çok görünmeye başlıyor.
Ve bizim de onlara sahip çıkmamız lazım.
Bir önceki bölümde milli hafızadan bahsetmiştim.
Yani bizim o milli hafızamızda o kadar büyük isimler var ki.
Şöyle bir baktığımızda ben sadece bir günümü ayırıp yarım günümü ayırıp sergiye gittim ve böyle kişiler varmış böyle kadınlar varmış kimmiş bunlar diye düşünüp baktığımda araştırdığımda görüyorum.
Ve artık arşivlerden bu isimler çıkmaya başladı artık gösterilmeye başladı ve bizim de bunun hakkını verip bu insanları daha çok anlatmamız lazım ki biz
de sesimizi duyurabilelim.
Aslında biraz vefa borcu gibi de düşünebiliriz.
Nasıl vefat ettiğini bilmiyorum.
Oradaki sergide hayat hikayesinin belli kısımları vardı ama...
Tamamını inceleyemedim.
Dilerseniz siz de bu isimlere bir bakın derim.
Vaktiniz varsa İstanbul'daysanız eğer mutlaka bu sergileri gezin derim.
Ama ben size birkaç link ekleyeceğim aşağıya.
Orada zaten hani burada değilseniz İstanbul'da değilseniz bu sergiler ve bu bahsettiğim isimler hakkında da detaylı bilgileri bulacaksınız.
Bilmiyorum ben çok üzüldüm.
O dönemde de bunlar zaten yaşanıyormuş ama hani şu dönemde zaten pek çok kişi yaşıyor.
Hala iş yerlerinde ya da evliliklerde arka plana atılan, görünmeyen, uğraşan, didinen ki Melahat Üner'in çabası beni çok üzdü.
Daha 50 yaşında vefat etmesi ayrıca üzdü.
Ya bu kadar sürede nasıl bu kadar çok şey yapmış, yazmış, sürekli üretmiş, sürekli sesini duyurmaya çalışmış aslında.
Sürekli ben buradayım diye çabalamış.
Nasıl vefat ettiğini bilmiyorum ama yani insan dertten, kederden bu olabiliyor bu bölümde.
Anlatacaklarım bu kadar arkadaşlar.
Bu isimleri hatırlayalım ve dahaları varsa benim bilmediğim siz de yorumlara yazın.
Beraber araştıralım, beraber öğrenelim, beraber onları analım, bilelim.
Hem de yani insanlar bu kadar emek vermişler çok çabuk da unutulmasınlar.
Yani hiç kimse bunu hak etmiyor zaten.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
