
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Vefatının 85.yıl dönümünde Mustafa Kemal Atatürk’ü sevgiyle ve özlemle anıyoruz. Bu bölümde Atatürk’ün günlük hayatını ve rutinlerini konuşuyoruz.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, ben Satine.
Hoş geldiniz. Ben Elif.
Bugün, yani 10 Kasım'da, vefatının 85.
yıl dönümüne girdiğimiz, çok büyük özlemle ve minnetle andığımız Ulu Önder Mustafa Kemal'i konuşalım istiyorum.
Biliyorsunuz geçtiğimiz hafta Cumhuriyetimizin 100.
yılına girdik. Bu büyük bayramın, bu gururun mimarı Atatürk'ü gündük hayatıyla da, rutinleriyle de tanımamızı isterim.
Çünkü onun daha çok siyasi yaşamı inceleniyor ve anlatılıyor.
Bir lider olarak insancıl yönleri, günlük yaşamı, alışkanlıkları, hoşlandığı, hoşlanmadığı şeyler, değer yargıları kitaplara konu olsa da yeterince ele alınıp anlatılmıyor.
Ama biz bu bölümde bunlardan biraz bahsedelim istiyorum.
Mustafa Kemal Atatürk her sabah uyanır uyanmaz odasındaki divanına geçip kahvesini içerdi.
Onun bir kahve tiryakisi olduğunu zannediyorum herkes biliyordur.
İçtiği kahve miktarının günde 10-15 fincana kadar çıktığı söyleniyor.
Atam sen kendine ne yapmışsın böyle?
Kahvesini içtikten sonra tıraş ve masajını yaptırırdı.
Bu günlük rutinlerinden hemen sonra çalışma odasına geçip çalışmaya başlardı.
Bazı kaynaklara göre de Mustafa Kemal erken saatlerde kalkıp fiziksel egzersizler yapar ve yüzme gibi sporlarla uğraşırdı.
Kahvaltısının ardından günün programına göre toplantılara, çalışmalara katılırdı.
Günlük hayatına baktığımızda onun insanüstü bir şekilde yani oldukça yoğun ve disiplinli çalıştığını görürüz.
Çalışmak onun için bir yaşam şekliydi.
Başladığı işi bitirmeden rahat etmez, zorunluluk olmazsa...
İşini yarıda asla bırakmazdı.
Ve belki bundan dolayı bazen 30-40 saat hiç durmadan çalıştığını ifade ediyor emrindeki çalışanlar kaynaklara göre.
Böyle biri sizce uykuya düşkün olur mu?
Kesinlikle olmaz. Hatta Mustafa Kemal uykuda geçen zamanı acırdı.
24 saatlik günü...
Hiçbir zaman programa sığdıramamış birisiydi o.
Zaten yaşadığı hadiselerde ani karar verip harekete geçmesi gerektiği için normal programlı bir hayat sürmesi, sürdürmesi pek düşünülemez.
Yaveri onun için atanın bir insan ömrüne sığmayacak kadar zengin olan bir çalışması vardı diyor.
Başka bir kaynakta da.
savaş zamanı olsun veya olmasın günlük devlet işlerini gece veya gündüzün herhangi bir saatinde kendisine sunulmasını istermiş.
Yani bu ne demek işleri ertelememeyi düstur edinmiş kendine.
Falih Rıfkı Atay ondan şöyle bahsediyor.
Atatürk'ün bizi şaşırtan özelliklerinden biri de vücutça ve kafaca kolay kolay yorulmayıp Dikkati hiç dağılmadan çalışma yeteneğiydi.
Demek ki duygusal dayanıklığı çok yüksekti.
Hatta genel sekreteri de bunu vurguluyor.
Ve Atatürk'ün çalışmaya ve yorgunluğa dayanma kabiliyeti de olağanüstüydü, diyor kaynaklara göre de.
Sakarya vuruşmasında 3 kaburga kemiği kırılıyor paşanın ve çok az uyuyarak 22 gün 22 gece vuruşmaya yönetmiş.
Bunlar bizim için oldukça zorlayıcı durumlar değil mi?
Peki sizce neden bunca uğraş, neden bunca çaba?
Çünkü Atatürk Türk milletinin kaybetmiş olduğu yüzyılları, bakın yüzyılları diyorum, çok çalışmakla kapatmak gerektiğine inanırdı.
Ve bu yüzden de zamanını çok dikkatli ve iyi yönetirdi.
Bu onun sorumluluk bilincinin de çok yüksek olduğunu göstermiyor mu?
Atatürk tam bir kitap kurduydu.
Bazen iki gün, iki gece durmadan okuduğu görülmüş.
57 yıllık yaşamına binlerce kitap sığdırmış.
Bazı kitapları çok sevip başucunda tutmuş.
Çalı Kuşu romanı bunlardan birisi.
Cephede bile ara ara bu kitapla moral bulmuş biliyor musunuz?
Onunla kendini dinlendirirmiş.
Ve yakın çevresine de okumaları için bu kitabı hep tavsiye etmiş.
Hele Beyaz Zambaklar Ülkesi'nde isimli kitabı okuduğunda bu esere hayran kalıyor.
Ve eser onun zamanında ilk kez Türkçe'ye çevriliyor.
Bu biraz da Atatürk'ün talebiyle.
Demek ki Rusça bir eserden hayranlık duyacak kadar içeriği anladığına göre Mustafa Kemal Paşa bu dile hakimdi.
Baya baya hakimdi.
Ve bu kitabı ülkedeki askeri okullarla birlikte tüm okulların müfredatına dahil edilmesini istiyor.
Atatürk günlük okumalarını başka dillerde de yapardı.
İngilizceyi de çok iyi bir seviyede bildiği söyleniyor.
Kütüphanesine kapanıp İngilizce kitaplar da okurmuş çünkü.
Bazı videolarda görmüşsünüzdür.
Devlet adamlarıyla çok akıcı şekilde Fransızca konuşuyor Atatürk.
Ve bu da onun bu dile nasıl hakim olduğunun göstergesi bence.
Okul döneminde Fransızcayı öğreniyor ama istediği şekilde başarılı ve yetkin olamıyor bu dilde.
Ama sonra azmediyor, yardım alıyor.
Bir şekilde bu alanda da başarılı olmaya çalışıyor.
Ve oluyor da. Bunlara ek olarak Arapça, Farsça, Bulgarca ve Almanca'da bildiği kaynaklar da mevcut.
Bence Atatürk'ün bir poliglota olduğunu söylemekte sakınca yok.
Düşünelim o dönemin şartları dili öğrenmeye çok müsait miydi?
Bence hayır. Şimdiki gibi çok fazla kolaylık ve imkan yoktu.
Devlet adamı olarak onun bu çok yönlülüğü, bu kadar derin olması birçok konuda bizim de kendimizi aşmamıza örnek teşkil ediyor aslında.
Kitaplar hakkında spoiler vermeyeyim.
Kurtuluş Savaşı'na hazırlanırken bu son bahsettiğim kitaptan yani Beyaz Zambaklar ülkesinden ilham aldığı da söyleniyor.
Belki siz de okumak istersiniz.
Sevdiği sporlara gelince yüzme, düzenli yürüyüş, kürek, bilardo ve binecilik sporlarını aktif olarak yapıyordu Atatürk.
Milleti de spor için oldukça teşvik ederdi.
Hatta şöyle ifade edermiş bunu.
Türk milleti anadan doğma sporcudur.
Henüz yürümeye başlayan köy çocuklarını bile harman yerinde güreşirken görürsünüz.
Ata en çok ve iyi bilen yalnız Türk erkekleri değildir.
Türk kadını da bu işi iyi bilir der.
Günlük tutan birliği derdi Atatürk.
Gençliğinden itibaren bu alışkanlığını hep devam ettirmiş.
Bu denli okuyan birisi doğal olarak yazardı.
Hatta batı cephesinde tuttuğu günlüğünden bir örnek vermek istiyorum size.
9 Mart 1922 Perşembe Sivrihisar bu cümleyle başlamış günlüğüne.
Saat 8'de doğru İsmet Paşa geldi.
Evvela yemek. Yemekten sonra 10 Mart için program karar...
Siyasi durum hakkında bilgi verdim.
Ondan sonra hafıza Kur'an okuttuk.
Gece rahat ve yeterince uyuyamadım.
Bu satırlar ona ait.
Sağ böbreğinden rahatsız olduğu için kimi zaman uyumakta güçlük çekmiş Atatürk.
Bu bilgi de onun günlüklerinde mevcut.
Kurtuluş savaşında cephelerde hep günlük notlarını almış.
Hatta bu notların günlüklerin bazıları şu anda kitaplaştırılmış durumda.
Ne zaman yemek yer Atatürk diye sorarsanız peki?
Bu soruya Prof.
Dr. Tezcan'ın aktardığı bilgiye göre şöyle cevap vereyim.
Atatürk yemek düşkünü bir insan değildi.
Çok yemek yemeye hem israf hem de sağlığa zararlı bir alışkanlık gözüyle baktığı onun çoğu konuşmalarında yer alıyordu.
Sofradan genellikle tam doymadan kalkıyordu Atatürk.
Sabah kahvaltısında çay ve kahve içiyor.
Bunu başta da söylemiştik kahve içtiğini.
Fazla bir şey yemiyordu. Soğuk ayranla bir dilim ekmek yerdi.
Eğer kahvaltı etmeyi tercih ediyorsa tabii o gün.
O da bir Türk insanı olarak geleneksel Türk yemeklerini severdi.
Öğle yemeklerinde sade beslendiği, kuru fasulye, pilav, bamya, karnabahar gibi yemekleri sevdiği bahsedilmiş kaynaklarda.
Türk mutfağının yemekleri, mezeleri, tatları, içecekleri ve meyveleriyle besleniyordu.
Öğle yemeği genellikle hafif yer, çalışmalarına devam ederdi.
Akşam saatlerinde dinlenir ve dostlarıyla görüşürdü.
Ama onun sofraları çok meşhurdu.
Atatürk'ün akşam yemekleri yani sofraları onun en keyif aldığı rutinlerinden biriydi.
Çünkü onun için ayrı bir önemi vardı.
Yemeğini konuklarıyla beraber yerdi.
Bir lokma ekmek, bunu birkaç yakın arkadaş ile oturup beraberce yemek ve içmek bana kafidir derdi.
Bir aile hayatının olmamasından dolayı yalnızlığını biraz da bu şekilde hafifletini söyleyebiliriz elbette.
Çoğunlukla konuklarının olduğu bu sofralarda kara tahta, tebeşir, siligi ve kütüphaneden gelen kitaplar hiç eksik olmazdı.
Bu yemeklere katılan birçok kişinin ortak görüşüne göre Atatürk'ün sofrası sadece bir yemek sofrası ya da bir eğlence sofrası değil bir nevi akademi hatta bir dershane gibiydi.
Yani bu sofralarda her şeyden din, dil, tarih, çeşitli bilim dallarından tutun dünya meselelerine, günlük politikaya kadar her konudan söz açılır tartışma yapılırdı.
Çok meraklı biriydi Atatürk ve sofrasına gelenleri ilgiyle dinlerdi.
Profesörler, bakanlar, milletvekilleri toplumun önemli kademelerinden birçok insan orada buluşurdu.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu bir yazısında şöyle söylüyor.
Atatürk'ün sofrasından hepimizin ruhunda ve dimağında nice derin, tatlı ve ibret verici anılar, yaşama ve insanlığa dair nice değerli dersler kalmıştır.
Ne mutlu. Bu sofrada tabii ki sadece ülke sorunları çözülmüyordu.
Burada gönül sohbetleri de yapılırdı ve ünlü sanatçıların konserler verdiği de anlatılıyor.
Atatürk'ün ilginç yönlerinden birisi de onun düzen takıntısı olduğu.
Gittiği yerlerde etrafın düzeni, eşyaların yeri onun çok fazla dikkatini çekermiş ve her şeyin yerli yerinde düzgün şekilde durmasına özen gösterilmiş.
Aslında bu onun giyim tarzına da yansımış bence.
Benim onda en sevdiğim özelliklerinden birisi de kesinlikle onun stilidir.
O bence modaya ayak uyduran değil de modanın nabzını tutan biri desek yanılmayız.
Şöyle bir fotoğraflarını inceleyin derim.
Google'a yazın. Onun pek çok yerde, pek çok farklı kıyafette nasıl göründüğüne bir bakın derim.
Atatürk'ün kıyafetlerle ilgili de takıntıları vardı.
Böyle incelikli seçimleri.
Bugün bile pek çok erkeğin yakalayamayacağı şık kombinleriyle yine bence liderlik vasfını pekiştiriyor.
Çünkü onun için kıyafet Türk milletinin dünya çapındaki imajını düzeltmek için bir araç ve aynı zamanda bir iletişim biçimiydi.
Onun stili zamansızdı, aksesuarları severdi ve her zaman yerine göre giyinirdi ve her zaman şıktı.
Atatürk çok uzun boylu biri değildi ama bence duruşu, davranışları, kıyafet seçimleri, üslubu bunların hepsi onda bir karizma yaratıyordu.
Sizce de öyle değil mi?
Bireysel hayatına baktığımızda liderliğini bir kenara bırakıp bu değerlendirmeyle yaparsak eğer, bir kere Atatürk Gusto'su olan biriydi.
Gusto ne demek? Beğeni, zevk sahibi biri demek.
Ve görünen o ki okuduklarıyla, giyim tarzıyla, sofralarıyla Atatürk'ün rafine zevkleri ve tercihleri vardı.
Yaşamının büyük bir kısmı savaş meydanlarına geçse de kendini yetiştirmeye hep devam etmiş birisi Atatürk.
Biz çok şanslıyız ki yaşamıyla, düşünce dünyasıyla ve karakteriyle kendini inşa edebilmiş ve dünya liderleri arasına girmiş bir öndere sahibiz.
Yaşadıklarımıza ve dünya çapında olan bitine baktığımızda bunu daha iyi anlayabiliyoruz değil mi?
Şu gün bile olan bitine bir baktığımızda bunu yine anlayabiliriz.
Onun yaşamına dair detayları öğrendikçe açıkçası benim saygımda, hayranlığımda büyüyor.
Ama sanırım ona dair en fazla etkilendiğim şey bize, Türk milletine inancının tam olması.
Hani hayatta bir şeyler yapmaya gayret gösterirken birinin bize inanması, yapacaklarımıza, yeteneğimize itimat etmesi, güvenmesi, bizden umutlu olması çok önemlidir değil
mi? En yakınımızdan beklediğimiz şeylerdir bunlar.
Ve desteklendiğimiz inancı da bizi motive eder.
Düşünün Atatürk bunu Türk milletine yapıyor işte.
Onun 10. yıl nutkunda bize ithafen söylediği o kadar güzel ifadeler var ki Türk halkını çok seviyor ve Türk milleti adına o kadar ümitli konuşuyor ki onun bize olan güvenini ve sözlerini bence
hep hatırımızda tutmalıyız.
Bölümü Ulu Önder'in 10.
yıl nutkundan sözleriyle bitirmek istiyorum.
Daha az zamanda daha büyük işler başaracağız.
Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.
Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir.
Türk milleti çalışkandır.
Türk milleti zekidir.
Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlülükleri yenmesini bilmiştir.
Bugün aynı inanç ve katiyetle söylüyorum ki milli ülkeye tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem az zamanda bir kere
daha tanıyacaktır. Ne mutlu Türk'üm diyene.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
