
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Modern hayat bizi sürekli hızlanmaya zorluyor. Bildirimler, algoritmalar ve bitmeyen koşuşturma derken sinir sistemimiz hiç durmadan alarmda kalıyor.
Bu bölümde;
slow living ve analog yaşamın neden bir lüks değil ihtiyaç olduğunu,
hız kültürünün ilişkilerimizi ve ruh hâlimizi nasıl etkilediğini,
“ Yavaşla” kitabı ve “Perfect Days” filmi üzerinden yavaş ve anlamlı bir yaşamın mümkünlüğünü konuşuyoruz.
Analog yaşam eskiye dönmek değil; insan hızına dönmek.
Eğer sen de “yavaşlamaya çalışıyorum” diyorsan, bu bölüm senin için.
Transkript
Arkadaş sohbetlerinde, sosyal medyada hatta kendi iç sesimde bile bu cümleyi çok sık duyuyorum.
Sanki bir maratonun tam ortasına fırlatılmış gibiyiz.
Bildirimler yağıyor, işler birikiyor.
Sosyal medya ise sürekli bir akış içinde.
Modern hayat sinir sistemini durmadan tehlike varmış gibi uyardığı için ebeden şunu zannediyor.
Kaçmam ya da savaşmam lazım.
Böyle böyle günler geçip gidiyor ama...
Çoğu zaman günleri gerçekten yaşamadığımızı, yalnızca tükettiğimizi fark ediyoruz.
Yorgunluk birikiyor, odak dağılıyor, anlar elimizden kayıp gidiyor.
İşte bu yüzden, tam da bu yüzden yavaşlamak artık bir lüks değil, bir zorunluluk.
Sürekli alarmda yaşamak için yaratılmadık ki biz.
Slow living, yavaş yaşam, analog yaşam dediğimiz kavram nostaljik bir romantizmden çok daha fazlası.
Dikkatimizi... derinliğimizi ve zihinsel dinginliğimizi geri alma çabası da diyebiliriz.
Yine de benim aklım o biraz nostaljiye gidiyor, o eski günlere gidiyor.
İşte 90'ları, eski dizileri, bayramları hatırlıyorum, onları böyle özlemle anıyorum.
Pek çok kişi de böyle benim gibi.
Çünkü o zamanlar temas daha derindi.
İşte o bayramlarda uzun sofralar, kalabalık sofralar.
Kurulurdu, düğünlerde kahkahalar eksik olmazdı, ağacın altında kurulan salıncaklar benim kendi çocukluğumda böyleydi.
Komşu çocuklarıyla paylaşılan ikindi vakitleri vardı.
Günler sanki daha genişti, koşmuyorduk.
Anksiyete atakları bu kadar hayatımızda değildi.
Ne ilişkilerde ne de işlerde bu kadar kolay dağılmıyorduk biz.
Yine de biraz nostalji yaptım galiba.
Aslında nostaljik bir romantizmden çok daha fazlası yavaş yaşam.
Bu bir kısmı diyebiliriz.
Bugün ise ilişkiler daha hızlı, temas daha yüzeysel.
Hepimiz bu düzenin içinde hem para kazanalım, işte hem iyi yaşayalım, bir taraftan da sürekli gelişelim diye durmaksızın koşuyoruz, koşturuluyoruz.
Bu anlamda da manipüle ediliyoruz ekonomi yüzünden.
biraz daha yaşam şartlarımızı, standartlarımızı yükseltmek için maalesef maalesef çok fazla çalışıyoruz.
Temelde mesele aslında bu.
Ama bu hız bizi yavaş yavaş kendimizden uzaklaştırıyor.
Biz bu konu hakkında aslında daha önce de konuşmuştuk.
Kemal Sayar'ın Yavaşla isminde bir kitabı var.
Ben çok defa övdüm bu kitabı.
Ara ara elimi alıyorum durmak istediğim zamanlarda özellikle.
Orada şöyle söylüyor.
İnsan yalnızlaşıyor.
Şöyle dikkatlice etrafınıza bir bakın.
Kaç kişi bir diğerini dikkatle dinliyor?
Kaç kişi gönlünden geldiği gibi meramını ifade edebiliyor?
İnsan dili kötürüm ve kekemi bir hal almış durumda.
Televizyonun uğultusu, cep telefonunun zırıltısı, hayatın telaşı, sahici bir konuşmayı giderek imkansız hale getiriyor.
Oysa insan hikayeler anlatmak isteyen bir varlık.
Anlattığı hikayelerin yankılarını duymak isteyen.
Varoluşunu başkasının yüzünde seyretmek isteyen bir canlı.
Can, dilde hayat buluyor.
Düşünürün dediği gibi, dil varlığın evidir.
Hız ve performans kültürü günün sonunda dilimizi de vuruyor yani.
Doğru düzgün kendini ifade edemeyen, iletişim problemi yaşayan bireyler hiç de az değil.
Yavaşlığı, basit ve sadeliği savunan analog yaşam.
Dijitali tamamen hayatımızdan çıkarmak değil tabii ki.
Şimdi oraya da bir açıklık getirelim.
Onu merkezin dışına alıp, bu dijital yaşamı merkezin dışına alıp yeniden bir araç haline getirmek.
Merkezde her zaman biz olmalıyız.
Değerlerimiz, erdemlerimiz, olma halimiz, geri kalan her şeye sonradan gelmeli.
Analog bir yaşamda tempo algoritmalara göre değil, insana göre şekillenir.
Rutinlerden keyif almaya başlarız.
Perfect Days yani mükemmel günler bu duruma çok güzel bir örnek.
Hatta bu film üzerine bir podcast bölümü yapmıştım.
Açıklamaya eklerim. Dilerseniz dinlerseniz onu daha detaylı bilgi edinmek isterseniz.
İşte o filmde Tokyo'nun umumi tuvaletlerini temizleyen Hirayama'nın günlerini izliyoruz.
Bir sakin, düzenli, sükunet dolu.
Zengin değil ama elindekilerle kendine güvenli, huzurlu bir dünya kurmuştur Hirayama.
Her anında gerçekten oradadır.
Yaşıyordur. Aklı böyle sürekli geçmişte ya da gelecekte değil.
Yani bizim gibi değil. Yaşamın tam içindedir.
Aslında çevremizde sayıları az da olsa böyle insanlar var.
Hani onların dinginliği bize de sirayet eder.
Yanlarında kendimizi daha iyi, daha güvende bile hissedebiliriz.
Bir ortama girdiklerinde zaten hemen fark edilirler.
Çünkü böyle harala gürele davranmazlar, koşuşturmazlar, acele etmezler.
Sakin, kendilerinden emin, akışta ve sanki hayata teslim olmuş bir halde.
Şimdi bir başka noktaya da değinmek istiyorum.
Hızlı ve sürekli tetikte yaşamamızın tek sebebi...
Teknoloji ya da sosyal medya değil.
Sanki sadece sebep buymuş gibi lanse ediliyor ama bunun arkasında başka psikolojik nedenler de var.
Biz kaygıya daha yatkın nesilleriz.
Güvenli bağlanmayı deneyimleyememiş, huzursuzluğun içinde büyümüş birçok insan için stresli bir yaşam, savaş ya da kaç hali?
Zamanla normalleşmiştir.
Hatta ironik bir şekilde bizim güvenli alanımız tam da bu gerginlik olmuş olabilir.
Biz huzursuzluğun içinde çok komik bir şekilde huzur buluyoruz.
İnsan kendini güvende...
hissetmiyorsa, sık sık anksiyete ya da panik atak yaşıyorsa, akışta kalmak ne mümkün, yavaşlamak ne mümkün?
Ya tabii ki de mümkün ama kolay değil.
Çünkü önce beden ve zihin için güven duygusunun yeniden inşa edilmesi gerekir.
Burada azıcık vagus sinirinden bahsetmek istiyorum.
Vagus siniri beynimiz ile iç organlarımız arasında sürekli iletişim kuran, bedenin denge ve sakinlik sisteminin merkezinde yer alan çok önemli bir sinir.
Bedenin fren sistemi de diyebiliriz biz ona.
Biz bu siniri aktive ettiğimizde bedenimize şunu söylüyor.
Tehlike geçti, şimdi sakinleşebilirsin, güvendirsin, iyisin.
Ülkece sinir sistemimizi rahatlatmayı...
Yani bu vagus sinirini aktive etmeyi öğrenmemiz şart bana kalırsa.
Analog yaşam da tam da bize bunu vaat ediyor aslında.
Yavaşlamak, slow living dediğimiz bu kavram esasında bizim sinir sistemimizi yatıştırarak bize güvenli bir alan yaratıyor.
Biz bunu nasıl yaparız?
Analog bir yaşam nasıl olur?
Vagus sinirimizi nasıl aktive edebiliriz?
Yapılacaklar o kadar basit ki.
Şimdi bunlardan biraz bahsedeceğim.
Gerçekten çok basit ve bizim hep atladığımız şeyler ki defalarca da konuştuk belki.
Bir kitabı acele etmeden, sayfalarını çevirerek okumak, üzerinde düşünmek, notlar almak, hatta zor kitaplar üzerine çalışırsak biraz daha akışta kalabiliriz, yavaşlayabiliriz, bonus da olur.
Telefonsuz, kulaksız bir yürüyüşe çıkmak, etrafa gerçekten bakmak, artık böyle kulaklıklar sürekli çantamıza ve her boşlukta kulağımıza bir şey takıp işte Müzik dinliyoruz, podcast dinliyoruz.
Bu hem iyi hem de birazcık yavaşlamamıza, boş kalmamıza engel de bir şey.
Sabah kahvesini koşuştururken değil de durarak içmek, böyle birkaç dakika gökyüzünü izleyerek, kahvenin aromasını fark ederek yudumlamak.
O anı hissetmek yani.
Yavaş ve derin nefesler almak, özellikle uzun nefesler vermek, 4 saniyede nefesimizi alıp 6 ve 8 saniyede vermek vagus sinirini aktive eder.
El yazısıyla birkaç satır karalamak, bunu çokça zaten daha önce ifade etmiştim, günlük tutmak, el yazısıyla yazmak, bunlar da bizi sakinleştirir.
Yavaş bir yaşam için de güzel bir pratik olabilir.
Güne acaba ne kaçırdım diye telefona bakarak değil de bugün nasılım sorusuyla başlamak.
Yatağımızdan kalkmadan önce şöyle bir bedenimizi hissetmek.
Aynı anda birçok iş yapmak yerine işleri tek tek ve sırayla bitirmek.
Her boşluğu doldurmaya çalışmamak, sıkılmaktan da korkmamak.
Aman boş kalmayayım. Hatta biz şey hissediyoruz, boş kaldığımızda böyle bir suçluluk da hissediyoruz.
Bir şeyler yapmalıyım, onu doldurmalıyım, podcast dinlemeliyim, kendimi geliştirmeliyim, kitap okumalıyım.
Tamam bunlar da çok güzel ama bizim boşluklara da ihtiyacımız var.
Meditasyon ve farkındalık çalışmaları yapmak.
Birçok çalışma var.
Bunlardan seçip kendinize göre uygun olanı yapabilirsiniz.
Ben yoga yapıyorum.
Bedenimi... Esnetiyorum çünkü bedenim bazen kas kası kesiliyor.
Özellikle anksiyete tuttuysa, kaygılandıysam, gece böyle kötü rüyalar gördüysem.
O yüzden yoga bana iyi geliyor.
Biriyle sohbet ederken, burası çok önemli.
Telefonun masada değil çantada olması.
Cevap vermek için değil, gerçekten anlamak için dinlemek.
Bakın bunlar küçük detaylar.
Ve gerçekten de analog yaşamda yapacağımız şeyler aslında bu kadar basit.
Algoritmanın sunduğunu değil, kendi seçtiğimiz içeriği tüketmek.
Yani ben saati karşıdan çıktığı için değil, hayır tam dersinde.
Ben saati ne ihtiyacın olduğu için belki bu podcast'ı dinlemek ya da her önümüze gelen kedi videosunu izlememek.
Ne yapmamız gerekiyorsa, planımızda...
Hedefimizde ne varsa ona göre bir içeriği tüketmek.
Yoksa sürekli zaten akışta milyonlarca içerik var.
Kafamız çöplüğe dönüyor sonra.
Basit gibi görünen bu anlar zihni sıfırlıyor sevgili dostlar.
Stresi eritiyor, yaratıcılığı yeniden uyandırıyor.
Biz buna başka şeyler de dahil edebiliriz.
Yani örgü örmek, işte yürümek.
Ben yürümeyi çok sık yapıyorum artık bir taraftan da böyle kaygıyı azalttığı için.
Başka pratikler de eklenebilir.
Bence analog yaşamı, slow living'i işte bu yavaş yaşamı nasıl bir şey oldu artık kafamıza oturmuştur.
Bilinçli bir şekilde tempoyu düşürmek, dijital gürültüden geri çekilmek.
Amacımız bu. Buna hizmet eden her şeyi yapabiliriz.
Özetle analog yaşam eskiye dönmek değil, insan hızına dönmektir.
Daha az uyaranla daha çok anlam üretmek.
Bakın daha az uyaranla, daha az sosyal medya, daha az hızla.
Daha çok anlam üretmek.
Daha yavaş ama daha sahici yaşamak.
Bu yüzden ben de bu cümleyi eyleme döküyorum.
Hani yavaşlamak istiyorum cümlesi var ya bunu eyleme döküyorum artık.
Her hafta en az bir günü tamamen analog geçireceğim, analog yaşayacağım.
Yavaşlayacağım, telefon kapalı, ekran yok.
Sadece ben, an ve gerçek dünya olacak.
Siz de yavaşlamaya çalışıyorum diyorsanız ve bunu istiyorsanız hadi gelin bunu birlikte yapalım.
Bir gün seçelim, deneyelim, o günü analog geçirelim ve mutlaka deneyiminizi, yorumlarınızı benimle de paylaşın.
Birlikte yavaşlayalım, gerçekten yaşayalım.
Ben Saati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
