
ALINGANLIK: Her Şeyi Kişisel Algılamadan Nasıl Yaşarız?
14 Mart 2026 · 16 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Alınganlık neden oluşur? Birinin mesajımıza geç cevap vermesi ya da farklı davranması gerçekten bizimle mi ilgilidir, yoksa biz mi çoğu zaman başkalarının davranışlarını kendimizle ilgili yorumlarız?
Bu bölümde niyet okuma, her şeyi kişisel algılama eğilimi ve bunun ilişkilerde nasıl yorucu bir hale gelebildiğini konuşuyoruz. Belki de hatırlamamız gereken en basit cümle şu: Her şey bizimle ilgili değil.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Birine mesaj atarsanız görüldü olur ama cevap gelmez.
Biraz beklerseniz hala cevap gelmiyordur.
Hatta o mavi tikte görünmüyordur çünkü kişi okundu bilgisini ayarlardan kapatmıştır.
Yani mesajın ne zaman okunduğunu bilmemizi istemiyordur.
Bu mesajın cevaplanma süresi uzadığında biz de hemen kafamıza kurmaya başlarız.
Neden görmüyor mesajlarımı?
Niye önemsemiyor beni?
Neden geç dönüyor bana?
gibi. Ya da ertesi sabah işe gittik, bir arkadaşımızın yüzü asık, bizi fark etmedi ya da bizi görmedi bilmiyorum.
O anda acaba dün akşamki şakama mı alındı?
Belki bir gece öncesinden, bir akşam öncesinden ona bir şaka yapmışızdır gibi düşünürüz.
Bende şöyle oluyor, eğer amirim, işte müdürüm...
Selam vermiyorsa işte beni gördüyse ve ben selam verdiysem o selam vermediyse hemen böyle canım sıkılıyor.
Niye görüp de cevap vermiyor?
Niye selamımı almıyor gibi böyle kendi kendime üzüldüğüm zamanlar oluyordu.
Aslında bizim bu yaptığımız şey bir yönüyle çok ilginç.
Başkalarının davranışlarını alıp onlardan kendimizle ilgili yorum çıkartıyoruz, hikaye çıkartıyoruz, senaryo yazıyoruz.
Hepimizin zaman zaman içine düştüğü işte ruhumuzu yoran zihinsel bir tuzak bu.
Bugün bundan bahsedelim istiyorum.
Ben de üzerine ara ara çalışıyorum çünkü düşüyorum bu tuzağa maalesef ki.
Hemen sonradan toparlıyorum ama eğer önemsediğim insanlarsa alındığım...
Kişiler birazcık böyle zaman alabiliyor.
Alınganlığı nasıl açıklayabilirim?
Şöyle desek olur herhalde.
Başkalarının en ufak bir hareketini, bir bakışını veya bir suskunluğunu hemen kendimizle ilgili bir meseleye dönüştürme hali.
Şimdi böyle söyleyince gerçekten tuhaf oluyor.
Niye biz kendi hikayemizi kafamızda kuruyoruz?
Alınganlık, ben bunun yerine bazen niyet okuma da diyorum.
Ortada somut bir kanıt yok.
Bir başkasının ne düşündüğünü veya neyi amaçladığını bildiğimizi varsayıyoruz.
Zihnimiz doğası gereği belirsizliğe tahammül edemiyor ve boşlukları hemen bir yorumla dolduruyor.
Yani bizim yapımız böyle.
Ama ne yazık ki bu boşlukları doldururken genellikle en iyimser senaryoları değil de en olumsuzları seçeriz.
Kafamızda kurarız. Mesela...
Arkadaşımız telefonumuzu açmadığında zihnimiz hani belki şu an toplantıdadır ya da belki dinlenmeye ihtiyacı vardır demek yerine ya niye benimle konuşmak istemiyor, niye telefonumu açmıyor, niye beni öncelemiyor ya da
demek ki benimle konuşmak istemiyor gibi de diyerek kestirip atıyor zihnimizi ya.
Hani bir anlık. Oysa gerçek çoğu zaman bizim sandığımızdan çok daha basittir.
Bizim bu kadar düşünce üretmemize gerek yoktur.
Gerçek çok daha farklıdır.
Tabii ki bunu herkesle yaşamıyoruzdur ama bunu yaşadığımız insanlar vardır bizim illaki.
İnsanların davranışlarının büyük bir kısmı aslında bizimle ilgili değil.
Onların o günkü ruh hali, yaşadıkları stres veya hayatlarındaki önceliklerle ilgilidir.
Bizim için de bu böyle. Bazen biz de hani farkında olmuyoruz değil mi?
İnsanlara selam vermeyi unutuyoruz.
Yüzümüz asık oluyor, ses tonumuz farklı oluyor.
Ben mesela uykusuz kaldığımda biraz huysuzlanabiliyorum ama o kişiyle alakası yok yaşadığım şeyin.
Ben uykusuz kaldım. Burada bir parantez açayım bu konuyla ilgili alınganlık konusuyla ilgili.
Spotlight efekti yani sahne ışığı etkisi denilen bir kavramdan bahsetmek istiyorum.
Çoğu zaman kendimizi bir sahnenin ortasında herkesin gözü üzerimizdeymiş gibi hissederiz.
Ben bununla ilgili aslında bir bölüm yapmıştım.
Onu da dinleyebilirsiniz. Ama gerçek şu ki herkes kendi sahnesinde.
Kendi replikleriyle o kadar meşgul ki.
Kendi işlerimizle, kendi dünyamızla o kadar meşguliz ki.
Bizim üzerimizdeki o hayali ışığı çoğu zaman kimse fark etmiyor bile.
Fark etmiyorlar yani. Çünkü herkes dediğim gibi kendi meselesiyle ilgileniyor.
Bu bizim için de geçerli.
Biz de kendi meselemizle ilgileniyoruz.
Ama bazen de galiba öncelenmek istiyoruz.
Görülmek istiyoruz. Hemen telefonumuz açılsın.
İşte her zaman yüzümüze gülünsün istiyoruz.
Bunun aksine tahammülümüz yok.
Bunu yine konuşacağız birazdan.
Özellikle aile içinde çok daha karmaşık bir hal alabiliyor bu.
Kuşak farkı varsa aile içinde.
Yani o kuşak farkı biraz daha açıldıysa, o yaş farkı çok açıldıysa iletişim biçimleri çatışabiliyor.
Siz yoğun bir şehir hayatındasınızdır, bir metropoldesinizdir.
İş yetiştirmeye çalışıyorsunuzdur.
Aileden birisi sizi arıyordur ve o an açamıyorsunuz telefonunuzu.
Bir aile büyüğünüz. Telefonunu açamıyorsunuz ve sonra da belki de yorgunlukla unutuyorsunuz.
Şimdi o kişi de aile büyüğü de şey düşünebiliyor, beni artık önemsemiyor.
Hemen böyle yorumlayabiliyorlar.
Bazen değil çoğunlukla böyle oluyor.
Ben bunu sık yaşıyorum. O yüzden böyle bir örnek vermek istedim.
Yani onları da anlamak lazım tabii ki ama bunu aile içinde de siz yaşıyor olabilirsiniz.
Akrabalar arasında mesela hani özel günlerde beni niye aramıyor?
Kandillerde beni niye aramıyor?
Bayramda beni niye aramıyor gibi düşünebilirler.
Yani buradaki dengeyi de artık kişinin kendisinin kurması gerekiyor.
Belki aramak istemiyordur.
Yani önemsemiyordur o günleri.
Ya da telefonla aramak çok onun için...
Uygun bir yol değildir. O belki ziyaret ettiğinde görmek istiyordur o kişiyi.
Yani burada çok fazla değişken var aslında.
Ama karşı taraf bir şekilde bunu kendi aleyhine yorumluyor.
Ve bu durumun yani böyle durumların altında yatan çok insani bir ihtiyaç var.
Hepimizde olan bir şey. Görünme, değer görme ihtiyacı.
Hepimiz fark edilmek, bir grubun parçası olduğumuzu hissetmek isteriz.
Sevildiğimizi hissetmek isteriz.
Sayıldığımızı hissetmek isteriz.
Öncelenmek isteriz.
Ancak bu ihtiyaç çok baskın hale geldiğinde Herkes beni fark etsin, herkes beni önemsesin.
Ne zaman kimi arasam telefonum açılsın gibi böyle gerçek dışı bir beklentiye dönüşebiliyor.
Kadınlar arasında bu biraz daha yaygın.
Çünkü toplumsal rollerimiz gereği ilişkiyi ayakta tutan ve onay arayan taraf bu tarafta olmaya daha çok itiliyoruz kadın olarak.
Bu insani bir ihtiyaç dediğim gibi hepimiz fark edilmek, önemsenmek, görülmek isteriz ilişkilerimizde.
Eğer ikili ilişkimizde, romantik ilişkimizde bu görüldüğü mesajlarının karşılığı geç geliyorsa biraz da karşı taraf strateji yapıyor olabilir.
Daha çok alınırız. Çünkü strateji siz yani bu tarz işte manipülasyon vesaire oyun bunlarsız bir ilişki çok az var değil mi?
İnsan bir noktada düşünüyor artık hani neden böyle yapıyor?
Beni mi cezalandırıyor acaba?
Ya ben buna düşüyordum daha gençken.
Şimdi biraz daha gerçekçi düşünmeye başladım ama yine ara ara hepimiz düşebiliriz.
Bu ihtiyaç... Bu onay işte değerli hissetme ihtiyacı, görülme ihtiyacı artık her neyse hangimizde hangisi varsa çok güçlü hale geldiğinde ne yaparız?
Her davranışı kendimizle ilgili yorumlamaya başlarız.
Bu eğilim daha da artar.
Niyet okumak diyoruz ya artık bunu her şeyde yapmaya başlarız.
Ama bakın sevgili dostlar daha önce bir tabirden bahsetmiştim.
Her masada olmak tabiri.
Önceki bölümde her sohbetin merkezinde olmak.
Bizim böyle bir zorunluluğumuz yok.
Yani her masada olmak, her sohbetin merkezinde olmak, her ilişkinin merkezinde olmak zorunda değiliz.
Bana biraz şunu da düşündürüyor bu.
En önemli benim. Ben ararsam açılmalı.
Ya bunlar birazcık egoya da girmiyor mu?
Aşırı önemsiyoruz kendimizi bazen.
Olayları çarpıtıyoruz işte.
Öyle olduğunda da. Karşıdaki kişi de değerli.
Biz değerliysek o da değerli.
Bir hayatı var. Onun da öncelikleri var.
E tabii şimdi dediğim gibi kuşaklar arası çatışmalarda bunlar arada kaynıyor şimdi.
Herkes de o farkındalığı bekleyemezsiniz.
Orada ne yapacaksınız? Kendinizi en iyi şekilde açıklamaya çalışacaksınız.
Bunu Esma Hanım üst aklım terapistim şu şekilde söylüyor.
Yani mizahla kendini ifade et.
Bu davranışının onlarla ilgili olmadığını belirt diyor.
Ben mizahı her zaman kullanamıyorum.
Şöyle de söyleyebiliyor.
Rahatsız olduğun bir konuyu da mizahla karşı tarafa söyleyebilirsin.
Bazen şöyle oluyor.
Yani insanlar şaka yolla mizah derken hani laf sokmayı şaka yolla bir şeyler karşıya iletmeyi düşünebiliyorlar.
Ben böyle olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü laf sokmak... Bazen saçma sapan şakalar yapmak, sırf kendimizi ifade edeceğiz diye hani böyle bir yol seçmek her zaman bana uymuyor açıkçası.
Yani ben laf sokmak, bu tarz şeylerden hoşlanmıyorum zaten.
Yani açıkça kendimi ifade ederim daha iyi olur.
Hatta anlaşılmıyor bu biliyor musunuz?
Yani dürüstçe ben buna hoşlanmıyorum, bana bunu yapma, ben buna rahatsız oluyorum dediğimde benden yaşça çok büyük insanlar bunu anlamıyor.
Ben de bundan çok şikayetçiyim.
Açık açık söylüyorum. Nedense tuhaf algılıyorlar ama bir başkası hani şaka yolla lafını söylese hatta laf soksa az önceki tabirle ondan anlıyorlar işte.
Ama ben yine onlara uymak istemiyorum çünkü herkesin yapısı farklı.
O yüzden herkes bir noktadan sonra kim ne düşünürse düşünsün de demek zorunda.
Şimdi hayatta herkese göre konumlanmaya çalışmak gerçekten çok yorucu bir şey.
Eğer iş yerinde de benzer dinamikler varsa bu durum daha da zorlayıcı hale gelebiliyor.
Benim yıllar önce yaşadığım bir deneyim var.
Bunu size anlatmak istiyorum.
Pandemiden önceydi. Bayağı bir 5-6 yılı var yani bu olayın.
Çok yoğun bir proje üzerine çalışıyordum okulda.
İş yüküm gerçekten çoktu.
Derslerim çoktu ve proje beni çok yoruyordu.
Ve okulla ev arası çok yakındı.
Bu yüzden de öğle aralarında ben okulda kalmak yerine...
Evime gidiyordum 20 dakika 30 dakika uyuyup geliyordum okula.
Çünkü zihinsel olarak çok yoruluyordum o kısacık uyku bana çok iyi geliyordu.
Daha sonra fark ettim ki benim öğle aralarında işte okulda kalmamam eve gitmem bazı arkadaşlar tarafından çok başka şekilde yorumlanmış.
İşte arkamdan burnu havada kimseyle oturmuyor kendini beğenmiş gibi yorumlar yapılmış çok.
Komik geldi bana. Halbuki ben gerçekten çok yorgundum bedenen, zihnen.
Hiç böyle bir kafada değildim.
Yani gerçeklik o kadar farklı ki bakın benim gerçekliğimle onların gerçekliği o kadar farklı ki.
Resmen niyet okumuşlar yani.
Art niyet bence bu. Sadece kendimle ilgili bir ihtiyacımı ön plana koyduğum için, onlarla oturmadığım için.
Birazcık da bu şekilde düşünen insanların da dediğim gibi niyetlerinin kötü olmasıyla ilgili bir şey bu.
Sorabilirler sen nereye gidiyorsun?
Sen niye bizle oturmuyorsun?
Ben de söylerim ya bundan bundan dolayı gidiyorum diye.
İnsanlar çoğu zaman bir davranışı kendi bakış açılarına göre yorumluyorlar.
İşte tam olarak söylemek istediğim şey buydu.
Niyetine göre. Kendisi neyse ona göre yorumluyor insan.
Yani buradan kendimize de çuvaldızı batırmamız lazım.
Bazen yaralarımız oluyor.
Kendi yaralarımıza göre, kendi o değersiz hissettiğimiz noktalara göre insanların davranışlarını üzerimize alabiliyoruz.
Onun öyle davranması bizim değersiz olduğumuzu göstermez.
Ama biz öyle zannediyoruz. Çünkü orada da bizi bir dürten bir şey var aslında.
Bazen karşıdaki saf kötüdür.
Onun davranışların da bizden dolayı olduğunu düşünürüz.
İki türlü de. Bu böyle yani yanlış.
Yeterli bilgi olmadığı zaman ortamda, o yaşadığımız olayda referans alabileceğimiz gerçek bir bilgi olmadığında zihin o boşluğu kendi hikayesiyle dolduruyor.
Artık bizim bilinçaltımızda hangi kodlar varsa, farkındalığımız ne kadar yüksekse ya da düşükse, kimlerle sohbet ediyorsak onların saçma sapan gerçekliğiyle bizimki karışıyor ve bir noktadan sonra alınganlıklar
zaten çoğalıyor.
Peki ne yapacağız? Şimdi sizde çok farklı örnekler olabilir.
Ben aklıma gelenleri söyledim.
Kendi hayatımdan da örnek verdim.
Ne yapacağız? Bu alınganlık sarmalından nasıl çıkacağız?
Biz alınmıyorsak bile karşımızdaki kişi alınıyorsa yine ne yapacağız?
Birkaç pratik önerim var.
Ben bunu kendimde uyguluyorum.
Belki size de faydası olur.
Bir kere alternatif sorular sorabiliriz sevgili dostlar.
Bir olay olduğunda kendimize hemen şu soruyu soralım.
Bunun benim dışımda başka bir açıklaması olabilir mi?
Mesajınıza geç dönüldüyse yoğun olabilir mi o kişi?
O an enerjisi olmayabilir mi?
gibi seçenekleri masaya yatırmalıyız.
Zihin tek bir açıklamaya kilitlendiğinde alınganlık büyüyor.
Ama alternatifler olduğunda biz biraz özgür kalabiliyoruz.
Hemen odağımızı kötüye, olumsuza çekmiyoruz, oraya koymuyoruz.
İkinci olarak kanıt arayın.
Bu durumun gerçekten benimle ilgili olduğuna dair.
Somut bir kanıtım var mı?
Yüze asık arkadaşın.
Bunun benle ilgili olduğunu ben nereden bileceğim?
Çoğu zaman fark edeceğiz ki.
Elimizde sadece bizim zihnimizin ürettiği bir senaryo var.
Veri yok. Referans yok.
Uyduruyoruz yani bazı şeyleri.
Maalesef. Sınırları belirleyin.
Üçüncü olarak. Söyleyebileceğim şey bu.
Tabii ki her şeyi görmezden gelin demiyorum arkadaşlar.
Eğer biri bizi sürekli görmezden geliyorsa yani mesajlar sürekli olarak görülmüyorsa sürekli geç dönülüyorsa ve bu çok değersiz hissettiriyorsa o ilişkiyi sağlıklı bir mesafeden değerlendirmek
gerekir ya da açık açık sormak gerekiyor neden böyle yapıyorsun.
Ben seni önemsiyorum ve mesajımın cevabını bekliyorum.
Ama tek bir bakıştan, tek bir kısa cevaptan hayat hikayesi de çıkarmayalım.
Eğer kişi bizi gerçekten öncelemiyorsa, hep en son bize geliyorsa, biz de orada ilişkimizdeki sınırımızı belirleyeceğiz.
Konumumuzu ona göre değiştireceğiz.
Ona göre konumlanacağız yani.
Belki de alınganlıktan uzaklaşmanın hani o ağır yükü sırtımızdan indirmenin en güçlü cümlesi şudur.
Her şey bizimle ilgili değil.
Bir arkadaşım var benim böyle bir şeye alındığımı bozulduğumu düşündüğünde bana bunu çok sık söylüyor.
Hani hepimizin bazı dediğim gibi yaralı noktaları var, sıkıldığı, derdi olduğu noktaları var.
O noktaya böyle değdiğinde yaşadığın bir olay hemen sağ olsun.
Arkadaşım diyor ki her şey bizimle ilgili değil.
Bu seninle ilgili olmayabilir.
Bu senin durumunla ilgili olmayabilir.
Lütfen birazcık daha geriden bak.
Biraz daha uzaktan bak.
Biraz sakin bir şekilde durumu değerlendir.
İnsanlar çoğu zaman sadece kendi hayatlarını yaşıyorlar sevgili dostlar.
Kendi savaşlarını veriyorlar.
Kendi zihinlerini içinde meşguller.
Bu benim için de geçerli. Bazen diyorum ya hani hoca beni görmedi.
Öğrencilerim falan söylüyor.
Ya beni niye görmediniz?
İşte size orada el salladım. Ben kafamdaki dünyada yaşıyorum oradan geçerken.
Aslında gerçekten fark etmiyorum.
Bu bana da yapılıyor bazen.
Ben de hani el sallıyorum birilerine görmeyebiliyorlar gibi.
O anda gerçekten herkesin kafasından kendi gün...
delik hayatıyla ilgili bir derdi geçiyor olabilir.
Ve her şeyin bizimle ilgili olmadığını kabul ettiğimizde sanki bu yük biraz daha hafifliyormuş gibi geliyor bana.
Sanki biraz daha sakin bir yerden olayları değerlendirebiliyoruz.
En azından canımızı sıkmıyoruz.
Bu konuyla ilgili sizin de düşüncelerinizi merak ediyorum.
Siz nelere alınıyorsunuz?
Var mı böyle ilginç, komik, tuhaf, alınganlık hikayeleriniz?
Mutlaka benimle de paylaşın ve buradan nasıl çıkıyorsunuz?
Siz nasıl çıkıyorsunuz?
Önerilerinizi de bekliyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
