
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Çocukluk, bağlanma, bireyselleşme ve görünmez roller…
Aile evine her dönüş aslında sinir sistemimizin geçmişe yolculuğu. Neden küçülüyoruz, neden zorlanıyoruz, gelin birlikte anlamaya çalışalım.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne.
Hoş geldiniz, ben Elif.
Aile evi çok ilginç bir yer.
Kimimiz için kapıdan içeri girdiğimiz anda üzerimizdeki bütün yükleri bırakabildiğimiz, kendimizi güvende ve rahat hissettiğimiz bir konfor alanı.
Kimimiz içinse daha sokağa girerken içimizi hafif bir sıkıntının kapladığı, girdiğimiz anda daraldığımız, hatta mümkün olduğunca kısa kalmak istediğimiz yorucu bir alan.
Aslında aynı fiziksel mekandan bahsediyoruz ama hislerimiz bambaşka.
Çünkü mesele evin kendisi değil, o evle kurduğumuz duygusal bağ.
Ben bunu özellikle her tatil dönüşünde fark ediyorum.
Memleketten dönerken bir sürü duygunun içinden geçiyorum.
Bazen açıklayamadığım bir yorgunluk, bazen hafif bir bunalmışlık oluyor içimde.
Evime geldiğimde durup kendime soruyorum.
Neden böyle hissediyorum ben?
Hatta bazen bazı insanlar ailesinin yanında çok mutlu oluyor.
Bende mi bir sorun var diye düşündüğüm bile oluyor açıkçası.
Her zaman değil ama ara sıra yokluyor beni bu duygu.
Sonra şunu fark ettim.
Biraz daha böyle büyüdükçe, kendimi geliştirdikçe bu hisler bir problem değil.
Birer ipucu. Çünkü aile evi sadece bir yer değil.
Bizim geçmişimizle, rollerimizle ve çocukluğumuzla temas ettiğimiz çok güçlü bir alan.
Aile evi sadece duvarlardan ve eşyalardan oluşmuyor.
Orası bizim ilk hikayemizin yazıldığı yer.
İlk kez sevildiğimizi hissettiğimiz, ilk kez eleştirildiğimiz, ilk kez aferin aldığımız ya da sen yapamazsın cümlesini duyduğumuz yer.
Yani karakterimizin temeli orada atılıyor.
Ve bilinçaltımız da tabii ki orada kuruluyor diyeyim.
0-12 yaş arasında ailemizle beraber olduğumuz için.
Bütün o bilinçaltı o dönemde kurulduğu için daha çok ailemizin alıyoruz pek çok inancı.
Bu yüzden yıllar geçse de o evin üzerimizde böyle garip bir etkisi olmaya devam ediyor.
Biz yani kendimizi geliştirsek de birçok konuda iyileşsek de yaralarımız iyileşse de yani biz ne kadar değişirsek değişelim o ev bizi hep eski halimizle hatırlıyor.
Yabancı dizilerde ya da filmlerde benim hep dikkatimi çeken bir detay vardır.
Daha 14-15 yaşlarındaki çocukların çalışmaya başladığını görürüz o dizilerde.
Şimdi içerler, garaj temizlerler, kafelerde part time çalışırlar ya da bebek bakıcılığı yaparlar.
İlk bakışta bu durum sadece cep harçlığı kazanmak gibi görünür bize ama aslında altında çok daha önemli bir psikolojik süreç vardır.
yavaş yavaş ailesinden ayrışmayı, kendi ayakları üzerinde durmayı ben tek başıma da yapabilirim hissini öğrenir.
Psikolojide buna bireyselleşme deniyor.
Yani ailesini sevmeye devam ederken ayrı bir birey olduğunu fark etmek.
Ben senin çocuğunum ama sadece senin bir uzantın değilim ben farklı bir bireyim diyebilmek.
Şimdi Amerikalıların en büyük problemi aşırı bireysel olmaları.
Bunun bir miktarı faydalı.
Bu da bizim ülkemizde eksik.
Biz ailemizden ayrışamıyoruz.
Anne babalarımızdan sonra kendi evliliklerimizde bu problem olabiliyor ya da ilişkilerimizde.
Batı kültüründe 18 yaşından sonra artık kendi sorumluluğun sende yaklaşımı biraz sert gelebilir.
Ama hayatla baş etmeyi erken yaşta öğretiyor bu.
Bizim kültürümüzde ise tablo farklı.
Çocuğumuz üniversite bitene kadar, iş bulana kadar hatta bazen 30 yaşımıza gelsek bile aile evinde yaşamaya devam ediyoruz.
Çocuklarımız aile evinde yaşamaya devam ediyor.
Bunun elbette ekonomik sebepleri var ama bugün konuşmak istediğim şey para değil benim.
Ben daha çok bunun ruhumuzda bıraktığı izlerle ilgileniyorum.
Ekonomi zaten olayın bambaşka boyutu.
Uzun süre korunaklı bir alanda kalmak insana güven verirken aynı zamanda hayata karşı kırılganlaştırabiliyor.
Büyümek biraz risk almak demek.
Yanlış kararlar vermek, düşmek, kandırılmak, para kaybetmek ve sonra yeniden ayağa kalkmak demek.
Aile evinde çoğu zaman bu deneyimleri yaşamamız engelleniyor.
Yapma zarar edersin.
Seni kandırırlar.
Boşver uğraşma gibi cümleler iyi niyetle söyleniyor olsa da farkında olmadan bize şu mesajı veriyor.
Sen tek başına yeterli değilsin.
Bu mesajı yıllarca duyan birinin cesur olması gerçekten çok zor.
Yani bizim herhangi bir şeyde başarılı olmaya karşı denememize bile müsaade edilmiyor.
Benim bir akrabam yani ben yaşlarında birçok kez birçok şey denedi.
Ama işte ailesi hep ya bu çocuk dikiş tutturamadı, boşuna para harcadı falan.
Ben de dedim ki yani ya sizin çocuğunuz deneme cesareti gösterdi.
Bu taraftan da bakabilirsiniz olaya.
Bu sefer de şey onun beceriksizliği yüzüne vuruluyor.
Halbuki olay o değil ya o bir şekilde cesur olup kaybetmeyi de kabul ederek yeni bir şeye adım atıyor.
Deniyor en azından.
Aşırı korumacılık bazen sevgiden değil, korkudan besleniyor.
Hani ailelerimizin zaten yaptığı şey biraz bu.
Aileler çocukları üzülmesini istiyor ama hayatla hiç karşılaşmayan biri nasıl güçlenecek?
Dizleri hiç kanamayan bir çocuk koşmayı öğrenemiyor değil mi?
Bu yüzden aile evi bazen bizi hayattan korurken aynı zamanda hayatı hazırlamayı da geciktirebiliyor.
Yani konforda tutarken.
daha güzel bir konfora geçmeye izin vermiyor.
İşin daha ilginç tarafı ise yetişkin olduğumuzda başlıyor bence.
Dışarıda kocaman bir hayat kuruyoruz.
Çalışıyoruz, sorumlu kalıyoruz, kendi paramızı kazanıyoruz.
Belki başkalarına rehberlik ediyoruz, liderlik yapıyoruz.
Ama aile evine geri döndüğümüzde tuhaf bir şey oluyor.
Sanki görünmez bir düğmeye basılmış gibi bir anda eski halimize dönüyoruz.
Ses tonumuz değişiyor, kendimizi açıklama ihtiyacı hissediyoruz.
Bazen savunmaya geçiyoruz.
İçimizdeki yetişkin bir anda küçülüyor ve çocuk tarafımız direksiyona geçiyor.
Tabii bunun bilimsel bir açıklaması var.
Sinir sistemimiz için tanıdıklık güven demek.
Aile evi bizim zaten az önce bahsettiğim gibi ilk bağlanma alanımız olduğu için beynimiz orayı otomatik olarak çocukluk modu ile eşleştiriyor.
Burası bildiğimiz yer senin, burası büyüdüğün yer diyor beyin.
Yani aslında bilinçli bir seçim yapmıyoruz.
Bedenimiz eski rolüne geri dönüyor.
Uyumu çocuk, fedakar çocuk ya da herkesi toparlayan çocuk yeniden ortaya çıkıyor.
Bir de çok konuşulmayan başka bir taraf var.
Bence en yorucu olan da bu.
Bazen aile evine gittiğimizde sadece çocuk rolüne dönmüyoruz.
Tam tersine ebeveyn rolüne geçiyoruz.
Anne babamızı sakinleştiren, ara buluculuk yapan, onların duygularını taşıyan kişi biz oluyoruz.
Psikolojideki karşılığı zaten biliyorsunuzdur.
Ebeveynleşme. Yani çocukken ebeveynlik yapmak zorunda kalmak.
Küçük yaşta olgun olmak zorunda kalan, hep güçlü duran, hep toparlayan taraf olmak.
Dışarıdan bakınca çok sorumluluk sahibi görünür ama içeri de inanılmaz yorucudur bu his.
Çünkü insan hem çocuk kalamamış olur hem de gerçekten yetişkin gibi özgürleşemez.
Sürekli bir arada kalmışlık hissi.
Var mı aramızda bunu hisseden?
Ben bazen hissediyorum galiba.
Bu yüzden yetişkinlikte aile evine yapılan her ziyaret aslında küçük bir yüzleşme.
Zorlanıyoruz patolojik olarak.
Dürtüyor bizi bir şeyler. Tetikleniyoruz.
Üç günden fazla kalamıyoruz falan.
Orada sadece ailemize değil, geçmişteki halimize de karşılaşıyoruz.
Kim olduğumuzu, ne kadar değiştiğimizi ve hala hangi rollere sıkıştığımızı fark ediyoruz.
Bazı şeyleri çözemediğimizi fark ediyoruz.
Ne kadar terapi alırsan al.
Yani git bakalım memlekete, bir hafta kal bakalım.
Neler değişmiş, neler iyileşmiş ya da neler iyileşememiş.
Kolay değil. Çünkü belli bir yaşa kadar bilinçaltımız orada şekillendi.
Orayı bildi. Yani kolay değil onun orayı terk edip de yeni bir alana geçmesi.
Bunları yaşamayan da vardır.
Benim bazı arkadaşlarım güle oynaya gidiyor aile evine.
Çok rahat ediyorlar.
Ama onlar da arkadaşları ile bu kadar güzel bağ kuramıyorlar.
Bilmiyorum. Ayrışamamış olabilir onlar da.
Nasıl değerlendireceğimi açıkçası bilmiyorum.
Ama gözlemlerim şu anda anlattığım şekilde.
Belki burada kendimize şu iki soruyu sormak iyi gelebilir.
Aile evindeyken gerçekten kaç yaşındayız ve bizim yetişkinliğimiz o çatının altında ne kadar kabul görüyor?
Fikirlerimiz gerçekten dinleniyor mu yoksa hala sen anlamazsın kategorisinde miyiz?
Yanlış anlaşılmasın mesele aileyi suçlamak değil.
Normaliz de etmiyorum aslında.
Onları anlamaya çalışmak vs.
gibi de orada da değilim.
Çoğu ebeveyn tabii ki elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordur.
Yani tespit etmek burada güzel.
Yargıya girmeye gerek yok.
Yapmıştır, yapmamıştır.
Orasında değiliz. Biz ne yapıyoruz?
Ben işin bu kısmındayım.
Ama bazen sevgiyle örülen o güvenli alan farkında olmadan görünmez bir kafese dönüşebiliyor.
Ben işte işin bu kısmındayım.
İnsan orada güvende gibi ama özgür değil gibi.
de hissedebiliyor. Belki de mesele aileden tamamen kopmak ya da uzaklaşmak değil.
Çünkü bu hataya da düşüyoruz.
Biz tamamen de kopuyoruz.
Özgürleşmek adına, tetiklenmemek adına onları yok sayada biliyoruz.
Bunu yapan insanlar da var ve bu iyi gelmiyor bize.
İyice aidiyetsiz, iyice köksüz hissediyoruz.
Bir noktada birbirimize ihtiyacımız var.
Eğer tabii şiddet vs.
başka şeyler varsa o kısmı bir şey diyemem.
Ama genel anlamda genel aile yapısı normal olan aile kurumundan bahsediyorum ben.
Belki mesele oraya her gidişimizde biraz daha kendimiz olabilmek, biraz daha kendimiz olarak kalabilmeyi öğrenmek.
Suçluluk duymadan, burası çok önemli.
Biz bir şeyler borçlu değiliz ailemize.
Böyle bir minnet yükü oluyor.
Suçluluk duymadan, ben kastım bu.
Sınır koyabilmek, kendi kararlarımızı savunabilmek ve ben artık büyüdüm cümlesini hem kendimize hem onlara sakin bir yerden söyleyebilmek.
Çünkü bağlı olmakla bağımlı olmak arasında ince ama çok önemli bir fark var.
Sevgi kalabilir, yakınlık kalabilir ama sorumluluk yavaş yavaş bize geçmeli.
Onlar bağımlı olmak isterler.
Biz o sınırı yavaş yavaş koyacağız.
Ve zamanla bir şekilde anlayacaklar.
Bunun için bağırmaya çağırmaya gerek yok.
Doğru iletişimi biz öğreneceğiz.
Onlar öğrenemiyorsa. Belli bir yaştan sonra onların inanç kalıplarını değiştiremeyiz.
Öyle değil mi? Biz kendi davranışlarımızı kontrol edebiliriz.
Ama çok zor. Söylediğim şey de.
Belki büyümek tam olarak şudur.
Aile evine girdiğimizde küçülmemek.
O kapıdan içeri hala onların çocuğu olarak ama aynı zamanda kendi hayatının sahibi bir yetişkin olarak yürüyebilmek.
Ne kaçmak ne de eski role geri dönmek.
Sadece olduğumuz halle orada durabilmek.
Onlar kabul etmeyebilir bizim büyüdüğümüzü.
Bizim işte tek başımıza inisiyatif alabildiğimizi, kendimizi geliştirdiğimizi, bir sürü iş yaptığımızı onlar belki kabul etmek istemeyebilir, görmek istemeyebilir bizim başarılarımızı.
Onaylamak da istemeyebilirler.
Birazcık hani o aralık fazlaysa ailemizle bunları yapmayabilirler.
İşte bunlara rağmen sadece olduğumuz halle orada durabilmek.
Çünkü insan en çok hem ait hissedip hem de kendisi kalabildiği yerde huzur buluyor.
Siz ne dersiniz?
Mutlaka bana bu konu hakkında yorumlarınızı yazın olur mu?
Ben Sati burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bir podcast
fikriniz var ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
