
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde Ben Saati, ülkemizin eşsiz değerlerinden şair, yazar, yayıncı ve eğitmen Ali Ural ile dinleyicileri buluşturuyor. Dünyaca ünlü yazarların rutinlerinden ilhamla zenginleştirilen bu sohbette, bir yazar için rutinin anlamı ve üretkenlik için önemi derinlemesine ele alınıyor. Posta Kutusundaki Mızıka ve Ay Tiradı gibi eserlerin yaratıcısı Ali Ural, yoğun hayatında üretkenliği nasıl sürdürüyor? Yazma rutinleri, tefekkür anları ve ilham kaynakları neler? Kelimeleri nasıl çağırıyor, Ben Saati’nde neler yapıyor? Şiirden denemeye, yayıncılıktan atölyelere uzanan bu etkileyici sohbet, yazmaya başlayanlar, yazmak isteyenler ve edebiyat tutkunları için ilham dolu bir yolculuk sunuyor.
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne, hoş geldiniz.
Ben Elif. Bu bölümde çok özel bir konuğum var.
Şu geçirdiğimiz zor günlerde edebiyata, edebiyatın inceliğine, kelimelerin zarafetine ihtiyaç duyuyoruz.
Bunu çok hissediyorum. Bugün ülkemiz için eşsiz bir değer, yazar, şair, yayıncı ve eğitmen sevgili Ali Ural Hocam bizlerle birlikte.
Hocam hoş geldiniz. Hoş bulduk Elif Hanım.
Teşekkür ederim beni kırmadınız, yayınımıza katıldınız, davetimize icabet ettiniz.
Nasılsınız, neler yapıyorsunuz?
Teşekkür ederim. Hayatımız hep aynı minval üzerine devam ediyor.
Özetlemek gerekirse bir yandan yayın evi, bir yandan üniversitede hocalık, bir yandan yazarlık atölyeleri, bir yandan Karabatak dergisi.
Hayatımız böyle. Çok güzel.
Şu an galiba tatildesiniz diye düşünüyorum ama yoğunluk biraz azaldı.
Tatilimiz yine çalışmak için.
Yani üniversite kapalı, yazarlık atölyeleri kapalı ama kendi kitabımızı, kendi yazıyoruz, kendi okumamız gereken eserleri
okuyoruz. Zamanımızı böyle değerlendiriyoruz.
Çok güzel. Sizinle tanışma serüvenimden dinleyicilerimize birazcık bahsetmek istiyorum böyle kısacık.
Yaklaşık 13-14 sene önce bir Doğu iline yeni atanmış taze bir öğretmenken.
Sizin posta kutusundaki mızıka eserinizi bir arkadaşım bana hediye etmişti.
Ben çok beğenmiştim o gurbet ellerde.
Çok etkilenmiştim.
Hemen Ali Ural kimdir araştırmalara başlamıştım.
Hatta sizin eski radyo kayıtlarınızı dinledim.
Kitaplarınızı okudum. Akabinde de İstanbul'a gelince yazı şiir atölyelerinize uzun süre katılım sağladım.
Şu anda da halen ilgiyle merakla takibinizdeyim.
Sizi dinlemek her zaman büyük bir zevk hocam.
Yazdıklarınız, rehberliğiniz, atölyeleriniz hepsi birer hazine.
Bu bölümde de yazmak, yazma rutinleri, üretkenlik üzerine bir sohbet edelim isterim sizinle.
Rutinlerden başlayacak olursak her alanda rutinlerin öneminden bahsediyoruz zaten.
Ama söz konusu yazmak olunca bir yazar için rutin ne demektir, ne ifade eder?
Rutin bir iç disiplin.
insanın biraz da kendini mecbur etmesi için aradığı yöntemler diyebiliriz.
Çünkü insan öyle bir varlık ki çalışmaktan kaçıyor.
Bunu bildiği için kim olursa olsun, yani bu bir sanatçı da olabilir, sıradan bir insan da olabilir ama herkes çalışmaktan kaçar.
Bu bir insani tepki.
Yazmak çok kolay bir iş değil.
Ağır bir işçilik diyeyim.
Çünkü birçok kimse yazarlığı işçilik gibi görmüyor.
Yazarlığın bir tarafı işçiliktir.
Evet ilham tarafı vardır.
Evet başka esrarengiz bir tarafı da vardır.
Ama yani sonunda insan kalemi eline alır veyahut bilgisayarın başına geçer.
çalışmaya başlar, çalışmak zorundadır.
İşte yazarlar kendilerini çalışmaya mecbur etmek için bir takım zorunluluklar öngörüyorlar kendilerini.
Yani şimdi Tolstoy günlüğüne bugün de rutinimi yerine getirdim diye yazıyor ve sevincini belirtiyor.
Bu çok önemli bir şeydir.
Yani Balzac'ın rutinleri var.
İşte günde 50-60 sayfa zaman zaman yazma rutinleri koymuş.
Ama bunu yerine getiremediğinde de rutini bozulmasın diye aynı yazdığı sayfaları bir daha kopya ederek o 50-60 sayfayı tamamlamaya çalışıyor.
Şimdi rutini gerçekleştirmek kolay değil.
Bu aslında sadece yazarlıkta değil.
Yani insanın ibadetlerinde bile belli bir rutini gözetmesi onu istikrarlı kılıyor ibadetinde.
Şimdi Tolstoy'un günlüğünden bahsetmiştim.
Yani cümlesi tam şöyle her gün hiç aksatmadan yazmak zorundayım.
Yazılarımı başarılı olmak için değil rutinden çıkmamak için.
Yani rutinden çıkmak biraz da raydan çıkmak gibi bir şey.
Yani tren raydan çıktı mı artık onun seyahati mümkün olmaz.
Yazarın da bir ray üzerinde yazarlık hayatını idame etmesi gerekiyor.
Rahmetli babam şöyle derdi yazının yörüngesine gireceksin.
Yani tıpkı güneşin etrafındaki...
işte gezegenler gibi bir yörüngeden söz ederdi.
Ben bunun rutin olduğunu düşünüyorum.
Henry Turaya Tolstoy'u anlatırken her sabah diyor üzerinde geceliğiyle sakalı darmadağınık saçları kirpi gibi bir halde
evin köşesinde yer alan birinci kattaki odasından çıkıp ek binanın zemininde yer alan Çalışma odasına giyinmeye gider.
Kısa bir süre sonra bakımlı, temiz, gri bir gömlek giymiş olarak oradan çıkar.
Ailesiyle birlikte kahvaltı etmek üzere odasına geçer.
Hafif bir şeyler yedikten sonra masadan kalkar.
Bir eli deri kemerinde, diğeri çay dolu bardağını, gümüş kurpunu kavramış bir halde.
Karısı ve çocuklarıyla bir iki laf daha eder.
Ardından çalışma odasına geri dönerdi ve çocuklar onu rahatsız etmemek için seslerini keserdi.
Şimdi her sabah belli bir rutini var.
Bunu yapıyor, sonunda çalışma odasına giriyor ve uzunca bir süre oradan çıkmıyor.
Saat üç veya dörde doğru usta hırçın bir halde yeniden görünür.
Omuzunda asılı bir tüfek, peşinde bir köpekle ata biner.
Ya da yaya giderdi.
Şimdi yazarların böyle kendilerine ait ritüelleri var.
Hem ritüeller ve bununla birlikte de yazma rutinleri.
Yani ritüelle rutin çoğu zaman yan yana gidiyor.
Ernes Hemingway mesela sabahın erken saatlerinde uyanır.
Saat böyle beş gibi filan.
Ben bazen takılırım sabah namazına kalkıyor.
Yani sabahın beşinde kalkıp adam yazı yazıyor.
Belli bir saate kadar yani zannediyorum öğlen ikiye kadar filan yazı yazıyor.
Sonra kalkıyor.
Matadorluk var onda.
Matadorların gittiği bir kahveye şey yapıyor.
Doğru yola çıkıyor.
Ve onlarla biraz vakit geçirdikten sonra tekrar çalışma odasına dönüyor.
Şimdi bu rutinler olmasa bu yazarlar büyük eserleri ortaya koyamazlardı.
Yani Stefan Zweig'a göre Savaş ve Barış'ı Tolstoy 7 yılda yazmış ve günde 8-10 saat çalışmış.
2000 sayfalık bir eserden söz ediyoruz.
Yüz binlerce ayrıntıdan, gözlemden söz ediyoruz.
Yani bunu belli bir çalışma disiplinine oturtmadan yapmak mümkün değil.
Şimdi Dostoyevski'ye geçelim.
O da mühendislik okuluna giderken geceleri yazmak için zaman buluyor.
Bir battaniyenin altında masasının başına oturuyor.
Diğer öğrenciler odalarında uyurken sayfalarca yazıyor.
Yani daha sonra bu okul faslı bittikten sonra ve bütün zamanını yazarlığa ayırdıktan sonra bile geceleri yazmaya devam ediyor.
Yani onu bir rutin etmiş, onu bir ritüel yapmış hayatında.
Kendine göre tabii herkesin yazmama mazeretleri var.
Yani kiminin ziyaretçisi olur, kiminin başka işleri olur, kiminin işte çocukları...
engel olur. Yani yazmamak için insan elinden gelen her şeyi yapar.
İşte Dostoyevski de neden geceleri yazıyorum diyor.
Çünkü burada öğlen birde uyanıyorum ve ziyaretçilerin ardı arkası kesilmiyor.
Kafka'ya bakacak olursak o da gece çalışanlardan geceleri uzun saatler yazıyor.
1912'de Yargı adlı kısa öyküsünü gece saat 10'dan sabah saat 6'ya kadar tek oturuşta yazmış.
Kafka'nın bu hikayeyi yazdıktan sonra günlüğüne de şunları yazmış.
Yazmak ancak bu şekilde yapılabilir.
Ancak böyle bir tutarlılıkla beden ve ruhun böyle tamamen açılışıyla.
Yani yazmak ruhsal bir eylem olsa da aynı zamanda bedenle de alakalı bir tarafı var.
Dolayısıyla ne oluyor?
Yazar bütün benliğiyle kendini metnine vermedikçe istenen sonuç elde edilemiyor.
Mesela işte Kafka'nın böyle mektupları vardır bilirsiniz sevgililerine yazdığı.
yazdığı bir mektupta şöyle diyor.
Bir defasında ben yazarken yanımda oturmak istediğini yazmıştın bana.
Ama düşünsene o zaman yazamazdım.
Çünkü yazmak kendini sonuna değin açmak demektir.
Yani şimdi açmak insanın kendini açması nasıl olur?
Demek ki insanın birçok kapalı kapısı var.
İnsan bütün benliğiyle tıpkı suyun üstüne, denizin üstüne kendini bırakır gibi, o zaman su taşırsa da, kendini edebiyata,
edebimetle yazmaya bırakacak.
Peki hocam, burada araya girsem, bu kadar yoğun tempolu bir hayatı yaşarken, hem dersleriniz, hem atölyeleriniz, hem aile hayatınızda keza öyle, bazı yazarlar bir keşiş
gibi manastıra kendini kapatıp yazıyor.
Ama sizin çok hareketli de bir hayatınız var.
Sizin rutinleriniz neler, yazma rutinleriniz neler?
Dinleyicilerimiz bunu da merak edecektir.
Şimdi ben başlangıçta herkes uyuduktan sonra, el ayak çekildikten sonra yazmayı bir adet haline getirmiştim.
Yani saati kuruyordum gece saat 3'e, 4'e.
Erken uyuyordum ve işte 3'te kalkıp...
Elimi yüzümü yıkayıp kalemi kağıdı elime alıyorum.
Tabii bu kolay bir şey değil.
İnsanın uykusunda fedakarlık etmesi, daha doğrusu onu bölmesi, uykusunu tam alamadan yazının başına oturması hiç kolay değil.
Fakat bu bir mecburiyet de benim için.
Çünkü benim için kendimi açacağım saatler ancak kimsenin olmadığı, gürültünün kesildiği.
saatler olabilirdi.
Yıllarca böyle yazdım.
Fakat sonra kader bana her ortamda yazma zorunluluğunu getirdi.
Çünkü hayat size her zaman böyle müstakil yekpare vakitler vermiyor.
Yani şimdi Kafka dönüşümü yazdıktan sonra demiş ki benim böyle Bu kitabı yazmak için yekpare bir vaktim olsaydı bu
kitap daha iyi bir kitap olurdu demiş.
Şimdi insan şey gibi düşünün yani sokağa çıktınız karnınız acıktı ama bir lokantaya oturup yemek yiyecek vaktiniz yok.
Simitçi yardımınıza koşabilir veyahut da bir büfeden ayaküstü bir sandviç alabilirsiniz.
Zor vakitlerde her yerde yazabiliyorlar.
Ben gemide de yazdım, trende de yazdım, otobüste de yazdım.
Kalabalığın içinde de yazdım.
Ben de diyordum ki kalabalığın içinde yazamam.
Ama yazdım yani.
Mecbur kalırsanız her şeyi yapıyorsunuz.
Kimi yazarlar da kalabalıkta yazar.
Mesela Mustafa Kutlu kahvehanede yazar.
İşte Adile İlhan Pastane'de yazar.
Böyle kalabalığı kendisine bir ses duvarı olarak ikame eden yazarlar var.
Ben normalde sessizlikten hoşlanırım ve yazılarımı orada o sessizlik ortamında ıssız bir ortamda yazmayı tercih ederim.
Ama dediğim gibi bunlar çok geç artık.
Yani hayat bize her ortamda...
Yazdırıyor. Rutine gelince her gün şu kadar sayfa yazayım diye bir rutinim maalesef.
Olmadı. Ben yani yazmaya başladığım zaman böyle deliler gibi yazabilen ama bunu her gün belli saatte yazayıma,
şu kadar sayfa yazayıma indirgeyemeyen biriyim.
Dolayısıyla size rutin üzerine tavsiyeler verirken ben kendim o rutine uyamamış olabilirim.
Ama olsun hocam yani disiplinli ve çalışkan biri olduğunuz çok belli ki maşallah diyelim Karabatak dergimiz 81.
sayısına ulaştı.
Buradan da ne kadar disiplinli olduğunuzu görüyoruz ve bir de şöyle bir durum var her sene farklı türlerde de eserler vererek bizi biraz ters köşede yapıyorsunuz.
O yüzden buradan da ne kadar siz rutinlere bağlı olmadığını söyleseniz de kendi içinizde bir rutininiz var diye ben düşünüyorum.
Şimdi izninizle ikinci soruya geçeceğim.
Bu soruyu önce kendim, sonra da dinleyenlerim için soruyorum.
Bu yayının bekleyeni çoktu, onu da söyleyeyim.
Bunca uyarıcının bizi sardığı, kafaların karışık olduğu bir süreçte yazmak isteyenlere, yeni başlayanlara neler tavsiye edersiniz?
Yani şunu söyleyeyim, iki yol var önlerinde.
Bir, iyi kitaplar okuyarak.
hangi alanda yol almak istiyorlarsa, o alanın duayan yazarlarını, usta yazarlarını dikkatle, irdeleyici bir bakışla okumaları,
çünkü bu okumalar sonunda okuyucuyu, okuru, yazarlığa götürebilir.
Götürebilir diyorum, götürmeye de bilir.
Ama götürebilir çünkü tabii bu isteğe de bağlı biraz.
Yani ben yazar olmak istiyorum.
Ne kadar istiyorsun? Çok istiyorum.
Nasıl yani? Uykularını feda edecek kadar çok istiyor musun?
Günlük hayatında değişiklik yapacak kadar çok istiyor musun?
Yazar gibi yaşamaya talip misin?
Çünkü bu senin birçok lüksünü elinden alacaktır.
Yani bunu sen istiyor musun?
Bu çok önemli.
Eğer istemiyorsan...
Yani bir okur iyi bir okur olman da yazarlığın değişik bir biçimidir.
Çünkü her okur okuduğu kitabı yeniden yazmış olur.
Kendi dünyasında şekillendirerek, yoğurarak.
Ama diyorsun ki illa ki ben olacağım, ben yazar olacağım.
O zaman ne yapacaksın? Ali Ural'ın yazarlık atölyesine geleceksin.
Yani bunu böyle...
Yani yer de yok aslında. Şimdi bu programı izleyip gelmek isteyenlere yer yok diyeceğiz.
Çünkü hakikaten yok.
Atölyelerimiz, yolu belki bir tane yeni bir atölye açılabilir.
Böyle bir şey. Peki biz ne yapıyoruz bu atölyelerde?
Siz çok iyi biliyorsunuz.
Benim telefonum var. Evet.
Yani biz bir yandan okuyoruz, bir yandan yazıyoruz.
Sadece okumuyoruz.
Sadece yazmıyoruz.
Sadece yazmaya kalkarsan tek kanatlı kuş uçamazsın.
Sadece okursan tek kanatlı kuş uçamazsın.
İki kanatlı olacaksın.
Hem yazacaksın hem okuyacaksın.
Okuyarak besleneceksin.
Tabii yazmaya dair pek çok şey var.
Yani dikkat etmemiz gereken hususlar var.
Öğrenilecek çok şey var.
Bu da bir ilim. Yani yazmada bir ilim.
Fuzuli şiirin...
şiir ilmi olmadan şiirin yazılamayacağını söylüyor divanının mukaddimesinde yani ben işte duygulandım yazdım bu yazı filan değil bu duygu
boşal yani bir duygu nasıl diyeyim boşalımı diyeyim yani bir duygu boşalımı bu değil yani yazma bu değil yazma sadece
duygu işi değil yani herkes yazmayı Duygu işi zannediyor.
Duygu bunun bir parçası sadece.
Yazmada pek çok yani bu bileşimde pek çok faktör var.
Yani bunun başında da yazma ilmi geliyor.
Yani yazma ilmini bilmiyorsan yazamazsın.
Bu kadar net. Bazen yani o yüzden edebiyat mecrası usta çırak ilişkisi şeklinde.
ilerlemiştir tarih boyunca.
Böyle olmuştur.
Yani Gustav Flaubert olduğu için Mopassan olmuştur.
Çünkü hocasıdır. Yani Gogol'un hocası Pushkin'dir.
İşte Ezra Pound kimin hocasıdır?
Ernest Hemingway.
Bunun gibi tanıdığınız bütün büyük yazarların yazar olan hocaları vardır.
Yani bu bir usta-çırak ilişkisi şeklinde Bu ilim ama kendi başına nasıl olur?
Kendi başına da olabilir ama yine de büyük ustaların eserlerini irdeleyecek ve onlardan o eserlerden öğrenebilecek
bir kudrete sahip olmanız lazım.
Bu da yetmez bir şeyler yazmaya başladığınız zaman onu bir ustaya göstermek gerekir.
Size göre o eser olmuştur ama ustaya göre henüz çiğdir.
Evet hocam atölyelerinizde zaten bu usta çırak ilişkisini çok güzel deneyimliyoruz.
Kitap tahlileri de keza çok güzel gidiyor.
Şimdi Aytiradı kitabınız benim için çok başka bir yerde.
Bu kitabın girişinde kapağında siz kitabı anne babanıza ithaf etmişsiniz.
Şöyle söylemişsiniz.
Bana konuşmayı öğreten anneme ve bana kendi kendimle konuşmayı öğreten babama.
Ve şöyle devam ediyorsunuz.
Kendi kendiyle konuşmanın bir delilik göstergesi olduğunu düşünenler yanılıyor.
Kendi kendiyle konuşamamaktan doğuyor cinnet.
Bu ifadeler beni çok etkiledi.
Çok anlamlı da geldi.
Tam da benim ben saati isimli.
Ortaya koyduğum bu konseptin de açıklaması gibi hissettirdi bana.
Yani ben saati kendimize hasbihal edebildiğimiz, inzivaya çekildiğimiz, kendimizi dinlediğimiz bir alan, bir zaman dilimi.
Herkes bunu farklı şekilde değerlendirebiliyor.
Kimisi yürüyüşlerinde bu vakti değerlendirebiliyor.
Kimisi güzel bir manzaraya bakarak değerlendirebiliyor.
Peki Ali Ural'ın bir ben saati var mıdır?
Varsa neler yapar?
Bizimle paylaşır mısınız? Evet yani bu ben saatini de bir rutin olarak görmek istiyorsunuz.
Vardır diyorsunuz.
Muhakkak var ama benim periyodik olarak bir ben saatim yok.
Benim bütün hayatım bir ben saati haline.
Şahane. Yani ben böyle hani şöyle geniş zamanlar benim için geniş zamanlar yok.
Mesela şimdi kitabımı yazıyorum.
bir yazarlık üzerine bir kitap yazıyorum.
Bu sefer de kitabımız bu olacak inşallah.
Şahane. Yani bu atölyelere gelemeyen kardeşlerimiz için bir imkan o kitabı okumak.
Yani bilgilerimizi bunca yılın birikimini orada paylaşacağız.
Şimdi ben bunu bu kitabı yazıyorum ama kaç senedir yazıyorum yani.
Çünkü müstakil zamanlar böyle geniş zamanlarım yok.
Mesela bugün gece beşte daha doğrusu sabah işte Sabah 5'te kalktım, 8'e kadar çalıştım.
Halbuki geç de uyumuştum.
Ama uyumamalıyım diye geldim.
Benim için bu bir ben saati.
Diyeceksiniz ki çalışıyorsun, bunun senin bireysel...
Benimle dünyanın hani öyle değil işte.
Hepsi aynı anda oluyor.
Çalışırken düşünüyorsun, düşünürken dinleniyorsun, dinlenirken yoruluyorsun.
Hepsi birbirinin içerisinde.
Benim mesela sevdiğim şeyleri söyleyeyim.
Belki ben saatine onlar daha uygun olabilir.
Ben sahaflara gitmeyi çok severim.
Yani bir hafta içinde en az iki kere sahafa gitmezsem yani şey olur, üzülürüm yani sıkıntı duyuyorum.
Gideceğim o sahafa çünkü bir sahfta beni istediğim bazı kitaplar bekliyordur.
Yani benim şimdi aradığım kitaplar var.
Çalıştığım alanlar var.
Yani şu alanda bir şeyler yazmak istiyorum, yapmak istiyorum.
Ya da şu alanda kendimi beslemek istiyorum, okumak istiyorum.
Ben eski kitapları çok severim.
Yani ve sahaflarım vardır.
Üsküdar'da vardır, Kadıköy'de vardır, ondan sonra İstiklal Caddesi'nde vardır.
Sahaflarıma periyodik olarak giderim.
Yani periyodik derken işte her salı işte şuraya giderim.
Öyle değil. Ama mesela haftada iki kere mutlaka sahafa giderim.
Sahafa gitmediğim zaman moralim bozulur.
Yani sahafa gitmek aynı zamanda benim için işte özel bir zaman değil.
Yani özel ne yani diyorsunuz?
Şimdi gidiyorsun oradan bir kitap beğenip satın al.
Öyle değil işte. Ben orada kitapları karıştırıyorum, düşünüyorum.
Ne bileyim yerine göre sahafla konuşuyorum falan.
O benim için özel bir vakittir.
Yani sinema, kaliteli film izlemeyi severim.
Eskiden aslında sinemada izlenmesi gerekiyor filmler.
Ama modern zamanlar bize...
İzin vermiyor bir türlü fırsat bulamıyoruz o şekilde sinemaya gitmeye.
İnternet yoluyla bilgisayarımızın başında sevdiğimiz filmleri izleme imkanına sahip oluyoruz.
Ya da bazı filmleri keşfetmek yani onu izlemek.
Çünkü iyi sinema iyi edebiyatın kardeşidir.
Yani zaten iyi sinemada iyi edebiyattan doğar biraz.
Bence çok güzel değerlendiriyorsunuz hocam ben saydığınızı.
Gayet de size özel zamanlarınız da varmış hocam.
Şimdi bunu da öğrenmiş olduk.
Sonra yaklaşırken sizden böyle dinleyicilerimize özel küçük bir ricada bulunmak istiyorum.
Kitaplarınızdan böyle bir küçük bir parçayı seslendirir misiniz bizler için?
Ben sanki siz seslendirecekmişsiniz gibi anlamıştım.
Ama şimdi bulmamız lazım.
Bekleyebilirim hocam.
Biraz beklerseniz.
Tabii, tabii. Size bir şiir okuyayım.
Tamam. Benim son şiir kitabım Okçu Duası.
Okçu Duası. Okçu Duası'ndan.
Şiirin ismi Rim.
Rimi biliyorsunuz.
Gazze'de. Bir küçük kız çocuğu vardı, dedesi vardı.
Önce o küçük kız çocuğunu şehit ettiler.
Sonra da dedesini şehit ettiler.
Ben bu şiiri yazdığım zaman dede hayattaydı.
Dede hayattaydı.
Rim bu dünyadan ayrılmıştı.
Rim, seni söylerim.
Kıpırdar bulutlar, güneşten salıncak kurulur.
Seni söylerim, binlerce çocukla dalgalanır papatya tarlası.
Seni söylerim, taştan dudaklarım çatlayıp dökülür utançtan.
Tan ağardı gidelim, yaşatamadık seni avuç kadar saksıda.
Güneş çürüdü penceremizde, taze yara hadi git çocuk.
Meleklere haber ver yalnızlığını, kanatlar yağsın sahraya.
Omuzlarımız çöksün bir dal tüyle yazalım ırmaktan denize.
Deden öptü gözlerinden, dirilecektin neredeyse ayrılık mührüyle.
Ruhumun ruhurim, ruhumun ruhurim.
Sana bir Filistin borçluyuz, sana bin Filistin.
Güzel sendin, güzel olmayan her şeydi sınırı güzelliğin.
Yemin ettik üzerlerim.
Bisiklet hırsızlarına lanet, okuyarak kıracağız kilidini demir kubbenin ve yazarak aya.
Susma delisiydik, birleşmiş dilsizler, kendi sesimiz bizi şaşırttı.
Günah çıkarma odalarının duvarlarına çizildi unutma eğrisi.
Bu atları tamir etmenin zamanı gelmedi mi küflü mahmuzlar?
Hiç kimse yoksa ben gelirim, ihtiyarın omzundan haykırırım.
Kafaların üstünde çevrilen tavuklar, silmez kuşların kanını.
Bebek mezarlıkları kararırken hiç kimse oturmasın sofraya.
Ağzınıza sağlık hocam, kaleminize sağlık.
Çok güzeldi. Çok teşekkür ederiz hocam.
Biraz vaktimiz kısıtlıydı ama çok güzel.
Sohbetimiz çok keyifliydi.
Anlattıklarınız da öyle.
Tekrar teşekkür ederim.
Burada bizimle bu yayında olduğunuz için.
Ben de teşekkür ederim davetiniz için.
Ben Saati, burada sona eriyor.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
