
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde 30’larda gelen o görünmez “güncelleme” halini konuşuyoruz.
Çeyrek yaş krizi, geç kaldım duygusu, yön arayışı, ilişkilerde ve hayatta kendine dönme…
Kendi içimizde yetişkin yanımızın, kırılan yanımıza nasıl şefkat gösterebileceğinden bahsediyorum.
30’lar bazen yorucu, bazen de yeniden doğuş gibi.
Hepimizin kendi yeni sürümümüze geçiş sürecine bu bölümle eşlik ediyorum.
---
Instagram: ben_saati
Transkript
Herkese merhaba, Ben Saati'ne, hoş geldiniz.
Ben Elif. Geçtiğimiz günlerde yani Ekim ayı sonunda bir yaş daha aldım.
Otuzlarımın ikinci yarısına geçerken hem keyiflendim hem de biraz hüzünlendim.
Daha önce sizinle bulunduğun yeri sevmek üzerinde konuşmuştuk ya.
Aslında bulunduğun yaşı sevmek de aynı derecede önemli.
Kabul etmek, orada olmanın hakkını vermek, o yaşın halini yaşamak.
Akıl yaşımdan geldiğim bu farkındalıktan memnunum.
Ancak doğum günleri ve biraz daha büyümek bazı konularda geç kalmışım gibi de hissettirebiliyor.
Hayatımın bazı alanlarında bulunduğum yerden tam olarak memnun olamıyorum.
Kabul ediyorum ama memnun olmakta zorlanıyorum.
Bilen tarafım yani o olgun, yetişkin, sakin tarafım hüzünlenen, endişe duyan tarafıma şefkatli bir alan tutmaya çalışıyor.
Kendi içimde bir ebeveynlik hali sanki bu ve bunları sizinle paylaşmak istiyorum çünkü biliyorum birçoğumuz benzer hisleri yaşıyoruz.
Hele de kadın olarak bu ülkede maddi manevi birçok yara taşırken haliyle yaş almak bizde gerçekten geç kalmışlık hissi yaratabiliyor.
Benim arkadaşlık alam çok geniştir aslında.
Kendimden 10 yaş küçük de 10 yaş büyük de samimi arkadaşlarım var ve onlardan duyduğum şeyler hep benzer.
Benim 30-35'im çok zor geçti.
Hayatımı çok sorguladım.
Boşanmayı düşündüm.
İşimi değiştirdim.
Yerimi değiştirdim.
Bunalıma girdim. Bir de tabii buna evlen, çocuk yap, ev bark al diyen toplumsal baskının da etkisini yok sayamayız değil mi?
Yani sanki 30'larda bir sistem güncellemesi geliyor.
Bir anda hayat yeniden başlatılsın mı diye soruyor ve sen de o tuşa basmakla basmamak arasında kalıyorsun.
Yani 30'lar... Bir tür aynı evresi gibi.
20'lerde dışarıdan tanımlanıyoruz.
İşimizle, sevgilimizle, çevremizle, planlarımızla.
Ama 30'larda o tanımların içi boşsa yankı yapmaya başlıyor.
Ses geri dönüyor sana.
Gerçekten bu muyum?
Gerçekten burada mı olmak istiyorum?
20'lerdeki benle 30'lardaki benim istekleri çakışabiliyor.
Önce beni inşa etmeden, işi ve ilişkiyi kurduğumuzda, ilerleyen yaşlarda kendimizi ararken ve bulmaya başlarken, Yani 30'larda kendimizi yeni yeni bulmaya başlarken önceden
kurduğumuz tüm sistemler eğer bu yeni versiyonumuza uymuyorsa çatırdamaya başlıyor.
Ve evet bu sorgulama bazen yıkıcı da olabiliyor.
Psikolojide buna çeyrek yaş krizi ya da 30 yaş sendromu deniliyormuş.
20'lerin sonu, 30'ların başı hatta bazen ortaları ve sonları bile varoluşsal kaygıların en çok hissedildiği dönem.
Cahit Sıtkı Tarancı'nın 35 yaş şiirini bilirsiniz.
Yaş 35 yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Ama ben şiirin devamına bakmak istemiyorum.
Buraya kadar okuyabiliyorum.
Çünkü bana göre hayat yarısı geçti diye kararmıyor.
Şiirin devamından birazcık böyle karamsarlık ve negatiflik hissediyorum.
O yüzden devam etmeyeceğim.
Ben daha çok Yunus Emre gibi bakmak istiyorum.
Her dem yeniden doğarız.
Bizden kim usanası?
Evet otuzların zorlukları var ama nimeti de var.
Bu içsel karmaşayı yaşayan, dibe çöken insanlar bir süre sonra daha sağlam, daha kendine güvenen şekilde yeniden inşa oluyorlar.
Bir arkadaşım vardı bu yaşlarında büyük bir kırılma yaşadı ve otuzların sonlarına doğru da evliliğini bitirdi.
O dönem hayatını sorgularken deli gibi kitap okudu.
Şimdi ona yürüyen filozof diyoruz.
Bu yaşların, bu sendromun...
Onda bıraktığı iz olumlu anlamda diyelim kitap okumak oldu.
Kendine güvenen, kendi ayakları üzerinde duran ailesine ve çocuğuna şefkatle bakan bir kadın oldu.
Yani bu süreç onu çok savurdu ama kendini yeniden buldu.
Rezilyansı yani dayanıklılığı güçlendi.
Hiç kolay olmadı. Çok ağladı, çok bunaldı ama yeniden ayağa kalkabildim.
30 yaş sendromu elbette herkes de aynı şiddette yaşanmıyor.
Ve bunu sadece kadınlar yaşamıyor bu arada.
Erkekler de yaşayabiliyor.
Ama kimimiz o krizi bir yeniden doğuşa dönüştürebiliyoruz.
Kimimiz ise içinden çıkmakta zorlanıyoruz.
Ben her zaman kadın yazarlarının hikayelerinden daha fazla etkilenmişimdir.
Çünkü yazmaya meraklıyım, üretmeye meraklıyım.
O yüzden onlar bana bazen örnek olur.
Çünkü geçmişte kadın yazar olmak hem toplumsal hem de içsel olarak çok daha zorlu bir yolculuktu.
Bu anlamda da hani...
Bu yazarların hayatı, hikayeleri beni içine alıyor.
Türk Edebiyatı'ndan Nilgün Marmara.
Henüz 30'una yeni adım atmışken yaşamına son vermiş.
Benzer şekilde de Sırça Fanus'un yazarı Sylvia Platt.
Aynı yaşlarda derin bir depresyonla mücadele etmiş.
İki çocuk annesiymiş Sylvia Platt.
Ve bir gece içindeki buhranın ağırlığına daha fazla dayanamayarak yaşamına son vermiş.
Çok acı değil mi? tam böyle üretkenliğinin en yüksek olabileceği, çok güzel şeyler üretebileceği bir yaşlarda demek ki bu buhrana dayanamamış Sylvia Platt.
Bu yaşlar gerçekten insanın ruhuna dokunuyor sevgili dostlar ama bu dönemi herkes o kadar da karanlık yaşamak zorunda değil.
Ben başta da söylediğim gibi bu sürece güncelleme ekranı diyorum.
Hani bilgisayarda çıkar ya yeni sürüm hazır şimdi güncellemek ister misiniz diye tıklarsanız ama önce her şey karanlık olur.
Ekran kararır, sistem yeniden başlar.
İşte o karanlık anlar, o boşluklar aslında yeniden doğmanın başlangıcıdır.
Bence 30'lar biraz böyle.
Ben 27'de başladım sorgulamalara.
Çok fazla yeni şey denedim.
Romantik ilişkilerde yol alamadım, kayboldum, yoruldum.
Ama ne istediğimi öğrenmem için o krizleri yaşamam gerekiyordu.
Çok krizli geçti yani.
25'ten sonrası bir sürü travma olmuştur herhalde.
Aslında ben daha evvel başlamıştım kendimi aramaya.
Daha küçük yaşlarda 17-18 yaşlarımda bile kişilik analizleri, psikoloji kitapları okurdum.
Sahaflarda Enneagram kitaplarına rastlardım ve bu kitaplara gömülürdüm ki...
Pek idrakine varmadan ben bunu yapardım.
Ennegram konusu çok sonradan popüler olan bir konu.
Ben 15-20 sene önce nasıl bulup da okumuşum şaşırıyorum bazen.
Demek ki yani bir arayıştaymışım o dönemde bilmeden, etmeden.
Ne kadar etkisi oldu bilmiyorum çünkü...
Kendimi bulmam bayağı zaman aldı benim.
Meslek arayışım çok sonra geldi.
Hani meslekteki yerimi arama sürecim daha sonra geldi.
O 30'dan sonra, 25'den sonra hatta yerim dar geliyor demeye başladım.
Birçok kişi bunu yaşamayabilir.
Başka alanlara girdim, bazılarına şöyle bir göz atıp çıktım, bazılarına uzun süre tutundum, istifa etmedim, işimden ayrılmadım.
Kimileri bunu da yapabiliyor, herkes koşullarına, imkanına göre bu süreci değerlendirebiliyor.
Ama ben kendime küçük de olsa bir ekonomik alan yaratabildiğim için başka dünyaları güvenli bir mesafeden deneyimleyebildim.
Konfor alanında kaldım yani, konfor alanında kalıp epey konforsuz da yaşadım diyebilirim.
Herkes o riski almak istemeyebilir.
Herkesin koşulları farklıdır.
O yüzden böyle işinizden ayrılın şunu yapın bunu yapın diye bir şey asla söyleyemem.
31'den sonra düşünce yapım değişmeye başladı benim.
Kök inançlarımı, değerlerimi, sınırlarımı.
Çok sorguladım çünkü romantik ilişkilerimde ve aile ilişkimde sıkça savrulduğum dönemlerdi.
Çocukken güvenliği bağ kurabilen insanları çevremde çok göremedim maalesef.
O yüzden de ilişkilerde çok sınandım.
Sonuçta örneğini, sağlıklı bir örneğini görmeyince neyin sağlıklı olduğunu anlayamıyorsunuz.
Yaşınız ilerlemiş bile olsa.
Yapmam dediğim şeyleri yapmış olabilirim.
Yani itiraf edeyim.
Çünkü insan bilemiyor.
Her ilişki kendine özel.
Her ilişkinin dinamikleri kendine göre.
O yüzden de başkasına hani sen şunu yap, bunu yap, yapma, etme diyebiliyoruz ama kendimizin başına geldiğinde işler değişiyor.
Dediğim gibi kaybolduğum, yorulduğum zamanlar da oldu.
Toparlanmak için destek aldım.
Bazen kitaplara sığındım.
Yani her gencin, her genç kadının, her genç adamın yapmaya çalıştığı şeyler, yaşadığı şeyleri ben de...
Yaptım ve yaşadım diyorum. Bazen de sadece oturup ağladım.
Ama sonunda ne istemediğimi öğrendim.
Ve en önemlisi kendimi seçmeyi.
Bu zorlu sürecin bana hediyesi belki buydu ya da dersi diyelim.
Kendime değer vermeyi öğrendim.
Kendi içime ait hissettiğimde gerçekten içimdeki Elif'e güvenmeye başladığımda 30'ların beni hırpalaması geçti.
Sorumlu kaldığımda.
Olgunluk ve yetişkinlik.
O zaman merhaba dedi.
Bazen bana sorular geliyor.
Nasıl bu kadar dayanıklı, aynı zamanda esnek oluyorsunuz diye.
Nasıl kendinizi geliştiriyorsunuz gibi bir soru da alıyorum.
Ben hep alandaydım. Benim diğerlerinden farkım bu olmuş olabilir.
Hep bir kazı ve inşaat halindeydim.
Aksini hiç düşünmedim. Yani tamam bu sorun da böyle kalsın.
İdare ederim kafasına.
Ben nedense yani hiç giremedim.
Yunus Emre'nin sözündeki umut bende hep...
Vardı yani. Yaradalaşımda var bu duygu.
İyileştirme, düzeltme, daha iyi hale getirme duygusu çocukluktan beri bende var olan bir şey.
Zaten o yüzden öğretmenim muhtemelen.
Ve hala yaşıyorsak ümit de var demektir.
Hani bunca emek verilince de zaten kolay vazgeçilmiyor sanırım.
Kendimizden çok kolay vazgeçmeyelim bence.
Hani 30'lar, 40'lar, 50'ler, 60'lar bile olsa çok çabuk vazgeçmeyelim.
Farkındalığımız geç gelmiş olabilir.
Bir şeyler geç dank etmiş olabilir.
Ama hayatın zamanlamasına da o timing'e, o doğru zamana da inanmak lazım.
Senin doğru zamanın o zamanda.
Kırklarında doktora yapan ya da ikinci üniversitesini okuyan kişiler tanıyorum.
Bana da ilham oluyorlar.
Evet hali hazırda çok önceden yol alıp her şeyini kurmuş, evini, barkını almış, istediği kariyeri de sahip olan insanlar da var.
Ben de bazen çok imreniyorum gerçekten.
Yani kendimi kimseden ayırmıyorum.
Benim de böyle kıskandığım, keşke bende de olsun dediğim şeyler var.
Ama şunu da kendime hep hatırlatıyorum.
Ben onlarla aynı yerden, aynı koşullarla başlamadım.
Belki çok daha uzun koşmuş olabilirim buraya varmak için.
O yüzden bulunduğum yerim ve yaşımda getirdiklerini kucaklamam lazım.
Onları sevmem lazım. Onların hepsi benim emeğim.
Yine de bir taraftan da kontrol edemediğim, önüne geçemediğim şeyler içinde tabii ki geç kalmışlık hissi yaşıyorum.
Şu sıralar içimde de böyle ufak bir sızı var.
Bilmiyorum bunu paylaşmak doğru mu ama kişisel bir şey.
Ama 3 yıldır da sizinle epey bir bağ kurduk diye düşünüyorum.
Anne olma ideal yaşını geçirmeye başladım.
Hatta kimine göre çoktan geçti.
Biyolojik olarak da tabii ki bazı durumlar var.
Kadınların yaşadığı. Bazen içimde küçük bir hüzün bırakıyor bu durum.
Geç kalmışlık duygusu da getiriyor tabii ki.
Dediğim gibi bazı şeyleri kontrol edemiyorsunuz.
Bazı şeyler istediğiniz gibi olmuyor.
Burada da Burhan Altıntopun.
Avrupa yakasında söylediğim bir söze tutunuyorum.
Alnıma bir çizgi çizerek buraya ne yazıldıysa o diyerek yola devam ediyorum.
Hayat her zaman çizelgeye uymuyor ve bazen geciken şeyler belki de tam vaktinde geliyordur.
Ben emeğe, çabaya da hani aşık biriyim.
Az çok artık anlamışsınızdır ama bir şey olmuyorsa da, oluyorsa da bu benim için hayırdır, benim için şu an en iyisi böyledir diye de düşünüyorum.
Böyle de kabul ediyorum. Ve ben artık içinde bulunduğum her yılın, her yaşın hakkını vermek, elimden geldiğince güzel yaşamaya çalışıyorum.
35'te bende böyle bir güncelleme geldi sevgili dostlar.
Haftada bir gün ben günü ilan ettim.
Özellikle bu sene. İmkanım el verdiği ölçüde.
Canımın istediği gibi geçiriyorum o günü.
Çeyrek yaş krizine geri dönersek, bu 30'lar güncellemesini bir hata mesajı olarak algılamayalım.
Hayat bizi daha yüksek bir versiyona geçiriyor olabilir.
Böyle bir level gibi. Düşünelim onu.
Ben Saati burada sona eriyor.
Umarım bu bölüm hoşunuza gitmiştir.
Eğer siz bu yaşlardan geçiyorsanız ya da geçtiyseniz neler yaşadınız bunları benimle paylaşırsanız çok mutlu olurum.
Çok sevgiler, selamlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
