
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
“Bugün Van Gogh, ona yemek vermeyecek restoranların duvarlarını, onu akıl hastanesine kapatacak doktorların muayenehanelerini ve onu hapse tıktıracak avukatların yazıhanelerini süslüyor.”
Bu bölümde Vincent Van Gogh’un hayatını ve sanatını yakından inceliyoruz. Keyifli dinlemeler.
Instagram: belleginlambasipodcast
Reklam ve iş birlikleri için: belleginlambasipodcast@gmail.com
Transkript
Yıldızları ve göklerdeki sonsuzluğu fark edin.
O zaman hayat...
Neredeyse büyülü gözüküyor.
Herkese merhaba arkadaşlar, belleği lambasına hoş geldiniz.
Ben Eda. Van Gogh'un dramatik hayat hikayesini, sanat tarihindeki önemini, sanatını ve sanat anlayışını, deliliğini ve kulağını neden kestiğini anlamaya çalışacağız.
Hazırsanız başlıyoruz.
Van Gogh 20. yüzyıl sanatı için çok önemli bir figür.
Yaşadığı süreç boyunca eserleri ve kendisi yeterli ilgiyi göremese de sanat tarihindeki yeri doldurulamaz.
Sanatı olan ilgisini çok genç yaşlarda keşfetti ancak profesyonel olarak resim yapmaya 27 yaşında başladı.
Ve 10 yıl gibi kısa bir sürede 2100 adet resim yaptı.
10 yıl diyorum çünkü 37 yaşında hayata gözlerini yumdu.
Doctor Who dizisini biliyorsunuzdur.
İzleyenler vardır belki aranızda.
Eğer izlemediyseniz kesinlikle tavsiye ediyorum.
Hatta bu bölümü dinledikten sonra 5.
sezon 10. bölümü açıp bir izleyin derim.
Hüngür hüngür ağlatan bir bölüm şimdiden uyarıyorum.
Ben izlediğimde çok ağlamıştım.
Bölümün adı Vincent and the Doctor.
İnstagram'da realisine de denk gelmişsinizdir mutlaka.
Bölümün sonunda Van Gogh'u kendi eserlerinin olduğu müzeye götürüyor doktor.
Ve oradaki galeri müdürüne yanlış hatırlamıyorsam Van Gogh'un sanat tarihindeki yeri nedir diye soruyor.
Galeri müdürü bana göre...
Van Gogh hepsinden çok daha iyi ressam.
Kuşkusuz, en popüler, tüm zamanın en iyi ve en sevilen ressamı.
Renklere olan hakimiyeti olağanüstü.
Azaplı hayatının acısını harikulade bir güzelliğe dönüştürmüş.
Acıyı resmetmek kolaydır fakat tutkunu ve acını muhteşem dünyamızın coşkusunu ve neşesini resmetmek için kullanmak bunu daha önce kimse yapamamıştı.
Belki de kimse bir daha yapmayacak.
Bana göre Provence arazilerinde gezmiş bu garip, vahşi adam sadece dünya...
Dünyanın en iyi sanatçısı değil yaşamış en harika insanlardan biriydi diyor.
Tüylerimiz diken diken.
Hayır ağlamıyorum.
Yani ben gerçekten Van Gogh'un şu sözleri duyabilmesine o kadar çok derdim ki nedenini anlamak için hadi gelin hayatına biraz göz atalım.
Van Gogh 30 Mart 1853'te Hollanda'nın güneyinde yer alan Zundert şehrinde dünyaya geldi arkadaşlar.
Babası bir rahibin oğlu ve annesi ise bir saray mücellidinin yani varlıklı bir ailenin kızıydı.
Oldukça dindar bir aileye doğmuştu Van Gogh.
Hatta annesi çok katı ve çok dindar bir kadındı.
Van Gogh'a da büyük babasının ve ölü doğan abisinin adı verildi.
Bu durum Van Gogh'un psikolojisi açısından pek sağlıklı değildi.
Çünkü ölen abisinin mezarı evlerinin tam bahçesinde bulunuyordu.
Yani Van Gogh her dışarı çıktığında üzerinde isminin yazdığı bir mezar taşı görüyordu.
Onun bunu nasıl etkileyebileceğini tahmin edersiniz bence.
Yalnız ve çok sessiz bir çocuktu Van Gogh.
tek başına doğada yürüyüşler yapar ve yanında kimseyi istemezdi.
Abisi Theo hariç tabi.
Okuma çağına gelince ailesi onu evlerinden çok uzakta bir yatılı okula verdi.
Bu süreçte de kendisini çok terk edilmiş ve yalnız hissetti.
Hatta geri dönmesi için ailesine yalvardı ama ailesi onu başka bir yatılı okula gönderdi.
Buradaki yıllarında daha haşin, soğuk ve hırçın birine dönüştü.
Okulla da çok alakası olan bir çocuk değildi.
Bu yüzden en azından erken yaşta çalışmaya başlasın.
aileye de bir katkı sağlasın diyerek ailesi onu okuldan aldı ve çalışması için amcasının yanına gönderdi.
Amcası Sand, Lahey kentinde bulunan çok ünlü bir galerinin, Goupil Galerisi'nin müdürüydü ve Van Gogh'u da yanına alarak çırak olarak yetiştirmeye başladı.
Van Gogh burada mağazaya gelen kitapları sandıklarından çıkartıyor, rafların tozunu alıyor ve boş vakitlerinde de şehrin müzelerini dolaşıyordu.
Bu sayede edebiyat ve resme karşı bir ilgisi başladı.
Charles Dickens, Emil Zula, Victor...
Hugo gibi yazarların eserlerini okumaktan oldukça keyif alıyordu.
1873 yılında Goupil'in Londra şubesine gönderildi ve Van Gogh İngiltere'den, İngiltere'nin o kasvetli sisli havasından çok etkilenmişti.
Çünkü Dickens romanlarından az çok biliyordu burayı ve bu romanlarda tasvir edilen şehrin içinde fakir bir mahallede sefil bir halde yaşasa da adeta büyülenmişti.
Hatta sanat tarihçilerine göre bu yıllar Van Gogh'un hayatındaki en mutlu yıllarıydı.
Çünkü işinde çok başarılıydı, iyi bir Para kazanıyordu.
Çevresi tarafından da seviliyordu.
Ancak bir reddediliş yaşamıştı ki onun hayatını yokuşa sürüklemişti.
Bu arada Londra onun hayatı için çok önemli bir yer aslında.
Çünkü Van Gogh ilk kez bu şehirde aşk oldu.
Ve aşk konusundaki hayal kırıklığını da ilk kez bu şehirde tattı.
Oturduğu pansiyonun sahibinin kızı olan Ursula adında bir kızdı bu.
Van Gogh ona evlenme teklifi etmişti.
Ancak Ursula teklifini alaycı bir şekilde gülerek karşılık verip çekip gitti.
Birkaç gün sonra da Van Gogh...
Yandaya ailesinin yanına geri döndü.
Daha sonrasında çalıştığı merkezin Paris şubesine tayin edildi.
Burada da tek başına yaşıyordu ve kimseyle konuşmuyordu.
Yaşadığı reddedilişten dolayı çok üzgündü ve Louvre Müzesi'ne gidip saatlerce sanat eserlerinin karşısında onları izliyordu.
İşe karşı olan ilgisini yavaş yavaş yitirmeye başlamıştı ve bunun sonucunda iyi bir sanat tüccarı olabilmek yerine kendini dini adamaya karar verdi.
Biraz farklı bir insana dönüşmeye başlamıştı.
Müşterilere çok ters cevaplar veriyor.
Onları olur olmaz yerde bağırıyor, lakayt davranışlar sergiliyordu.
Hatta bir gün Noel bahanesiyle çalıştığı yerden izin bile almadan kafasına göre ailesini ziyarete gitti.
Patronundan uyarı yedikten sonra da istifa etti.
Rahip olmak istiyordu ve bunu ailesine söylediğinde ailesi anlam verememişti.
Çünkü kardeşi onun sanatı sevdiğini bildiği için ressam olmasını istiyordu.
Ama Van Gogh ona ben bu kararı tek başıma almıyorum.
İçimde bulunan gizli bir kuvvet bunu bana emrediyor.
Bu yüzden babam ve büyük babam gibi rahip olmam gerekiyor diyor.
Hayatının bu dönemlerinde rahip olmakla olmamak arasında gidip geliyor Van Gogh.
Dengesizlikleri yavaş yavaş kendini göstermeye başlıyor aslında.
Daha sonrasında ise fakir ailelerin çocuklarına eğitim veren bir okulda yardımcı öğretmen olarak çalışmaya başlıyor.
Ancak para karşılığında değil.
Bir gün okulun müdürü, bu arada müdür tam da Dickens romanlarında tasvir edilen türden.
Böyle gaddar katı yürekli bir adam.
Van Gogh'tan öğrencilerin evl...
Vango, öğrencilerin aileleriyle yaşadığı o kırık dökük yıkıntı evleri görür görmez çok büyük bir şok geçirmişti ve içinde beslediği merhamet duygusu daha da tetiklenerek dine karşı olan eğilime baskın
geldi ve rahip olmak için öğretmenlikten de istifa etti.
Dine olan bağlılığı daha da artış göstermeye başlayınca ailesi onu desteklemek için Amsterdam amcasının yanına gönderdi.
Amcası o zamanlar bilinen çok ünlü bir ***.
teolojist yani din bilimi insanı.
Burada çalışırken aynı zamanda Amsterdam Üniversitesi teoloji bölümünün giriş sınavlarına hazırlanıyordu.
Ancak başarısızlıkla sonuçlandı bu durum.
Sonrasında ise amcasının evini terk etti.
1879 yılında 26 yaşında Belçika'da bulunan bir köyde misyoner olarak çalışmaya başladı.
Burada kömür madeni ocakları bulunuyordu ve çalışan maden işçileri de burada kalıyordu.
Madencilerin çalışkanlıkları, yaşadıkları o zor hayat şartları, bangu çok etkiledi.
Ve onların neler çektiğini anlamak için kilisenin ona vermiş olduğu o konfor içindeki yaşamı bırakarak yatığı bile bulunmayan bir kulübede kalmaya başladı.
Aldığı paraları bile bu civardaki insanlara dağıtıyordu.
Resmen varlık içinde sefaleti seçmişti o insanları anlamak için.
Babası onun bu halini öğrendiğinde ise onun ya eve dönmesini ya da eve dönmeyi bir akıl hastanesine yatması gerektiğini söyledi.
Van Gogh bir süre sonra bu civarda resim yapmaya başladı.
Kömür madenlerini olduğu yerdeki insanları, etrafındaki manzaraları gözlemleyip çizmeye başladı.
Bu süreçte kardeşiyle de mektuplaşıyordu ve kardeşi ona mektuplarında sanatçı olması için baskı yapıyordu.
Ve ona artık finansal açıdan yardım etmeye başladı.
İşte tam bu noktada Van Gogh kardeşinin tavsiyelerini dinleyerek kardeşinin de desteğiyle akademiye yazıldı.
Burada biraz resim tekniğiyle ilgili kendini geliştirdikten sonra sıkıldı ve ailesinin evine Edson'a geri döndü.
Ancak döndükten sonra da sıkıldı.
Çünkü aşık olmuştu.
Ailesini ziyarete gelen ve kuzeni olan Cornelia Key adında tek çocuklu bir kadındı bu.
Bu arada bazı kaynaklarda kadının dul olduğu, bazılarında ise boşandığı söyleniyor.
Birlikte vakit geçiriyorlardı ancak Van Gogh'un ailesi onun bu aşkını doğal olarak çok sert karşılamıştı.
Van Gogh ailesine karşı çıkarak evlenme teklifi etti ama bu kızdan da red yedi arkadaşlar.
Bütün bu hayal kırıklarından sonra Van Gogh The Hague şehrine dönerek burada imrendiği iyi bir ressam olan kuzeni Anton Mou ile birlikte çalışmaya başladı.
Van Gogh ondan ilk kez sulu boya ve yağlı boya tekniklerini öğrendi.
Ancak günlerden bir gün aralarında bir tartışma çıktı ve Van Gogh kuzeninin atölyesinde bütün çalışmalara zarar verdi ve böylelikle yollarını ayırdılar.
Burada resim çizmek için profesyonel modeller tutamıyordu çünkü parası yoktu.
Bu yüzden sokaktan geçen insanları model olarak kullanmaya başladı.
Hatta bir gün Christine adında bir alkolik hayat kadınını yanına alarak onunla beraber yaşamaya başladı.
Böylelikle onun resimlerini de çizebilecekti.
Ama gelin görün ki alkolik hayat kadını başka bir adamdan hamile kalmıştı.
Ve çocuk doğduktan sonra Van Gogh onlara bakabilmek için bir dilenci gibi kapı kapı dolaşarak resimlerini satmaya çalışıyordu.
Ancak kadın Van Gogh'un zar zor sattığı resimlerin parasını yine alkole yatırıyordu.
Bu durumu öğrenen babası kadını bırakması için artık baskı yapmaya başladı.
Ve en sonunda Van Gogh babasını dinleyerek Ve ailesinin yanına geri döndü.
Babası bu sıralarda Nünen'le rahiplik görevi yapıyordu.
Ve Van Gogh da orada bulunan bir kilisenin çatı katını atölyeye dönüştürüp orada yaşamaya başladı.
Burada da fakirlik içinde yaşıyordu.
Ancak resim yapmaya devam etti.
Hatta üretimleri de arttı.
Sonrasında bir komşu kızı olan Margot adındaki genç kadın Van Gogh'u görmüş ve ona aşık olmuştu.
Van Gogh her ne kadar ona karşı aynı duyguları beslemesede kızı acıdığı için onunla evlenmişti.
evlenmeye karar verdi. Ancak aileleri karşı çıktı ve Margot depresyona giderek, depresyona gidiyor ama girmiyor, depresyona girerek intihara teşebbüs etti.
Ancak teşebbüsü başarılı olmadı.
Aynı yılın Mart ayında babasını da kaybetti kalp krizinden ve paletindeki renkleri değişmeye başladı.
Daha toprak tonlarında, daha koyu tonlarda resimler üretmeye başladı.
Bu süreçte davranışlarındaki dengesizlik de gitgide artıyordu.
Hatta öyle ki bulunduğu bölgenin Katolik Kilise başrahibi cemaatine bağlı bütün kızları Van Gogh'a modellik etmemeleri konusunda uyarıda bulundu.
Bunun üzerine Van Gogh model bulamayınca atölyesinde tek başına çalışmaya başladı.
Burada yaptığı resimlerin konuları genellikle aynı.
Köy hayatından sahneler, günlük kullanılan eşyalar, natürmortlar, yağmurlu manzaralar.
Bu arada burada yaptığı çok önemli bir resim var.
Patates yiyenler adlı resmi.
Çünkü bu resim ekspresyonizmin öncüsü olarak kabul edilen bir resim.
Hani ekspresyonizm bölümünde bahsetmiştim.
Van Gogh'un da etkileri vardı akımın başlamasında.
İşte o resim, bu resim.
O dönemde bu şekilde kabul edilmedi tabii ki.
Resimlerini satamıyordu.
Hatta bir mektubunda kardeşi Theo'ya sinirlenmişti.
İşte benim resimlerimi Paris'te satmak için çabalamıyorsun diye.
Ancak kardeşi renk üslubu konusunda kendisini uyardı.
Vincent renklerin çok koyu, açman lazım yazıyordu.
Bunun nedeni o dönemde post-emperasyonizmin yani art izlenimciliğin kabul görmüş olması aslında.
Renkler daha canlıdı.
Daha parlaktır. Bunun üzerine Van Gogh kardeşini dinleyerek paletinin renklerini değiştirdi.
1885 yılının Kasım ayında Antwerp'e gitti.
Burası Belçika'nın Flaman bölgesinde yer alan bir liman kentiydi ve burada ressam Peter Paul Rubens ve ünlü Japon estampları ile tanıştı ve bunların oldukça etkisinde kaldı.
Estamp bir baskı sanatıdır bu arada arkadaşlar.
Tahta ya da bakır levha ya da taş gibi malzemelerin üzerine oyulmuş resimlerin kağıda basılması yöntemi.
Bir çeşit gravürdür aslında.
Ünlü Japon ressam Hokusai'yi duymuşsunuzdur belki.
Meşhur deniz dalgasıyla bilinen bir eseri var.
İşte Hokusai'nin kullandığı bir tekniktir estamp.
Burada kısa bir süre kaldıktan sonra kardeşinin yanına Paris'e gitti.
Ve orada Monet, Renoir, Pissarro gibi ünlü sanatçılarla tanıştı.
Onlarla çalışma fırsatı buldu.
Hatta Pissarro'dan açık renk dizilimleriyle renk değerlerini ayırmayı öğrendi.
İlk defa çağdaş sanatçıların arasında.
çalışıyordu ve onlarla sanat tartışmalarında bulunuyordu.
Vaktinin geri kalanını da bol bol doğru ziyaret ediyor.
Burada saatlerce Delacroix ve Rembrandt'ın eserlerini inceliyordu.
Bu arada sanatına hayran olduğu bir kişi daha vardı.
Paul Gauguin. Van Gogh 1886 yazının son yönlerinde Gauguin ile tanıştı.
Hatta onunla bir sergi dahi açmak istedi ve bunun için bir lokantayla anlaştı.
Resimler lokantanın duvarına asıldı.
Ancak çok geçmeden lokantanın sağ sahibi resimleri olduğu gibi indirerek kapanın önüne attı.
Sebebi ise neymiş biliyor musunuz?
Duvardaki resimler müşterilerin iştahını kapatıyor.
Bu durum tabii ki Van Gogh'un motivasyonunu oldukça düşürdü ve hevesini kırdı.
Kardeşine de çok fazla yük olmamak için Paris'i terk ederek Arles'e taşındı.
Van Gogh'un burada çok ünlü bir evi vardır arkadaşlar.
Sarı ev diye bilinir.
Hatta sarı evi resmediği bir tablosu var belki biliyorsunuzdur.
Arles, Van Gogh'un hayatında...
Dönüm noktası gibi bir şey bu arada.
Çünkü burada geçirdiği süre hayatının en önemli bölümünü içeriyor.
Burası çok güzel, çok şirin bir güney kasabası.
Van Gogh burada doğada uzun yürüyüşler yapıyor.
Bol bol üretim yapıyor.
Saatlerce manzaraları seyrediyor.
An Eternity's Gate diye bir film var bu arada.
Sonsuzluğun kıyısında diye.
İşte Van Gogh'un burada yaşadıktan sonraki hayatını anlatıyor.
Tavsiyem olsun bu da. Theo'ya yazdığı bir mektupta ağaçların çiçek açma mevsimi...
Öyle kısa ki bu harikulade tabiat olayı ile nasıl yarışacağımı bilemiyorum diyor.
Burası onun için yepyeni bir dünya aslında.
Bütün gününü dışarıda geçiriyor.
Ona öyle ilham verici geliyor ki paletindeki renkler bile değişiyor.
Artık sarılar, maviler, canlı eflatunlar görüyoruz bu dönemki resimlerinde.
Ruh hallerini sadece renklerle ifade eden bir sanatçı gibidir Van Gogh.
En meşhur tablolarını da burada yaşarken çiziyor bu arada.
27 Ekim 1888 tarihi.
Paul Gauguin, Arles'e Van Gogh'un yanına gitti.
Bu durum Van Gogh için nedenle önemli tahmin edersiniz.
Van Gogh, Gauguin'in sanatçı olarak potansiyelinin ve yeteneğinin farkındaydı.
Ve onunla beraber bir iş birliği yapmak, çalışmak istiyordu.
Bu yüzden de onu davet etmişti.
Başlarda iki sanatçı da beraber resim yapıyorlar, sanat hakkında sohbet ediyorlar.
İşte arada genel eve gidiyorlar, içiyorlar, eğleniyorlardı.
Birbirlerinden ilham aldıkları güzel bir dönem geçirmişlerdi.
Ancak zamanla aralarındaki gerilimler ve anlaşmazlıklar ortaya çıktı.
Yani öyle basit, öyle ufak meseleler yüzünden tartışıyorlardı ki.
Örneğin Montpellier Müzesi'nde Rembrandt konusunda bir tartışma çıkmış aralarında.
Da Vango, Rembrandt'ın sanatına ve sanatsal tavrına hayranlığını dile getirmiş.
Jögen ise daha farklı, yani Rembrandt'ın stilinden daha uzak bir estetik anlayışı sahip ve bu yüzden çok da beğenmediğini dile getirmiş.
Ve bunun üzerine resmen birbirlerine girmiş.
Yani Van Gogh Rembrandt'ı savunuyormuş.
İşte Gögen ise sen Abdülhamit'i savundun kardeşim diyormuş.
Şaka bir yana Van Gogh biraz dengesiz ve dediğim dedik biri.
Yani Gögen'e ve sanatına da inanılmaz hayran.
Ancak onun Rembrandt'ı beğenmemesi Van Gogh'u biraz hayal kırıklığına uğratmış.
Bunun üzerine de kavga edip müzeden atılmışlar hatta.
Bir zaman sonra aralarındaki gerginlik gittikçe artmış arkadaşlar.
Ve bir gün karşılıklı içerler.
Van Gogh Gögen'i ölümle tehdit etmiş.
Gögen bu durumu onun sarhoşluğuna vermiş ve onu eve gidip yatırmış.
Ancak Van Gogh her tartışmalarında biraz daha vahşileşmeye başlamış.
Ve tehdit ettikten sonraki gün özür dilese de Gögen ona demiş ki yani ben artık burada kalmak istemiyorum.
Ben Paris'e dönmek istiyorum demiş.
Van Gogh bunun sonucunda çılgına dönmüş arkadaşlar.
Bakın burada ne var? Terk edilme korkusu.
Akşama doğru Gögen dolaşmak üzere dışarı çıkmış.
Ve Van Gogh elinde bir ustura ile onu arkasından takip etmiş.
Gögen dönüp baktığında ise Van Gogh ne yaptığına inanamamış.
Yani olduğu yerde şaşkın bir halde Gögen'e bakmış ve oradan koşarak uzaklaşmış bir anda.
Ve eve gidip kulağını bu ustura ile kesmiş.
Ve onu Gögen ile birlikte gittikleri genel evdeki bir kadına vermiş.
Bu meşhur kulak kesme hikayesi böyle.
Korkudan geceyi başka yerde geçiren Gögen eve gelmiş ve Van Gogh'u baygın...
bir halde kanlar içinde yatarken bulmuş.
Hastaneye kaldırıldıktan sonra cinnet teşhisi koyulmuş ve iki hafta gibi bir süre boyunca bu hastanede kalmış.
Bu arada Göken hastanenin dışında ondan haber alıyormuş ancak benim burada olduğumu söylemeyin, deyimi söyleyin direktiflerinde bulunmuş ve iyi olduğunu öğrendikten sonra da şehirden ayrılmış ve bir daha hiç görüşmemişler.
Taburcu olduktan sonra evine döner dönmez meşhur bandajlı kulağıyla otoportre resmini yapıyor Van Gogh.
Bu resimle ilgili şöyle bir şey yazıyor kardeşine mektupta.
Yaşayan bir ölüye benziyorum.
Bu resim Van Gogh'un mektuplarının yanı sıra itirafnamelerinin en samimi ve en gerçekçisidir arkadaşlar.
Ve bu resim gerçekten de yaklaşmakta olan bir felaketin ilk habercisi.
Bu süreçte çalışmaya devam ediyor Van Gogh.
Ancak eskiye kıyasla boyaları inanılmaz renkli ve daha cüretkar kullanıyor.
Yani kendini kanıtlamak istercesi...
yepyeni renk dizileri meydana getiriyor.
Ve yalnızca fırça ile değil, spatül ve parmaklarını da kullanıyor resim yaparken.
Ve asıl en belirgin özellik ise boya tüpünü olduğu gibi tuval bezine sıkıyor.
Yani bir boya katmanı oluşturarak çalışıyor.
Geçirdiği ikinci krizden sonra komşuları onun tekrar hastaneye kaldırılmasını istiyor.
Ve 1889 yılının 9 Mayıs günü Arles civarındaki San Remy hastanesine kaldırılıyor Van Gogh.
duygu değişimleri ve yoğunluklarından dolayı zaten akıl hastanesinde yaşamaya çoktan razı bir halde.
Hastanede ona gerçekten çok iyi bakım sağlanıyor bu arada.
Hatta ona özel bir oda veriliyor.
Resim malzemeleri temin ediyorlar.
Yalnızlık korkusunu yenmek için diğer hastalarla birlikte vakit geçiriyor.
Burada geçirdiği günler aynı zamanda onun en verimli çağı oluyor diyebiliriz.
Çünkü burada yaklaşık 200'e yakın tablo ve yüzlerce desen çiziyor.
Krizleri ara ara kendini gösteriyor maalesef.
Hatta kriz geçirdiği anlarda boya tüplerini olduğu gibi yutuyor.
Korkunç bir ruh kompleksi altında eziliyor.
Burada yaptığı resimler bir süre sonra renkten çok böyle ritme, harekete yönelik.
Starry at night yani yıldızlı gece tablosunda olduğu gibi.
Bu resimlerin çoğunu yanında bir gardiyan eşliğinde yapıyor bu arada.
Meşhur yıldızlı gece tablosunda odasının camından bakarak resmediyor.
Bu arada Van Gogh gördüğü şeyleri olduğu gibi resmeden bir sanatçı değil aslında.
O bir post-empresyonist yani doğanın kendisinde uyandırdığı duyguları renkler aracılığıyla ifade eden bir sanatçı.
Empresyonizmde ne demiştik?
Doğanın değişken ışık görünümleri sanatçıların gördükleri şekilde ele alınmıştı.
Post-empresyonizmde ise sanatçılar buna ek olarak bireysel ifadelerini ve derin duygusal anlatımlarını da ele aldı.
Van Gogh'un resimlerindeki o yoğun boya kullanımı ve parlak renk dizilimleri doğanın ya da gördüklerinin Kendisi değil, sanatçının bu görüşler karşısındaki ruhsal durumunu yansıtır.
Gerçek ressamlar nesneleri olduğu gibi resmetmezler.
Onları kendilerinin nasıl olması gerektiğini hissettikleri gibi resmederler der Van Gogh.
Yıldızlı Gece yani Starry Night tablosu da Van Gogh'un görünüşler karşısındaki hissettiklerinin renklerle olan bir ifadesi aslında.
Bu tabloya baktığımız zaman gökyüzünde girdabı andıran şekiller görüyoruz.
Çok ilginç bir bilgi vereyim size.
2004 yılında Hubble teleskobunu kullanan bazı bilim insanları bir yıldızın etrafındaki gaz ve toz bulutunun anaforlarını görüyorlar.
Ve bu onlara Van Gogh'un tablosundaki gökyüzünü anımsatıyor.
Bunun üzerine bilim insanları tablodaki parlaklıkları ve açık renk dizilimlerini incelemeye başlıyorlar.
Ve bu incelemelerde virbülanslı akış yapılarının bir modelini buluyorlar.
Van Gogh ruhsal olarak sıkıntı yaşadığı bir dönemde gökyüzündeki yıldızların kendisinde hissettiği kendine özel teknikle yaparken aslında türbülansın akış modellerine uygun yapıyor olması sizce bir
tesadüf mü? Umarım tesadüf değildir.
Wangu hastaneden ayrılmadan önce Theo'dan bir mektup aldı.
Ve mektupta Theo'nun oğlu olduğunu ve ismini Vincent koyduğunu öğrendi.
Biraz da mahcup hissediyordu çünkü hala kardeşine muhtaç olma düşüncesi onu gerçekten kahrediyordu.
Derken günlerden bir gün çok mutlu bir haber aldı.
sergide Kırmızı Üzüm Bağı adlı resmi 400 franka katılmıştı.
Bu resim Van Gogh'un ömrü boyunca alıcı bulan ilk ve son resmiydi.
Hastaneden ayrıldıktan sonra Van Gogh Dr.
Paul Gachet ile tedaviye başladı.
Gachet ona çok ilgiliydi.
Onu hastaneye yatırmak istemedi.
Onun yerini ona bir yer tuttu ve orada gerekli bakımı sağladı.
Van Gogh'un sadece çalışarak ve resim yaparak şifa bulabileceğine inanıyordu.
Bunun üzerine kariyerini en üretken dönemini yaşamaya başladı.
Buna rağmen yalnızlık hissi ve endişeleri, korkuları peşine bırakmadı.
Başarısızlıkla dolu hayatı onu yeniden depresyona sürükledi.
Önce Theon'un yanına Paris'e gitti ancak kapısını çalarak para istemeye razı olmayınca vazgeçti ve kaldığı yere geri döndü.
Döndüğünde Doktor Gasha'yı da görmek istemiş ancak ona da ulaşamamıştı ve terk edilmiş hissetmişti kendini.
Bu hissiyatın ızdırabi içinde sadece resim yap...
Buğday tarlası ve kargalar resmini yaptıktan sonra daha fazla direnemeyeceğini anladı ve kaldığı yerin sahibine ait bir tabanca bularak karga vurma bahanesiyle tarlaya
gitti. Orada kendisini vurdu ancak kurşun kaburgasına çarparak göğsünden iç organlarına zarar vermeden geçmiş ve ciğerlerini delerek bel kemiğinde durmuştu.
Sürünerek eve döndü ama civarda bulunan doktorlar cerrah olmadıkları için kurşunu çıkaramadı.
Ve enfeksiyondan hayatını kaybetti.
Ölürken son sözleri şu olmuştu.
Izrap hiç dinmeyecek.
Biz genelde Van Gogh'u delilik ile dahiliğin arasında bir yere koyarız.
Hatta bu deliliğini dramatize ederiz.
Yani toplum olarak bu tarz acıları dramatikleştirme huyumuz var maalesef.
Ve deliliği sayesinde bunca eser çıkarttığını, resim yaptığını düşünürüz.
Oysa ki bu çok yanlış bir algı.
Çünkü Van Gogh deliliği sayesinde değil, deliliğine ra...
Başarısızlıklarla, hayal kırıklıklarıyla dolu hayatında kendini kendi gibi istediği tek yer Tuali'nin başıydı.
Bu yüzden en kötü, en acı zamanda bile resim yapmayı bırakmadı.
Benim en üzüldüğüm nokta tam olarak bu aslında.
Picasso gibi varlıklı bir insan değildi ve çok çalışmalarının karşılığını hiçbir zaman alamadı.
Tek istediği iyi bir isim yapmaktı, saygınlık kazanmaktı ve sevilmekti.
görmeyen sanatı şimdi ticari ürünlerin bir parçası haline geldi.
O yüzden bölümün kapanışını Eduardo Galeano'ya ait şu sözlerle yapıyorum.
Bugün Van Gogh ona yemek vermeyecek restoranların duvarlarını, onu akıl hastanesine kapatacak doktorların muayenehanelerine ve onu hapse tıktıracak avukatların yazıhanelerini süslüyor.
Kendinize güzel bakın, sanatla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
