
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Sizce soyut bir imge sanat olabilir mi? Sanatçılar resimlerindeki nesnel gerçeklikleri nasıl ve neden terk ettiler? Her şeyi bu bölümde tartışıyoruz.
Instagram: belleginlambasipodcast
Reklam ve iş birlikleri için: belleginlambasipodcast@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Karmaşık çizgilerden ve şekillerden oluşan, biçimsizmiş gibi görünen, salt hiçbir nesneyi veya insan figürünü barındırmayan ve çeşitli renk öbeklerini içeren yani kısaca soyit
imgeleri barındıran bir tablo gördüğünüzde ne düşünüyorsunuz?
Son yıllarda dünyanın önde gelen galerilerinde, sergilerde hep bu tarz tablolara rastlıyoruz.
tablo yazdığımızda böyle çeşitli renk ve şekillerden oluşan soyut tablo baskıları çıkıyor karşımıza.
Sadece evimizin dekoruyla uyumlu olsun diye belki satın almışlığımız bile vardır.
Peki bu soyutlamaların aslında bir sanat olduğunu biliyor muyuz?
Baskı olanlardan bahsetmiyorum tabii ki.
Soyut sanatın aslında mimesisten yani taklitten uzak sanatçının özü aramak olarak giriştiği denemelerin ve tabii ki bundan çok daha fazlasının sonucu olduğunu biliyor muyuz her şeyden önce?
Hadi gelin birazcık bu konuyu ve soyut sanatı derinlemesine tartışalım.
Soyut kavramı anlaşılması, kavranılması zor olan şeyler olarak karşımıza çıkar.
Soyut sanat da tam olarak budur zaten.
Anlaşılması güçtür.
Sadece sanatçının ne olduğunu bildiği eserlerden oluşur desek çok da yanılmayız.
Doğada var olan gerçek nesnelerin betimlenmesi yerine biçimler ve renklerin...
temsili olmayan veya özner kullanımı ile yapılan sanat eserlerinden oluşur soyut sanat.
Ortaya çıktığı belirli bir tarih olduğunu söylemek güç çünkü empresyonizmin geleneksel sanat anlayışını reddedip sanatta ifade biçimini değiştirmesiyle ve onunla birlikte diğer akımların yani povizm,
kübizm, fütürizm, konstrüktivizm gibi akımların yine geleneğin yani geleneksel olanın reddiyle ortaya çıkardığı çeşitli manifestolar ya da akımlar soyut sanatı yaratmıştır.
Bütün bunların sonucunda da soyut sanat 20.
yüzyıl modernizminin başlıca bir ifadesi olmuştur.
Ancak şöyle de bir durum var ki Kandinsky'ye kadar resimlerde böyle tamamen saf bir soyutlama görülmemiştir.
Pek çok sanatçı biçimsel çözümleme ile algılanabilecek kadar soyut girişiminde bulunmuştur.
Kübislerin eserlerini bir düşünün.
Hazır nesnelerin deforme edilişi ve her açıdan ele alındığını görürüz kübizmde.
Ancak yine de hangi nesnenin nasıl olduğu belirgindir.
Analitik kübizmde bile ki bu resimlerde nesneler öyle parçalara ayrılır ki tanınmaz bir hal alır.
Ancak bu resimlerde dahi saf bir soyutlama girişimi neredeyse yoktur.
Yani nesneler varlığını hala korur.
Kandinsky bu noktada saf soyutlamayı ifade aracı olarak kullanan ilk sanatçı olarak karşımıza çıkar.
Ki bu da çok önemli bence.
Ancak buna gelmeden önce soyutlamaya neden olan etkenler nelerdi?
Sanatçılar neden sanattaki ifade biçimlerini katı bir şekilde değiştirdiler?
Olayın başlangıç noktasına biraz inelim istiyorum.
19. yüzyılın sonları her alanda değişimin yaşandığı yıllardı.
Ekonomi, politika, bilim, felsefe, sanat ve psikoloji alanlarında pek çok önemli değişimler yaşanmıştı.
Aslında pek çok önemli devrimsel bulguların gelişim gösterdiği bir dönemdi bu dönem.
Örneğin o güne dek bilim alanında hakimiyeti olan Newton fiziği, Albert Einstein'ın 5 yılında yayınladığım makaleler karşısında etkisini yitirmişti.
Kütle enerji denkliğini kurarak E eşittir mc kare formülü ortaya attı ve bilimsel bir devrim yarattı.
Yine benzer bir devrim de Freud'dan geldi.
Freud psikanalizi geliştirerek birçok modern psikoterapi yönteminin temelini oluşturdu ve psikoloji alanındaki teorik gelişmelere çok önemli katkılarda bulundu.
Aynı zamanda 1900 yılında Düşlerin Yorumu adlı eserini yayınlayarak bilinçaltının varlığını resmen ortaya koydu.
Bunlar yaşanırken o dönemlerde aslında Avrupa'nın ekonomik ve politik durumu pek iyi değildi çünkü dünya tarihini değiştirecek bir savaş gerçekleşmek üzereydi.
1914 yılında başlayacak olan 1.
Dünya Savaşı. Resmen kaos halindeki bu bunaltıcı ortamın Avrupa'daki sanatçılar üzerindeki etkisiyle de sanatça alışılmış nesnel ifade biçimleri değişiyor doğal olarak.
Aslında hemen hemen her dönemde görülen bir modernleşme kavramı var.
Özellikle o yıllarda daha çok ön planda bu kavram.
Çünkü dediğim gibi müthiş değişimler yaşanmaya başlamıştı.
Futurizmde hatırlarsanız insanlar teknolojik gelişmelerin yaşadıkları yere geç gelmesini eleştirerek bir teknik geliştirdiler ve teknoloji kavramını somut bir şekilde sanatlarının önlerine koydular.
Nitekim savaşın her şeyi değiştireceğine ve geliştireceğine inanarak savaşın gerekliliğini dahi savundular.
Diğer sanat akımları da benzer şekilde geleneksel anlayış içeren her şeye meydan okudular.
Yani geleneksel olanı reddederek öznel ve içsel olana yöneldiler.
Bu yüzden de ifade biçimlerini değiştirdiler.
Ne yapmışlardı biraz hatırlayalım bunları.
Ekspresyonizm ile birlikte resimlerindeki klasik anlayıştan sıyrılıp doğaya yöneldiler.
Doğayı taklit eden retimler yarattılar.
Doğal ışığın ve renklerin gözlemine dayalı bir resim tarzını temsil ettiler.
Anlık izlenimleri yakalamak için atölyelerinden dışarı çıktılar ve ışık koşullarının değişimini izlemeye amaçladılar.
Ekspresyonizmde ise doğanın olduğu gibi temsili yerine duyguları ve iç dünyalarını ön plana çıkarttılar.
Birebir mimesisi ve nesnel olanı reddettiler.
Nietzsche'nin geleneğe karşı olan görünüşlerinden etkilendiler ve soyut, stilize edilmiş formlar kullanarak yeni ifade biçimleri yarattılar.
Aslında ekspresyonizm ile birlikte soyut sanat kavramı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor.
Ama az önce de bahsettiğim gibi hala saf bir soyutluğa başvurmadılar.
Henüz. Kübizm de ise nesnelerin geometrik parçalara bölündüğünü.
görüyoruz. Nesnelerin veya figürlerin aynı anda birden fazla açıdan görüldüğü bir izlenim yaratıyor ki bizim bize.
Bu durum da nesnelerin zaman ve mekansal boyutlarını farklılaştırıyor.
Doğal olarak da bu nesneler soyut bir hal alıyor.
Ama tabii ki nesneler inanılmaz farklı formlarda parçalara ayrılsa da hala saf soyut olarak yansıtılmıyor.
Yani sanatçı hala çeşitli nesnelerden ilham alarak nesneyi yansıtıyor.
Dediğim gibi bu nesneler varlığını hala koruyor.
Aslında ekspresyonizmden itibaren bir soyutlama girişimi olduğunu görebiliyoruz.
Soyutlama alanındaki çeşitli eğilimleri bünyesinde barındırmasına rağmen soyut sanat olarak karşımıza çıkan bu kavram aslında soyutlamanın da ötesindeki bir ifade arayışının bir sonucu.
Bu noktada soyut sanatın önce isimlerinden biri olan Piet Mondrian'ın bir sözünü aktarmak istiyorum.
Doğa bana ilham veriyor.
bende bir şey yapmak için dürtü uyandırıyor.
Ama ben gerçeği olabildiğince yakından ele almak istiyorum.
Bu nedenle ben şeylerin özüne ulaşana kadar her şey soyutlanmalı.
Bu söz birçok şeyi özetliyor aslında.
Sanatçı doğadan ilham alsa da zaman içerisinde ilham aldığı şeylere ait nesnelerin bir taklidini yansıtmak yerine aslında ekspresyonizmde olduğu gibi kendinde uyandırdığı hisleri çeşitli biomorfik şekillerle
ve renklerle aktarıyor. Ancak onların yapamadığı veya yapmadığı şekilde saf soyut olarak aktarıyor bunu.
Öyle ki bir ağaç resminin ağaca ait olduğunu anlamıyoruz bile.
Üstelik bu noktada nesnelerin varlığını koruduğunu söylemekte Mümkün olmuyor.
Peki bu saf soyutlama nasıl başladı?
Saf soyutlama girişiminde bulunan ilk sanatçı Kandinsky.
Ne oldu da bir anda nesneleri kendi gerçekliklerinden kopararak resim yapmaya başladı?
Bu noktada odağımızı...
Kandinsky'ye çeviriyoruz. Kandinsky, ekspresyonizm bölümünü dinleyenler hatırlayacaktır.
Almanya'da Franz Marc ve Auguste Marc ile birlikte renkçi ve dışavurumcu eğilimlerin ağır bastığı Mavi Suvari grubunu kurmuştu.
Ancak diğer arkadaşlarının aksine temsili gerçeklikten giderek uzaklaşmış bir resmin konusunun öncelikle resmin kendisi olduğu inancını benimsemişti.
1895 yılında Moskova'da açılan Fransız Empresyonistleri sergisinde Claude Monet'in kuru ot yığınları resmini ilk gördüğünde çok etkilenmişti.
Oradaki ot yığınlarını sadece birer ot yığınlar olarak görmemiş, onların rengine ve ışığına odaklanmıştı.
Bunun üzerine de saf bir resimsel dil yaratmaya odaklanarak yani saf soyutlamaya yönelerek 1909 yılında Doğaçlamalar adlı resmini, 1910 yılında kompozisyonlar
adlı resmini, 1911'de ise izlenimler adlı resmini yaratarak soyutlamacı tavrını net bir şekilde belli etmişti.
Tıpkı simgeci ressamlar gibi Kandinsky'de renkler ve sesler arasında bir bağ kurmuştu.
Aslında tıpkı sinestetler gibi.
Bu konuya merakınız varsa renk...
Duyabilir misiniz bölümü dinleyebilirsiniz.
Orada sineseze hastalığını ve Kandinsky ile olan bağlantısını anlatmıştım.
Sanatsal arayışlarını aynı zamanda kuramsal bir temele de oturtmak istemişti Kandinsky ve bu isteği doğrultusunda da 1912 yılında bir tür kişisel manifesto niteliğinde olan Sanatta
Çinsellik Üzerine adlı kitabını yayınlamıştı.
Sanatın içsel bir gereklilikten kaynaklandığına inanmıştı ve bu duyguların gerçek ifadesini bulmak için de primitif öğeler yani basit, sembolik ve stilize edilmiş öğelerden faydalanmıştı.
Bu yolla duygunun taklitten uzak bir şekilde aktarılabildiğine inanmıştı çünkü.
Aynı zamanda saf sanatsal ifadeyi örnekleyen başlıca sanat türünün de müzik olduğunu savunmuştu.
Sanatın da biraz mistisizmde söz konusu.
Sanatın gündelik yaşamın ötesinde sonsuz bir tinin evrensel bir ruhun algısı ve ifadesi olduğuna inanır Kandinsky.
Dolayısıyla da non-objektif olarak tanımlanan yani doğadan soyutlanarak gerçekleştirilen resimsel bir ifade yerine kavramsal olarak tümüyle soyut ifadeye dayanan bir resimsel anlayışı benimsemiştir.
Non-objektif nedir diyenler için burada kısa bir açıklama yapmak gerekiyor.
Nanobjektif, sanatçı kullandığımız bir terim.
Sanat eserlerinin nesneleri, figürleri, tanımlanabilir nesneleri temsil etmeyen veya taklit etmeyen bir şekilde tasarlandığını ifade eder.
Yani tamamen soyut ve sembolik bir ifade biçimi taşır.
Bu tarz eserlerde de gerçek dünya ile doğrudan bir ilişki veya referans olmaksızın renkler, şekiller ve kompozisyonlar kullanılır.
Tabii ki Kandinsky bu noktada kavramların önemini vurgular.
Sanat ve doğayı birbirinden ayırır, sanatın da tıpkı doğa gibi kendine özgü bir gerçekliği olduğunu savunur.
Çünkü sanat ona göre doğayı taklit etmeyi bırakmış, kendi doğasını ortaya koymaya başlamıştır.
Bu bahsettiklerimin hepsi de soyut sanatın birer özelliği aslında.
Sanatçılar, nesneleri veya figürleri tanımlayıcı olmayan Soyut öğeleri vurgular resimlerinde.
Bu soyut öğeler genellikle geometrik şekiller, renk alanları, çizgiler veya soyut semboller olarak karşımıza çıkar.
Renk ve form kullanımı da Bir diğer önemli etkendir çünkü soyut sanatta renk ve form eserin ana bileşenidir.
Sanatçılar renk paletleri ve form seçimleri yoluyla duygusal ifadeyi güçlendirirler aslında.
Zaten eserler sıklıkla sanatçının duygusal ifadesini yansıtır.
Kompozisyon da bu noktada önemli tabii.
Kompozisyonlar soyut öğelerin düzenlenmesiyle şekillenir.
Bu tarz düzenlemeler de izleyiciye farklı, duygusal veya estetik deneyimler sunmayı amaçlar.
Yani en temel özellikleri bunlardır.
Akımın yine önde gelen sanatçılarından Rus ressam Kazimir Malevich, Rusya'da ilk kez 1915 yılında sergilenen Beyaz zemin üzerine siyah kare adlı resmiyle soyut sanat akımlarından
suprematizmin yaratıcısı haline gelmiştir ki bu çok fazla tarzçılan bir eser olmuştur.
Çünkü resme baktığınızda adı üstünde.
Beyaz bir zeminde siyah basit bir kare görüyoruz.
Bunu ben de yaparımcılara buradan selam diyorum.
Soyut sanata geldiğimizde karşımızda gördüğümüz resmin bir önemi kalmayabiliyor.
Yani önemli olan resmin ardında yatan fikir oluyor.
Bu resim de aynı şekilde.
Buradaki siyah kare duygulara eşit.
Beyaz olan ise hissedilenin gerisindeki boşluk.
Yarattığı etki ise sonsuzluktur.
Nitekim sanatçı bunu hiçlik olarak da tanımlar.
Bu çalışma 20. yüzyıl sanatının temel taşlarından biri olarak kabul edilmiş aynı zamanda.
Burada bir parantez açmam gerekiyor.
Çünkü soyut sanat tek bir sanat akımı değil.
Yani bünyesinde farklı sanat akımlarını ve hareketlerini barındırıyor.
Süprematizm de sanatsal ifadede saf duygunun üstün olduğunu savunan bir akım.
Öyle ki Malevich bu akımın sanatı nesnenin boyunduruğundan kurtardığını öne sürer.
Ona göre daha doğrusu Doğrusu genel olarak akımın anlayışına göre biçimler özgür olmalıdır.
Doğadaki herhangi bir şeye benzememeli ve konudan uzak olmalıdır.
Aslında bir nevi içeriksiz bir sanattır.
Hatta Malevich buna kurtarılmış hiçlik der.
Onun yazdığı Kübizmden Süprematizma adlı manifestosuna göre sanatçının özgür ve yaratıcı olabilmesi için Resminde doğa ile benzer bir şey bulunmamalı.
Resimlerdeki Madonnalar yani Meryem Ana tasvirleri, tombul aşk melekleri kalkmalıdır.
Burayı ben demiyorum o söylüyor.
20. yüzyıl sanatında resimdeki ifade biçimleri soyutlaştıkça, daha doğrusu şöyle ifade edeyim, resimdeki imgeler gerçekliğini yitirdikçe arkasında yatan fikir ön plana çıkar.
Rönesans tablolarını bir düşünün.
Her şey ortada. Sanatçının elinden çıkan bütün işçilik, estetik algımızı tasmin eden bütün ışık gölge oyunları, sanatçının vurgulamak istediği her şey tam olarak karşımızda.
Tanrılar, periler, melekler, tombul aşk melekleri, mitolojik ve dini konular, gündelik yaşamdan kesitler yani aklınıza gelebilecek her şey.
Burada sanatçı yarattığı şeyi Bizim algımıza bırakmıyor.
Çünkü bize zaten her şey gösteriyor.
Tüm gerçekliğiyle yansıtıyor.
Yansıtmak istediği fikir orada.
Zaten biz görüyoruz onu.
Doğanın yani dış gerçekliğin bütün takleri o tavlada.
Tabii ki o dönemde sanatçılar özgürce resim yapıp altlarını imzalarını atamadıkları için.
Yani Michelangelo'nun imzasının bulunduğu tek eseri Pieta tasviriydi örneğin.
Ve hala kilisenin egemenliği altındalardı bu sanatçılar.
Biz bu eserleri gördüğümüzde büyüleniyoruz evet ama düşünsenize sanatçı olarak özgürce resim yapamıyorsunuz.
Yani ben tahmin bile edemiyorum açıkçası.
20. yüzyıl sanatı bu yüzden bile çok önemli çünkü böyle bir durum söz konusu dahi değil.
20. yüzyıl sanatında...
Aynı zamanda ifade biçimleri soyutlaştıkça artık gözümüzle gördüğümüz gerçekliği bulamamaya başlıyoruz.
Burada da zihnimiz devreye giriyor.
Çünkü soyut bir şeyi anlamlandırma çabası içerisine giriyoruz.
Ve bir gizem söz konusu burada.
Biz o renklerde, imgelerde, sanatçının içini görüyoruz.
Anlamlandırmaya çalışıyoruz ve bazen kendi algımız bir şeyler ekliyor o resme.
Yani biz baktığımızda kendimizce bir şeyler görüyoruz.
Ya da o renkler, oradaki şekiller bize bir şeyler hissettiriyor.
sanatçının bütün duygusal durumunu anlamış oluyoruz bazen de.
Çok basit gördüğümüz, bunu ben de yaparım denilen imgelerin aslında bir insanın iç dünyasının vurgusu olduğunu da Unutmamak gerekiyor tabii ki bu sanatçılar ellerini fırça alıp böyle bir anda basit
şekiller ve renklerle resim yapmadılar.
Ondan öncesinde karşı çıkacakları bütün geleneksel resim denemelerini zaten yaptılar.
Sadece kendilerini en iyi ifade ediş aracı olarak soyuta yönelmeyi tercih ettiler ki bu noktada yaşadıkları dönemi de göz önüne almak önemli.
Bölümün başında anlattığım gibi.
Sonuç olarak birçok insan için soyut sanat basit bir şey olarak algılansa da modern sanatın evriminde çok önemli bir yere sahip.
Günümüz sanatın etkisi de oldukça büyük.
Çünkü soyut sanatla birlikte sanatçılara geleneksel perspektif ve nesnelerle sınırlı kalmak zorunda olmadıkları bir sanatsal özgürlük sunuldu.
Bu özgürlük de dolayısıyla sanatçıların duygusal ifadelerini serbestçe aktarmalarını sağladı.
Üstelik sadece bununla da sınırlı.
değil. Soyut sanat sanatın tanımını ve işlevini de dönüştürdü.
Sanat eseri artık gerçek dünyadaki nesneleri taklit etmek zorunda olmayan bir ifade biçimi haline geldi.
Renk ve formun önemini vurgulayarak duygusal etkileri ve estetik ifadeleri güçlendirdi.
İzleyiciye sanatın sadece zihinsel ve duygusal boyutunu değil aynı zamanda estetik ve görsel bir deneyim sunma fırsatını da verdi.
Yani geniş bir perspektiften baktığımızda soyut sanat birçok farklı akımın ve stilin gelişmesine katkıda bulundu.
Günümüzde farklı sanatçıların farklı yaklaşımlarını, benimsemelerini ve çok çeşitli soyut sanat eserlerinin ortaya çıkmasına olanak tanıdı.
Aslında şimdi dahi baktığımızda soyut sanatın etkisinin modern sanatın zengin bir yönünü temsil ettiğini görürüz.
Sonuç olarak soyut sanatın temel özellikleri ve soyutlama birçok farklı sanat takımında ve medya türünde izlenebilir.
Bu sanatçılara geleneksel sınırları zorlayarak daha kişisel ve ifadeci bir dil kullanma fırsatı sunar ve bunun yanında izleyicilere farklı estetik deneyimler sunar.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Sizce soyut bir şey sanat olabilir mi?
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Sanatla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
