
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olabilir mi? Warhol’a göre evet! Amerikan kültürünü sanatla sentezleyen bu sıra dışı adamı gelin yakından tanıyalım.
***Instagram: belleginlambasipodcast
Reklam ve iş birlikleri için: belleginlambasipodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam ve leğlenmesine hoş geldiniz.
Ben Eda. Çok uzun zaman oldu yeni bir bölüm yayınlamayalı farkındayım.
Atölye tarafımda oldukça yoğun bir süreçten geçiyorum.
Bir sürü sipariş birikti elimde.
Bir yandan teslim etmem gereken işler var, müşteri görüşmeleri var, tasarımlar var yapılması gereken derken böyle karman çorman bir haldeydim ve bir türlü podcast'e vakit ayıramıyordum açıkçası.
Ama çok da özledim podcast yapmayı o yüzden.
Hali hazırda elimin altında da böyle bir sürü birikmiş bölüm varken ilk boşluğumda hemen bu bölümü yayınlayalım istedim.
O yüzden. yeni bölümümüze uzun bir aradan sonra hoş geldiniz.
Bu bölüm ne konuşacağız? Bu bölümü başlıktan da anlayacağınız üzere Pop Art'ın babası Andy Warhol hakkında bir şeyler anlatacağım size.
Bir şeyler dediğim de hayat hikayesi ve sanatı.
Çok uzatmadan lafı hemen başlayalım.
Bu arada ses tonum için gerçekten çok özür diliyorum.
Çok feci bir boğaz enfeksiyonu geçirdim.
O yüzden hala iyileşebilmiş değil ama artık olduğu kadar idare edersiniz diye düşünüyorum.
Şimdi sanat yapmayı düşünme, sadece yap.
İyi mi kötü mü olduğuna, sevip sevmediklerine veya nefret edip etmediklerine karar vermeyi insanlara bırak.
Onlar karar verirken sen daha fazla sanat yap diyen bir adamla...
Baş başa bırakıyorum sizleri.
Andy Warhol sadece bir ressam, bir film yapımcısı ya da bir yayıncı değil arkadaşlar.
Dünyayı sarsan pop art takımının en önemli temsilcilerinden biri.
Seri üretim nesnelerinin sıkça kullanıldığı bir sanat türü üzerinde tasarımlar yapıyor Andy Warhol.
Ve tüketim toplumunun insan üzerinde yarattığı karakter aşınmasının altını çizen bir adam.
Hatta herkesin... 15 dakikalığını ünlü olacağına da inanan bir adam.
Bununla da kalmayıp bir silahla kalbinden vurulup yarım saat 40 dakika kadar ölümü deneyimleyip yani ölüp sonra yeniden hayata dönen çağının en popüler sanatçısı.
Bir diğer deyimle de Pop Art'ın babası.
20. yüzyıl sanatın estetik açıdan bambaşka bir yorum getirdi Andy Warhol.
Hayatı da tıpkı kişiliği gibi farklı.
Bu yüzden sanatına ve kariyerine değinmeden önce çocukluk yıllarına bir bakalım istiyorum.
Andy Warhol. Resmi kayıtlara geçen asıl ismiyle Andrew Warhol'a 6 Ağustos 1928 yılında Amerika'nın Pensilvanya eyaletindeki Pittsburgh şehrine doğuyor.
Orta Avrupalı göçmen bir ailenin üçüncü çocuğu, işçi sınıfı bir aileye mensup bu arada.
Warhol'un çocukluk yılları oldukça sancılı geçiyor.
Yaklaşık ilkokul 3.
sınıftayken böyle ruh halini alt üst eden, okuldan ve sosyal hayatından dışlanmasına sebep olan bir takım rahatsızlıklarla karşı karşıya kalıyor.
Bazı kaynaklara göre senvitus bir diğer adıyla da dans vebası denilen bir hastalığa sahip olduğu belirtiliyor.
Bazı kaynaklara göre de hastalığın adı belirtilmiyor.
Bu hastalık onun kaç gruplarının böyle istemsizce hareket etmesine sebep olan bir hastalık.
Zamanla etkisini yitirse de onun travmasının etkisi...
İkisinden çok uzun bir süre çıkamıyor doğal olarak.
Bu hastalığın yanında bir takım deri hastalığı da mevcut.
Vitiligo gibi. Böyle vücudunun belirli yerlerinde beyaz yaralar ortaya çıkıyor.
Ve hastalığından dolayı da çok büyük bir burna sahip.
Hatta burnu da arkadaşlar arasında alay konusu olmasına sebep oluyor.
Ve arkadaşları tarafından kendisine Patlıcan burnunlu Andy lakabı takılıyor.
Çocukluk yılları oldukça sancılı geçiyor onun için.
Yaşıtları tarafından çokça zorbalığa uğruyor.
Utangaç bir çocuk zaten. Oldukça da içine kapanık bu zorbalıklar yüzünden.
Ve dış görünüşü de diğer çocuklara oranla biraz tuhaf görünüyor.
Böyle çok soluk bembeyaz bir tene sahip ve kocaman bir burnu var.
Sap sarı da saçları var bildiğiniz gibi.
Ancak bu görünüş daha sonrasında onu bir sanat ikonu haline getiriyor.
Yetişkinliğe yaklaştığında saçları zamanla koyulaşsa da...
beyaza yakın sarı bir peruk takarak ve problemli cildini de açık renk bir fondötenle kapatarak çocukluk yıllarına böyle inceden gönderme yapıyor.
Bu arada inanılmaz estetik sevdalısı biri.
Çevresi de zaten estetik mağdurlarıyla dolup taşıyor.
Ancak ileriki yıllarda bu sevdasına rağmen hiçbir zaman estetik yaptırmayacağını...
Belirtiyor ki yaptırmamıştı yani öyle söyleniyor.
İşçi sınıfı bir aileye mensup demiştik.
Oyunca kalacak paraları dahi olmadığından annesi onu resim yapmaya yönlendiriyor.
Ve aslında küçük yaşlardan itibaren resme ilgisi gitgide artıyor.
Liseyi bitirdikten sonra Carnegie Teknoloji Enstitüsü'nde reklamcılık okumaya başlıyor.
Oldukça da başarılı bir öğrenci.
Diğer öğrencileri kıyasla farklı tekniklerin arayışın içerisinde sürekli.
Ve bıkmadan gece gündüz çalışıp kendini geliştirme peşinde olan biri.
Geliştirdiği teknikler...
Yerle de sayısız çalışmalar yapmış.
Zaten sonrasında çağdaş grafik tasarım ve reklamcılıkta onun etkilerini görmek mümkün.
Günümüzde dahi kullanılan çoğu teknikte onun izlerini olduğunu söyleyebiliriz.
Carnage'den başarıyla mezun olduktan sonra 1950'lerin başında sanat dünyasının merkezi olan New York'a taşınıyor.
Ticari bir ressam olarak da sanat dünyasına burada giriş yapıyor.
New York'a taşındıktan sonra dergiler için ilüstrasyonlar yaparak...
geçimini sağlamaya başlıyor ve ilk büyük siparişini de Harper's Bazar dergisinin editöründen alıyor.
Bu sipariş için 100 adet ilustrasyon hazırlıyor ve bu arada Harper's Bazar dergisinin fotoğrafçısı ve yardımcı editörü Russell Lyons Warhol'dan dergide yayınlanması için bir biyografi istiyor.
Warhold'u bu isteğine karşı cevap olarak bir mektupta şunları yazıyor.
Merhaba Bylines, çok teşekkür ederim.
Biyografik bilgi 2 nokta üst üste.
Hayatımın 1 liralık posta kartını bile dolduramaz.
1928'de Pittsburgh'da doğdum.
Oradaki herkes gibi bir çelikhanede.
Carnage Teknoloji Enstitüsü'nden mezun oldum.
Şimdi New York'ta karafatmaların diri tattığı bir daireden diğerine gezinip...
Duruyorum. İmza and the world.
Bu mektup aslında arkadaşlar var olun o dönemki durumu hakkında ve ekonomik durumu hakkında tabii ki bizlere çok net bir bilgi veriyor.
Harper's Bazaar için yaptığı ilüstrasyonların ve kendisi için yaptığı işlerin de sayesinde hemen fark edilmeye başlanıyor.
Çünkü gerçekten birbirinden güzel, yaratıcı, renkli, o dönemde eşi benzeri görülmemiş ilüstrasyonlar yapmaya başlıyor.
Moda dergilerine, sanat dergilerine yaptığı bu ilüstrasyonlar sayesinde de artık kariyeri yavaş yavaş bir yükselecek.
Bu arada kariyerinde bu yükseliş noktasındayken çocukluğunda getirdiği hastalıktan dolayı ve tabii hastalığa meyilli olan bünyesinden dolayı çok zayıf.
Yani kilo alamıyor ve hiçbir zamanda kilo alamadı Endeavoral.
Çok zayıf bir adam olarak hayatına devam etti.
Sorumlu da bir cilde sahip olduğu için bir ton ilaç kullanıyordu zaten.
Kullandığı ilaçların da etkisiyle saçları zamanla dökülmeye başladı.
Bu yüzden hepimizin bildiği o ikonikleşmiş olan o griyimsi beyazımsı perukla hayatını sürdürüyordu.
Programmaların, hastalıkların etkisiyle de kariyerinin iyi bir noktasında olmasına rağmen çok büyük bir özgüven problemi yaşıyordu.
Peki Warhol ilüstrasyon ve reklam üzerine olan kariyerini sanata nasıl çevirdi ya da sanata nasıl evrildi bir anda?
Şimdi o dönemlerde Amerika 2.
Dünya Savaşı'ndan çok güçlü bir şekilde çıkmıştı biliyorsunuz ki ve savaş sonrasında da tamamen tüketim üzerine olan sistemi son sürat devam ettiriyordu.
Bilim, sanat ve teknoloji de kapitalizm ile beslenen bir anlayışa sürükleniyordu.
Tüketim çılgınlığı, alım gücünün artması ve üretimin başkenti haline gelmesiyle de reklam ve pazarlama alanları artık dev bir sektör haline gelmişti.
Warhol da Amerika'nın tüketim üzerine kurulu bir toplum olduğunun farkında kapitalist sistemin içerisindeki beklentiyi çok iyi bir şekilde analiz edebiliyor ve bu sistemden de yararlanmak istiyordu doğal olarak çünkü parayı da
Gerçekten çok seven bir adam ve bu durumu nasıl kullanabilirimin yollarını aramaya koyuluyor.
Arayışın sonunda da bu tüketim çılgınlığını, aynı zamanda reklam ve pazarlama kültürünü kendi sanatına entegre ederek sanatsal kariyerini...
başlatmış oluyor. Yani aslında burada sanatı bir araç olarak kullanıyor.
Ve Amerikan kültürüne ait bütün öğeleri birer sanata dönüştürdüğünü görüyoruz eserlerinde.
Ona göre gündelik hayatta kullanılan herhangi bir nesne sanat olabilir.
Sanatının konusu olabilir.
Her gün içilen bir çorbanın konservesi ya da Coca-Cola şişeleri ya da bir Hollywood yıldızı her şey ama her şey sanat olabilir ona göre.
Çünkü Cola şişesini veya bir çorba konservesini markette gördüğünüzde onu bir tüketim ürünü olarak Ona erişebilirsiniz, satın alırsınız, kullanırsınız.
Ancak o ürünü bir sanat galerisinde gördüğünüzde mekansal bir algı değişikliğine sebep olur.
Hani Instagram'da dolaşan bir görüntü vardı, bir sanat galerisinde sanat eseri sanmasınlar diye vanadolabının üzerine not art yazmışlardı.
İşte bu durum tam olarak bu.
Yani mekanın bu tarz işlerde önemi gerçekten çok büyük.
Nitekim duşampta pisuvarı sıradan bir nesne olma özelliğinden ayırıp, galeriye koyarak bizlere bu durumu sorgulattırmıştı.
Bir sanat galerisinde bulunan her iş sanat eseri olma özelliği taşıyorsa sıradan bir nesnede sanat galerisine yerleştirilerek sanat eseri olma özelliği taşıyabilirdi Duchamp'a göre.
Warhol da sıradan bir tüketim nesnesine sanatsal anlam yükleyerek bizlere tüketim toplumlarının duyguları nasıl tüketip sıradanlaştırdığını gösteriyordu aslında.
Tabii ki bir torba konservesine sanat demiyor yoksa onu sergileyiş biçiminde oluşan rolleri sorgulamamızı istiyor.
Nasıl bir sanat eseri dediğimiz şey biricikse Warhol'un eseri de bu durumun tam tersi.
Biricik değil. Aslında burada bile bir gönderme mevcut.
Campbell'ın çorba konserveleri eserini bir gözünüzün önüne getirin.
Yaklaşık 32 adet tuvalet basılmış çorba konservelerinden oluşuyor bu eser dediğimiz şey.
And the World'a burada geleneksel olana bir selam çakıyor aslında.
Sanat eseri olarak ürettiği şey tek bir eserden oluşmuyor çünkü.
32 eserden oluşuyor ve hepsinde de Aynı çorba konservesini görüyoruz.
Sadece içerikleri farklı işte birisi tavuklu birisi soğanlı gibi gibi zaten üzerlerinde yazıyor.
Yani gündelik nesneyi bir popüler kültür nesnesini sıradanlıktan kurtarıp onu bir galeride sergileyerek aslında sanatın ne olduğunu ya da sanatın ne olması gerektiğini sorgulattırıyor bizlere.
Ondan önceki birçok sanatçının aslında yaptığı gibi.
Ancak günümüzde artık sanatın ne olduğu kavramı o kadar değişti ki şahsen benim yorumumu soracak olursanız hep söylediğim gibi yüksek estetiğe sahip.
Ayıp sanat eserleridir bende huzur yaratan.
Bir barok ışığı, bir gotik işlemesi, bir rönesans idealizmi.
Yani benim estetik yanımı tatmin eden şeyler ne yazık ki bu sorgulamayı iten torba konserveleri değil.
Ama bu benim kendi fikrim.
Yani sanat tarihi asırlar süren bir süreç sonuçta.
Bir baktığımızda beni heyecanlandıran eserler böyle biraz daha estetik yoğunluklu.
Bir Caravaggio tablosunun karşısında saatlerce durup inceleyebilirim onu.
Nutkum tutulabilir. Ya da bir Bernini heykelinin karşısında böyle standart sendromu geçirecek seviyeye gelebilirim.
Ancak bir Mary Morrow portresinin baskısı bana aynı keyfi veremez.
Siz seversiniz sevmezseniz bilemem.
Ben Rönesans kadınıyım diyormuşum.
Şaka bir yana çok büyük bir ikon Warhol.
Yani hiçbir sanatçı da bunu reddedemez zaten.
Ki reddetmiyor da eminim.
Zaten dediğim gibi bu eserleri yapma amacı da onları sanat olarak görmesi değil aslında.
sanatın ne olduğunu bize sorgulatmak istemesi.
Ama işte benim sanatsal anlayışımın çok dışında bir sanatçı.
Yine de yarattığı etkinin gerçekleri gördüğünüz üzere ortada.
Bu arada Warhol'un gördüğü her şeyi değiştirme arzusu var.
Sanat da zaten onun için böyle bir şey.
Bir amaç değil yani bir araç.
Sanatta belli bir amaca ulaşmakta kullanılan araçlar...
Sorgulanır bir haldeydi, dahası sanat sorgulanır bir haldeydi o dönemler.
Onun sanatı da farklı bir şekilde yorumlandı, tartışmalara sebep oldu doğal olarak.
Aslında bunun nedeni de endüstriyel gelişmeler ve savaşların topluma etkisi.
Aynı zamanda hızla değişerek...
Gelişen bir dünya düzeni mevcuttu.
Pek çok sanatçı da bu değişen düzende farklı yenilik arayışlarına girmeye çalışıyordu.
Sahip olduklarını sorguluyorlardı.
Yeni sanat akımlarının öncüleri olmuşlardı zaten bunların sonucunda da.
Var oldu tabii Pop Art'in öncüsü olmuştu.
Onun sanatsal gelişiminde travmaları ve yaşam hikayesi en baskın güç kaynağıydı.
Nitekim yaşadığı tüm olumsuzlukları üreterek, üretim yaparak karşılık veriyordu.
Elbette demoralize olup yalnızlaşacağı pek çok olay yaşadı ama tüm bu travmalar hayal kırıklıkları, yoksulluk, hastalık gibi derin izleri olan olaylardan hep bir çıkış yolu bulmayı başarmıştı.
Üreterek, pes etmeyerek varlığını kabullendirdi zaten insanla.
Hayatındaki bütün eksiklikler aslında onun yaratıcılığının besin kaynağıydı.
Kariyerine tam girmeden önce...
Biraz kişiliğinden de bahsetmek istiyorum sizlere.
Andy Warhol çok sessiz, sakin yapıda biri.
Dediğim gibi zaten özgüven problemi de yaşıyor.
Bu yüzden girdiği kalabalık ortamlarda...
Böyle bir köşeye geçip insanları sessizce gözlemliyor.
Zaten sanatçılar çok iyi gözlemcilerdir.
Biz her yerde olayları birazcık içimizde yaşayabiliyoruz.
Bulunduğumuz ortamı insanları önce bir gözlemliyoruz.
Çünkü ilham her yerdedir.
Ve yaratıcılığı kullanmak da bence bu tarz gözlemlerden geçiyor.
Warhol aynı zamanda çok utangaç birisi.
Zaten bunu kendisi de söylüyor.
Utangaç görünüyorum ve utangacım diyor.
Bu arada o yarattığı imajın maskesinin altına sığınan biri değildi Warhol.
O imajla bütün... Tüketim kültürünün de inanılmaz hızlı geliştiği bir dönemde yaşayan biri olarak bu tüketim kültürünün ihtiyaçlarını çok iyi belirliyor.
Nitekim eserlerini de zaten buna göre yarattığını dile getirmiştik.
Kariyerine dönecek olursak çok ünlü dergilerle çalışarak kendisini tasarımcı olarak ciddi bir ünade etmeyi başlıyor.
Tasarım alanında ünlendikçe de çalışmalar artık çok beğeniliyor ve Warhol'da bu çalışmaları çoğaltmak için yeni bir tekniğe başvuruyor.
Yani serigrafi tekniğine.
Bu teknik sayesinde de ürettiği çalışmaları artık istediği miktarlarda çoğaltabiliyor.
Serigrafi de nedir diyenler için grafik alanında çok fazla kullanılan bir çeşit baskı tekniğidir.
Bu teknik sayesinde dediğim gibi...
seçtiği görsele ya da seçtiği işte grafikleri istediği kadar çoğaltabiliyor.
Andy Warhol da bu teknik sayesinde artık pop art tarzıyla tasarladığı tasarımların baskılarını alabilmeyi kolaylaştırmıştı zaten.
Bu arada sanatçıların birçoğu bu baskı tekniklerini kullanırlar.
Örneğin önemli bir eser daha fazla kişiye ulaşsın diye bir sanatçı tarafından sınırlı sayıda basılarak satılabilir.
Örneğin en ünlü serigrafilerinden Merlin Morrow portrelerinden oluşan eserini işte bu tekniği kullanarak yaptı Warhol.
Bu eser 20. yüzyılın Mona Lisa'sı olarak görülüyor bu arada arkadaşlar.
Warhol popüler olan her şeye hayran olan bir adam olarak tabii ki Marilyn Monroe'nun da sıkı bir hayranıydı.
Marilyn 1962 yılında öldükten sonra gerçekten çok üzülüyor ve onun bir portresini pop artı tarzında yeniden yorumlayarak sergiliyor.
Bu baskılar öylesine ilgi görüyor ki 20.
yüzyılda satın alınmış en pahalı eser olarak tarihe geçiyor.
Yaklaşık 195 milyon dolara satın alınıyor bu eser.
Bu yüzden de 20. yüzyılın Mona Lisa'sı olarak görülüyor aslında.
Zaten bu eserinden sonra...
da artık sanat camiasında iyice şöhret sahibi oluyor.
Bu ünü yakaladıktan sonra da arkadaşı Gerrit Malaga ile bir atölye açma tohumlarını ekmeye başlıyorlar.
Aylar süren bir mekan arayışına giriyorlar bunun sonucunda.
Ama bu mekan yani bulmak istedikleri mekan sıradan bir atölyeden çok farklı olmalıydı onlara göre.
Böyle yüksek tavanlı, büyük bir yer olmalıydı.
Çünkü burada hem film çekmek istiyorlar, hem resim yapmak istiyorlar.
Yani bir atölyeden çok daha fazlasını istiyorlar.
Çok farklı vizyonları var.
Aylar süren arayıştan sonra eski bir şapka fabrikası buluyorlar ve Warhol burayı görür görmez tutuluyor.
Ve o an işte burası, The Factory burası diyerek o ünlü sanat atölyesini böylelikle açıyorlar.
Yani The Factory... Bu şekilde kuruluyor.
The Factory gerçekten de sıradan bir sanat atölyesinden fazlasıydı bu arada.
Burada Warhol ve Jean-Michel Basquiat gibi onun çevresindeki diğer birçok sanatçı tarafından serigrafi baskılar ve resimler yapılıyor.
Filmler çekiliyor. Çeşitli performans sanatı etkinlikleri düzenleniyor.
Sanat dünyasından ünlü isimler dahi...
Geliyor ve burada sanat tartışmaları yapılıyor.
İsminden de anlaşılacağı üzere sürekli bir üretim gerçekleşiyor burada.
Fabrika gibi işliyor adeta.
Ve bütün bunların yanında tabii ki her gün ama her gün Partiler veriliyor.
Ancak böyle bir atölyeyi duyan ve hatta partileri duyup gelen birçok ziyaretçi oluyor doğal olarak da.
Ve her gelen insan tabii Warhol'un istediği türden insanlar değil.
Böyle ne kadar alkolik, ne kadar uyuşturucu bağımlısı tipler varsa partileri duyar duymaz bu sanatsal mekana akın etmeye başlıyorlar.
Yine de Warhol sevmediği profilden bu insanları bile bir şekilde sanatına konu ediyor.
İşte kendi çektiği filmlerde onları model olarak Kullanıyor örneğin.
Onların videolarını, fotoğraflarını çekiyor.
Ki buradan tavsiye edemeyeceğim ama gerçekten çok absürt ve sapkın filmleri var.
Sinema alanına da girdiği için çektiği filmlerle de eleştirilere maruz kalıyor.
Çünkü çok farklı bir anlayışa sahip.
Warhol her türlü insan davranışını ve duygusunu doğal halleriyle yansıtmaktan yana Üzülmek, sevinmek, heyecanlanmak, yürümek vs.
böyle her türlü rutin hallerin doğru odaklanmayla beraber ilgi çekici hale gelebileceğini düşünüyorum.
Zaten bu felsefeden yola çıkarak da kendine sinema alanında özgü bir tarz oluşturdu.
Çevresinde gördüğü her şeyi kesintisiz bir şekilde kayda alıyordu.
Ve kesinlikle ama kesinlikle kurgu yapmıyordu.
Çektiği haliyle yayınlıyordu.
Çünkü onun için önemli olan şey akış içindeki insan davranışlarını...
en doğal haliyle yansıtmak.
Sinemada kurguya gerçekten çok karşı bir adam.
Örneğin Empire adlı bir filmi var.
Yaklaşık 8 saatlik bir film bu.
Empire State binasının tam karşısına sabit bir kamera yerleştiriyor ve 8 saatlik bir kayıt alıyor.
İnsanlar izliyor mu o kadar saat derseniz evet izliyorlarmış.
Bir diğer filmi de Sleep. Tam 6 saat boyunca uyuyan birini kaydı alıyor bu filmde de.
Tabii ki çok eleştirilere maruz kalıyor.
Ancak bu eleştiriler karşısında da birisinin kitabını alıp Çünkü ona göre kitapta kurgu vardır ve gerçek değildir.
Bir diğer filmi de The Fast Food isimli bir film.
Warhol bu 4,5 dakikalık kısa filminde Burger King'e ait olan bir hamburgeri yiyor arkadaşlar.
Yanlış duymadınız. Sadece bu hamburgeri yediği süreç içerisinde kendini kayda alıyor.
Youtube'da var eğer izlemek isterseniz.
Ya bu arada beni çok güldürüyor istemsizce.
Çok tatlı, aykırı bir adam.
Yani kim kendisini hamburger yerken bunun filmini çeker ki sonuçta?
Bu arada Burger King bu filmin içerisinden bir kesit alarak Eat Like Andy adında bir reklam filminde de dönüştürüyor bunu.
Yaklaşık 60'ın üzerinde çekilmiş başka filmleri de var.
Bir çoğunu da zaten The Factory'nin yani atölyesinin içinde çekiyor.
Bu arada The Factory'de ona yol dostlik eden gerçekten iki önemli isim var.
Onlardan birisi Baskıya.
Baskü'ye ressam olarak uluslararası ün kazanan ilk Afro-Amerikan sanatçı bu arada.
Hayatının anlatıldığı bir film de var izlemek isterseniz mutlaka tavsiye ederim.
Başka nereden tanıyabilirim bu adamı derseniz eğer Cem Yılmaz'ın Instagram hesabını birazcık stokladıysanız evinin duvarlarında onun eserlerinin yer aldığını görebilirsiniz.
Cem Yılmaz gerçekten çok iyi bir sanat koleksiyoncusu ve gerçek bir Baskü'ye hayranı.
Eğer onunla alakalı da bir bölüm isterseniz bana Instagram'dan mutlaka yazın.
Belki bir gün yaparız. Biri Baskıya demiştik, diğeri de Valeri Solanas.
Bu kadın arkadaşlar gerçekten radikal bir feminist yalar.
Ve feministliğin en uç noktasını savunan bir kadın.
Erkek ırkının komple ortadan kaldırılması gerektiğine.
Hatta Erkekleri Doğrama Cemiyeti Manifestos adlı bir kitap da yayınlıyor.
Andy Warhol'la tanışmak için The Factory'de üretim yapacak biri gibi gösteriyor kendini ve içeri giriyor.
Ve kendisinin yazdığı bir oyunu değerlendirmesi için Warhol'un okumasını istiyor.
Bu oyun The Factory'nin içinde bulunduğu durumda.
eleştiren bir oyun. Ancak Warhol oyunu beğenmeyerek onu geri çeviriyor.
Bu olaydan sonra da Valeri Solanas Warhol'a karşı çok büyük bir öfke ve kin beslemeye başlıyor.
Zaten feministliğiyle de ün kazanmış bir kadın.
Ve 3 Haziran 1968'de Warhol'un da bulunduğu ofise giderek paltosunun cebine sakladığı bir tabanca ile Andy Warhol'u ve diğerlerini Ender Whirl tam yarım saat 40 dakika
ölü kaldıktan sonra doktoru artık hastanede son çare olarak onun göğsünü açıyor, kalbini eline alıyor ve çıplak elleriyle ya da bilmiyorum eldivenli elleriyle ona masaj yaparak onu hayata geri döndürüyor.
Bu olaydan sonra da fiziksel olarak iyileşse de psikolojik olarak gerçekten çok etkileniyor.
Peki bir kadın... Feminist bir kadın sırf yazdığı oyun beğenilmedi diye Amerikan kültüründe bu denli ün yapmış bir sanatçıyı neden vurdu?
Bununla alakalı aslında iki teori var.
Birincisi tabii ki senaryosunun beğenilmemesi.
Çünkü feministliğiyle de ün kazanmış sonuçta.
Birazcık egoiste bir kadın.
Yazdığı oyun... ünlü bir erkek tarafından beğenilmeyince egosu sarsılıyordu olarak.
İkinci teori de dünyanın o dönemde yaşayan en ünlü sanatçısını ben öldürdüm diyebilmek için bu cinayeti işlemiş olması, bir şekilde ünlenmek istemesi, üstelik bu cinayet sayesinde ünlenmek
istemesi. The Factory tabii ki bu olaydan sonra kapatılıyor.
Zaten ondan sonraki süreçte de hala bu kazanın etkisinde kalıyor Andy Warhol.
2 Şubat 1987 yılında da bir pankreas ameliyatı oluyor ve bu ameliyattan da sağ çıkamadan hayatını yitiriyor.
Bu arada öldükten sonra bile basın onun peşini bırakmıyor.
Ölmeden önce yaptığı birçok röportajda aseksüel olduğunu belirtiyor Andy Warhol.
Ancak basın ve diğer birçok insan onun AIDS'den öldüğünü iddia ediyor.
Hatta sonrasında Times dergisi...
Biz Amerika'nın en ünlü sanatçısını bizim kültürümüzden olan bir sanatçıyı nasıl bir ameliyattan sağ çıkaramadık diyerek bir otopsi araştırılması yapılmasını talep ediyor.
Tabi sonrasında öğreniyorlar ki pankreası yaklaşık 10-15 senedir onun sağlığında sıkıntılar yaratıyor.
Hatta babasının da aynı sorunla boğuştuğu ortaya çıkıyor.
Pankreasın aldırdığı tespit ediliyor.
Yani ırsı bir şey AIDS'den ölmediği de böylelikle anlaşılıyor.
Ben Andy Warhol'u daha yakından tanımak istiyorum diyenlere de 3 adet film önerisi geliyor.
Birincisi I Shot Andy Warhol isimli 1996 yapımı bir film.
Bu filmde Valery Solonas'ın Warhol'u vurma hikayesiyle karşılaşıyoruz.
İkincisi şu anda hala Netflix'e yayında olan Andy Warhol günlükleri.
Burada da Andy Warhol'un günlüğünü yazdırdığı bir kadından derlediği şeyler ortaya çıkıyor, olaylar ortaya çıkıyor.
Onu daha yakından tanıyoruz bu filmde de.
Üçüncüsü de The Factory Girl.
Bu fabrika nasıl bir yerde Eda diye merak ediyorsanız göz atmanızı mutlaka tavsiye ediyorum.
Bir sonraki bölümde görüşene dek kendinize güzel bakın, sanatta kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
