
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hiç sorguladınız mı? Neden hiç büyük kadın sanatçı yok? Hadi gelin biraz sorgulayalım.
Instagram: belleginlambasipodcast
Reklam ve iş birlikleri için: belleginlambasipodcast@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese selam arkadaşlar. Belli İlanmasına hoş geldiniz.
Ben Eda. Derin bir anlamı olan ve bol bol sorgulayacağımız bir bölüm olacak bu.
Hatta diğer bölümlerimi oranla da birazcık uzun tuttuğum bir bölüm.
O yüzden lafı çok uzatmadan hemen başlıyorum.
Sanat tarihi deyince aklımıza belli başlı yazarlar geliyor.
İlk sanat tarihçi Giorgio Vassari, Sanatın Öyküsü kitabının yazarı Ernst Gombrie, Henry Wölflin, Erwin Panofsky, Jacob Burkhardt, Johan Winkelmann.
gibi gibi. Birçoğunu belki tanıyorsunuzdur.
Hepsi birbirinden değerli ve sağlam kaynaklar yaratan sanat tarihçileri.
Sanat tarihini yazan insanlardan bahsediyoruz orada.
Bu tarihçilere ait neredeyse birçok yapıtı okuduğumda herhangi bir kadın sanatçıdan bahsedilmediğini fark ettiğimde sorgulamalarım başladı aslında.
Sanat tarihi yazımında Kadınlar neredeydi?
Sorgulamalarım tam olarak bu soruyla başladı.
Sanat tarihinde kadınlar neredeydi?
Google'a dünyanın en ünlü ressamları yazdığımızda erkek ressamlar sıralanırken kadın ressamlara neden yer verilmiyordu?
Ya da bu erkek ressamlar tarihte bir popüler kültür nesnesine dönüştürülüp ünlenirken kadın sanatçılar neden geri planda kalıyordu bir kişi hariç?
Buna sebep olanlar toplumun kendisi miydi yoksa sanat tarihini yazan sanat tarihçileri miydi?
Dünyanın en ünlü resmi...
Mona Lisa'yı resmeden deha bir adam Da Vinci iken onunla aynı dönemde yaşamış kadın sanatçıların ismi neden sır gibi saklanıyordu?
Ya da böyle bir kadın sanatçı var mıydı?
Yani Da Vinci'ye eş olarak tutulan.
Neden müzelerde ilgi görmüyordu?
Buna sebep olan bizler miydi?
Yani bu sorgulamayı ayrımcı bir şekilde yapmıyorum bu arada.
Beni dinleyenler beni tanıyor artık.
Sanat tarihinde erkek sanatçıları bir köşeye itmiyorum bu sorgulamada.
Onu bir belirtmek istiyorum. Aksine birazdan söyleyeceklerimi zaten şaşıracaksınız.
Sanat tarihi yazımında...
kadın sanatçıların erkek sanatçılardan bağımsız neden yüceltilmediği ve üstüne basa basa değinilmediğinden bahsediyorum.
Hep sorgulamak dedim dikkat ettiyseniz.
Çünkü sorgulayacağımız bir bölüm olacak bunu tekrar ediyorum.
Sokrates insanlarla tartışırken onların Bir şeyleri sorgulamasını isterdi hep ki onun da söylediği gibi sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez.
Bir önceki bölümde bahsetmiştim dinleyenler hatırlar belki.
Yoldan geçen birine bana 5 tane ressam ismi söyleyebilir misin desek sayacağı isimler bellidir.
Çevremde ve sosyal medyada birçok kişiye sorarak ufak çaplı bir deney yaptım görmüşsünüzdür belki.
Ve maalesef sorduklarımdan çok azı kadın sanatçı ismi belirtti.
Kadın sanatçı olarak da Frida Kahlo dışında birkaç kişi neredeyse hiç bilinmeyen kadın sanatçı.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Bu kaynakların sahibi birkaç bölümde de ismini geçirmiştim.
Dinleyenler yine hatırlar belki.
Linda Nochlin Amerikalı bir sanat tarihçisi ve kadın hakları savunucusu.
Bölümün ismi de onun neden hiç büyük kadın sanatı yok adlı sanat tarihine damgasını vuran makalesinden geliyor.
Sanat tarihi yazımında temel sorunlardan biridir bu.
Linda bu makalede bir yandan kendi dünya görüşünün ateşli savunucusu olarak bir aktivist olarak yer alır.
Diğer yanda da o ateşte kör olmamış nesnel bakış açısını kullanıyor.
bir sanat tarihçesi olarak yer alır.
Ciddi anlamda sanat tarihine geniş bir perspektiften baktığımızda sanat tarihinin aslında ne kadar eril bir kurgu olduğunu, aynı zamanda ne kadar batı merkezli ideolojik bir hikaye olduğunu görüyoruz.
Ve bu batı merkezli bir perspektiften bakıldığında sanat tarihi sistematik keşifler, sınırlandırmalar, çözümlemeler ve yorumlar içeren evrensel bir bilim gibi görünüyor.
Dikkatinizi çekerim batı sanatı için söylüyorum bunu.
20. yüzyıl sanat tarihini ele aldığımızda özellikle bir akım bitip diğer akım başlamış.
İşte akımlar birbirini izlemiş gibi.
gibi bir algı var. Sistematiklikten kastım bu aslında.
Bu dönemde bir tarz ve akımın tam olarak bitip diğerinin başladığı sınırlar belirgin değil.
Yani orta çağda olduğu gibi değil örneğin.
Bir dönem kapanıp diğer dönem başlamamıştır.
Modernizmde de bir sanat akımı başlayıp bitmiş, sonrasında diğeri başlamış ve bitmiş değil.
Bahsetmiştim bunlardan. Ve aslında gösterildiği kadar aşırı sistematik bir yapıya da sahip değildir.
Burayı da hemen açalım. Modernizm bir kent bilimi aslında.
Bir kentin kendi dinamikleri doğrultusunda gelişiyor ve her kentin de dinamikleri farklı.
Dolayısıyla modernizmin gelişimi de kentten kente değişkenlik gösterir.
Paris de farklıdır, Londra da veya Berlin de farklıdır.
Modern sanat biliyorsunuz ki bir başkaldırıyla, iktidar mekanizmalarına bir tepki olarak, otoriteyi yıkma isteğiyle başlar.
Bizde de aynı zamanda bu sistematik sanat tarihi yazımı evrensel bir şeymiş gibi temel alınır ve onunla da kendini kronolojik olarak kıyaslar.
Yani Türk sanatı. Kronolojik olarak kıyaslamaktan kastım da şu işte batıda empresyonizm şu tarihte başladı bizde de bu tarihte diyerek gecikmişlik vurgulanıyor.
Batılılaşma bizde nasıl modernleşme olarak algılanıyorsa biz bu modernleşmeyi ucundan da olsa yakalayabilmişizdir gibi bir algı var.
Üstelik kendi toplum dinamiklerimizde görmezden gelenebiliyor.
Ve kendi toplum dinamiklerimiz görmezden gelindiği gibi toplumsal cinsiyet sorunu da sanat tarihi yazımında görmezden geliniyor.
Kadınlardan söz açmak bu noktada önemli.
Çünkü kadın batılılaşma dönemi itibariyle modernleşmenin de bir sembolü.
Kadınların süre gelen koşulları da modernleşmenin dinamiklerine uymuyor bildiğiniz gibi.
Hani hep modernizme ele aldığımızda batıyı parmak gösteririz.
Çünkü batılılaşma bir modernleşmedir ya hani aynı zamanda.
Ama bu modernleşmenin içinde modernleşmenin sembolü olan...
gösterilen kadına hak ettikleri şekilde bir yer verilmediğini görüyoruz.
Modernizm sanatçıları dediğimizde dahi aklımıza gelen isimler belli.
Doğal olarak aslında kadın sanatçıların tarihsel olarak göz ardı edildiğine, sanat tarihinde adlarının nadiren geçtiğine ve bulundukları sanat ortamının dinamikleri kapsamında başarı elde etmekte zorlandığı bir
gerçek. Hatta çok büyük bir gerçek.
Linda'nın makalesi 2008 yılında Türkçe olarak ilk yayınlandığında Ki bu makale çok değerli olmasına rağmen yazılışından ancak 40 yıl sonra Türkçe'de yayınlanmış ancak bugünkü kadar gündemde olmamış.
2000'li yıllarda bile ülkemizin belki de en çarpık ve yakıcı sorunu olan toplumsal cinsiyet orgusunu sorunsallaştıran çok ama çok az sanatçı vardı.
Ve feminist paradoks dediğimiz yani kadınların eşitliği mücadelesine bizzat kadınların mesafeli yaklaşımı gibi bir sorun söz konusuydu.
Kadınlar sanat tarihi, müze koleksiyonları, sanat piyasası...
Bu noktada şu sorular sorulabilir.
Tarih neden onlardan daha az söz etti?
Neden yapıtları koleksiyonlarda daha az yer aldı?
Türkiye'de uzun yıllar sanatsal iktidarın merkezi sayılan sanat okullarında bir iki asistan dışında atölye hocaları neden hep erkekti?
Ve yapıtları piyasada neden daha düşük fiyatlara satıldı?
Biz bugün Türkiye'de kadınların sanatsal gelişimi için bir okul kurmuş, bir kurum oluşturmuş bir kadının yani Mihri Rasim gibi bir kadının eserlerini genel yapıtları oranla Düşük bir fiyata satın
alabiliyoruz. Şaka sanıyorsunuz değil mi?
İnanın değil. Geçenlerde Instagram'da bir bilindi antika fuarının Mihri Rasim'e ait olan sertifikalı bir resminin satıldığını gördü bu gözler.
Her yönden sanat eğitimi almış, donanımlı, ülkesinde bir sanat okulu kurmuş bir kadının eserine bu denli kolay erişebiliyorken bir Van Gogh eseri satın alabilir misiniz?
Alamazsınız. Bu noktada toplumun kendi kültürüne sahip çıkma dinamikleri de çok önemli tabii ki.
Tabii durum eskisi gibi değil artık.
İnsanlar toplumsal cinsiyete dikkat çekiyor.
Genç sanatçıların kadın erkek fark etmeksizin toplumsal eşitlik taleplerini benimsiyor.
Geçmişte olduğu gibi feminist olarak dalgalanmaktan korkmadan toplumsal cinsiyet bağlamına daha çok yapıt üretebiliyorlar.
Ve galeriler ya da müzeler kadın sergileri düzenliyor.
Dolayısıyla kadın sanatçıların sanat tarihine katkıları yeniden değerlendiriliyor.
Ama yine de Noşle'nin dediği gibi...
Çok şey değişti ama bir yandan da çok yol var hala.
Örneğin bu alandaki en ünlü sanat kurumlarından olan New York Modern Sanatlar Müzesi teşhirlerini yeniden düzenleyerek erkek sanatçıların eserlerini %75, kadın sanatçıların eserlerini ise %25
'e çıkarttığı için övgüler alabiliyor.
Londra Ulusal Müzesi'nde ise bu oran %99'a 1, Şikago Sanat Enstitüsü'nde ise %88'e %12.
Amerika'nın önde gelen 26 müzesinde son 10 yılda yapılan alımların yalnızca %11'i kadın sanatçıların yapıtlarından oluşuyordu.
Tabi sanat müzelerinde cinsiyet eşitliği ve kadın sanatçıların daha fazla temsil edilmesi konusundaki farkındalıklar artıyor artık.
Bu oranların da gün geçtikçe yükselmesi bir noktada önemli olsa da bu zamana kadar neden yükseltilmedi diye sorguluyor insan.
Ayrıca sanat eğitimi gören kadınların oranları son yıllarda nereye giderseniz gidin...
Erkeklerden daha fazla olmasına rağmen görünürlükleri, temsiliyetleri, piyasa değerleri açısından eşitsizliğin arası maalesef kapanmıyor.
Demek ki evet daha çok yol var hala.
Gelelim asıl konumuza.
Neden hiç büyük kadın sanatçı yok sorusunun ardında basit ya da karmaşık pek çok varsayım bulunuyor.
Penis yerine rahmi olan insanların, bir insan yaratan kadınların aslında insan dışında önemli bir şey yaratabilmelerinin olanaksızlığını gösteren Güya bilimsel olarak kanıtlanmış açıklamalardan tutun da
bunca yıldır erkeklerle neredeyse eşit konuma gelmiş kadınların görsel sanatlarda hala nasıl olup da çarpıcı bir başarı elde edemediklerine şaşırmak gibi yine güya açık görüşlü yaklaşımlara varıncaya kadar çok çeşitli
varsayımlar var. Linda bu soruyu sorduğunda feministlerin ilk tepkisinin yemi olduğu gibi yutmak, veya soruyu sorulduğu biçimiyle yanıtlamak olduğunu söyler.
Yani tarih boyunca değerli ya da değeri yeterince bilinmemiş kadın sanatçıları bulup ortaya çıkartmak onların aslında ne kadar yetenekli, ne kadar üretken, çalışkan olduklarından bahsederek bu konuda sürekli
bir kanıt sunmaya çalıştıklarını söyler.
Ancak ona göre bu çabaların neden hiç büyük kadın sanatçı yok sorusunun ardında yatan varsayımları sorgulamak adına hiçbir çabada bulunmadıklarını dile getirir.
Çünkü tam tersine Bu çabalarla soruya yanıt vermeye çalışırken sorunun içerdiği olumsuz göndermeler üstü kapalı olarak pekiştirilmiş olur.
Bu soruyu yanıtlarken ki bir diğer varsayım da şu, kadınların sanatının büyüklük algısının erkeklerinkinden farklı olduğu.
Kadınlık durumunun ve deneyimlerinin kendine özgü koşullarına dayanan hem biçimsel hem de anlatımsal nitelikleri açısından farklı ve ayırt edilebilir bir kadın üslubunun varlığı kanıtlanmaya çalışılır.
İlk bakışta mantıklı gelebilir.
Aslında ama değil hemen anlatayım.
Kadın sanatçıların toplum içindeki deneyimleri ve koşulları.
erkeklerinkinden farklı ve doğal olarak kadınlık deneyimini ifade etmek için bir araya gelen bir grubun ürettiği sanat, üslup açısından kadın sanatı olmasa da en azından feminist sanat olarak tanımlanabilir.
Çünkü örneğin kübistler ya da ekspresyonizmdeki mavi süvariler grubu gibi bunlar üslup ya da anlatım bakımından açıkça tanımlanabilen belli özelliklere sahiptir.
Bu resimlere baktığımızda anlayabiliyoruz yani bunu.
Ancak kadın sanatçıların üslupları arasında bağ kuracak ortak bir kadınlık paydası genel olarak yok.
Örneğin 18. yüzyıl Fransası'nın rococo üslubunu bir göz önünde bulunduralım.
Bu akım barokun son dönemi olarak ortaya çıkar ve ince süslemelerden, zarafetten ve zariflikten, naif işlemelerden oluşur.
Aslında kadınsa olduğunu söyleyebilmek mümkün.
Ancak erkek sanatçılardan oluşuyor bu dönem.
Yoğun süsleme kullanımı.
incelik, zarafet gibi özellikler kadınsı bir üslubun yapı taşlarını oluşturuyorsa, onlarla aynı dönemde yaşayan kadın sanatçıların resimlerinde de bu kadınsı üslubu görmemiz gerekirdi ama göremeyiz.
Çünkü kadınsı bir üslupla resim yapmazlar.
Kadınlar ev içi yaşam sahnelerine ya da çocukluk temalarına değindilerse, erkek sanatçılar da değindiler.
Demek ki bu noktada da kadınların sanatının, büyüklük algısının erkeklerinkinden farklı olduğunu ve kadınların deneyimlerinin kendine özgü koşullarını Sonuç olarak belli konuları
seçmek ya da seçmemek belli bir üslubun üstelik özünde kadınsı olarak değerlendirilebilecek bir üslubun göstergesi sayılmaz.
Linda bu noktada sorunun feministlerin kadınlığın ne olduğuna dair anlayışından değil çoğunluğun sanatın ne olduğuna dair paylaştığı yanlış anlayıştan kaynaklandığını dile getiriyor.
Yani sanatın bireysel Duygusal deneyimlerin doğrudan kişisel bir ifadesi, kişisel yaşamın görsel yollarla ifade edilmesi gibi bir görüş var yani.
Bundan bahsediyorum. Çünkü sanat çoğu zaman hiç de böyle bir şey değildir Linda'ya göre.
Ona göre sanat üretimi kendi içinde tutarlı bir biçim dilini gerektirir.
Ve bunların ya eğitimle, çıraklıkla ya da uzun süren bireysel deneyimlerle öğrenilmiş veya edinilmiş olması gerekir.
Çünkü sanatın dili...
Kağıt ya da tuval üzerinde boyayla, çizgiyle, taş, kil, alçı ya da metal ile somut olarak biçimlenir ya da diğer malzemelerle.
Sanat ne dokunaklı bir yaşama öyküsü ne de kişisel sırların fısıldandığı bir iç dökme aracıdır derliğinde.
Ki bu noktada durup düşünmenizi isterim.
Geniş bir perspektiften bakın.
Acıklı hayat hikayelerini popüler kültüre meze edip sanatçıyı yücelten kimler?
Sanat tarihçileri mi, bizler mi yoksa o sanatçıların kendileri mi?
Çünkü bir sanatçı kendi sanatını aktarmak amacıyla üretim yapar.
Acıklı hayat hikayesini aktarmak değildir niyeti.
Onu dramatize eden, onu tanıtanlardır aslında ya da onu yücelten bizlerizdir.
Linda makalesinde şu noktaya parmak basıyor.
Bildiğimiz kadarıyla...
çok büyük kadın sanatçı olmamıştır.
Ama yeterince araştırılmamış ve değerlendirilmemiş çok iyi kadın sanatçılar vardır.
Eda, Frida Kahlo var.
Frida Kahlo yaşadığı dönemde çok iyi bir kadın sanatçı değildi biliyorsunuz ki.
Kanalımda ona ait bir bölüm var.
Öldükten sonra değeri bilinen ve popüler kültür nesnesi haline getiren bir sanatçı olmuştur Frida.
Ancak büyük kadın sanatçı olmadığı gibi hiç büyük Litvanyalı caz piyanisti ya da eski molu tenis oyuncusu da yoktur derliğinde.
Durumun böyle olması üzücü elbette ama tarihsel ve eleştirel kanıtlarla ne kadar oynanırsa oynansın.
Durum değişmeyecek. Michelangelo veya Rembrandt, Delacroix veya Cezanne, Picasso veya Matisse, hatta daha yakın dönemden de Kooning veya Warhol ayarında kadın sanatçı yoktur.
Aynı zamanda bunları eşdeğer siyahi Amerikalı sanatçı da yoktur.
Ciddi anlamda tarihe gizlenmiş.
Çok sayıda büyük kadın sanatçı olsaydı ya da erkeklerin sanatına karşılık kadınların sanatının farklı ölçütlerle değerlendirilmesi gerekseydi o zaman feministler ne için savaşıyor olurdu?
Beni linçlemeyin bu arada.
Bu dediklerim tamamen Linda'nın makalesine dayanıyor.
Katılırsınız veya katılmazsınız.
Geçmişin ve bugünün düzeninin kadınlar için özellikle sanat alanında ve diğer yüzlerce alanda engelleyici, baskıcı ve cesaret kırıcı olduğunu da belirterek Şunları ekliyor.
Sorun bizim kaderimizde, hormonlarımızda.
veya regil olmamızda ya da kadın olmamızda değil.
Sorun kurumlarımızda ve eğitimimizde.
Dolayısıyla kadının eşitliği sorunu sanatta da erkeklerin iyi veya kötü niyetinden ya da kadınların kendine güveninden veya güvensizliğinden değil, kurumsal yapıların niteliğinden ve bu kurumların kadınlar
dahil diğer dışlanan insanlara da dayattığı gerçeklik anlayışından kaynaklanıyor.
Ve hep orta sınıf beyaz erkekleri şanslı bulduğunu dile getiriyor makalede.
Kadınların ve siyahilerin karşılaştıkları zor koşullarda göz önüne alındığında ve beyaz erkeklerin bilim, sanat, politika gibi alanlarda ayrıcalıklı olduğu da göz önünde bulundurulduğunda aslında büyük bir başarı elde
etmiş olmaları bir mucize.
Tan renginden dolayı ya da kadın olduğundan dolayı bu ayrımcılığa maruz kalan yüz binlerce kişi var çünkü ve aralarından birkaçının bu ayrıcılığa rağmen başarılı olmaları çok sevindirici.
Feminist bir bakış açısına sahip olsa da sadece kadınları değil dikkat ettiyseniz dışlanmış her kesimi ele alıyor.
Neden hiç büyük kadın sanatçı yok sorusunun ne anlama geldiğini ciddi anlamda düşünmeye başladığımızda bu tarz önemli soruların sorulma şeklinin bizi bu dünyanın düzeni hakkında nasıl koşullandırdığını da fark
edebiliyoruz. Bu sorunu baştan kabul etmiş durumdayız.
Çünkü bu bir gerçek. Kadınlar ve kadınların sanat ya da diğer alanlardaki durumları egemen erkek iktidarın bakış açısından değerlendirilebilecek bir sorun değildir diyor Linda.
Bunun yerine potansiyel kadınların kendilerini potansiyel olarak erkeklere eşit varlıklar olarak görmesi gerektiğini ve durumlarının değerlendirilmesinin kendilerine acımadan, belli bakış açılarını kendilerine mal
etmeden yapmaya hazır olmaları gerektiğini vurguluyor.
Yine bir durup düşünmek gerekiyor bu noktada.
Aslında ne kadar haklı öyle değil mi?
Tarihte bu durumu yıkan belli kadınlar var tabii ki.
Ancak bu durumu kabullenen yani onların egemenliğini kabul eden kadınlar ne yazık ki daha fazla.
İlk çağlardan bu yana bu durumu kabullenmeyerek hareket edilseydi ve her zaman eşit görülseydi biz zaten bu konuları konuşmuyor olurduk.
Ya da feminizm ortaya çıkmazdı.
Çünkü savunacakları bir sorun olmazdı ortada.
Şöyle bir kıyaslama yapıyor benim çok dikkatimi çekti açıkçası.
Sanat uğraşı ile toplumsal sınıf ilişkisi bağlamından baktığımızda neden aristokratlar arasında büyük sanatçı yok sorusu ile neden hiç kadın sanatçı yok sorusuna verilebilecek cevapların benzediğini
savunuyor Linda. 19.
yüzyıldan önce Burcuva 3 sınıfından daha yüksek bir sosyal sınıftan çıkmış herhangi bir sanatçının akıllara gelmediğini belirtiyor.
Konu sanat hamilliği ve izleyiciliği olduğunda da aristokrasinin büyük bir payı olduğunu ancak sanatsal yaratı anlamında aristokrat sınıfın katkısının amatör çabalardan öteye gidemediğini vurguluyor.
Ve şu soruyu soruyor.
Yoksa o... Altın yumurtlayan tavuk yani deha dedikleri o şey kadınların ruhunda olmadığı gibi aristokraside de mi yoktur?
Aristokratların ve kadınların toplumsal görevler ve etkinlikler için zorunlu olarak harcadıkları zaman göz önünde bulundurulduğunda hem üst sınıftan erkeklerin hem de kadınların kendilerine tümüyle Profesyonel
bir sanat üretimini adamalarını zor hatta olanaksız kullan şeyin toplumsal taleplerle ve beklentilerle ilgili olup olmadığını sorguluyor.
Linda sorunun temelinde genel olarak sanatın...
nasıl üretildiğini ve özel olarak da büyük sanat yapıtlarının nasıl ortaya çıktığına dair birçok naif, çarpıtılmış ve sorgulanmadan kabul edilmiş düşünce yattığını belirtiyor.
Bu varsayımların da bilinçli ya da bilinçsiz olabileceğini vurguluyor ve tarz olarak birbirine hiç benzemeyen Michelangelo ve Van Gogh gibi ya da Raphael veya Jackson Pollock gibi sanatçıların büyük sanatçı
sıfatının altında bir araya getirildiğini belirtiyor ki doğrudur da ama gözden kaçan bir şey olabilir mi acaba?
diye sorguluyor. Büyük sanatçılar bir deha sahibi olarak görülen sanatçıdır.
Deha ise bir şekilde büyük sanatçının kişiliğinde cisim bulmuş, zamandan bağımsız ve gizemli bir güç olarak görülür.
Bu sanatçıların doğduğu günden beri gizemli bir öz taşıdığını yani bir nevi işte az önce söylediğim gibi altın yumurtlayan tavuk yerine konulan bir deha olduğunu, bir yetenek olduğunu belirtir.
Ve bu yetenek elbet bir gün ortaya çıkacak ve keşfedilecek.
Çünkü tarihte bu deha Burada Platoncu bir bakış açısı yatıyor aslında.
Platon sanatı ve sanatçıyı birer taklit olarak gördü hatırlarsanız.
Yani yoktan var eden bir deha olarak görmezdi.
Linda da bu sonradan keşfedilecek olan dehaların hikayesinin birer peri masalı gibi göründüğünü savunuyor.
Ve Giotto'nun hikayesini örnekliyor.
Giotto yoksul bir çoban olarak yansılır ve taşlara koyun resimleri yaparken yaşlı bir sanatçı olan Cimabue tarafından keşfedilir ve bu hikayede Vasari tarafından ölümsüzleştirilerek sanatsal
bir efsane haline gelir.
Gizemli rastlantı sonucu Goya gibi sanatçılar da benzer pastoral koşullarda keşfedilmiştir.
Yani bu gizemin kaynağı nereden geliyor diye sorarlıyım da.
Bu arada bunlar altın yumurtlayan tavuk unutmayın.
Altın yumurtlayan tavuk ne ya?
Daha sonra Picasso'dan bir örnek verir.
Genç Picasso önce Barcelona daha sonra da Madrid Sanat Akademisi'nin başka adayların birkaç ayda hazırlanmasını gerektirecek kadar zor bir giriş sınavını 15 yaşındayken bir günde geçtiğini belirtir.
Ve der ki sanat akademilerine başvuran benzeri ölçüde yetenekli ama sonradan bilinmemiş bir sürü ressam var.
Bunlar neden tarih kitaplarında yerini almıyor ve biz neden Picasso'nun babasının bir sanat eğitmeni olduğunu gözününde bulundurmayıp onun bir günde geçtiğini efsaneleştiriyoruz ki bu noktada Picasso'yu suçlamıyor
yazarımız sanat tarihçilerini suçluyor çocuk gelişimi için yapılan araştırmalarda çocuklarda mantığın ve hayal gücünün gelişiminde zekanın ya da dehanın sabit bir öz değil dinamik
süreçte gelişen bir olgu olduğunu vurgulamış ve bu yetenekler ya da zeka Bebeklikten itibaren yavaş yavaş, adım adım gelişir.
Hatta bulundukları ortama bağlı olarak da bazen daha erken geliştiği gözlemlenmiştir.
Bu durum da bundan haberdar olmayan tarihçilere doğuştanmış gibi ve bir mucizeymiş gibi gelir.
Günümüzde bir tarihçi bunları yazsa muhtemelen dikkate bile alınmaz.
Ama insanoğlu mitleri sever, abartı hikayeleri, dramayı sever.
Bu yüzden de dikkat çeker bu tarz yaşama öyküleri.
Aslında Lina çok realist bir bakış açısından ele alıyor olayları.
Hayalperest bir tutumla almıyor dikkat ederseniz.
Hiç büyük kadın sanatçı olmamasının nedeni...
bireysel bir dehadan veya onun eksikliğinden kaynaklanmıyor.
Toplumsal kurumların niteliğine, bu kurumların neyi yasaklayıp neyi desteklediğinden kaynaklanıyor.
Buraya kadar her şey anlaşılmış durmuyorum.
Bir meseleyi daha ele alıyor sevgililiğindacığım ki en önemli meseledir bu.
Mihri Rasim bölümünde bahsetmiştim.
Bir sanatçı için, profesyonel sanatçı olma yolundaki bir aday için insan anatomisi bilmek çok önemli.
Ve bu anatomileri öğrenmenin temel kaynağı da...
Nötr çizimleri Bugün bile dünyada kusursuz anatomi çizen biri olarak Leonardo da Vinci parmakla gösterilir.
Altın yumurtlayan tavuklarımızdan birisidir kendisi.
Da Vinci'nin bu denli kusursuz anatomi bilgisine sahip olması doğuştan gelmiyor tabii ki.
Leonardo dönemindeki papa ve soyluların himayesi altında çalıştığı için insan cesetlerini inceleme fırsatı bulmuştu ve kadavralarla çalışıyordu.
Bu cesetleri detaylı bir şekilde inceleyerek kasların yapısını, organların yerleşimini ve vücudun diğer...
diğer anatomik özelliklerini anlamaya çalıştı.
Çizimler yaparak, durmadan çalışarak bu kusursuz anatomi bilgisine sahip oldu.
Hatta 19. yüzyılda geleneksel resim sanatçıları klasik bir idealleştirmeye ve zamanlar ötesi bir evlenselliğe gölge düşürdüğü için anıtsal resimlerdeki figürlerin çıplak
olması gerektiğini savunuyorlardı.
17. yüzyılın başında kurulmaya başlanan sanat akademilerinde eğitim programlarının temelini genellikle erkek çıplak modelden çalışmak oluşturuyordu.
Ancak kadın modelden çalışmak devlet sanat okullarında 1850 yılına dek yasaktı.
E gel gelelim. Sanata hevesi olan kadın sanatçılar için erkek ya da kadın hiç fark etmez, canlı bir modelden çalışmak tümüyle yasaktı, olanaksızdı.
1893 yılında bile kadın öğrenciler Londra'daki Kraliyet Akademisi'nin model sınıfına sokulmuyorlardı.
Sonrasında izin verildiğinde ise modeller nü değildi.
Dolayısıyla kadın sanatçılar desenlerden ve gravürlerden kopya ederek veya heykellerin alçı kalıplarından çalışarak gelişmeye çalışıyordu.
Ama inanın aynı şey değil.
Bir tıp öğrencisinin bırakın kadavra üzerinde çalışmayı, çıplak beden görme olanağından yoksun bırakılması gibi bir durum bu.
Sonuç olarak bu durumda kadın sanatçılar da portre, gündelik hayat resmi, manzara ya da natürmort gibi daha düşük düzeyli türlere yönelmek durumunda bırakıldı.
Şimdi bu sanatçılardan bir daha çıkmasını ya da sanat alanında atılım göstermesini nasıl bekleyebilirsiniz ki?
İlginç olan da nedir biliyor musunuz?
Bir grup erkeğin önünde model olarak çıplak durması uygun görülüyor.
Model olarak çıplak bir erkek veya kadını çizerek çalışılması uygun görülmüyor.
Tabii ki bu durumu yıkan kadınlar oldu mu?
Oldu. Ama isimleri tarih kitaplarında altın harflerle yazıyor mu?
Yazmıyor. Tabii dahası da var.
Özellikle Fransa'da düzenli ilerleyen bir sanat eğitimi programı vardı.
Ve belirli yarışmalarıyla akademik eğitim biçimi başarıya giden tek yoldu o dönemde.
Bunların en önemlisi olan ve kazanına Roma'daki Fransız Akademisi'nde çalışmalı olanı sunan Roma Konkuru 19.
yüzyılın sonuna yani akademilerin önemini yitirdiği döneme kadar kadınlara kapalı tutuluyordu.
Dolayısıyla kadınlar profesyonel bir ressam olarak görülmüyordu anladığınız üzere.
Nitekim yüzyıl ortasında kadın sanatçıların sayısı erkeklerin üçte biriydi.
Teşvikten Eğitim olanaklarından böylesine yoksun bırakılan kadınların belli bir yüzdesinin yine de sabırlı olup sanata meslek edinmeye çalışması aslında bir mucize değil midir?
Kadınların erkeklerle edebiyat alanında neden daha eşit koşullarda rekabet edebildikleri böylece anlaşılıyor aslında.
Ki Virginia Woolf'un kendine ait bir oda kitabını okuyanlar kadınların bu alanda da aslında nedenle zorlandıkları ve ayrımcılığa uğradıklarını anlayabilir.
Sanıldığı kadar eşit değillerdi hiçbir zaman hiçbir alanda.
Virginia Woolf ayarında görsel sanatlarda böyle bir kadın ressam ismi duyabilmiş değiliz.
Bir diğer konu da Rönesans ve sonrası dönemde yaşayan büyük sanatçıların akademik ortamda bulunmanın yanında fikir alışverişi içine girebilecekleri humanist aydınlarla arkadaşlık etmesi, sanat
hamileriyle gerekli ilişkileri kurması, özgürce ve bol seyahat etmesi gibi durumlar kadınlar için pek mümkün.
değildi tahmin ettiğiniz üzere.
E daha hiç mi büyük kadın sanatçı yok diyeceksiniz.
Kadın sanatçıların neredeyse tamamı sanatçı babaların kızları olduğu veya kendilerinden daha güçlü ya da baskın bir erkek sanatçıyla yakın bağları olduğu için tarihçiler ve eleştirmenlerin gözüne çarptığı
bir gerçek maalesef.
Frida Kahlo bile Diego ile olan ilişkisinden dolayı saygınlık kazanmıştı ki sonrasında neler olduğunu hepimiz biliyoruz.
Ne kadar yetenekli veya dahi olurlarsa olsunlar, kadınların erkeklerle aynı ölçüde sanatsal yetkinlik veya başarı elde etmelerinin gerçekten de kurumsal olarak olanaksız hale getirilmiş
olduğu gerçeği kabak gibi ortada.
En basitinden Art News gibi kayda değer sanat dergilerinde bile sanatçılar hakkında yazılmış 81 makalenin yalnızca ikisi kadınlar hakkında.
Bir sonraki yıl ise yani bu makaleler yayınlandıktan bir sonraki yıl ise neyse ki 84 makalenin 30 tanesi kadınları ayrılmıştı ama gelin görün ki bunların dokuzu özel
kadın sayısı içindeydi.
Nitekim büyük sanatçı ideali eskisi kadar önem taşımıyorsa da sanat dünyasına yine de bazı olağanüstü, büyük çaplı, uzun ömürlü kariyerlerin olduğu ve son zamanlarda kadın
sanatçıların yapıtlarında ortaya çıkan o eski tip sanatsal görkemle karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün.
Neyse ki günümüzde akademik ortamda da sanat dünyasında da kesinlikle çok şey değişti.
Kadın sanatçılar, kadın sanat tarihçileri ve kadın eleştirmenler gerçekten fark yaratıyorlar.
Durum artık 1970'lerdeki gibi değil neyse ki.
Akademik ortamda toplumsal cinsiyet çalışmalarıyla ilgili gelişen yeni alanlar var.
Müzelerde ve sanat galerilerinde toplumsal cinsiyete eleştirel yaklaşan üretimler de var.
Her türlü kadın sanatçıya artık bakılıyor, onların hakkında konuşuluyor ve onlar da iz bırakabiliyorlar.
Ve bu kadınları siyahi kadınlar da dahil.
Yine de çok yolumuz var hala.
Bir sonraki bölümde görüşünceye dek sanatla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
