
Modanın Bir Sanat Eserine Dönüşmesi - Bashaques
24 Şubat 2024 · 11 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Giyilebilir bir sanat eseri mi? böyle bir şey gerçekten mümkün mü?
Transkript
Altyazı M.K.
Az önceki
bölümde modanın sanat olup olmadığından detaylıca bahsetmiştik.
Bu bölümde de modayı sanatla birlikte yeniden yorumlayan, defilelerini birer sanat sergilerine dönüştüren Türk moda tasarımcısından yani Başak Cankeş'ten bahsetmek istiyorum.
Ve tabii ki onun koleksiyonlarının ardındaki hikayelerden bahsedeceğim.
Her tasarımcının ilham kaynağı elbette farklı.
Kimi tasarımcı veya sanatçı çeşitli somut olaylardan etkilenip bunu tasarımına aktarıyor.
Kimisi de benim gibi tarihten, sanat akımlarından, farklı kültürlerden esinlenip...
Bu alanda gerçekten çok başarılı Türk tasarımcılar var.
Defilelerini izlediğinizde çağlarının çok ötesinde olduklarında fark edebiliyorsunuzdur.
Ben Başak Cankeş'in defilelerini izlediğimde tam olarak böyle hissediyorum.
Yani bu kadın çağının gerçekten çok ötesinde diye düşünüyorum.
Çünkü tasarımlarını sergilemek için hazırladığı defileler gerçekten klasik bir defile olmanın çok çok ötesinde.
Ve moda gibi dev bir sektörden söz ediyoruz.
Bu sektörü sanatla buluşturmamak zaten olmazdı.
Bu tarz tasarımcılar da defilelerini birer performans sanatına dönüştürebiliyor.
Kimisi hayata geçirdiği koleksiyonla hikayesine ilham bulduğu noktaları bizlere aktarıyor.
Kimisi de koleksiyonu sunduğu defilesiyle.
Türkiye'de Başak Cankeş modayı gerçek anlamda sanatla buluşturan isimlerden biri ve tiyatral moda performansı alanının Türkiye'deki belki de en önemli temsilcisi.
Başak's markası ile giyilebilir sanatın öncülerinden ve modayı birer sanat şovuna...
dönüştürerek bütün yaratıcılığını ortaya koyuyor ve bizim gibi sanatseverlerin veya sanatçıların gerçekten nefeslerini kesiyor.
Aslında kendisi bir nevi hikaye anlatıcısı çünkü yaptığı tasarımların, koleksiyonların, hazırladığı performansların hepsi bir hikayeye dayanıyor.
İlk olarak beni en çok etkileyen bir defilesinden bahsetmek istiyorum sizlere.
Markasının 2017 yılında düzenlediği Funeral of Love yani aşk cenazesi adlı defilesi.
Bu defile Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde düzenlendi ve bir model O da şovundan çok daha fazlasına sahip.
Gösterinin başında kalp atışlarının ritimlerini duyuyorsunuz.
Ve sahnenin başlangıç noktasında da buzdan yapılmış bir dağ görüyorsunuz.
Her taraf karanlık ve sadece o buzdağı.
Aydınlatıyor ortalığı. Eşsiz dansıyla profesyonel dansçı Begüm Can Bulatoğlu gösteriye hayat veriyor.
Ve gösterinin muhteşem müziği de Fazlı Say'a ait olan Kare Toprak.
Gösterinin devamında ise mankenler ellerinde kalp heykelleriyle buzdağına doğru yürüyerek koleksiyona ait sadece kırmızı renkten oluşan tasarımları izleyicilere tanıtıyor.
Bütün mankenler de bu şovun birer parçası tabii ki.
Ve düzenlenen kareografilere uygun olarak danslarıyla, hareketleriyle, müziğe uyumlu ritimlerle koleksiyon...
Bu koleksiyon izleyicilerle buluşturuyor.
aşk ve ölümün çelişkisini betimliyor.
Başak Cankeş, modayı
psikolojik bir rahatlama olarak tanımlıyor.
Acının bir kumaş parçasında yolunu bulması ve maddileşmesinin gerçekleşen bir sihir olduğunu açıklıyor.
Bu koleksiyonun tamamı Başak Cankeş'in geçmişte oluşturduğu ve tasarladığı her koleksiyona ait iki farklı formdan oluşuyor.
Aşk uyumsuzluğun güzelliğinde ifade ediliyor ve iki ruh bir araya geldiğinde oluşanı da her yaratılan parçada yansıtıyor.
Sonrasında da şunları ekliyor.
Hayatımıza hiç erimeyen buzdağı gibi insanlara tanık olmuş olabiliriz.
Eğer erirlerse...
derinliklerini kaybedebilirler.
En çok takdir etmeyi umduğumuz kişilerin değerini diğerlerinden aldığımız derslerle anlarız, diyor.
Sizi bilemem ama aşk gibi karmaşık bir olguyu ve onun ardındaki bu realist anlamları bir kıyafet koleksiyonuna yastıp bir de bunu bir performans sanatına dönüştürmek beni çok etkiledi.
Bence izlediğinizde siz de benimle aynı şeyi düşüneceksiniz.
Açıklama kısmındaki linkten Defile'yi izleyebilirsiniz.
Yine bir başka performansında bizlere bambaşka bir hikaye anlatıyor.
Ve bunu bir kostüm sergisi aracılığıyla yapıyor.
Geçen sene 10 Ocak ve 1 Mart tarihleri arasında 1500 yıllık tarihi olan bir yerde Yerebatan Sarnıcı'nda gerçekleştiriyor bu performansı.
Ve oldukça anlamlı.
Çünkü kostüm sergisinin adı Medusa'nın Çığlığı.
Başak Cankeş giyilebilir sanatın öncüsü olarak bir kez daha bizlere eşsiz yeseneklerini deneyimleme fırsatı sundu.
Peki böylesine eski ve tarihi bir mekanda bu kostüm sergisi bizlere nasıl bir deneyim sundu diye soracak olursanız ilk olarak dans, müzik, kostümler her şeyiyle görsel bir şölen sunduğunu söyleyebilirim.
Öncelikle müze girişinde bu deneyime odaklanmaları için konukların telefonları kilitlenerek video çekimine izin verilmedi.
Dahası bu deneyimin birer parçası gibi hissetmeleri için gelen konuklara bir de siyah bir pelerin giydirildi.
Gösteri esnasında eşsiz Medusa kostümüyle sarnacın sularına yayılmış bir şekilde gezinen bir baş dans sanatçısı Medusa'nın içsel...
adeta birer sanat eseri olarak izleyiciye sunuldu.
Gösterimin birinci seansında dünya dalış rekorçmeni Şahika Ercümen 1500 yıllık tarihe bir dalış yaptı ki bu beni en çok etkileyen olaylardan birisi oldu.
Sarnıcın istasyonları çok doğru bir şekilde belirlenmişti.
Öyle ki bu istasyonlara doğru yürüyen seyirciyi suda Şahika Ercümen yönlendirdi.
Deniz kızı kostümünde yer alan ışıklarla karanlık sularda yüzerken bunu gerçekleştirdi Şahika.
Yani müthiş bir performans.
Dahası Sarnıcın sularında yüzen...
Şahika yine izleyenler eşliğinde Medusa'yı arıyordu.
Bir nevi mitolojide ilk haksızlığa uğramış kadın olarak bilinen Medusa'nın hakkını geri teslim etmek üzere sarnıcın kalanlık sularını aydınlatıyordu.
Türk performans sanatçılarından Ekim Bernay bu performansların hareket yönetimi ve kast direktörlüğünü üstlendi.
Tarihi böylesine modernize edilmiş bir sanatsal etkinlikle birleştirmek gerçekten nefes kesici.
Bir diğer hikayesi ve koleksiyonu ise çok çok farklı.
Gala'nın Hareme Girişi adlı bir koleksiyon.
Salvador Dali üzerinden sürrealizm akımının Türk minyatürüne uyarlanmasını içeriyor bu koleksiyon.
Bu fikrin başlangıç noktasında Salvador Dali'yi Osmanlı sarayının içinde düşünüyor ve nasıl minyatür çizerdi sorusundan yola çıkarak Osmanlı minyatürlerini sürrealizm ile harmanlayarak bir koleksiyon
oluşturup bunu da yine bir performans sanatına dönüştürüyor.
Bu koleksiyon için minyatür sanatçıları ile çalışıyor tabii ki.
Minyatür sanatçıları da iki boyutlu bir dünya ile sürrealist bir dünyayı birleştirerek tasarımını oluşturuyor.
Özellikle Dali ve diğer sürrealist sanatçıların eserleri derin perspektiflere, rekursilere sahipken ya da üç boyutlu gibi görünüyorken perspektifin ya da boyutun olmadığı bir minyatür sanatını sürrealizme
entegre etmek gerçekten sıra dışı bir düşünce biçimi.
Çünkü tüm minyatürler Daha doğrusu Osmanlı sanatı iki boyutlu olmak ve öyle görünmek zorunda.
Üçüncü boyut sembolik olarak Tanrı olarak görülüyor ve bu nedenle yapılan çizimler boyutlu değil, bütünlük sağlamak amaçlı da olduğu için Perspektif kullanılmıyor.
Bütün bu koleksiyonlar bunu uygun olarak tasarlandıktan sonra yeni bir şov ile izleyiciyle buluşuyor ve bu şovda kırılan bir yumurta ile başlıyor.
Yumurta hem sanatçının kırılma anını temsil ediyor, hem Dalin'in eserlerinde yer alan bir imge, hem de minyatür sanatında çok sık kullanılmasına dair bir gönderme yapmış oluyorlar.
Nakkaşlar, nakkaş eski Türk dilinde resim yapan yani ressam demek bu arada, minyatürlerini bu aherlenmiş kağıtlara yaparlardı.
Ve bu ahirlenmiş kağıtlarda yumurta akı ve şapın karıştırılması ile elde ediliyor.
Babam da bir minyatür sanatçısı olduğu için ben yapım sürecine çok şahit oldum.
Peki eden neden yumurta sürülüyor diye soracak olursanız birden çok nedeni var aslında.
Bu aharlı kağıt üzerinde kalemin kayması çok kolay oluyor.
Mürekkep de çok kolay ve kıvamında aktığı için kağıda tam silmiş oluyor.
Ve bu kağıt üzerinde yazılar daha kolay yazılıyor.
Yazının keskinliğini sağlamak da kolay oluyor bir yandan.
Aynı zamanda... bu kağıtlar üzerine yazılan yazı hiç bozulmadan ve solmadan asırlarca muhafaza edilebiliyor.
Bu şovda da mankenler koleksiyona ait tasarımlarla yuvarlak bir platformun üzerinde yer alıyorlar ve her bir platformdaki tasarım bir harem odasına gönderme yapıyor.
Ve platformlar kendi etrafında dönerken izleyici de tasarımların etrafında durup izleyebiliyor.
Sadece bununla da kalmıyorlar.
Yapılan bütün minyatür tasarımları bir battaniyenin üzerine basılmış olarak sergileniyor.
Bu minyatürlerde Dali'nin uzun bacaklı filine ters bir şekilde binen bir Nasreddin Hoca görebilirsiniz.
Ve bir Osmanlı hamamında iplere gerilerek asılmış Dali'nin eriyen saatlerini de.
Dali bir nakkaş olsaydı nasıl olurduğunun cevabını görebiliyoruz aslında.
Bütün bu koleksiyonlara ait görselleri belleğin lambası podcast hesabımda paylaşacağım.
Oradan da bakabilirsiniz. 2019 yılında yaptığı bir TEDx konuşmasında hikaye olmadan imgelerin tamamen anlamsız olduğunu düşündüğünü dile getiriyor Başak Cankes.
Kendisini yaratım sürecinde motive eden şeyin de hikayeler olduğunu belirtiyor.
Ve bütün bu koleksiyonları da tarihteki bu hikayelerden alıntılayıp yeniden yaratıyor.
Ve bütün bu şovlar için hazırladığı kıyafetlerin sokak versiyonlarını da yeniden hazırlayıp sunup alıcıları ile buluşturuyor.
Tasarım ve yaratım sürecinin her anını giyilebilir sanata dahil ediyor aslında.
Bir kıyafetin ilgi çekici olmasının ya da modanın ilgi çekici olmasının tek yolunun sanatı kullanmaktan geçtiğini inandığını dile getiriyor ki ben de böyle düşünenlerdenim.
Mesleğimi nasıl farklı yapabilirim?
Binlerce moda tasarımcısı var ve binlercesi de yetişiyor sorusundan yola çıkarak modayı farklı bir evreye taşıyor aslında.
Benim de çok uzun zamandır takip ettiğim çalışmalarına, koleksiyonlarına, tasarımlarına ve fikirlerine bayıldığım birisi açıkçası.
Türkiye'de sanata bu den...
Bir sonraki bölümde görüşene dek kendinize güzel bakın, sanatla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
