
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bir önceki bölümün devamı olan bu bölümde Beethoven’ın ümitsiz aşklarını, büyüleyici eserlerini ve sağırlıktan ölümüne kadarki süreçte neler yaşadığını anlatıyorum. Keyifli dinlemeler.
Bölümde önerdiklerim:
Septet: https://www.youtube.com/watch?v=7Kl6o3I3eNE&t=1223s&ab_channel=JamisonSanchez
Eroica: https://www.youtube.com/watch?v=nbGV-MVfgec&t=1551s&ab_channel=ClassicalMusicTVHD
9. Senfoni: https://www.youtube.com/watch?v=O3MVY6UiMag&ab_channel=AriqSallehuddin
Instagram: belleginlambasipodcast
Reklam ve iş birlikleri için: belleginlambasipodcast@gmail.com
Transkript
Herkese merhaba arkadaşlar ben Eda.
Bu arada bir süredir açılışlarda ismimi söylemediğimi fark ettim.
Etkili bir giriş yapmak için böyle daha güzel konuşmalar hazırlıyordum.
Ve sanki sizler zaten beni tanıyor ve biliyorsunuz gibi hissediyordum.
Ama aranızda yeni gelen dinleyiciler de vardır.
Bu yüzden arada hatırlatmakta fayda var.
Evet geçen hafta sevgili Beethoven beyefendinin hayatının bir bölümünü anlatmıştım.
Araya farklı bir bölüm eklemeden ikinci kısmına geçelim istedim.
Sizleri de merakta bırakmadan.
Bu arada bir önceki bölümü dinlemeyenler bu bölümden önce onu dinlemenizi tavsiye ederim.
Çünkü bu bölüm onun devamı.
Hazırsanız hadi başlayalım.
Beethoven işitme kalbi yaşamaya başladıktan ve tamamen sağır olduktan sonra bir süre herkesten saklanmıştı hatırlarsanız.
Ancak sessizliğini daha fazla koruyamadan en yakın iki arkadaşına mektuplarında bu durumu anlatmıştı.
O mektuplar gerçekten de paramparça olmuş bir kalbin haykırışlarıdır.
Ancak Beethoven işitme duygusunu Kaybettiği için pes etmedi.
Mücadeleci bir ruha sahipti zaten.
Pes etmek onun prensiplerine de tersti.
Ancak şöyle bir durum var ki o dönemin tıp dünyası günümüzde kadar gelişmiş bir durumda olmadığından insanlar hastalığa yakalandığında maalesef hayatlarını kaybedeceklerini düşünüyordu.
Yaşadığı dönemi bir hayal edin.
18. yüzyıl ile 19.
yüzyıl arasında yaşıyor bu insanlar.
O dönemlerde Francisco Goya, William Turner, Eugene Delacroix gibi dev ressamlar yaşıyordu.
Bu sanatçıların eserlerine baktığı...
yaşadıkları dönemin sanatsal ve kültürel zenginliklerinin yansımalarını görebiliyoruz zaten.
Romantizm dönemi de diyebiliriz hatta bu döneme.
Sanatsal ve kültürel açıdan hepimize Stendhal Sendromu yaşatacak türden eserler ortaya çıkmış olsa da hastalık maalesef birçok insanın peşini bırakmıyordu.
Sağırlıkta dolayısıyla çare bulunamadığından ya da en basitinden tıbbi anlamda önceden tespit edilemediğinden hatta gerçekleştiğinde dahi kesin bir şekilde tespit edilemediğinden ağır bir hastalıktı ve
ölümcül gibi görünebiliyordu.
Beethoven'ın işitme kaybı zamanla ilerleyen bir durumdu ve semptomları da artarak kendini gösterdi ve en sonunda tamamen sağırlığa yol açtı.
Zaten etkili bir tedavi yöntemi mevcut değildi.
Bu yüzden Beethoven diğer sağlık sorunları da eklenince ölecek.
Beni düşünse de arkadaşlarına yazdığı mektuplarından 25 yıl sonrasına kadar yaşadı.
Çok gençti işitme kayıpları başladığında 20'li yaşlarının sonlarına doğru geliyordu neredeyse.
Ama tabii ki güçlü bir doğası vardı ve dertlerinin ağırlığı altında daha fazla ezilmeye izin Bunun üzerine mektuplarında da şunları dile getiriyor.
Evet, gerçekten de gençliğimin henüz başında olduğumu düşünüyorum.
Her gün tam olarak tarif edemesem de varlığını hissettiğim hedefimi...
Bir adım daha yaklaşıyorum.
Ah keşke şu sağlıktan kurtulabilsem.
Dünyayı kucaklardım diyor.
Ve sonrasında da şunları ekliyor.
Dinlenmek yok. En azından ben sadece uykuda dinlenebiliyorum.
Ve o kadar mutsuzum ki uykuya eskisinden daha çok zaman ayırmak zorunda kalıyorum.
Keşke hastalığımın en azından bir kısmından kurtulabilsem.
Böylece... Hayır, daha fazla dayanamıyorum.
Kaderimle savaşacağım.
Beni asla tamamen yenemeyecek.
Bir ömürde binlerce hayat yaşayabilsek ne güzel olurdu.
Ne kadar savaşçı bir ruhu olduğunu bu cümlelerden ve sağır olsa bile çalışmayı üretmemeyi bırakmamasından anlayabilirsiniz.
İşi tamamen duymak ama duymadan beste yapan birinden söz ediyoruz burada.
O yüzden onun bir dahi olduğunu belirtmemize gerek bile yok sanırım.
Ben bu mektupları okurken aklıma Christy Brown'un Sol Ayağım kitabı geldi.
Ortaokulda falan okumuştum sanıyorum.
Çok da sevdiğim bir kitaptır.
Aranızda okuyanlar vardır mutlaka ama okumayanları da kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap.
Mektuplarındaki trajik ruhalleri o dönemde yaptığı 8.
piyano sanatı ve 7.
piyano sanatı gibi bazı işlerine de yansıyor elbette.
Ancak hepsine değil. Çünkü o dönemde yaptığı diğer eserlerinin...
Daha neşeli bir tavrı da var.
Özellikle Septet adlı bestesi ki ben çok seviyorum bu bestesini.
Beethoven sağırlık sürecinde Viyana'da kendini çok yalnız ve mutsuz hissetmeye başlamıştı.
Aklı sürekli memlekete olan Bonday'dı.
Çok büyük bir özlem duyuyordu ki nitekim bu özlemini bestelerine de yansıtmıştı.
Örneğin Septet'teki Andante bölümü temasını Ren Nehri bölgesine ait yerel bir şarkıdan alıyor.
Birinci senfonisini de aynı şekilde Ren Nehri'nden esinlenerek yazıyor.
Her iki senfoniyi de... Ben çok huzur verici buluyorum.
Özellikle septet tabii ki o benim kesinlikle favorim.
Sabahları atölyeme gittiğimde resim yapmadan önce açıyorum.
Özellikle Viyana Filarmoni Orkestrası versiyonunu çok seviyorum.
Dışarıdan kuş sesleri geliyor.
Kahvemi demliyorum. Kenarda tütsümü yakıyorum.
Sonra resim yapmaya başlıyorum.
Ruhum resmen huzurla doluyor.
O zaman benden sizlere gelsin.
Şarkının linkini açıklama kısmında bulabilirsiniz.
Siz de sabah kahvenizi içerken açın dinleyin.
Siz de ruhunuzu benim gibi huzurla doldurun.
Bu arada huzurlu hissediyorum tabii ama bu bestenin sağır olmaya başlayan bir adamın zihninden çıktığını da unutmamak gerekiyor.
Beethoven'ın fiziksel acılarına kısa süre sonra başka tür sorunlar da eklenmeye başlıyor.
En yakın arkadaşı Dr.
Wegler'a göre Beethoven hep aşırıya kaçan tutkulu aşkların peşindeymiş.
İlişkileri hep aşkın en saf hali gibi görünürmüş.
Saflık bu noktada çok önemli çünkü onun doğasında hep bir pürütenlik varmış.
Pürütenlik nedir diye soracak olursanız.
16. ve 17. yüzyılda 1.
Elizabeth İngiliz kilisesinde reformist bir hareket başlatıyor.
Bu harekete karşı çıkan, kendini saflığı aramak olarak tanımlayan dini ve ahlaki değerleri çok katı olan bir topluluk aslında Britannik.
Daha sade ve katı bir dini yaşam tarzını benimsiyorlar.
Kilisenin daha protestan ve dinin daha saf olmasını istiyorlar.
Örneğin içki, kumar, dans ve eğlence gibi dünyevi zevklerin...
Gereksiz olduğuna inanıyorlar.
Dedim ya çok katılar. Tutkulu aşkların peşinde diyorum ama daha saf bir tutkunun peşinde.
Zaten Beethoven'a göre tutku kelimesiyle zevk kelimesi kesinlikle aynı şey değil.
Onun tutkuları aşkın en saf halini temsil ediyor aslında.
Zaten şehvet dolu konuşmaları ve düşünceleri çok iğrenç buluyormuş.
Aşkın kutsal olduğunu düşünüyormuş ve bunun üzerine de değiştirilemez fikirleri varmış.
Örneğin Mozart Don Giovanni adlı bestesini para karşılığında sattığı için etmeyeceğini söylüyormuş her fırsatta.
Çünkü tutkuyla ortaya koyduğu işler parayla değişilemeyecek kadar değerliymiş.
Aşk hayatında da bu yüzden hiç yüzü gülmedi Beethoven'cığımızın.
Kadınlara böyle ölesiye aşık olur ve onlarla mutlu olma, onlarla yuva kurma hayalleri kurarmış.
Ama bu ilişkileri hep aldatılmayla sonlanırmış.
Aradığı saf aşkı ona verecek bir kadına rastlamamıştı hiç.
Her biten ilişkisinden sonra çok derin acılarla boğuşurken bulurmuş kendini.
Aşk ve acı en verimli ilham kaynaklarıymış aynı zamanda.
Hazır aşk hayatına girmişken biraz ilişkilerinden bahsedelim.
Beethoven'ın Ümitsiz Aşkları bence apayrı bir bölümün konusu.
Çok sık aşık olan bir insandı çünkü ama önümüzde hazırlanacak daha çok güzel bölümler olduğu için bu bölümde kısaca bahsedeyim.
İlk aşkı bir önceki bölümde de bahsettiğim Browning ailesinin kızı Eleanor.
Beethoven Eleanor'a piyano dersleri veriyordu ve gün geçtikçe ona aşık olmaya başlamıştı.
Ancak Eleanor onu gerçekten dost olarak görüyordu.
Beethoven Bonn'dan ayrılıp Viyana'ya taşınmadan önce bir anı defteri hazırlıyor.
Çok meşhurdur bu anı defteri.
Hatta onun hakkındaki bilgileri erişim açısından da çok önemlidir.
Sevdiği herkes anı defterini doldurup imzalıyor o gitmeden önce.
Eleanor da Alman şair ve filozof Johann Gottfried Herder'in dostluk üzerine yazdığı bir şiirden alıntı yaparak altına Bonn 1 Kasım 1792 gerçek dostsun Eleanor diyerek imzalıyor.
Ayrıca ona kendi ördüğü bir yeleği hediye ediyor.
Beethoven Viyana'ya taşındıktan bir yıl sonra Eleanor'a uzun bir mektup yazıyor ve Bond'dan ayrılmadan önce aralarında geçen bir tartışmadan söz ediyor.
Tarihçiler bu mektuptan yola çıkarak tartışmanın nedeninin Beethoven'ın Eleanor'a hislerini itiraf ettiğini ve belki de onu öpmeye çalıştığını ama Eleanor'un onun hislerini karşılıksız bıraktığını çünkü onu
dostu olarak gördüğünü ve bu duruma sinirlenmiş olduğunu öne sürüyor.
Beethoven bu mektupta şunları dile getiriyor.
Benden en son bir yıl önce haber almış olmana rağmen Tüm canlılığınla her zaman zihnimdesin.
Hayalimde seninle ve sevgili ailenle sürekli sohbet ediyorum.
Ama bu sohbetler her zaman sükunetle son bulmuyor.
Çünkü her seferinde aramızda geçen o talihsiz kavga, Gözümün önüne geliyor.
O gün sana karşı davranışım sözcüğün tam anlamıyla iğrençti.
Ama artık olan oldu.
Mektubun sonunda da yaşadıklarını geçmişte bırakmasını rica ediyor.
Eleanor, Beethoven'ın Viyana'ya taşındıktan 10 yıl sonra onları tanıştıran ve Beethoven'ın yakın arkadaşı olan Dr.
Weigler ile evleniyor.
Ve Beethoven'ı bir daha hiç görmüyor.
İlk aşkı olarak bilinen bir diğer kişi Janet adında bir hanımefendi.
Eleanor'un arkadaşı hatta Brenning'lerin evinde tanışıyorlar.
Hanım kızımız da Beethoven'ın duygularına karşılık vermiyor maalesef.
Maria Anna adında soylu bir hanımefendi var.
Yine aşık olduğu.
Bonn Sarayı'nda yüksek düzeyde bir memurun kızıydı bu.
Ve Beethoven'dan dersler alıyordu yine diğerleri gibi.
Tabii ki. Bu da Beethoven'ın aşkına karşılık vermemişti.
Tabi bu sıralar yaşları çok küçüktü yani bu bahsettiklerim Beethoven'ın Bond'a yaşarkenki aşkları.
Daha sonra Viyana'ya taşındığına Magdalena Wilman adlı yetenekli bir opera şarkıcısına aşık oluyor Beethoven.
Hatta Adelaide adlı yapıtını onun için besteliyor ve bir konserde kendisine de söyletiyor.
Üzerine bir de evlilik teklif ediyor ancak sonuç yine hüsran maalesef.
Magdalena Beethoven'ı çok çirkin ve biraz da deli bulduğu için reddediyor.
Yine aynı şekilde ders verdiği Josephine adlı soylu bir kadına aşık oluyor.
Hatta kadın evlenmesine rağmen müziksel anlamdaki ilişkileri uzun süre devam ediyor.
Josephine'in kocası öldükten sonra Beethoven hislerini itiraf etse de kadın aralarındaki ilişkinin platonik olarak kalması gerektiğini söylüyor.
Yani böyle kalsın sen bana aşık kal demek istiyor sanırım.
Bahsız bedevimizin aşk hayatı hiç...
Gün yüzü görmüyor anlayacağınız.
Çok fazla kadınla görüşüyor.
Çünkü o dönemlerde soylu kadınların piyano dersi alması entelektüel açıdan çok önemli.
Beethoven'da Vianna'nın favori piyano öğretmeni.
Kadınlardan yana pek yüzü gülmüyor ama...
Bu yaşadığı acılar sayesinde de çok önemli eserler üretiyor tabii ki.
Tüm bu ruh trajedilerine, sağırlığın verdiği trajediler de dahil çok büyük eserlerine yansıyor.
Cenaze Marşı'nın olduğu sonat, 14.
piyano sonatı, hepimizin bildiği ve benim de gerçekten çok etkileyici bulduğum Moonlight sonat yani Ayışıl sonatı gibi ismini saymakla bitiremeyeceğim birçok bestesi onun ruhundan kopan Parçalar aslında.
Şu bana çok heyecan veriyor düşünsenize.
Böylesine büyük bir sanatçıyı, besteciyi tanımıyoruz.
Yüzyıllar önce yaşamış bu adam yani ama...
zihninden geçen her şeyi yansıttığı için onun zihnini bu eserlerde görebiliyoruz, duyabiliyoruz.
Düşüncelerini okuyamıyoruz belki ama hissediyoruz.
Resimde de öyle aynı şekilde sanatçının zihnindeki bütün yansımaları görüyoruz.
Bu bence inanılmaz büyük bir miras.
Beethoven yaşadığı tüm fiziksel ve ruhsal acılara rağmen mutlu olmak da çok kararlıydı.
Umutsuzluğa kapı... Bu
yüzden ne yaşarsa yaşasın aşkı istemeye ya da sağlığı istemeye sıkılmadan devam etse.
Eserlerinin çoğunda zaten o mücadeleci ruhunu yansıtan güçlü ve enerjik ritimlere rastlıyoruz.
Özellikle ikinci senfoninin Allegro ve final bölümlerinde bu bestelerin savaşçı karakterleri aslında yazıldığı dönemi de yansıtıyor.
O sıralarda devrim Viyana'ya ulaşmıştı.
Beethoven da devrimci diyebileceğimiz türden bir insandı aslında.
Onu hayatının son döneminde en yakından tanıyan Schindler, Beethoven'ı şöyle anlatıyor.
Sınırsız özgürlük ve ulusal bağımsızlık destekçisiydi.
herkesin devletin yönetiminde yer alması gerektiğini düşünürdü.
Fransa için genel oy hakkını destekliyor ve Bonapart'ın bunu kurmasını ve böylece insanların mutluluğu için gerekli temelleri atmasını umuyordu.
Devrimci bir Katolik'ti ve Napolyon Bonaparte ve zaferlerin tanrısı tarafından kurulacak muzaffer bir cumhuriyet hayali kurardı.
Bu hayalin sonucunda da Eroica adlı yapıtını insanlığa armağan etti.
Eroica İmparatorluğu İlyadası sayılıyordu.
Görkemli bir zafer destanı.
Aynı zamanda bu beste tarihte devrimci duyguyu soluyan ilk müzik eseri olarak kabul ediliyor arkadaşlar.
1806 yılının Mayıs ayında sonunda dilediği aşkı buldu.
Beethoven'cığımız Teresa Brunswick adında ders verdiği bir hanımefendi bu.
Nişanlandılar ve mektuplarda şu an bir opera yazıyorum.
Baş karakter hep içimde.
Nereye gitsem hep etrafımda.
Daha önce hiç bu kadar mutlu olmamıştım.
İçim dışım aydınlık, saflık ve parıltı dolu.
Bu zamana kadar bir masalın içindeki çocuk gibiydim.
Yakınımda açan çiçeği görmeden yoldaki çakıl taşlarını topluyordum demiş.
Brunswick ailesiyle küçüklüğünden beri tanışıyordu aslında ama Teresa'nın kendisine olan aşkını hiç fark etmemişti Beethoven.
Fark ettikten sonra da zaten hoşlandığı kadınla hayatını birleştirme kararı aldı.
Bu dönemde öyle üretkendi ki arkadaşlar aynı yıl...
Dördüncü senfoniyi besteledi Beethoven.
Hatta bu senfoni tam da o dönemdeki mutlu, neşeli Beethoven'ın ruh halini yansıtıyor.
Dinlemek isterseniz linki yine açıklama kısmında mevcut.
Kendisindeki değişim sadece bunlarda değildi üstelik.
Davranışları da değişmişti.
Aksi, inatçı, kaba olarak görülen adam gitmiş.
Yerine böyle hayat dolu, neşeli, mutlu ve esprili, toplum içinde daha kibar, böyle sıkıcı insanlara karşı daha sabırlı ve kıyafetlerine özen gösteren bir adam gelmişti.
sağlığı bile fark edilmiyordu.
İnsanları memnun etmek isteyen biri haline gelmişti ve böyle yaptıkça da kendini daha çok seviyordu.
1810 yılına kadar aşk Beethoven'ın üzerindeki yatıştırıcı etkisini sürdürse de bu derin huzur durumu sonsuza kadar sürmeyecekti maalesef.
Birbirlerine ihanet etmemelerine rağmen Nişanlarını bozdular.
Aralarında ne olduğu ve ne geçtiğini tam bilemiyoruz.
Belki de Teresa onunla olan ilişkisini gizlediği için Beethoven aşağılanmış hissetmiş ve bu durumdan sıkılmıştı.
Yine de bilinen bir şey var ki mektuplardan da bunu anlıyoruz zaten.
Teresa 1861 yılında ölene dek Beethoven'ı sevdi ve Beethoven da ona hep sadıktı.
Ayrılıklarından sonra da kendini yeniden...
derin bir yalnızlığın içinde buldu.
Ancak mutluydu çünkü Viyana'da olgunluk çağını yaşıyordu ve bilinen biri olduğu için gücünün farkındaydı.
Tabii ki bu ayrılıkla birlikte yeniden eski haline dönmüştü.
Kıyafetlerine artık özen göstermiyordu örneğin.
Hiçbir şeyi, hiç kimseyi umursamıyordu.
Davranışları öncekinden de fevri bir hale gelmişti.
En yüksek rütbeli soylu insanlarla bile böyle kabaca ve özgürce konuşabiliyordu.
1814 yılı en şanslı yılıydı ama.
Viyana kurultayında Avrupa'daki şöhretinin tadını çıkartıyordu bu sıralar.
Damalarda daha aktif rol alıyordu.
Prenslerden hürmet görüyordu.
Ayakları adeta yerden kesilmiş bir halde yaşıyordu.
Bu süreçte yeni senfoniler yazdı Beethoven.
Ancak bir süre sonra bu ihtişamlı dönemi yerini keder ve perişanlığa bıraktı.
Çünkü Viyana'yı... bir türlü sevememişti.
Memleket özlemiyle dolup taşıyordu desek yeridir aslında.
Huzurlu hissetmiyordu ve Viyana'yı terk etmek için resmen fırsat kolluyordu.
Ama Viyana o dönem müzik kaynakları bakımından en zengin Ve bu fırsatları öylece bırakıp gitmek istemiyordu haliyle.
Prensler onun Avusturya'da kalma şartıyla ona ödeme yapmayı bile teklif etmişti.
O da bu durumu tabii ki kabul etti ve Viyana'da kalmaya devam etti.
Ancak ödemeler düzenli yapılmıyordu ve zamanla da kesildi zaten.
1814 kurultayından sonra Viyana'daki ortam...
Çok değişti. Toplumun odağı sanattan tamamen siyasete kaymıştı.
Tabii ki müzik ortamını da etkiledi bu durum haliyle.
İnsanlar Beethoven'ı aşırı ukala bulmaya başladılar ve Rossini gibi İtalyan bestecileri dinlemeye, tercih etmeye başladılar.
Bunun üzerine Beethoven da 1814 yılında piyanist olarak son konserini verdi.
Ve bir daha asla piyanos olarak konser vermedi.
Onu destekleyen prensler ya uzaklara gitti ya da öldü.
Yani talihsizlik üzerine talihsizlik yaşamaya devam etti.
Bu süreçte zaten yalnızdı ve iyice yalnızlaşmaya başladı.
Üstelik artık tamamen sağırdı.
Sadece yazarak iletişim kurabiliyordu.
Cebinde küçük bir not defteri taşıyordu.
Tamamen sağır olduğunda 1922'de yazdığı tek opera olan Fidelio'nun genel provasını yönetmek istiyordu.
Ancak ilk bölümden itibaren...
hiçbir şey duyamadığı zaten çok barizdi.
Provayı yönetirken tempoyu oldukça düşürüyordu.
Orkestra onun uğruşlarını takip ederken operayı söyleyen kişi acele etmek zorunda kalıyordu.
Bu durumda karmaşaya yol açtı doğal olarak.
Bunun üzerine orkestranın genel şefi herhangi bir sebep göstermeksizin ara vermeyi önerdi ve sanatçılarla biraz konuştuktan sonra tekrar çalmaya başladılar.
Tabii aynı sorun tekrar yaşandı ve bir kez daha kesmek zorunda kaldılar.
Beethoven'ın yönlendirmesiyle devam etmek imkansız bir hale gelmişti.
Ama bunu ona Anlatamadılar yani kimse onun sağırlığını yüzüne vurmak istemiyordu.
Sağır olarak orkestrayı yönetemeyeceğini de söyleyemediler.
Hatalar yapıldıkça insanların tepkilerinden dolayı Beethoven rahatsız olmaya başladı.
Sürekli insanların yüzlerine bakıyor sorunun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Ortamda derin bir sessizlik vardı ve kimse...
çalmamaya başladı. Beethoven ilk biyografisini yazan arkadaşı Schindler'ı yanına çağırıp cebinden not defterini çıkartarak yazmasını işaret etti.
Schindler ise deftere yalvarırım devam etme nedenini sonra evde anlatacağım yazdı.
Beethoven okur okumaz sahneden inip doğruca evine koştu.
Elleriyle yüzünü kapattı ve saatlerce öyle kaldı.
Tek bir kelime etmedi.
Schindler, Beethoven'ı tanıdığı süre boyunca o günden daha berbat bir gün yaşamadığını dile getirmişti.
Kalbinin derinden yaralandığı belliydi ve bu olayın etkisini üzerinden sonsuza kadar atamamıştı.
Bu olaydan iki yıl sonra o ünlü 9.
senfonisini yönetirken onu alkışlayan kalabalığın feryadının en ufak bir kısmını dahi Sanatçılardan biri elinden tutup onu izleyiciye döndürene kadar alkışların farkında bile değildi.
Bütün bu olaylardan sonra her şeyden uzaklaşarak biraz doğaya çekildi ancak bu süreçte de maddi sorunlarla boğuşmaya başladı.
Doğa onu iyi eden tek şeydi aslında.
Üstüne başına böyle yeni kıyafetler alamayacak hale gelmişti.
Hatta eskiyen kıyafetleri yüzünden sokağa bile...
çıkamıyordu. Yayın evlerine çok borcu vardı ve bestelerinden de artık para kazanmamaya başlamıştı.
Üzerine bir de Verem'den ölen kardeşinin oğlunun velayetini almaya çalışıyordu.
Çok yorgun düşmüştü bu süreçte.
Bu süreçlerini Immortal Beloved filminde de görebilirsiniz bu arada.
Bir önceki bölümde tavsiye etmiştim.
Velayetini almak istiyordu yeğeninin ama annesi ciddi anlamda sıkıntı çıkarıyordu.
Yeğenine yani Carla Çok düşkündü Beethoven.
Onu da kendisi gibi hatta kendisinden daha iyi olarak yetiştirmek istiyordu.
Sürekli geleceğiyle ilgili planlar yapıyor ve çok iyi yerlere gelmesini istiyordu.
Böyle dürüst, iyi bir insan olarak yetiştirmeye çabaladı ama bütün bunların sonucunda da Carl büyüdüğünde ona ihanet etti.
Sürekli kumar oynuyordu bu çocuk ve çok borca girmişti.
Beethoven ona iyiliği, güzelliği, sanatı, ahlaklı olmayı aşılamaya çalışırken Carl maalesef kumarhanelerden çıkmıyordu.
Bunun alakalı şunları dile getiriyor hatta Carl.
Amcam benden daha iyisini beklediği için...
Daha kötü oldum. Sürekli evi terk ediyordu.
Yani araları gerçekten hiç iyi değildi.
Ve Carl bir gün kendisini silahla başından vurdu.
Ölmedi tabii ki ama Beethoven'ı ölmekten beter etti.
Beethoven bu olayın etkisinden hiç kurtulamamış bu arada.
Zaten onu oldu gibi görüyordu.
Hatta mektuplarında sürekli...
böyle üvey babası olarak imza atıyordu.
Karl gerçekten kimsenin çektirmediği kadar acı çektirmişti Beethoven'a ve Beethoven ölene kadar da acı çektirmeye devam etmiş.
Hatta ölümünde etkisi olduğu da söyleniyor.
Öldüğünde de yanında bile değilmiş.
Yani cenazesine bile gitmemiş.
1826 yılının Kasım ayında basit bir soğuk algınlığıyla başlayan hastalığı akciğer zarı iltihabına dönüşüyor Beethoven'ın ve yeğenine doktor çağırmasını söylüyor.
Ancak yeğeni Unuttum diyerek iki gün sonrasına doktor çağırsa da doktorlar zaten geç gelmişti ve acemice bir tedavi uygulamışlardı.
Karl'ın ona çektirdiği bütün bu ızdıraba ve hastalığa daha fazla dayanamayıp 26 Mart günü hayatını kaybetti Beethoven.
İnsanlığa ruhundan gelen ezgilerin tınısıyla çok güzel armağanlar bıraktı.
Sanatsal azameti herkes tarafından takdir edilen biriydi.
Arkadaşı Schindler onun için doğanın ruhunu ele geçirdi.
Beethoven bir doğa olayıdır ve doğanın geri kalanıyla giriştiği bu güç savaşı ancak özgün bir Homeros eserinin ihtişamında görülecek bir şeydir der.
Hayatının gerçekten de fırtınasız geçen tek bir günü olmayan bir sanatçı olmasına rağmen neşeye olan tutkusunu Asla yitirmemiş.
Onun neşeyi övgüsü gerçekten de bütün insanlığın zihninde yer alıyor bence.
Acıdan gelen bir neşe bu.
Burada 9. senfoninin final kısmından bahsettiğimi Klimt bölümünü dinleyenler anlamıştır.
Ölümsüz eseri neşeyi övgü.
Beethoven gerçekten de cehennemi yaşarken yazmıştı bu eseri.
Tüm hayatının projesiydi zaten.
Hayatı boyunca neşeyi kutlamak ve önemli eserlerinden birinin zirvesini onunla yapmak istemişti.
Kelimeler yoktu hayatında.
İnsanların ruhuna...
duyamadığı, işitemediği müziğiyle dokunuyordu.
Acı tatlı bütün hislerini notalara döküyordu.
Her ne kadar iki ayrı bölüm olarak onu anlatsam da...
olabildiğince önemli detaylara yer vermeye çalışsam da o iki değil on bölümü bile sağmayacak kadar önemli bir insan.
Eserlerinden bahsedemiyorum bile.
Eğer siz de benim gibi klasik müziğe meraklıysanız dinlediğinizde her şeyi hissediyorsunuzdur zaten.
Benim anlatmama gerek bile yok bence.
Hep dediğim gibi bir insanın sanatını anlamak, onu tanımak ve hayatını bilmekten geçer.
Son olarak bölümü Beethoven'ın en sevdiğim sözüyle kapatıyorum.
Kelimeleri zincirlediler ama...
Ne mutlu ki sesler hala özgür.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Sanatla kalın. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
