
Hissettikleriniz, Hissettiklerimiz - Deprem Özel
27 Şubat 2023 · 43 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Toplumsal bir travma yaşıyoruz ve bu süreçte ancak bir arada olursak iyileşeceğiz. Bunun bilincinde olup canları pahasına yardıma koşan, depremi yaşayan ve bu bölümde beni kırmayıp mikrofonu devralan değerli arkadaşlarımın bölümü bu. Süreci bütün şeffaflığıyla anlatan ve hislerini paylaşan, sesimize ses olan arkadaşlarım Berkcan Horozgil, Selçuk Esmen, Çiğdem Yalçın ve Eşim Tunç Akdoğan’a çok teşekkür ederim. Kapak tasarımı için eserlerini kullanmama izin veren değerli hocam Hakan Çapkan’a çok teşekkür ederim. Birlikte iyileşeceğiz.
Transkript
Yayınladığım hatta yayınlayacağım en zor bölüm bu.
Nereden başlayacağımı bile bilemiyorum.
Önümde mikrofonum var ve hiçbir hazırlık yapmadan içimdekileri, aklımdakileri hislerime anlatmaya çalışacağım.
Umarım başarabilirim.
Önceden mikrofon önümdeyken heyecanlanırdım.
Bildiklerime anlattıkça anlatasım gelirdi.
Şu an boğazım düğümlenmiş bir halde neler diyeceğimi dahi bilemez bir haldeyim.
Korkuyu hiç bu derece gerçekçi ve bilinçli bir şekilde yaşamamıştım.
Çok duygusal bir insanım aslında.
Psikolojik olarak kendimi hep güçlü bir noktaya götürmeyi başarabilmişimdir.
Hatta her zorluğun üstesinden kolayca gelebilen bir yapım var.
Çünkü zorluklar karşısında hep psikolojimi iyileştirmeye odaklanırdım.
Çaresiz hissetmemek için.
Ancak bu sefer maalesef öyle olmadığını...
Siz de tahmin edersiniz.
Söz konusu doğal afetse ve içinde yaşadığımız ülkede toplumca zaten bir şeyleri çok ileri taşıyamıyorsak ve bu zamana kadar da taşıyamadıysak hepimiz az çok aynı duyguların eşiğindeyiz demektir.
Evet duygular iyisiyle kötüsüyle hissedilmek için varlar.
Bizi biz yapan şeyler ise bu duyguları ne şekilde karşıladığımız.
Hepimiz ortak şeyleri hissediyoruz aslında.
Korku, endişe, üzüntü, keder, acı, panik, sinirli, öfkeli, kızgın.
yarım veya parçalanmış.
Günlük hayatta bu duygular yaşandığında ruh halimizi iyileştirmek için yapılabilecek şeyler var.
Ancak bu durumda ne kadarını yapabiliyoruz ya da yapabiliyor muyuz?
Tartışma konusu doğrusu.
Duygularımızı yönetemiyoruz bile çünkü bir bilinmezliğin içerisindeyiz.
Ve bu bilinmezlik her geçen gün daha da endişeli hissetmemize neden oluyor maalesef.
Bu aslında çok uzun bir süredir var.
Biz aslında çok uzun bir süredir yaralıyız.
Ve iyileşmeye yakınken hem ruhumuzda, hem aklımızda, hem de kalbimizde depremle birlikte yeni bir fay hatta açılmış oldu.
Biz yaşanılan bu depremi sadece yerkürede hissetmedik.
Aynı depremi bize bedenimiz de yaşattı, aklımız da yaşattı.
Pandemi döneminin etkilerini üzerimizden henüz atabilmişken, hayata da olabilmişken en önemlisi bir yenisi daha eklendi.
Başa sardık diyebilir miyiz?
Bence evet diyebiliriz.
Önce evden çıkamazken şimdi evlerimize giremiyoruz korkudan.
En güvenli alanımız yani yuvamız bize mezar olur diye korkuyoruz.
Bu ne kadar acı bir his.
Yaşadıklarımızın, gördüklerimizin, hissettiklerimizin gerçekten tarifinin olmadığı bir süreçten geçiyoruz.
Ben bunu süreç olarak adlandırmak istiyorum.
Her şey gibi bu da geçecek demek istiyorum.
Çünkü ancak bu şekilde güven duygusunu kazanabiliyorum.
Geçeceğine inanarak. Geçmek zorunda çünkü iyileşmemiz lazım.
Çok yorgunuz, çok mutsuzuz ve çok çaresiziz.
Hem çok hissiziz hem de öyle yoğun hisler taşıyoruz ki dolup taşmak üzereyiz.
Meğersem en büyük lüksmüş günlük sıradan yaşantımız.
Endişesiz olmak ya da deprem dışında bir şeyler düşünebilmek en büyük lüksmüş.
Korkmamak ya da çaresiz hissetmemek en büyük lüksmüş.
Birazcık normal hissetsek, normale dönmeye çabalasak halimizden utanır olduk.
Artık normal ne demek onu bile bilemez olduk.
Normalimiz yok bizim. Birçok insanın da bildiği gibi.
Normalleşmek kavramı nedir?
Zaten onu da bilmiyorum açıkçası.
Kavramların iç içe geçtiği bir dönem bu.
Normal diye bir şey zaten kalmadı pek.
Ben bu süreçte kendi duygularımdan yola çıkarak güvensizliği gözlemlediğimi söyleyebilirim.
Bu kavrama çok geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor.
Yaşadığın alanı olan güvensizlik, yaşadığın bölgeye olan güvensizlik, hatta birçoğumuzun yıllarca hissettiği gibi ve benim de hissettiğim gibi yaşadığı ülkeye olan.
Güvensizlik. Bunun nedenlerini hepimiz biliyoruz.
Bu bölüm üzerine düşünürken politik olmadan nasıl yaklaşabilirimi düşündüm hep ama sonra şöyle bir noktaya vardım.
Böyle bir durumda politika yapmayacaksak ne zaman yapacağız?
Doğal olan bir felaketin politika ile alakası nedir diyenler olacaktır.
Hep oldu da. Türkiye bir deprem bölgesi arkadaşlar ve çok uzun zamandır uzmanlar böyle bir depremin beklendiğini zaten söylüyorlardı.
Ne zaman olacağı elbette belli değildi.
Böyle bu yarıya karşı içinde bulunduğumuz ülke nasıl bir önlem aldı?
Sonuçlar ortada. Kimseye bunu anlatmaya gerek olmadığını düşünüyorum.
Deprem elbette doğal bir durum ancak...
Doğal afetlere karşı devlet gibi doğal olmayan bir kurumun amacı bu doğal durumlar karşısında gerekli olan tedbiri almak, temel ihtiyaçları korumak ve bu ihtiyaçlar doğrultusunda vakitli davranarak
gerekli eylemleri yerine getirmeyi sağlamak olmalıdır ve bu bir zorunluluktur.
Kimse böylesine bir duruma kader diyemez dememelidir de, böylesine bir tedbirsizlik kader değil çünkü.
Eğer kader olsaydı...
Japonya diye bir ülke zaten olmazdı.
Doğal afeti kadere bırakmak içinde bulunduğumuz bu güvensizlik duygusunu, ihmakarlığı ve tezbirsizliği de doğallaştırmaktır.
Bunu yapmamız da başlı başına bir felakettir zaten.
Kadar deyip geçenler bu tarz depremlerin olacağını belirten bilim insanlarını dinlemediği için acımız gitgide büyüyor zaten.
Sorun tam da bu.
Biz zaten fayatlarının hareket halinde olduğu topraklarda yaşadığımızı biliyoruz.
Elimizde datalar var, kanıtlar var ve bu datalara rağmen fayatlarının hareket halinde olduğunu ve bunun sonuçlarının depremleri getirdiğini bilmemize rağmen ve daha önce de bu tarz depremleri zaten
yaşamış bir ülkeyken neden akıllanmıyoruz?
Neden insanları göz göre göre felakete sürüklüyoruz?
Vicdanlarımızı maddesel olana nasıl satabiliyoruz?
Bu soruları uzun uzun düşünmemiz gerekiyor bence ve en önemlisi bu denetimsiz yapılara felaket doğuracağını bile bile...
Nasıl izin veriyoruz?
Sorunların kökeni burada başlıyor ve işte politikayı tam da bu noktada yapıyoruz.
Yapmamız da gerekiyor bence.
Deprem politik bir durum değil elbette ancak depremle başa çıkma şeklimiz politik bir durumdur.
Toplum olarak biz devletin çatısı altında yaşıyorsak politik olmayan herhangi bir şeyi zaten yapamayız.
Bunları belirtmeden geçmek istemiyorum.
Cahilliğimizi bir kenara bırakıp din ile değil, Bilimle beraber hareket etmeye başladığımız zaman da politika yapacağız elbet.
Bu sefer eleştirel bir tavırla değil.
daha düşünsel bir mantıkla yaklaşıp bilimle hareket edildiği için mutlu olacağız.
Bilime ve bilgiye sırtımız dönülmediğinde, onları kucak açtığımızda mutlu olacağız aslında.
Ama maalesef uslanmıyoruz ve her geçen gün böylesine zengin topraklarda yaşıyor ve bu zenginliği körü körüne eritiyoruz.
Cahilliğimizle, düşüncesizliğimizle, tedbirsizliğimizle ve ihmakarlığımızla eritiyoruz bu toprakları.
Yine de... Tüm bunlara rağmen, tüm bu saf kötülüğe rağmen içimizde ufacık da olsa bir umut barındırıyoruz.
Barındırmak zorundayız.
O umut bizi ayakta tutuyor çünkü.
Elimizde değerlendirebileceğimiz milyon fırsat varken biz içimizdeki umuttan medet umuyoruz.
Bu da ayrı bir acı.
Çok zor günlerden geçiyoruz ve bu günlerde bizi ayakta tutabilecek şey bir arada olmak.
Çünkü birliğe ihtiyaç duyuyoruz, yardıma, anlaşılmaya ihtiyaç duyuyoruz, hakarete değil.
Felaketin ilk gününden beri bu felaket karşısında mantığıyla hareket edip birlik olan ve doğal olmayan grupların yapamadığını yapıp anında ihtiyaç sahiplerine el uzatan birçok arkadaşım
oldu çevremde. Bu bölümde onların bu süreçleri yaşadıklarını ve gördüklerini aktarmasını ve hislerini paylaşmasını istedim ve mikrofonu onlara verdim.
Toplumsal bir travma yaşıyoruz ve bu süreç ancak bir arada olursak iyileşebilecek bir süreç.
Bunun bilincinde olup canları pahasına yardıma koşan, depremi yaşayan ve bu bölümde beni kırmayıp mikrofonumu devralan değerli arkadaşlarıma önce kocaman teşekkür etmek istiyorum.
İyi ki varsınız. Ayrıca belirtmeden geçmek istemiyorum.
Birbirinden eşsiz eserleriyle süreci yaratıcı gücüyle anlatan ve eserini bu bölümün kapağı olarak kullanmama izin veren değerli hocam sanatçı Hakan Çapkan'a çok teşekkür ediyorum ve sözü arkadaşlarıma
bırakıyorum. Eda selam.
Hatay'la ilgili süreci sana aktaracağım.
Başından yani gidişimizden Dönüşümüze kadar ki hala devam eden bir süreç de var aslında.
Parti parti anlatmam gerekiyor aslında bunu.
Yani ilk başta ilk duyuş, öğreniş anımız ve Hatay'a giderkenki organizasyonumuz.
Sonrasında orada yaşananlar, sonrasında dönüş vesaire gibi şeyler var.
Şimdi ilk duyduğumuz an ve oraya giderkenki organizasyonumuz aslında birazcık kapalı kutu bir şeydi.
Yani depremi duyduk ve takdir edersin ki Adana'da büyümüş, Adana'da ailesi yaşayan, Adana'da arkadaşları olan ama kendi Adana'da olmayan bir insan olarak biraz böyle korkunç bir andı.
İnsanlara ulaşmaya çalıştığımız bir süreç içerisinden geçtik ve oradaki arkadaşlarımızla konuştuğumuz süreç boyunca hep işte aslında olayın gerçek boyutunu görmüş oluyorsun.
Bende de hakeza aynı şey oldu.
Ve civar illeri...
televizyonlarda, sosyal medyada falan görürken aynı anda da aslında şehrin içerisinde veya işte Hatay bazında konuşacak olursak Hatay'da yaşayan arkadaşlarımızdan televizyonda göremediğimiz şeyleri duymaya başladık.
Dolayısıyla burada böyle eli kolu bağlı oturmak aslında çok yani çok sıkıntılı bir durum.
Yani ne vicdanını senin rahat bırakıyor ne...
Kafanın içindekiler. Bir şekilde orada olmak istiyorsun.
Hiçbir şey yapamasan bile arkadaşlarınla olmak istiyorsun.
Ailenle olmak istiyorsun. Dolayısıyla Adana'ya gelmeye karar verdim.
Adana'nın Adana'ya inişimden sonra da Hatay'a geçeceğiz diye bir plan yaptık.
Bu planın aslında burada eski şirketimden çalıştığım iki arkadaşım.
Hatay'a geçiyorlardı. Onlarla beraber yapmıştık ve bizi neyin karşılayacağını bilmediğimiz, neyle karşılaşacağımızı bilmediğimiz zaten yani neyle karşılaşacağını bilerek giden kimse yoktur tabii ki ama en azından bir dernekle, STK ile
gidip en azından ne işe yarayabileceğini bilen insanlar vardır.
Biz bundan tamamıyla bağımsız, gönüllü, ne iş olsa yaparız, ne yapabilirsek kardır diye düşünerek Hatay'a gitmeye karar verdik.
Onlar benden bir gün önce, daha doğrusu birkaç saat önce yola çıktılar.
Ben onlardan birkaç saat sonra bir uçak bulabildim.
Ve buradan bir personelim ile yola çıktık.
Yola çıkarken de hataya geçeceğimiz için Murat'tan ve Seda'dan şöyle bir destek istedim.
Daha doğrusu Adana'daki birçok işletmeden bu desteği istedim.
Herkes deposunda ne kadar ürün varsa boşaltsın.
Cebinden bir şey koymak isteyen koysun.
Biz en azından iki kamyon, bir kamyon artık ne bulabiliyorsak bir yardımla gidelim ve bu yardımları insanlara verelim.
Çünkü bu süreç boyunca konuştuğumuz, yolculuk süreci boyunca ve karar verme süreci boyunca konuştuğumuz insanlar günlük tüketilecek gıdaların eksik olduğunu, suyun eksik olduğunu, şehirde petrol merkezlerinin, petrol istasyonlarının
kapalı olduğunu ve yakıtın eksik olduğunu bize söylüyorlardı.
Dolayısıyla biz de zaten tam buna yönelik bir şekilde eksiklerle çıktık yola.
Yiyecek, içecek, yakıt ve...
Bulabildiğimiz tüm kıyafetler.
Depremden gecenin bir yarısında evinden çıplak çıkmak zorunda olan, ayağı çıplak olan, çorabı olmayan, ayakkabısı olmayan ya da tişörtü üstü başı yırtılmış olan o soğukta insanlara yönelik.
Elimizden geldiği kadar kıyafetlerle çıkalım yola dedik.
Yola çıktık. Yolda bana Seda dahil oldu.
Ve biz totalde 4 kişiyi bulduk.
4 kişi. 5 kişi bizi yönlendirdikleri, bu arada yönlendirdikleri bir koordinasyon merkezi değildi.
Bizi yine sağdan soldan çevremizden tanıyan insanların buraya gidin bakın burada 35 kişi yardım bekliyor onlara yardım edebilirsiniz diye yönlendirdiği bir yağ fabrikasına gittik ilk başta yola çıktık.
Yağ fabrikasına depremin ikinci ya da üçüncü gününe girerken vardık galiba.
Ya ikinci gününün... devamıydı ya da üçüncü günün sabah karşısı falandı.
Yağ fabrikasına girdik ve içeride oraya sığınmış o fabrikanın sahibi ve onu tanıyan insanlar ve işte ne bileyim orada çalışan işçiler vesaire gibi bir 35 kişilik toplam bir kalabalık vardı
ve bu süreçte ilk onlarla zaten temas kurabilmiştik.
Onlara getirdiğimiz yardımları teslim ettik.
Sonrasında kalan yardımları da orada kamyondan indirirken hani buradan dağıtımını sağlayabiliriz.
Organizasyonu bir anda Yani onlar da biz de orayı bir lojistik merkezine çevirme kısmını konuştuk ve okeyleştik.
Ve yardımları buradan insanlara ulaştırabiliriz diyerek küçük bir organizasyon kurduk aslında.
Bunun sebebi de şuydu.
Fabrika görece korunaklı bir yerdi.
Hem açıklık alanı çok fazla, çok az bina var.
Yani içine girdiğimiz bina neredeyse yok zaten.
Aynı zamanda da dört tarafı duvarla örülü.
olasılığının düşük olduğu bir yerde.
Dolayısıyla burayı bir merkeze çevirmeye karar verdik ve sağ olsun Murat ve Adana'daki diğer arkadaşlarımız işte Önder, Tunç, Özgün, Seyit, Semih gibi bir sürü arkadaşımız bize günlük yardımlar yollamaya başladılar.
Bu yardımlar şöyle geliyordu.
İlk baştaki organizasyonumuz şuydu.
İlk başta zaten biz de neyle karşılaştığımızı bilmiyorduk ve Hem az kişiydik hem de karşılaştığımız şey gerçekten bizim için de şok edici bir şeydi.
En azından ilk başta günü kurtaran yardımlar yapalım dedik.
Yani nedir? Sadece açıp yiyebileceği yiyecekler.
Isıtmak zorunda olmadığı ya da bir ne bileyim bulgur verelim onu pilava çevirsin olmayan sandviç, konserve gibi.
Tek seferde tüketebileceği yiyeceklere odaklandık ve suya odaklandık.
Ve tabii ki insanların o süreçte yaşadığı işte kıyafetsizlik, ayakkabısızlık gibi problemlere odaklandık.
İlk 2-3 gün bu şekilde günü kurtarmayla geçecekti.
Bu süreç içerisinde de bize inanılmaz bir talep olmaya başladı.
Çünkü ne yazık ki son zamanların tabii ki en büyük sorusu bu.
Devlet yok muydu? Açıkça söylemem gerekiyorsa Hatay'da depremin 6.
gününe kadar devlet yoktu.
Hatta daha açıkça söylemem gerekirse...
kolluk kuvvetlerinden bazıları kumanyalarını bizden alıyordu.
Şimdi kurum vererek en azından burada onun kötü reklamını yapmış olmayayım ama bazı kolluk kuvvetleri günlük yiyeceklerini bizden tedarik ediyorlardı.
Bu ilk süreçte bunu kurduktan sonra tabii bu yokluk kavramıyla da birlikte inanılmaz bir talep almaya başladık ve Fabrikanın kapısının önünde gerçekten işte elimizde
fotoğraflarının videolarının olduğu bir süreç zaten.
Bir yığılma başladı.
İnsanlar oradan yemek almaya, haneleri için yemek almaya, aileleri için yemek almaya başladılar.
Dediğim gibi biz günü kurtarıyorduk.
Bu süreçte bu...
Oradan yardım verildiği olayı daha da yayılınca daha fazla insan gelmeye başladı orada yardım bekleyen.
Ve biz de daha fazla ihtiyacımız olduğu için bunu sosyal medyaya aktardığımızda arkadaşlarımız sayesinde daha fazla yardım almaya başladık biz de dağıtabilmek adına.
Ve yardımların boyutu günden güne de arttı.
Bu süreç içerisinde bize barolar dahil oldu.
İşte Adana Barosu, Van Barosu, özellikle Sakarya Barosu, Gönüllü.
İleriyle beraber gelen ekipler bunlar.
Bunun dışında İstanbul Barosu tırlarıyla bize destek oldu.
Giresun Barosu tırıyla destek oldu.
Böyle bir sürece girdik ve biz iki kamyon yardım yaparız günde diye planladığımız yolda günde 6 tır bazen 7 tıra çıkabildik.
Bunlar çok büyük rakamlar.
Ve 4 kişi başladığımız yola yaklaşık işte 100-150 kişilik bir ekiple devam edebileceğimiz bir süreç oldu.
Buradaki barolar çok nasıl diyeyim tesadüfi bir şekilde aslında bize dahil oldular.
Hem bu olayın büyümesinden hem de Hatay Baro'dan birinin gelip ya varsa işte bir yiyeceğiniz bir şey var mı hani acıktım diyerek geldi baro temsilcisi.
Ve sonra orada bir yardım dağıttığımızı görünce o da diğer barolara haber verdi ve süreç böyle büyüdü.
Süreç buna evrilince bu sefer aslında bizim işimiz şuna döndü.
Biz dedik ki ya ilk üç gün zaten insanların günü kurtarmalı yiyeceklerini ve yeteceklerini temin ettik ama biz bu insanlara sürdürülebilir bir şey vermek zorundayız.
Yani kendi yemeklerini yapabiliyor olmalı bu insanlar ki her gün çünkü oraya konserve çıkaramayız.
Yani çıkarırız ama hani bu süreç sürdürülebilir değil.
Biz gittiğimizde onlara konserve verecek kimse kalmayacak çünkü.
Biz de bir noktada geri dönmek durumunda kalacaktık mecburiyetinde ki zaten şu an ben dönmek zorunda kaldım işimin başına.
Ne yapabiliriz dediğimizde barodan gelen işte hem su ısıtabildiğin hem de ısınabildiğin odun sobaları vardı.
Yani hem yemek yapmaya elverişli hem su kaynatmaya elverişli hem de ısınmanı sağlayan sobalar geldi.
Ve insanlara bunu dağıtmaya başladık.
Elektriği olan yerlere elektrikli ısıtıcılar gitmeye başladı.
Yakıt bir şekilde çözülmeye başlandı.
Biz de verdik. Sağolsun petrolojisi de bize destek çıkarttı.
Petrol istasyonları da sağolsun bazıları kapılarını açtı.
Ve yakıt da dağıtabilmeye başladık.
Ve süreç artık insanların kendi yemeğini yapabileceği senaryoya...
Doğru evrilmeye başlayınca artık biz de günlük işte ne bileyim sandviçti vesaire gibi şeyleri egale edip onun yerine kuru erzak, bakliyat gibi şeyleri vermeye başladık.
Temel gıda işte makarna, bulgur, pirinç, mercimek gibi şeyler ve yağ temin edebildiğimiz kadar yağ.
Ve insanların artık kendi yemeklerini yapabiliyor olmalarını umduk.
Ki bunda da galiba bir tık başarılı olduk.
Çünkü günde üç kere gördüğümüz yardım almaya çalışan vatandaşları, deprem zedeleri biz iki güne bir görmeye başladık.
Bu da bizim için aslında sevindirici bir hadiseydi.
Bunun dışında iş o kadar büyüdü ki artık biz zaten Serinyol ilçesindeydik ve Serinyol ilçesinde...
Ulaşmadığımız neredeyse köy çok azdır.
Her biriyle bir şekilde dirsek temasına geçip onların ihtiyaçlarını belirleyip bu insanlara ihtiyaçlarını ulaştırdık.
Ama elimizdeki stok, elimizdeki yardım birçok yere ulaşabilecek kadar da fazla.
Fazlaydı. Bunu ne yapabiliriz diye düşündüğümüzde bir dağıtıma olması gerekiyordu aslında.
Yani ulaşamayacağımız, ulaşamadığımız ilçeler vardı.
İşte Samandağ, Reyhanlı vesaire gibi yerler.
İşte Ahtay Merkez, Antakya Merkez, Defne gibi yerler.
Bazen arsuz İskenderun.
Bunun için araçla dağıtım yapabilecek bir ekibe ihtiyacımız vardı.
Ve iş bu sefer buna evrilmeye başladı.
Hem Adana'daki arkadaşlarımız, senin de birebir tanıdığın arkadaşlarımız zaten.
Hem bizi duyup gelenler, hem de bizle beraber orada var olmayan ama sosyal medya sağ olsun bizi duyan, bilen ve yaptığımızı gören insanlar.
Biz arabayla geliyoruz, bir şey istiyorsanız istediğiniz yere teslim edelim diyen insanlar vardı.
Bu sayede biz serin yoldan Hatay'ın neredeyse her noktasına araç çıkarmaya başladık ve araç filosu bazı günler 15'in üzerine çıktı, bazı günler 20'nin üzerine çıktı, bazı günler 5'te
6'da kaldı ve bu araçlar 3'er kere gidip döndüler ve 3'er kere gidip döndükleri süreçte neredeyse gün içerisinde biz serin yol dışında ortalama 45-50 tane noktaya...
Yardım ulaştırmış olduk.
Sürecin bir kısmında böyle geçti dağıtım kısmı.
Buradaki problemler yani televizyonda görüp aslında göremediğiniz birçok şey var Hatay'da.
Belki sadece Hatay'da değil belki Adıyaman'da Maraş'ta da öyledir ama Hatay bazında konuşabilirim gördüğüm şeylerden.
Birincisi dağıtımla ilgili şunu söyleyebiliyoruz rahat rahat.
Gece dağıtım yapamıyorduk çünkü yağma vardı.
Çünkü yağmayı engelleyecek bir kolluk kuvveti yoktu.
Varsa da yağmanın olduğu yerde yoktu.
Belki Hatay merkezinde varlardı.
Serinyolu'nun her köyünde kolluk kuvveti yoktu.
Veya Samandağ'ın her sokağında kolluk kuvveti yoktu.
İlk başlardan bahsediyorum bu arada.
Sonrasında kolluk kuvvetlerinin sahaya çıktığını duyduk gördük zaten.
Ama ilk 6-7 günlük süreçte gerçekten yardımı daha fazla yere ulaştırabilme şansımız varken...
Kendimizi riske atamadığımız için karanlıkta o sokaklara giremedik.
Ve yardım ulaştıramadık çünkü yağma vardı.
Başımızdan da zaten geçti.
Bir yardım tırımızı bir köye ulaşsın diye depodan yola çıkarttığımız yardım tırımızı tır şoförünü döverek, yakıtına kadar çalarak, darp ederek yardım malzemesini yağmalamış bir grup.
Aşağı oba köyü...
gibi bir köy adıydı bu arada.
Ama köylülerin tabi bununla hiçbir ilgisi yok.
Oraya giderken oluyor bu olay.
Ve hatta yolu tarif etsin diye yanına koyduğumuz o köyün yerlisi çocuk da bir gün sonra kolu kırılmış halde yanımızdaydı.
Telefonunu kırmışlar.
Kolu zaten aslında kırıktı ama kırık kolunun üzerine çökmüşler çocuğun.
Kulağını patlatmışlar. Bu tarz şeyler yaşandı.
Bunun dışında bizim depomuzun karşısında bir gece silahlar çıkıldı.
Bir gecede depomuzun arka girişinde aslında orada hiç insanın olmaması gereken yerde yaklaşık 10 ele yakın bir silah sıkıldı.
Yani aslında güvenlik anlamında gerçekten ilk 6 gün çok riskli, çok sıkıntılı süreçlerde.
Sistemli çalıştık mı, organize çalıştık mı biz hiçbir gönüllü bir STK ya da derneğe bağlı olmayan gönüllülerden oluştuğumuz için muhtemelen bir STK'nın çalışacağı kadar organize çalışmadık.
Ama bence bir STK'nın çalışabildiğinden daha...
fazla iş yapmış olabiliriz.
Bunu onları küçümsemek için söylemiyorum.
Hiçbir şey bilmeden yaptığımız işin hacmiyle konuşuyorum sadece.
Ama organize çalıştık mı bilemiyorum.
Çünkü bizim için şöyle bir süreç geçti.
Orada olanların dışında Adana'da bize yardım edenler veya İstanbul'dan bize destek olanlar bile birebir de tanıdığım insanlar 24 saatin 20 saatini uyumadan geçiriyorlardı.
Ve sürekli bir yardım bulayım, eksikleri oluşturalım, eksiklerden işte hemen yardımları ulaştıralım, böyle bir süreç atlatalım.
Bunu hemen yarın çözmemiz lazım diyerek yaşıyorduk oradaki süreçte.
Dolayısıyla bizim de aslında vücudumuzun pilinin bittiği anlar oldu.
Yani nöbetleşe çalışma sistemine geçtiğimizde galiba 8.
güne gelmiştik gibi bir süreç vardı.
Hatay'ın içerisi gerçekten Hatay'ın eski halini bilenler için çok korkutucu.
Hatay'ın eski halini bilenler eğer hatırlıyorlarsa Antakya merkezi, o Antakya merkezi yok.
Ne yazık ki yok. Bu Antakya merkeze yardım ulaştığında gerçekten...
6. günü ya da 7. gün olması gerekiyor.
Devletin tam anlamıyla oraya girişinin günü.
Çadır kentler kuruldu.
Çadır yok.
Evet piyasada çadır yok.
Ben de buna tepki gösteriyorum ama aslında çadır kent var.
Sadece belki de Hatay'ın içerisinde bir koordinasyon problemi var.
Çünkü serin yolda sokakta yatan insanın Hatay merkeze ulaşması çıplak ayaklarıyla veya idareten giydiği bir ayakkabıyla, yakıtsız bir arabayla veya hiç arabası olmadan bir çadır kente ulaşması
Çok zor. Yani uzun bir mesafeden bahsediyoruz.
Enkazların arasında yürümesi gerekiyor belki de bu insanın.
Veya gece yola çıkıyor olması lazım bu insanın.
Ailesiyle beraber, çocuğuyla beraber.
Bu çok ciddi bir süreç.
Çok zor bir süreç. Hakeza, Samandağ'dan bu insanın oraya gelmesi daha zorlu bir süreç.
Arabayla 40 dakikada gittiğimiz yerden insanların yürüyerek çadır kentlere ulaşmasını bekliyorsak bizim için çok büyük bir problem var demektir.
Yoksa çadır kent yok mu?
Var. Çadır yok mu? Var. Ama çadır doğru yerde mi?
Hayır. İnsanların da birazcık aslında duygusallığı, bazen hataları, bazen de doğruları var deprem zedelerin.
İnsanlar haklı olarak enkazlarını bırakmak istemiyorlar.
Fakat her bir enkazın yanına bir çadır koymak birincisi çok zor, ikincisi...
O insanı riske atar.
Hem yağma riskini arttırır tek bir haneye yağmalamak daha kolay.
Hem de enkazın yanındasın başına bir şey gelebilir.
Dolayısıyla ilk süreçte aslında bunun problemleri de yaşandı.
Daha sonra insanlar daha komün bir hayata geçip daha kalabalık yaşamaya başladılar.
Bir köy köyün meydanında toplanmaya başladı.
Ama dediğim gibi bunu sağlayan kolluk kuvvetleri ya da devlet değildi.
Bunu sağlayan insanların süreçte ya bu böyle olmuyor.
Bunu değiştirelim dediği tamamıyla şahsi düşünceleriydi.
İnsanlar acılarıyla öğrenmek zorunda kaldılar Hatay'da bazı şeyleri.
En kötü yanı buydu açıkçası.
Yani kontrolsüz bir süreç geçirildi.
Başka orayla ilgili anlatabileceğim sanıyorum yani hep kötü, hep kötü şeyler var.
Çok buralara girersek zaten belki saatlerimizi harcarız.
Yani keşke ben ölseydim çünkü ölenler daha şanslı diyen insanlar da vardı.
Ne yazık ki böyle bir cümle duyduk.
Kolu kuvvetine yemek dağıtmak zaten bizim için en kötü süreçlerden biriydi.
Aslında onun bize bakıyor olması gerekirken biz ona bakıyorduk gibi hissettik.
Ve bunu deprem yaşamış bir halkı orada evin...
yıkılmış dışarıda yatan bir insana uyarlarsanız nasıl bir güvensizliğin içerisinde yaşadığını nasıl bir böyle hiçbir şeyin olmadığını hissettiğini daha net anlıyorsunuz
zaten. Ha deponun kapanışı yine ne yazık ki şöyle bir şeyden dolayı gelişti.
Depo tam anlamıyla düzgünce faaliyet gösteren bir yerken bir baronun yine isim vermeyeyim bir baronun başkanı ve artı aynı baronun üyesi olan iki tane gerçekten
Sivil hayatta görsem böyle ağız dolusu hakaretler yağdırabileceğim tatsızlıkta iki insanın oraya biz buraya ev koyacağız, valilik kararı var, bugünün yarını da
var gibi naralar atarak girmesiyle aslında çözülme süreci başladı.
Çünkü ne yazık ki bu insanlar depremden sonrasını düşünen insanlar.
Yardımları... Vatandaş şehrine hayır bu baronun malı bu baronun avukatına gidecek burası zimmetli buyurunlar falan diyerek bazı şeylere müdahale etmek durumunda kaldılar.
Onlar müdahale edince tabii ki biz de onlara ağızlarının payını vermek durumunda kaldık ve ortam aslında yardımdan daha çok bir anda bu insanlara laf anlatmaya evrildi.
Tabii ki yardımlar hiçbir zaman bu noktada hızını kesmedi ve biz yardıma odaklıydık.
Bunlarda hiçbir aksama olmadı ama en azından bunu organize eden bir insan olarak benim enerjimin bir kısmı bu adamlara gitmek durumunda kaldı.
Ve bu insanlar buraya el koymakla bu sefer tehdit etmeye başladılar ve halka ulaşması gereken yegane en önemli şeyler, jeneratör çadır gibi şeyleri de yok işte şunun oğlu, vay efendim bu barodan
bunun oğlu, vay efendim şu şunun tanıdığı diyerek Halk yerine başkalarına vermeye başladılar.
Bu bizi çok rahatsız etti ve barodan kopmak istedik.
Barodan derken bu arada tüm baroları kastetmiyorum.
Özellikle aralarından seçeceğim Adana, Van ve Sakarya barosu tam anlamıyla gönüllülerden oluşan mükemmel ekipler ve biz 28'inde tekrar Sakarya barosuyla beraber bölgeye gitmeyi planlıyoruz.
Ama bunun dışında kalan barolar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
Süreç buna evrildi bununla beraber de artık orada değerli eşyaların olduğu biliniyor fakat barolar yüzünden de biz bu değerli eşyaları...
Doğru insanlara veremediğimiz bir sürece girmeye başlıyorduk.
Ama dışarıda da insanlar içeride jeneratör olduğunu görüyorlar.
Ve orası için bir risk oluşmaya başladı.
Sonuçta orada yaşayan bir hane halkı da var.
Orada yardım bekleyen, işte dediğim gibi fabrikanın sahibi, yakınları, orada çalışan aileler, işçiler vesaireler de var.
Onlar için de bir risk oluşturuyor.
Çünkü yağma gerçekten iki hafta öncenin en büyük problemiydi.
Yani işte yağma ekiplerinin silahla gezdiği, gerekirse insanlara vurduğu, dövdüğü söylenirken.
Ki zaten tırımızı da çaldılar.
Şimdi oranın içerisinde bu kadar değerli ürünler var.
Yağmalanmaya çok açık. Yarın bir gün biz bu depoyu boşaltıp bu operasyonu kesmezsek buradaki hane halkına belki zarar gelecekti.
Belki de buradaki insanlara zarar gelecekti içinde biz varken.
Dolayısıyla bir an önce bu depoyu kapatmak istedik ve daha güvenli bir yere geçmek istedik.
Çünkü serin yolda biz çıkana kadar kolluk kuvveti gerçekten bizi koruma altına almış bir kolluk kuvveti yoktu.
Zaten neden alsın? Biz gönüllüyüz.
Baktığın zaman onun gönüllerden daha çok daha önemli işleri vardı.
Bizim de bizi gelin koruyun ne olur diye bir talebimiz zaten olmadı.
Ama daha güvenli depo arayışına başladık.
Ve Samandağ'da şu anda hala devam eden Samandağ Anadolu Palas Otel deposunu bulduk.
Ve depoyu oraya taşımaya başladık ufak ufak.
Gelen tırları da oraya yönlendirmeye başladık.
Bir otel, kapalı bir bina.
Otelin içerisinde şehir dışından gelen...
İşte İstanbul İtfaiyesi mesela oradaydı.
Birçok itfaiyede var. Koluk kuvvetli dolayısıyla oralarda.
Dolayısıyla daha güvenli bir ortam, daha safe bir ortam.
Buraya taşıdık ve ilk depomuzu hem oradaki insanların güvenliği adına hem de işte baronun eli eteği çekilsin buradan diye kapamak zorunda kaldık.
Yani hikayemiz aslında bu kadar.
Dediğim gibi Hatay'la ilgili aslında çok daha spesifik, çok daha kötü anılar var.
Çok daha güzel umut olabildiğimiz ve bize umut olan bir sürü hikaye var ama bunlar çok daha başka başlıklar.
Tek başıma konuşurken, anlatırken olmuyor.
Hatırlayamıyorum veya bilmiyorum.
Karşımdakine ne hissettiriyorum onu da bilmiyorum.
Dolayısıyla onu burada böyle keseyim.
Yine ekstradan bir sorun olursa sana yine ses kaydıyla ulaştırırım.
Teşekkür ederim. Eşim tarafından sürekli ne kadar zor uyandığımla ilgili eleştirilirim.
Ama o gece başımı saçımı okşarken sallantı içerisinde uyandım.
Kıyamet gibiydi. Önce sağa sola doğru sallanıyorduk.
Sonra yavaşladı. Sonra daha hızlı bir şekilde öne arkaya doğru sallanmaya başladığımda eşime dönüp galiba sadece bizim ev sallanıyor, yıkılıyoruz, bu deprem değil dediğimi hatırlıyorum.
Sonra kedimin peşine koştuğumu hatırlıyorum.
Eşim korkuyla balkona doğru koştu.
Anlattığına göre daha sonradan bu galiba sadece bizim evimiz sallanıyor cümlesi inanılmaz korkutmuş onu.
Hızlıca o paniği toparladık.
Hemen üstümüzü giyindik.
Kedimizi çantasına koyduk.
Hemen sırt çantamızı aldık ki çok şükür her zaman için sırt çantam hazır bir şekilde yatarım.
Ve her zaman telefonum şarja takılıdır.
Şarj aletlerimizi alarak aşağıya arabaya gittik ve açık bir alana geçtik.
Yani olayın şoku ile yine de iyi atlattığımızı düşünüyorduk ama arabaya inip güvende hissettiğimizi düşündüğümüz dakikalarda hala olayın vehametinin farkında değildik.
Gün ışıyıp da haberler birer birer düşmeye başladığında ne kadar büyük bir felaket yaşadığımızı aslında ne kadar şanslı olduğumuzu birbirimizi kaybetmeden el ele aşağı inebildiğimizin
yani inebilmemizin ne kadar büyük bir mucize olduğunu gün içerisinde zaman geçtikçe anladık.
Deprem anı geçti. O ilk şoku atlattık ama hala çok korkuyoruz.
Ama ben bir doktorum ve saat 8'de işte olmam gerekti.
Görev yerime gittim. Olayın vehametini haberlerden telefondan takip ediyorduk ama gün içerisinde gelen travma yani depremzede hastaların tomografilerini okudukça ne kadar kötü, ne kadar büyük
bir afetin içinde olduğumu daha da anladım.
Gelen filmlerde hastalar çok kötüydü.
Ardı ardına film çekiliyordu ki ben özel bir hastanede çalışıyorum.
Yani bize bu vakaların çok daha küçük bir kısmı geliyordur.
Olayın ne kadar ne kadar büyük olduğunu o gün içerisinde.
daha da iyi anladım. Tam olarak hatırlamıyorum ama 3.
ya da 4. gündü. Tam olarak hatırlamıyorum çünkü peş peşe nöbet tutarken gün mevhumumuz gitti.
3. ya da 4. gün nöbetçiyken bir tane hastama bacak damarlarını değerlendirmek için renkli Doppler USG yapıyordum.
İnanılmaz tatlı, yaklaşık 12 yaşlarında bir erkek çocuğu, boyunluğu takılmış, yüzü gözü şişmiş, bacakları pansuman içerisinde o kadar tatlı bir şekilde bize döndü ve de Dedi ki
burada yemek var mı?
Dedi. Çok açım. Üç gündür hiçbir şey yemiyorum dedi.
O anda acil doktoruyla böyle göz göze geldik.
Bu günün geçeceğini ve beraber hamburger yemeye gideceğimizi söyledik.
Daha sonra da kıyafetlerinin olmadığını peki kıyafet verebileceğimizi verip veremeyeceğimizi sorduk.
Ona en güzelini beraber alacağımızı söyledik.
Ama ben bu arada çocuğun bacaklarına bakarken lütfen ya akım olsun.
Lütfen bu da tıkalı yani.
Rombose olmasın diye dua edeydi.
Aynı zamanda da tatlı bir şekilde konuşmaya çalışıyordum.
İki çocuğun iki de bacağı.
İki bacağında da akım yoktu.
Sonra yapılan tedavilerle bildiğim kadarıyla tek bacak kurtuldu.
Ama diğer bacağının diz altından, pardon diz üstünden amputa edildiğini öğrendim.
Onları gördükçe, bunları yaşadıkça ne kadar şanslı olduğumuzu düşünmeye başladım.
Sapa sağlama binalardan çıkabilmiştik.
İnsanlara yardım edebilmiştik.
Yani ne kadar şanslıydık.
Ben sadece bunu düşünebilmeye başladım.
Yani belki yanlış bir psikoloji ama bu insanları gördükçe ben kendim için bazı şeylere nasıl üzüldüğümü sorgulamaya başladım.
İnsanlar neler yaşıyorken biz ne kadar basit şeylerden üzülüyormuşuz.
6 Şubat 2023 günü yaşadığım o büyük felaketi asla unutmayacağım.
Bölge halkı olarak da hiçbirimiz eski biz olamayacağız ne yazık ki.
Birçoğumuz eşini, dostunu, arkadaşını, ailesini, iş arkadaşlarını, yakın çevresini kaybetti.
Birçoğumuz evini, yaşadığı bölgeleri terk etmek zorunda kaldı.
İş yerlerinden, işinden oldu.
Çok acı, çok çaresizce kalan insanlarımız oldu.
Bugün hala ama hala yardıma koştuğumuz insanlar oldu.
Bu tür durumda olan deprem bölgelerine ulaşmak için çabaladık, mücadele ettik.
Umarım çok büyük dersler çıkarmışızdır bu büyük felaketten.
Acı tecrübelerle ne yazık ki bu tecrübeleri yaşadık.
Öncelikle bu fırsatı verdiğin için sana çok teşekkür ediyorum.
Lafıma nereden başlayacağımı tam olarak bilemesem de genel itibariyle orada yaşadığım süreç hakkında kısaca bir bilgilendirme.
ve gözlemlerimi aktarmak istiyorum sana ve dinleyenlere.
Şimdi yaşanan deprem felaketi sonrasında öncelikle tabii olarak arkadaşlarımızı, eşimizi, dostumuzu, ailemizin güvende olduğu konusunda bir görüşmeler
gerçekleştirdim ve onların tamamının güvende olduğunu...
Anladıktan sonra baronun düzenlemiş olduğu Hatay'a yardım ve organizasyonun olduğunu duyunca doğrudan o ekibe dahil oldum.
Biz depremin ilk günü oraya gittik.
Hatay'a gidiş sürecimiz maalesef ki yaklaşık bir 6 saat sürdü.
Normal şartlarda Adana'dan Hatay'a 2,5-3 saat gibi bir mesafe içerisindeydi.
Ama malum elektrik ve yol düzeni olmayınca insanlar kis trafiğe çıkmıştı.
sürecimiz biraz uzun sürdü.
Klaşık bölgede 6 gün kaldım.
6 gece konakladım.
Tabi ki araçlarda yattık.
Bulunduğumuz mevzilerde.
İlk 3 günü Antakya merkezdeydik.
Yani gördüğüm şeyleri anlatmak aslında çok hoşuma gitmiyor.
Çünkü hala zaman zaman rüyalarımda bile görüyorum ve bazen o anları ayıkken bile gözümün önüne geliyor.
Antakya merkezi ne kadar biliyorsunuz bilmiyorum ama kabaca 3 tane ana büyük caddeden oluşan bir ilçe olarak düşünebilirsiniz.
Yol boyunca neredeyse sağlam hiçbir binanın olmadığı ve insanların tamamıyla çığlıklarının ve seslerinin olduğu bir durumdaydı.
Tamamen dehşet ve kaos hakimdi diyebilirim.
Çünkü insanlar yardım bekliyor ve bu yardım...
Tabi olarak ilk üç gün olması sebebiyle öncelikle enkazdan sevdiklerinin ailelerinin çıkartılması yönündeydi.
Biz teknik anlamda bir eğitime sahip olmadığımız için aslında çok fazla yapabilecek bir şeyimiz yoktu.
Buraya sağ olsun bizle birlikte aynı dönemde gelen bir takım madenci ekipleri vardı, inşaat işçileri vardı.
Bir de yanlış hatırlamıyorsam bizim bölgemizde bu Akkuyu Santrali'nin olduğu...
çalışan ekipler vardı.
O ekiplerle beraber biz onlara yardımcı olmaya çalışıyorduk daha çok.
Bu süreç içerisinde onların ne kadar korkusuz canla başla mücadele ettiğini bizzat canlı görebilmiş oldum.
Netice itibariyle biz o yıkılan binalara çok girme cesaretini elde edemiyorduk.
Ama onların atmış olduğu, enkazdan çıkarmış olduğu moloz veya bir takım eşyaları sağa sola biraz serpiştirme görevi görüyorduk.
Ama bizim gittiğimiz ilk gece yaklaşık yanlış hatırlamıyorsam 4 tane canlı kazdan çıkarmayı başarabilmiştik.
Sadece benim çalıştığım alanla ilgili söylüyorum.
Sağımızda solumuzda da çalışmalar vardı.
Yani sonuçta sadece kendi gördüğüm kısım buydu.
Bir de yaklaşık 4-5 tane de bunu tane olarak söylüyorum bunu yanlış anlamayın.
4-5 tane insan maalesef canlı olarak çıkartılamadı.
Ama gördüğümüz hikaye aslında biraz şu şekildeydi.
İnsan gücü teknik anlamda belki çok önemli olabilir.
Evet kabul edebiliyorum. Ama esas olan orada işe yarayacak olan şeyin makine, vinç ve sahir malzemelerin olduğunu gördük.
Çünkü kazma kürekle biz yaklaşık 3 gün Bu işin kazma kürekle olmayacağını orada çok canlı bir şekilde görmüş olduk.
Çünkü insan gücünün yetebileceği ağırlıklar veyahut da kesilebilecek ağırlıklar, kaldırılabilecek ağırlıklar değildi.
Sadece boşluk bulunan yerlerde insanlar girebileceği çok minik...
Bazen bir maksimum iki kişinin girebileceği alanları açabiliyorlardı.
En önemli faktör burada aslında vinç ve kurtarma çalışmaları olması gerekiyordu.
Çünkü bazı binalarda enkaz yarım haldeydi.
Beş katlı bir binanın iki katı çökmüş, üç katı ayaktaydı.
Dolayısıyla orada bazı vinçlerin taşıyıcı kolon vazifesi görmesi gerekiyordu.
Ama bunlara genel itibariyle baktığımızda neredeyse beş gün...
çok yetersiz olduğunu gördük.
Maalesef gördüğüm bir başka sıkıntı da şuydu.
Anacadde ve bulvar üzerinde her 10 binada nereden baksanız 1 veya 2 belki winch vardı veyahut da makineler vardı.
Ama bu bile yetersizken arka sokaklarda neredeyse bu söylediğim gün boyunca neredeyse hiç makine veya winch veya operatör gelmedi.
Bilinçli mi bilinçsiz mi konusunu Belki şokun etkisiyle duygusal davranabilirim bilmiyorum.
Ama bunları orada görememiş olmak kendimizi biraz aciz hissettirdi.
Çünkü ister istemez bizim bilgi ve yetenek, daha doğrusu cesaretimiz bir yere kadar yetebiliyordu.
Ama bu kadar bilgisizken yapabileceğimiz maksimum verimi vermeye çalıştık.
Süreç ilerledikçe ister istemez erzak ve ısınma problemi ortaya çıktı.
Burada insanlar ilk başlarda can havliliği olunca ister istemez yiyeceği içeceği çok fazla dert etmiyordu ama sokakta yatan insanlar ciddi anlamda ısınma ve barınma problemi
yaşıyorlardı. Biz de yanımızda bir takım sahir yiyecek çok fazla götürmemiştik ama battaniye ve ısınma için kıyafet vesaire götürmüştük.
Olabildiğince onların dağıtımına geçtik sonraki süreç içerisinde.
Daha sonrasında da Samandağ merkezine son bir günde su taşı.
köyüne geçtik.
Sutaşı köyü için mesela örnek verebilirim.
Özü itibariyle oraya navigasyonun bizi götürdüğü yanlış hatırlamıyorsam üç yol vardı.
Üç yol da kapalıydı.
Çünkü yol çökmüş. Bir tanesinde yol ayrımı vardı.
Diğer ikisinde ise binalar enkaza dönüşerek yolu kapatmışlardı.
Köy halkından birisi bize sağ olsun eski bir patika yol.
Ve bize o eşlik etti, bizi oraya taşıdı.
Ve oraya gittiğimizde aslında oraya yol olmamasından kaynaklı çok ciddi anlamda yiyecek, içecek ve erzak sıkıntısının olduğunu gördük.
Çünkü biz Antakya merkezdeyken bir süre sonra yiyecek ihtiyacı nispeten karşılanmışken barınma, giyim, kuşam derdi vardı.
Ama saman dağı geçtiğimizde tamamıyla her şeyin eksik olduğunu görmüş olduk.
Aslına bakarsanız...
Bu da bizim yine kendi çabamızla bulabildiğimiz bir köydü.
veyahut da sahil sosyal sivil toplum örgütlerinin çok ulaşamadığı bir yermiş bizim gittiğimiz dönemde.
Daha sonrasında tırlar vesaireler geldi biz yoldayken.
Çalışması yapılmıştı, yolu açtılar.
Ama özü itibariyle tamamıyla oradaki arkadaşlarımızın yönlendirmesi sebebiyle o köyü bulabilmiştik.
Orada da aynı şekilde yaşam işler aracısıydı.
Biz aracımızı oradaki su taşı devlet hastanesinin otoparkında Farkına çekmiştik.
Orada gece konaklamamızı yapıyorduk.
Ama maalesef ki hava ve hava şartları yaşamak için çok uygun değildi.
Araba içerisinde yaklaşık 3-4 tane battaniyeyi sararak anca sunmamızı sağlayabiliyorduk.
Onun dışında baktığımızda insanlara benim başımdan gelen...
başımdan geçen sıkıntılardan bir tanesi.
İnsanlara erzak taşırken, kolyeyi taşırken ister istemez görüş mesafem biraz sıkıntılıydı.
Ama maalesef ki insanlar enkazdan çıkan bedenleri halılara...
bulabildikleri poşetlere vesairelere saymışlardı.
Ben erzağı taşırken bir an tökezledim, takıldım.
Daha sonrasında geçtikten sonra arkama bir döndüm ki takıldığım şey maalesef bir cesetmiş.
Yani durum o kadar vahim bir hal almıştı.
Zaten son günlere doğru ben bir şey hissetmedim.
Belki alışkanlıktan da olabilir, bilmiyorum ama maalesef çok ciddi anlamda.
ceset kokusu vardı. Bu ceset kokusu aslında çok bariz bir şekilde gelenler tarafından anlaşılabiliyormuş.
Ben hissetmedim ama hissetmediğim için bununla ilgili bir şey söyleyemeyeceğim ama oradaki arkadaşların söylediği şeylerdi bunlardı.
Onun dışında mesela havaboh ve sahil ihtiyaçlar çok büyük anlamda sıkıntıydı.
Hadi biz bir şekliyle tercihen oraya gittik ve yaklaşık 6 gün boyunca aynı kıyafetleri giydik.
Ama mesela ben sırf tuvalete gitmemek için çevrede dağıtılan sandviç vesaire yemeklerini yiyemiyordum.
Tüm gün boyunca sadece bulabildiğim ufak çikolatalar ve keklerle besleniyordum.
Sebebi de yine bahsettiğim gibi tuvalete gitmemek için de.
Çünkü yapabilme olanlarımız yok.
Şamliğin elektrik yok.
Elektrik olmaması sebebiyle...
Önünüzü dahi görmekte zorlanıyorsunuz.
Enkaz çalışmalarına bizim otobüsten bir tanesini, farlarını yakıp gece çalışmaya devam etmiştik mesela.
Yani bu takım sorunlar vardı.
Yani umarım diyeceğim ama ülkemiz bir daha böyle bir şey yaşamaz.
Yaşayacağını da bilim adamları öngörüyor maalesef ki.
Ama mümkün olduğunca bunlardan ders çıkartıp bir takım tedbirleri bireysel olarak almamız gerekecek diye düşünüyorum.
Anlatabileceklerim şimdilik bu kadar.
Teşekkür ediyorum.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
