
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Andy Warhol’un çorba konserveleri, Roy Lichtenstein’ın çizgi roman patlamaları, tüketim toplumuna yapılan eleştiri niteliğindeki eserler ve daha fazlasıyla dolu olan Pop Art, sanat dünyasında devrim yarattı. Peki ama nasıl?
Instagram: belleginlambasipodcast
Reklam ve iş birlikleri için: belleginlambasipodcast@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Yüzyıllar boyu birçok sanatçı kalıcı izler bırakabilmenin, yenilikler ve değişimler yaratabilmenin, kendini özgürce ortaya koyabilmenin yolunu sanattaki ifade çeşitliliğinde gördü.
Ve bu sayede birbirini izleyen sanat akımları ortaya çıktı.
20. yüzyıl bildiğiniz üzere dünyayı derinden sarsan savaşların, yıkımların, krizlerin olduğu bir asırdı.
Dolayısıyla bireysel ve toplumsal travmalara dünyanın neredeyse her yerini etkisi altına alan açlık ve sefalete tanık oldu ve bu zor koşullara rağmen küllerinden yeniden doğarak insanın dünyadaki
yerini değerlerini yeniden sorgulayan, tüm geleneksel olgulara farklı bir açıdan bakabilen bir kuşak yetişti.
Ve bu kuşak yeni insan kavramını değerlendirirken birbirinden farklı sanat akımları da doğmuş oldu.
Rönesans öncesi akademizminin, sarayların ve özellikle de kilisenin katı kurallarıyla varlığını sürdürmeye çalışan sanat, modernizmin kazandırdığı özgürlük ile yeniden şekillenmişti.
19. yüzyıla kadar Platon'un da dediği gibi olanı ya da Aristoteles'in dediği gibi olabilir olanı yansıtan sanat, Rönesans ile birlikte farklı bir boyuta evrildi ve ideal olanı temsil
etmeye başladı. 20. yüzyıl ile birlikte de bir amaç olmaktan çıkıp bir araca dönüştürüldü.
19. yüzyılın sonlarından başlayarak 20.
yüzyılın ilk yarısına kadar sanatın her dalında birçok farklı yorum ve köklü değişikliklere sebep olan bir dizi akım çıktı.
Empresyonizm, post-empresyonizm, fovizm, Dadaizm, ekspresyonizm, kübizm, soyut sanat, sürrealizm, süprematizm, pop art ve dahası.
Bu akımlar kısa süre içinde birbirlerini izleyerek kimi zamanda birbirinin doğuşuna sebep olarak ortaya çıktı.
Birçok sanatçı eserlerinde yeni yüzyılın değişen koşullarına duyulan duygusal tepkiyi gösterirken yeni çağın insanının isteklerine, sorunlarına ve bu süreç içerisindeki konumuna da tercüman oldu.
Pop art da bu akımların en önde gelenlerinden biri.
Endüstri çağı insanlık için yepyeni bir dönemdi ve hızla gelişen teknoloji bilimsel bilginin ve görüşlerin yayılmasını kolaylaştırırken geleneksel inanç ve değerlerde de anlam kaybına hatta yeni
arayışlara sebep oldu.
Bu durum sanatçının ve sanatının değişmesine de sebep oldu tabii ki.
Sanatçının yaratım konusunda bağımsızlığını ilan ederek değişmeyen güzellik kalıplarını hedef aldığı bu arayışı geleneksel kalıpları yıkarak sanata yeni ufuklar açmayı hedefledi.
Mayası altında olan her akımda bu cümleyi kullandığımı fark etmişsinizdir.
Geleneğe karşı çıkmak, geleneksel kalıpları yıkmak, Rönesans'tan itibaren her dönemde, her akımda ve her akolde...
Ortaya çıkan bir olguydu bu çünkü.
Ancak 20. yüzyıl bu karşı çıkışların en yoğun yaşandığı zamandı.
Sanatın seyrinin değişiminde yazarların ve filozofların da etkisi vardı tabii ki.
Ekspresyonizm bölümünde de bahsetmiştik hatta bundan.
Özellikle Nietzsche'nin felsefesini ortaya koymasıyla bu geleneğe karşı çıkış sanatçılar tarafından daha yoğun bir şekilde işlendi.
Nietzsche felsefesinde sıkça köle ahlakı ve üstün insan gibi kavramlara odaklanarak geleneksel değerleri sorguladı.
ve hata reddetti.
Sanat alanında da bu düşüncelerin etkisi oldukça belirgin.
Nietzsche'ye göre toplumun ve kültürün temelindeki değerler yani bu geleneksel değerler genellikle güçsüzlerin, sıradanların ve ortalamaların perspektifinden oluşur.
O da bu değerleri köle ahlakı olarak tanımlar ve onları yaratıcılığı, tutkuyu ve özgün olmayı engelleyen birer zincir olarak görür.
Sanatçılar için de bu geleneksel değerler kısıtlayıcıdır ve yaratıcı özgürlüğü engeller.
Gelenek belirli bir toplumda uzun süre boyunca kabul görmüş normları, inançları ve uygulamaları içerir öyle değil mi?
Ancak sanatçılar yaratıcılıklarını ifade etmek için sıklıkla bu geleneklerin sınırlarını zorlarlar ve hatta Onlara meydan okurlar.
Sanatçı bu meydan okumalar sonucunda yaratım konusunda bağımsızlığını ilan ederek değişmeyen güzellik kalıplarını hedef alan bir arayışla geleneksel kalıpları yıkarak sanata yeni ufuklar açmayı hedefler.
Dünyanın görünenin dışında da temsil edilebileceğini savunurlar aslında.
Sanatçının ve tabi ki sanatın bu değişim ve dönüşüm süreci de 1800'lü yılların sonunda empresyonizm ile başlar, ekspresyonizm ile devam eder ve Popart ile de artık çok daha farklı bir
boyut kazanır. Empresyonizmde hatırlarsanız sanatçılar dış dünyayı gözlemlemek amacıyla doğaya çıkarak bu gözlemlerini anlık bir şekilde yoğun ışık etkileri ve renklerle tuvallerine yansıtmışlardı.
Ekspresyonizmde de doğanın ve nesnelerin oldukları gibi aktarılmasının mümkün olmadığı savunuldu ve eserlere duygu ve iç dünya yansıtılırken gerçeğin şekli değiştirilip geleneksel
ilkelerin dışına çıkıldı.
Popart'ta ise olaylar...
çok daha farklı bir yere evrildi.
Pop Art makineleşen dünyaya bir sitem ederek güzel sanatların gelenekselliğine bir tepki olarak ortaya çıktı.
Aslında bir noktada ekspresyonizme tepkiliydi.
1950'li yılların sonunda hem Amerika'da hem de İngiltere'de eş zamanlı olarak ortaya çıktı ve 1960'lardan itibaren de tüm dünyayı etkisi altına aldı.
Canlı renkleri ve popüler kültür temalarıyla günümüzde dahi en çok konuşulan sanat takımlarından birisidir Pop Art.
Popüler kültür, tüketim toplumu ve reklam gibi konuları ele alarak geleneksel sanat anlayışını sorguluyor aslında.
İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalist ekonominin patlak vermesi, işte seri üretimin yaygınlaşması, yaşamın temellerinin tüketime dayandırılması, bireyin mutluluğunun maddi yaşamın koşullarına bağlanması,
özgürlüğün sınırlarını zorlayan, alışılmış olana sır çeviren, yeniyi denemekten ve yaşam stili haline getirmekten çekinmeyen bir kitleyi de beraberinde getirdi.
Aslında çok da yabancı değilizdir bu duruma.
diye düşünüyorum. Kültürdeki bu değişim de toplum tarafından kısa sürede kabul gördü tabii ki ve değişimin önceleri olan sanatçılarda gelenekleri yıkmak için hazır bir halde bekliyorlardı ve sanatı da
bir araç olarak kullanmaktan geri kalmadılar.
Çeşitli tüketim malzemeleri kitle iletişim araçları aracılığıyla Kitlelere pazarlanır biliyorsunuz ki günümüzde de bu böyle.
Pazarlanırken de kapitalizm tarafından halka pazarlanan bir kitle kültürünü de doğurmuş olur.
Kitle kültürü de nedir diyenler için Kitle kültürü denilince akla gelen ilk isim 20.
yüzyılın en etkili Alman filozoflarından ve Frankfurt okulunun da önemli bir üyesi olan Theodor Adorno.
Adorno kitle kültürü konusunda oldukça eleştirel bir tutum sergileyen bir filozof.
Ona göre kitle kültürü kapitalist toplumlarda endüstriyel üretimin ve tüketimin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve büyük ölçüde ticari kazanç amacı güder.
Bunun sonucunda da kitle kültürü sanatı ticarileştirir, standartlaştırır ve...
insanları da düşünsel olarak pasifleştirir.
Dolayısıyla insanların da yaratıcı düşünme yeteneklerini köreltir, estetik deneyimi azaltır ve kitlesel tüketim maddeleri aracılığıyla bireylerin düşünsel bağımsızlığını bir noktada tehdit eder.
Çünkü kitle kültürü ticari bir doğaya sahiptir ve yalnızca popüler taleplere yanıt vermek ve kar amacı gütmek için üretilen standartize edilmiş ürünlerle doludur.
Günümüz influencerlarını bir düşünün mesela.
Bu durum da gerçek sanat ve edebiyat ruhunun özgünlüğünü yok etmesine sebep olur.
Adorno günümüzde yaşasaydı gördükleri karşısında şok olurdu eminim ve felsefesi de daha acımasız bir yaklaşım barındırırdı.
Bu arada bu konuda daha detaylı bilgi edinmek isterseniz yine Adorno'nun Kültür Endüstrisi adlı kitabını okuyabilirsiniz.
Instagram adresinde de paylaşacağım.
Hatta öne çıkanlara da sabitlerim.
Oradan bakabilirsiniz. Kitle kültürü içerisinde insanlar daha önce hiç bilmediği bir ürünü reklam araçları vasıtasıyla görerek talep edebilir hale gelmişti.
Tıpkı günümüzdeki gibi influencerlar sayesinde belki de ihtiyacımız bile olmayan ürünleri hangimiz almadık ki?
O dönemlerde insanlar televizyon aracılığıyla bu ürünleri görebiliyordu.
Ürünler insanlara öyle bir şekilde tanıtılıyordu ki ekrandaki numarayı arayıp bu ürünleri sipariş edebiliyorlardı.
Aslında o zamanın influencerları bu televizyon reklamlarıydı diyebiliriz.
Bu durum aslında alt gelir grubuna sahip olanlar ile üst gelir seviyesine sahip olanları bir noktada birleştiriyordu.
Çünkü ortak bir kitle kültürü.
Sanatçılar da bu durumdan faydalanmaktan geri...
Ve aslında eleştirel de bir tavırla artık sanatı yüksek sanatın ulaşılmaz sınırlarından kurtarmaya çalışarak gündelik yaşama dahil ettiler.
Sanatçılar reklamlardan, reklam panolarından, dergilerden, çizgi romanlardan nesneler, filmlerden, artistlerin görselleriyle herkesin bildiği imajları tuval üzerine yansıttılar.
Bu yansıma da herkesin tanıdığı imgelerle sıradan olanı sanat olarak sunan bir hareketin Başlangıcı oldu.
Facebook ürünleri, konserveler, otomobiller, elektronik ev aletleri ve araçlar, posterler, Hollywood yıldızları, örnek gösterilen ve erişilmek istenen o lüks yaşamlar, dönemin siyasi yüzleri,
güzel sanatların artık bilindik tekniklerinden bağımsız olarak baskı, fotoğraf ya da kolaj gibi tekniklerle yaratıldı ve insanlara sanat olarak yeniden sunuldu.
Gündelik bir sanattı aslında bu.
Yani sıradan olanla ortaya konulmuş bir sanattı.
Artık sanat... eserine bakan herkesin sanatçının ne anlatmak istediğini anladığı bir sanattı.
Duchamp'ın 1917 yılında Pissuar'ı bir sanat eseri olarak sergilediğinde çektiği tepkiyi artık pop art sanatçıları ortaya koyduğu eserlerle çekiyordu.
Buluntu nesnelerin sanata dahil edilmesiyle...
Bu şampın tekniğinden uzaklaşan pop artışın tuvaller bir gösteri alanıydı.
Geleneksel resim ve estetik anlayışının dışında...
gündelik hayatta yer alan her şeyin aslında güzel, estetik ve sanata yer bulabilecek kadar değerli olduğunu savunuyordu Poppard.
Ve sanatta yer verdiği nesnelerle de Amerikan kültürü ve ideolojisini başarılı bir şekilde yansıtıyordu.
Sanatçılar toplumun en çok aşina olduğu imajı seçiyor ve onu başka imgelerle bir araya getirerek bir kompozisyon oluşturuyordu.
Ortaya çıkan eserler de çağın ruhunu dile getiriyordu.
Ne demişti Kandinsky? Her sanat eseri kendi çağının çocuğudur.
Pop Art takımındaki sanat eserleri gerçekten de kendi çağının çocuğuydu.
Halk yaratılan eserde kendi hayatından ve gündelik yaşamdan parçalar bulduğu için eserle kolayca bütünleşebiliyordu.
Sanatçılar da eserlerinde kitleye ait olanı kullanarak onlarla arasında bir köprü kuruyordu aslında.
Kısaca Pop Art günlük hayattan alışılmış imajlarla alışılmışın dışında yenilikçi, sınırları zorlayan, eski akımlara karşı duran bir tavır sergileyerek binlerce sanatçıyı peşinden sürükleyecek
çağdaş bir sanatın temellerini atmıştı.
Hem Amerika'da hem de İngiltere'de eş zamanlı olarak ortaya çıktığından bahsetmiştim.
Önce İngiltere tarafına bir bakalım.
İngiltere'de Richard Hamilton, İngiliz pop artının başında gelen isimlerden biri.
Sanatçılar artık kültürün kitle iletişim araçları, gelişen teknoloji ve değişen toplumsal yapı tarafından belirlendiğinin farkına varıyorlar ve 1952'de Londra'da Çağdaş Sanatlar Enstitüsü
bünyesinde farklı sanat dallarından dönemin seçkin sanatçıları bir araya gelerek çağdaş kültürün getirdiklerini karşılayabilmek ve sebep olabileceği problemlere çözüm sunabilmek için independent grubu kuruyorlar.
Bu grubun toplandığı yıl Bank adında bir konferans düzenleniyor ve Pop Art hareketinin başlangıcı olarak da sanat tarihinde yerini alıyor.
Sanatçı Eduardo Paolozzi tarafından Tate Britain'de düzenlenen konferansın ilk oturumunda bankın temelini oluşturan Amerikan dergilerinden renkli imaj ve imgelerle oluşturulmuş kolajlar oldukça
dikkat çekiyor. Ben zengin bir adamın oyuncağıydım.
adlı kolaç çalışması da Pop Art'ın ilk eseri oluyor.
Pop Art İngiltere'de yaygınlaşmaya başladıkça çeşitli sergiler düzenleniyor.
1956 yılında düzenlenen İşte Yarın adlı sergi İngiliz Pop Art hareketinin öncüsü olarak kabul görüyor aslında.
Serginin girişinde yer alan ve Richard Hamilton tarafından tasarlanan bugünün evini bu kadar farklı ve çekici kılan nedir?
ad poster İngiliz pop sanatının bir sembolü haline geliyor.
Hamilton'dan sonra İngiliz pop art hareketinin erken dönem çalışmalarından biri olarak sembolleşen bir başka eser de Peter Blake'e ait.
Balkonda adlı bir eser bu bu arada.
Bu eser sayesinde de Blake en bilindik pop art sanatçıları arasında yerini alıyor.
Peki Amerika'da durumlar nedir?
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra daha önceleri sanatın merkezi olan Paris yerini yavaş yavaş New York'a bırakmaya başlamıştı.
Çünkü Avrupa, Dali ve Picasso dışındaki ressamların büyük zorluklar çektiği, açlıkla ve fakirlikle mücadele ettiği bir cehenneme dönüşmüştü.
Üstelik New York, Avrupa insanına kendi ülkelerinden daha fazla imkan sunuyordu ve göç almaya da başlamıştı.
Bunun sonucunda da sanatçılar ülkelerini terk ederek New York'a yerleşmeye başladı.
Burada da dönemin çağını uygun olarak sanatlarını üretmeye devam ettiler.
Bu da tabii Pop Art'ın ortaya çıkmasında bir etkendi.
Amerikalı sanatçı Jasper Jones, Amerikan bayrağını farklı tekniklerle yeniden ele almasıyla Pop Art sanatçılarının öncüleri arasında yerini almıştı.
Aynı dönemde Amerika'nın gerçeklerini yansıtmak isteyen bir başka sanatçı da heykeltıraş, ressam ve fotoğrafçı olan Robert Rauschenberg'ti.
Rauschenberg 1964 yılında Venedik Biennial'in büyük ödülünü alan ilk Amerikan sanatçıydı ve bu ödül sayesinde de Batı'nın o güne dek tam olarak kabul edemediği Pop Art'ın bir sanat takımı olarak
Avrupa'da yer edilmesini sağladı.
Bir başka Pop Art sanatçısı olan Klaus Oldenburg gündelik yaşama ait nesneleri dev boyutlu heykelleri dönüştürerek Amerikan günlük yaşamı ve popüler tüketim kültürüne atıfta bulunuyordu.
Pop Art'ın tuvallere ve kolajlara yansıyan imgelerini adeta devleştirerek heykel sanatında yeni bir devri başlatmıştı.
Değişime ise Andy Warhol imza atmıştı.
Warhol postmodern bir sanatı temsil ediyordu.
Amerikan toplumunun en iyi bildiği şeyleri eserlerinde işlerken, makineleşmiş toplumu, kapitalist çağın gerçeklerini ve tüm bunların ardındaki içliği yineleyen imgelerle yeniden yansıtıyordu.
Tuvallarda çoğaltılmış nesneler sanki bir makineden çıkmış izlenimi yaratıyordu.
1962 yılında Los Angeles'taki Ferris Galeride açtığı sergi döneminde çok ses getirmişti.
Campbell Çorba Şirketi tarafından üretilen çorba konserveleri fotoğraflarının baskısını alarak 32 ayrı tuvali aktarmıştı.
Ve bu eser Pop Art'ın Amerika'da bir sanat hareketi olmasına öncülük etmişti.
İpek baskı tekniğiyle Bu eseri üretmişti ve kullandığı teknikle bir makine gibi eser üretirken güzel sanatların estetiğinden ve sanatçının eserini üretirken ki işte onunla kurduğu duygusal
bağdan uzaklaşıyordu.
Coca-Cola şişelerini de aynı teknikle eserlerine konu etmişti.
Onun eserleri aslında kapitalist toplumun duygusuzluğunu yansıtıyordu ve insan eli değmemiş, makineleşmiş bir sanat sunuyordu.
İkinci sergisi de çok ses getiren bir diğer eserini içeriyordu.
Marilyn Monroe portreleri.
Monroe'nun öldüğünü öğrenince 1953'te çekilen Niagara isimli filmin tanıtım fotoğraflarından birini çoğaltarak 50 adet portrenin yer aldığı ve 2 adet tuvalden oluşan bu
eseri ortaya koydu. İlk tuvalde renkli baskılar bulunuyordu.
İkinci tuvalde ise siyah-beyaz baskılar.
Monroe'nun tüketim kültürüne hizmet eden bir imaj haline gelişini vurgular nitelikteydi.
Ama bunu eleştirel bir tavırla sunuyordu.
Amerikan pop sanatı da böylelikle en tarpıcı örneklerini vereceği bir dönemin temellerini Warhol'un eserleriyle sağlam bir şekilde atmış oldu.
Bu arada Andy Warhol'la alakalı daha detaylı bir bölüm yayınlayacağım mutlaka.
Peki biraz da pop artın Türkiye'deki etkisine bakalım.
Amerika'da yaygınlaşan seri üretim ve bunun beraberinde getirdiği tüketim kültürü, sanatta yeni arayışlar ve bu arayışların sonucunda da yeni denemelere sebep olsa da aynı eski Türkiye'de öyle hemencecik
görülmedi. Yani 1960'lı yıllarda Amerika'daki gibi benzer çalışmalar Türkiye'ye biraz gecikmeli geldi.
Örneğin Türkiye'de ilk televizyon yayını 60'lı yılların sonunda başladı.
Özel kanalların yaygınlaşması da 90'lı yılları buldu.
Yani popüler kültür ancak 90 ve sonrasında yaygın hale gelebildi.
Türkiye'ye nasıl geldi diye soracak olursanız Paris Güzel Sanatlar Akademisi'nde eğitim gören Altan Gürman sayesinde geldi Türkiye'ye.
Gürman Pop Art'ın Türkiye'ye gelmesine öncülük eden ilk sanatçılardan da çünkü.
Daha önce soyu çalışmalar yapıyordu fakat bu tarz uzaklaşarak biraz daha bilindik imajlar ve objeler üzerinden çeşitli teknikler kullanarak çalışmalar yapmaya başladı.
Fransa'da yaşadığı süre boyunca da Amerikan pop art akımından etkilenmişti ve tam sanatın rayına oturduğu düşünülen zamanda da resminde yarattığı farklılıkla Türk sanatını başka bir evreye taşımıştı.
Çünkü resim yapmanın başka yollarını keşfetmişti.
Bir diğer pop art öncüsü de yine Paris'te eğitim alan Nur Koçak, Koçak Batı dergilerindeki reklam fotoğraflarını esinlenerek üretimler yapmaya başlamıştı.
Resimlerinde böyle dev boyutlarla ojeler, rujlar, parfümler gibi nesneleri ele alarak küreselleşen tüketim kültürüyle kadının arzu nesnesi olarak sunulmasını eleştirel bir tavır ortaya koyuyordu.
Bir diğer pop art kavramı da Gülsün Kara Mustafa'nın tuvallerine yansıyordu ki benim en sevdiğim kadın sanatçılardan birisidir kendisi.
Resimlerinde duygusal kadın ve erkek imajları kullanarak böyle boncuklu süsler, çiçek desenli kumaşlar, gece kondu tasvirleriyle içinde bulunduğu döneme ışık tutuyordu ve şarkı sözlerinden
seçtiği dizeleri resimlerini isim olarak veriyordu.
Daha çok böyle arabesk kültürünü, yeşil çamı andıran figürlerle ele alıyordu.
Bu eser
aynı zamanda kitle iletişim araçlarında tüketim ürünü haline gelen kadın imajına bir eleştiri sunarken, kadının tüm rolleriyle yaşadığı toplum içi travmalara da bir işaret niteliği taşıyordu.
Bir başka pop art sanatçımız daha var.
Pop art tarihinde iz...
bırakan isimlerdendir kendisi.
Bedri Baykam.
Kaliforniya Sanat Kolejinde okumuştu Bedri Baykam ve Amerika'da yaşadığı süre boyunca önce soyut ekspresyonizm ekolu içinde daha sonra da pop art içinde çok değerli eserler üretmişti.
Aynı şekilde resimlerinde kadın kimliğinin tüketim ürününe dönüştürülmesine eleştirel bir tavır bulunuyor.
Gördüğünüz gibi Pop Art birçok farklı toplumda eserler üreten sanatçıyı derinden etkilemiş.
Hala da günümüzde etkisi devam ediyor.
Birçok sanatçı gündelik nesneleri sanatına taşıyarak tüketim çılgınlığına eleştirel bir bakış atıyor.
Günümüz sanat dünyasında da hala önemini koruyor.
Bir sonraki bölümde görüşene dek kendinize güzel bakın, sanatla kalın.
Bir podcast
fikriniz var ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
