
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta modern sanata giriş yapıyoruz. Modern sanatı başlatan akımımız Empresyonizm nedir? Özellikleri nelerdir? Gelin hep beraber inceleyelim.
Instagram: belleginlambasipodcast
Transkript
Bir süredir orta çağlarda gezinip duruyoruz artık.
Bu bölümle birlikte modern sanatın kapılarını açma vakti.
Artık o ve bu dönem demek yerine yani atıyorum gotik dönem işte rönesans dönemi gibi dönemler sözcüğünü kullanmak yerine izinler olarak adlandırılan sanat akımlarında.
Başlarda 20. yüzyıl sanat akımlarını bir sıralamayla mı anlatsam diye düşündüm aslında ama orta çağda olduğu gibi bir dönem kapanıp yeni bir dönem başlamadı.
20. yüzyılda bütün sanat akımları ya birbirlerine tepki olarak ortaya çıktı ya da birbirlerinden etkilenerek etkilendiği akıma bir yenilik getirerek ortaya çıktı.
Örneğin Fransa'da başka bir akım sürerken Almanya veya Hollanda'da veya İspanya'da başka bir akım o akıma tepki olarak ya da o akımdan etkilenerek varlığını sürdü.
Yine de kafanızın karışmaması için birbirlerine tepki olarak ortaya çıkan akımları ya da birbirlerinden etkilenen akımları bir seri halinde de yayımlayabiliriz.
Bu konuda fikirleriniz olursa bana mutlaka Instagram'dan yazın.
Ne demiştik? Ortaçağın kapılarını kapattık.
Rönesanstı, baroktu, klasizmdi, neoklasizmdi, rokoko ve romantizmdi derken bunları bir sırayla söylüyorum bu arada.
19. yüzyıla geldik ve sanat da her şeyde olduğu gibi bir evrim geçirdi, bir değişim, bir gelişim gösterdi.
Elbette empresyonizmden önce ortaya çıkan akımlar var.
Artnova, Barbizon ekolu, gerçekçilik yani realizm gibi.
Hatta Artnova'nın yazılışıyla alakalı bir duvar resmi dahi var.
Denk gelenler hatırlamıştır.
Bu bölümle alakalı da bir istek geldi.
Ona da değineceğim aka. Empresyonizm nedir?
Hangi akıma tepki olarak ya da hangi akımdan etkilenerek ortaya çıkmıştır?
Özellikleri nelerdir?
Sırayla bunlardan bahsedeceğim sizlere.
Hazırsanız başlayalım.
Empresyonizm yani bilinen adıyla izlenimcilik akımı, 19.
yüzyılda Fransa'da ortaya çıkmıştır arkadaşlar ve ondan sonra ortaya çıkan bütün sanat akımlarını yani bütün modern sanat akımlarını etkilemiş bir sanat akımıdır.
Bu akım geleneksel sanat anlayışına tamamen bir tepkidir aslında.
Sanatçılar resimlerinin satılması için geleneksel üslubu uygun şeyler üretmekten bıkmıştır ve bir yenilik arayışına.
Paris'te o dönem her yıl devlet resim sergileri açılmaktadır ve bu sergi sanatçıların kendilerini tanıtmaları ve satışlarını yapabilmesi için mükemmel bir ortam olarak bilinir.
Ancak o dönemde sergiye gönderilen resimleri seçen bir jüri vardır ve bu jüri de Fransa'daki Güzel Sanatlar Akademisi'nin denetimcilerinden oluşur.
Sergiye gönderilen resimler genelde din, tarih, mitoloji konularından oluşur.
Eski dönemlerdeki gibi düşünmeyin ama bunu.
Daha böyle yüzeysel, daha böyle estetik güzelliğin ön planda olduğu resimler vardır.
Jüri üyeleri bu konuların barındığı resimleri genellikle kabul eder.
Ve 19. yüzyılda Fransız sanat beğenisi biraz konservatiftir.
Yani dönemin ressamları olabildiğince eski üstadların tarzına bağlı kalmak zorundadır.
Çünkü ancak böyle o sergiye kabul edilir.
Alıcılar ve izleyiciler de genellikle...
gerçekler yerine ideal olanı, ideal güzellikte ve estetikte olanı beğenirler.
Dolayısıyla salon jürisi de eserleri seçerken bu kriterleri göz önünde bulundurur.
Ancak bir süre sonra bazı sanatçılar uygun görülen tarzın tamamen dışında olan resimleri bu sergiye göndermeye başlar.
Jüri tabii ki kuralların dışına çıkıldığı için gönderilen resimleri Ve jürenin bu resimleri kabul etmemesi sanatçılar arasında çok büyük bir tepkiye yol açar.
Bu tepki 3. Napolyon'un kulağına kadar intikal edince salon sergilerinin yapıldığı Sanayi Sarayı'nın bir başka bölümünde Reddedilenler Salonu adında başka bir sergi açılır.
Ve bu sergi salon sergisine reddedilen sanatçıların Resimlerinden oluşur.
Edward Monet, Claude Monet, Camille Pissarro, Paul Cezanne gibi birbirinden yetenekli ve anarşist ruhlu sanatçıların eserleri bulunur bu sergide.
İşte bu serginin açılması ile geleneksel sanata aykırı olarak yapılan resimlerle birlikte modern sanat bizlere kapılarını tamamen açar.
Nietzsche geleneksel değerlerden kurtulmak için eski düşüncelerden sıyrılmak gerektiğini ve yeninin ancak eskiyi öldürmekle yaşama olanağı bulduğunu dile getirir.
Ona göre gelenek, insanı olduğu yerde durduran, gelişimini, ilerlemesini önleyen bir olgudur.
Tüm geleneklerin özünde geçmişi aktarma, Dolayısıyla geleceği aydınlatıcı kaynaktan uzaklaştırma olgusu vardır.
Yani gelenek insanı verimsiz kılar.
19. yüzyıl deyince tarihte aklımıza başka neler geliyor?
Mesela sanayi devrimi.
Sanayi devriminin getirdiği unsurlar sosyal değişim kadar bilimsel alandaki yeniliklere de sebep olmuştur.
Ve bu yenilikler sanat üzerinde de oldukça etkilidir.
Ne demiştik? Sanat ve sanatçılar hep bir değişim, bir gelişim içindedir.
Bu değişim ile birlikte sanatçıların nesnelerin yalnızca duysal olarak kavranılan gerçeklik olmadığını, yani görünenin aslında göründüğü gibi olmadığını fark etmişlerdir.
Bu nedenle de bu görünen gerçekliğin arkasındakini aramaya yönelmişlerdir.
Görünenin aslında görünmediği çeşitli kadim ilaçlarda da mevcut olan bir anlayış aslında.
Örneğin Hinduizm'de Maya olarak bilinen bir kavram vardır.
Sanskritçe'de Maya, yaratıcı gücü ve onun yarattığı ilüzyonu Düşsel ve içeriksiz görüntüyü ifade etmekte kullanılır.
Ve bu kavrama göre insanın yaşadığı fiziksel alem bir hayalden ibarettir, bir ilüzyondan ibarettir.
Özünde hakika olmayan bir dünyaya tekabül eder.
Çünkü Maya kavramı Brahma'dan çıkmıştır.
Brahma, Hinduizm'de yaratılışın tanrısıdır.
Yani nasıl ki asıl ısı gerçek olmayan bir şeyse, yani ısı dediğimiz şey sıcaklık olan ısı ve ateşin bir görüntüsü ise, asıl hakikat yani gerçeklik de Maya'nın kendisinden çıktığı Brahma'dır.
Bunu şöyle düşünebilirsiniz.
Hani derler ya ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye.
Bir yerden duman çıkıyor ve ısı yayılıyorsa orada ateş vardır.
Isı gerçek olan bir şeyin yani ateşin bir ürünüdür ama gerçek değildir.
Buna göre maya kavramı gerçeğin bir ürünüdür.
Ama gerçek değildir. Gerçek olan şey Brahma'dır.
Arthur Schopenhauer Hint felsefesiyle yakından ilgilenen bir filozof ve bu durumla alakalı içinde yaşadığımız bu görünür dünyanın mayanın bir eseri olduğunu söyler.
Bu dünyayı görme sanrılarına ve rüyalara benzetir.
Ve insan bilincini çevreleyen bir peçe olduğunu.
Diyeceksiniz ki Eda bu konuya nereden girdin, nereden çıktın ama bekleyin şuna bağlayacağım şimdi.
Modern sanatçılar görünüşün peçesinin arkasında saklı olan duygu ve ifadenin otantik alanlarının peşine düşmüşlerdir.
Yani doğadaki unsurların kişinin kendisinde oluşturduğu izlenimleri, duygusal izleri yaratmayı hedeflemişlerdir.
Bu arada sanat ve felsefe birbirinden ayrı düşünülemez arkadaşlar.
O yüzden felsefeden de bol bol örnekler vererek anlatacağım.
Geleneksel sanatı reddeden sanatçıları anlamlandırmakta bir sıkıntı da yaşanmıştır elbette.
Çünkü onlar alışıla gelmiş anlatım dilini terk etmişlerdir.
Sınırlarının ötesine geçmişlerdir ve sanatla birlikte insanlığı da bir adım...
öteye taşımışlardır.
Çağının değil, geleceğin insanı olmuşlardır.
Resimlerindeki form bütünlüğü ortadan kalkmıştır mesela.
Hani ortaçağ resimlerinde belirli bir kompozisyona ait resimler görürüz.
Artık izlenimcilikte bu kompozisyon bütünlükleri ortadan kalkar.
Sanatçılar tuvaylerine duyularıyla algıladığı anlık izlenimleri yansıtmaya çalışmışlardır ve bunu yapan ilk sanatçımız da Edward Manet'dir.
Bu arada iki farklı sanatçı var benzer isme sahip.
Biri Edward Manet, diğeri Claude Monet.
Yani biri Manet, biri Monet.
Bunu böyle düşünebilirsiniz. Bunlar aynı akım içerisindeki farklı sanatçılardır.
İlk olarak Edouard Manet'den bahsedelim.
Kendisi Fransız asıllı, modern hayatı konu alan resimler yapan ilk ressamdır.
İnsan kendi gününü resmetmeli ve gördüğünü betimlemeli görüşüne sahip bir sanatçı olarak, realizm yani gerçekçilik akımından, empresyonizm yani izlenimcilik akımına geçişte önemli bir rol oynar.
Kırda öğle yemeği ya da kırda kahvaltı.
Ve Olympia adlı resimleri en önemli eserleridir.
Çünkü bu iki resim arkadaşlar modern sanatın başlangıcı olarak kabul edilir.
Manet'in bu kırda öğle yemeği resmi de...
Bölüm başında bahsettiğim bu salon jürileri tarafından red yemiş bir resimdir.
Ancak ressamların çıkardığı olaylardan sonra red edilenler salonundaki sergi de bu eserde yerini almıştır.
Ancak bu eser doğal olarak o dönemin geleneksel üslubuna tamamen aykırı olduğu için bolca eleştiriye maruz kalmıştır.
Fakat eleştirilerin yarattığı skandal Manet'i meşhur etmiştir.
Empresyonizm'den önceki sanat anlayışı akademik sanat olarak bilinir arkadaşlar ve bu sanat anlayışındaki resimler estetik gerçekliğe bir bağlılık taşır.
Akademizm olarak aratıp resimleri bir inceleyebilirsiniz.
Sanatçılar hep belli bir kural çerçevesi içinde resimler yapar ve bu resimlerin estetik olması bir zorunluluktur.
Yani bu anlayışa göre bir sanat eserinin sanat eseri olarak kabul edilmesi ve değer görmesi için estetik olması ve çeşitli form ve kurallara uyması şartı vardır.
Bunu neden anlatıyorum? Edward Money'nin Kırda Öğle Yemeği tablosu jüri tarafından reddedilirken bir başka ressamın Venus'un Doğuşu adlı eseri kabul edilir ve bu eserin sahibi de akademik sanatçı Alexandre
Cabanel'dir. Bu adamın eseri sergiye kabul edilmekte kalmaz.
Öyle büyük bir beğeni toplar ki jüri tarafından ödüllendirilir ve 3.
Napolyon bu eseri tam 40 bin altın franke satın alır.
Bu arada bu iki adamın resmine bakmanızı istiyorum.
İkisinde de çıplak figürler yer alır.
Ancak Mane yerine Cabanel'in resimlerinin beğenilmesinin nedeni mitolojik unsurlar ve akademis tarzı uygun yapılması.
Oysa ikisinde de hemen hemen benzer figürler yer alır.
Ancak Mane'nin resminde sıradan insanlar yer alırken Cabanel'in resminde mitolojik unsurlar yer alır.
Yani kabul edilmemesinin tek nedeni mitolojik unsurların göze daha estetik gelmesi.
Aslında ne kadar saçma değil mi?
Monet sırf geleneksel tasvir kurallarının dışına çıktığı için reddiyen bir sanatçı ancak bu tavrıyla da empresyonizm akımının zeminini hazırlamış olur.
Ve daha sonra Claude Monet, Pierre Renoir, Alfred Sisley gibi empresyonizm ressamlarla görüşmeye başlar.
Bu bahsettiğim olaylar 19.
yüzyılın ortalarında gerçekleşmiştir bu arada.
Resimde form bütünlüğü, kuralcılık, işte jüri üyesinin belirlediği estetik unsurlar gibi kavramların ortadan tamamen kalkması 19.
yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşir.
Artık empresyonizm akımı kendini göstermeye başlamıştır böylece.
Hani demiştik ya modern sanat takımları birbirlerine tepki olarak ya da birbirlerinden etkilenerek ortaya çıkmıştır.
İşte empresyonizm de pozitivizmin düşünce alanına getirdiği yenilik.
Bu arada birbirinden etkilenmesi için sırf bir sanat akımı olması gerekmiyor.
Sanatçılar bir felsefi düşünceden ya da psikolojik kavramlardan da etkilenerek bir akım yaratabiliyor.
Pozitivizm derken dediğinizi duyar gibiyim.
Pozitivizm arkadaşlar doğru bilginin yalnızca bilimsel olduğu ve doğru bilgiye yalnızca deneyicilik yani ampirizm ile ulaşabileceğini savunan bir düşünce akımıdır.
İzlenim yani impression kavramı felsefede ilk defa David Hume ile önem kazanır arkadaşlar.
Hume'a göre izlenim bilginin en temel ve en özgün taşıyıcısıdır.
İzlenim yalnızca dış duyu verileri olmayıp tüm yalın bilinç içeriklerini de kapsar.
Dolayısıyla izlenim dediğimiz şey dış ve iç duyu içeriğidir ve tüm bilginin temelinde bulunur.
İşte David Hume'un bu izlenim kavramı 19.
yüzyılda pozitivist felsefe anlayışının öncüsü olur.
Pozitifist felsefenin gerçekleşmesinde etkili olan bir isim daha vardır arkadaşlar.
O da fizikçi olarak bilinen Ernst Mach'tır.
Mach'a göre duyumlar, duyularımız hem bedenin dışındaki koşullara hem de bedenin koşullarına bağlı olarak gerçeklikler dünyasında yaşayan insana, dış dünyayı bildiren elemanlardır.
Mach'ın bu felsefesi bir oluş felsefesidir.
Duyum, değişmeyeni, daima kendisiyle aynı kalanı değil, değişeni bize bildirir.
Bunları neden anlatıyorum?
Sürekli değişim içinde olan bu gerçekliğin resimdeki ifadesidir aslında.
Sabitliğe işaret eden bir form bütünlüğü yoktur.
Sanatçılar anlık görünümü resmeder ve bunu ifade ederken ışık ve rengi kullanır.
Işığın nesne üzerindeki etkisine yoğunlaşma sonucunda formlar parçalanarak bir silüet haline gelir ve ışığın etkisiyle de erir ve kontur çizgileri ortadan kalkar.
Yani keskin çizgiler göremeyiz bu.
Eserlerce. Renkler izlenimcilikte ışık ve zaman açısından değişeni, akıp geçeni göstermek amacıyla kullanılır.
Örneğin Claude Monet'in meşhur bir eseri var.
İzlenim. Gün doğma adlı bölümümüzün de kapağında bulunan eser.
Bu eser bu akıma ismini veren eserdir aynı zamanda.
Bu esere baktığımızda gün doğma etkisini renklerle birlikte çok net anlıyoruz.
Mavinin sisli bir şekilde kullanımı ve yeni doğmakta olan bir güneşin ilk ancak zayıf ışıklarını ve o ışıkların geçişini çok net gösteriyor bizlere.
İşte ışık zaman etkisini bu eserde çok net görebiliriz.
Yani bu eser renk varyasyonlarından ve ışık dalgalarından ibaret bir eser aslında.
Renk demişken empresyonistler rengi palette karıştırarak kullanmazlar bu arada arkadaşlar.
Tuvallerinde yan yana kullanıp yine tuval üzerinde o renkleri karıştırarak yeni bir yöntem gelişmişlerdir.
Ve bu yeni yöntemle doğanın sürekli değişen ışığının ve hareketinin yansıtıldığı eserler üretmişlerdir.
Bu anlattıklarım empresyonist akımının en önemli özelliklerindendir arkadaşlar.
Işığı ve rengi nasıl kullandıklarını buradan anlayabiliriz.
Bu ışık ve renk kullanımlarını da kendi hissettikleri duygular aracılığı ile ortaya koyarlar.
Örneğin Mone güneşin doğuşunu önce bir izler, bir görünüş olarak kavrar ve analiz eder.
Daha sonra o anın belirlediği duyumları kendi tarzıyla tuvaline yansıtır.
Mone nesneler dünyasına baktığı zaman gördüğü şey özne ile bağlılık kuran duyumlar kompleksidir.
Bu duyumlar kompleksi resmine yansır ve tüm rasyonel elemanlardan sıyrılan, yalnız duyu yoluyla kavranan bir doğayı görselleştirir.
Nesneler ışık ve renk değişimi altında incelenir ve bu incelemeye dayanan analitik görme sonucunda da resimlerin yalnızca renklerin tonlarından ve ışık titreşimlerinden meydana geldiğini görürüz.
İşte bu sonuç bize geleneksel form anlayışının ortadan kalktığını gösterir.
Kısaca izlenimciler yani empresyonistler doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas alır.
Gerçekliği ve nesnelliği ikinci plana atarak kişisel yorumlarını ön plana çıkaran resimler yapar.
Akademizmin yani akademist resimlerinin kuralcı, neoklasik üslubuyla karşılaştırıldığında emperasyonist resimler kuraldan ve sağlam bir desen temelinden hatta biçimden yoksun görünür.
Karanlık tonların yerini böyle daha aydınlık, daha parlak renklerini aldığını görürüz ve ışık sanki başlı başına bir konu haline gelir.
Siyahla elde edilen gölgelendirmeler mesela yok olur yani açık koyu ton farklarıyla elde edilen başka bir hacimsellik anlayışı ortaya çıkar.
kullanılan o bilimsel perspektif dediğimiz kavramı emperasyonizmde pek görmeyiz.
Yani çizgiye dayanmayan ve renkle elde edilen derinlik efekti yerini hava perspektifi dediğimiz bir efekte bırakır.
Uzaklıklar ve yakınlıklar bir çizgiyle, bir doğrusalıkla değil renklerle ifade edilir.
Bu arada emperasyonist sanatçılar resimlerini bir atölye ortamında yapmazlar.
Işığın anlık değişimlerini yakalamak adına doğaya çıkarlar, doğada resimlerini yaparlar.
Hatta Monet'in bir sandal kiraladığını ve sandalı yüzen bir atölye haline getirip resimlerini bu sandalda yaptığı söylenir.
Ayrıca empresyonist sanatçıların açık havada çalışabilmelerinin yeni teknik olanaklarla mümkün olduğunu da belirteyim.
Önceden sanatçılar boyalarını doğadan elde ettikleri çeşitli malzemelerle yaparken 19.
yüzyılın ortalarında yağlı boyalar artık metal tüplerde satılmaya başlanmıştı ve bu durumda ressamların doğada çalışabilmesini ciddi anlamda kolaylaştırmıştı.
Empresyonizmin başlıca özellikleri bunlardır arkadaşlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
