
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
20. Yüzyılın önemli sanat akımlarından olan Ekspresyonizm yani Dışavurumculuk akımı nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır? Özellikleri nelerdir? Akım içerisinde yer alan önemli sanat grupları nedir? Hepsi ve daha fazlası bölümde. Keyifli dinlemeler
Instagram: belleginlambasipodcast
Reklam ve iş birlikleri için: belleginlambasipodcast@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba arkadaşlar, Belli'nin Lambası'na hoş geldiniz.
Ben Eda. Bu hafta artık sanat akımlarına kaldığımız yerden devam edelim istedim.
O yüzden ekspresyonizm akımıyla karşınızdayım.
Ekspresyonizm nedir?
Nasıl ortaya çıkmıştır?
Akımın azarlıkları nelerdir?
Sanatçıları kimlerdir?
Ve çok karıştırılan empresyonizmle aralarındaki farklar nedir?
Biraz bunlardan bahsedelim istiyorum.
Hazırsanız hadi başlayalım.
Ekspresyonizm yani dışa vurumculuk.
Bu akım arkadaşlar duygusal deneyimlerden ilham alan ve o duygusal ifadelere odaklanan çağrışımcı bir sanat akımıdır.
Modern sanatın bir parçası olarak kabul edilir ve genellikle Avrupa'da etkili olmuştur.
Aynı zamanda ekspresyonizm terimi sadece resimsel anlamda değil, tiyatro, edebiyat ve müzik gibi diğer sanat alanlarında da kullanılmıştır.
Peki bu at nereden çıkmış?
Dışavurumculuk sözcüğünü ilk kez tarihte 1901 yılında Fransız amatör ressam Julien Auguste Herve kullanmıştır.
Paris Bağımsızlar Salonu'nda sergilediği tablolarının tanıtımında kullanmış bu sözcüğü ve daha sonra 1911 yılında 22.
Berlin Fuarı kataloğuna eklenen bir ön sözle Picasso, Braque gibi genç Fransız ressamların sanatını ayırt edici bir sözcük olarak da Almancıya girmiştir.
Ve yine aynı yıl sanat tarihinin babalarından diyebileceğimiz bir isim.
Daha önceki podcastlarda da adı geçmişti hatta.
Wilhelm Waringer'ın kullanmasıyla meşrulaşmış olur.
20. yüzyılın başlarında Almanya'da ortaya çıkmış bir yakım ekspresyonizm.
Ancak kökleri Van Gogh, Paul Gögen ve Edvard Munch gibi sanatçılara dayanıyor.
Köklerindeki baskın kişi aslında Edvard Munch olarak bilinir.
Bu adamı çığlık tablosuyla tanıyorsunuzdur belki.
Goh'dan etkilendiği söylenir.
Böyle bir rivayet var. Bu iki sanatçı dramatik ve duygu yüklü temaları keşfetmek, dehşet, korku ve grotesk niteliklerini iletmek ya da doğayı halüsinasyon yoğunluğu ile anmak için
renklerin ve çizgilerin dışa vurumcu olanaklarını kullanmışlardır üretim yaparken ve daha özner bir bakış atısını veya ruhsal durumlarını, duygularını ifade etmek için doğanın klasik
tasvirlerinden ayrılmışlardır.
Emperasyonistlerin tam tersi gibi düşünebilirsiniz.
O dönemde modernizm ile gelen bir yabancılaşma duygusu vardır ve bireyler toplumsal çevreye ve değerlere ilgisini tamamen yitirmiştir.
Bu yüzden de kendi iç dünyalarına dönmüşlerdir.
Bu yabancılaşma duygusunun kuvvetlenmesi geleneksel olandan giderek kopmayı da beraberinde getirmiştir ve bu durum doğal olarak sanat alanına da yansımıştır tabii ki.
Fark ettiyseniz 20. yüzyılın başındaki bütün akımlarda hep bir geleneğe karşı red söz konusudur.
Empresyonizm bölümünü dinlediyseniz hatırlarsınız belki.
Empresyonizmde de sanatçılar geleneksel tavrı yani akademizmi reddederek doğaya yönlenmişlerdir ve doğanın tasvirlerini gördükleri şekilde yansıtmışlardır ve ışık değişimlerini de bu şekilde ele
almışlardır. Ekspresyonistler de tıpkı empresyonistler gibi geleneksel tavrı reddetmişler ve bunun yanında doğanın olduğu gibi tasvirlerini de reddedip daha öznel, daha içsel olana yönlenmişlerdir.
Gerçeklikten doğanın göründüğü gibi resmedilmesinden sapmışlardır.
Özelliklerinden detaylıca bahsedeceğim zaten birazdan.
Ekspresyonistler Nietzsche'nin geleneğe karşı olan görüşlerinden çok etkilenmişlerdir arkadaşlar ve bunun sonucunda geleneksel otoritenin sunduğu estetik değerleri değiştirmeye odaklanmışlardır.
Nietzsche geleneksel değerlerden kurtulmak için eski düşüncelerden sıyrılmak gerektiğini ve yeninin ancak eskiyi öldürmekle yaşama olanı bulduğunu savunmuştur.
Barney Stinson'ın gizli bir Nietzsche hayranlığı varmış demek ki.
O da hep New is always better der ya hani aklıma oradan geldi.
Nietzsche'ye göre gelenek insanı olduğu yerde durduran, gelişmesini, ilerlemesini önleyen bir olgudur.
Ekspresyonistler de birçok sanat akımı gibi geleneğe karşı çıkıp empresyonizme, naturalizme ve pozitivizme tepki olarak ortaya çıkmıştır.
Onlar için yaşama karşı duyulan tepkilerin ortaya koyulması önemlidir çünkü ve resim alanı da derin içsel duyguların anlatımı için vardır.
Sanatçılar içsel duygularını ve ruhsal deneyimlerini dışa vurmak amacıyla gerçekliği deforme eder.
Renk kullanımları da çok abartıldır hatta ve biçimleri, resimdeki şekilleri hep Akımın temel amacı izleyicide güçlü bir duygusal tepki uyandırmaktır ve toplumun,
teknolojinin, modern hayatın getirdiği acıları, yalnızlığı, korkuyu ve çaresizliği ifade etmek arzusuyla ortaya çıkmıştır aynı zamanda.
Adı üstünde dışa vurumculuk.
Bu akımın bilmeniz gereken çok önemli 3 sanat topluluğu vardır.
Genelde 2 diye belirtilir birçok yerde ama aslında 3'tür.
Ancak ben çok da detaya girip...
Sizleri sıkmamak için en bilinen iki tanesinden söz edeceğim.
Almanca bilmediğim için yanlış telaffuz edebilirim.
Şimdiden beni affedin. Birincisi die Brücke yani köprü.
İkincisi der Blaue Reite yani mavi süvari ya da mavi binici.
Üçüncüsü az bilinen ve benim kesinlikle telaffuz edemeyeceğim ama durun bir deneyeceğim.
Die neue Zahlişkeit.
Olduğu kadar artık.
Bu da yeni nesnellik demek arkadaşlar.
Köprüden başlayalım.
Bu grup 1905 yılında Dresden'de Ernst Ludwig Kirchner, Eric Haeckel, Carl Schmidt Rothloff ve Fritz Bley adlı sanatçılar tarafından kurulmuş.
Hatta grup adını Nietzsche'nin Böyle Buyurdu Zerdürst adlı eserinde geçen şu satırlardan almış.
İnsan, hayvanla üst insan arasında gerilmiş bir iptir, uçurum üstünde bir ip.
İnsanda büyük olan onun köprü olmasıdır, erek değil.
İnsanda sevilebilecek olan onun karşıya geçiş ve batış olmasıdır.
Nietzsche'ye göre arkadaşlar iki farklı insan vardır.
Biri geleceğe açılan ve eylem içinde olan insan, diğeri geleneklere bağlı yığın varlığı.
Ona göre eylem içinde olan insan, geleneğin bağlarından kurtularak geleceğe açılırken giderek bireyselleşir.
Bireyciliğin en üst basamağının ifadesi olan üst insan, geleneksel değerlerden kendini kurtarabilen insandır.
İnsanın çağ dışı geleneksel değerlerden kurtulması, insanın yarattığının tutsağı olmasını kabul etmemesidir.
İnsanın yarattığının tutsağı olmasını kabullenmesi, insanı Nietzsche'nin sürü olarak nitelendirdiği kalabalığa taşır.
Sürü konumundaki insana özgü olan baskıyı kaldırıp atabilen üst insan, çağının düşünce ortamına yön verip çağını aşarak kurtaran olur.
Dolayısıyla sanatlarıyla sürü konumundaki insan ile üst insan arasında bir aracı, ve geleneksel sanat ile yeni sanat arasında bir köprü olma isteğiyle hareket eder bu grup.
Kendilerine de zaten bu yüzden bu adı seçmişlerdir.
Bu arada Nietzsche'yi anlamak için önce felsefesini anlamak gerekiyor.
İleriki zamanlarda bununla alakalı bir bölüm yaparım mutlaka ama kısaca bahsedeyim.
Nietzsche'nin geleneğe bu denli karşı çıkmasının bir nedeni var elbette.
İnsanın özgürlüğünü, yaratıcılığını ve potansiyelini sınırlayan kalıplardan ve baskılardan kurtulma arayışının bir yansımasıdır geleneğe karşı çıkmak.
Ona göre bu durum bireyin kendi değerlerini ve anlamlarını oluşturması, kişisel özgürlüğünü gerçekleştirmesi ve kendi potansiyelini tam olarak ifade etmesi için gereklidir.
Dönelim köprüye.
Bu grup aynı zamanda genç sanatçılar arasındaki işbirliğini teşvik etmeyi amaçlamıştır.
Zaten görüldüğü üzere geleneksel sanat kavramlarına karşı isyan bayraklarını çekmişler.
Bu yüzden doğrudan içten bir ifadeyi vurgulayan bir sanat anlayışını benimsemişlerdir.
Onlara göre kişi toplumdan kaçarak doğada kendi otantikliğini ve var olmanın temel anlamını idrak edebilir.
Bu yüzden çalışmalarında şehir hayatının yalnızlığını, modern teknolojinin...
İşte insan üstündeki etkilerini, insan psikolojisini ve cinsellik gibi konuları ele alırlar.
Renkleri çok yoğun bir şekilde kullanırlar tıpkı diğer ekspresyonistler gibi.
Ayrıca Dresden Etnografya Müzesi'ndeki Afrika ve Pasifik Adaları'nın...
Primitif sanat yapılarından da çok etkilenirler.
Bu çalışmalar onlara çok doğal gelir.
O dönemde kentler hızla sanayileşiyordu ve bu sanayileşmenin doğurduğu olumsuz etkiler karşısında Dresden kentinde güneşe tapma ve Nudizm gibi olaylar başlamıştı ve bu durum da sanatçıların
oldukça ilgisini çekmişti.
Grup üyelerinden ve kurucularından olan Alman ressam Ernst Ludwig Kirchner, 1906 yılında Köprü Manifestosu'nda grubun amacını şu şekilde açıklıyor.
ve eylemlerimizin özgürlüğünü yaratmak istiyoruz.
Doğrudan ve tüm iç denliyle yaratmaya soyunan herkese bizden sayıyoruz.
Kirchner da zaten tıpkı söylediği gibi kendini kısıtlamadan tüm iç denliyle yaratmaya soyunan bir sanatçı.
Hatta ona göre akademik sanat anlayışı ile atölyede üretilen resimlerin yani o dönemki resimlerin gerçek yaşamına hiçbir ilgisi yok.
O yaşamın kendine özgü devrimini sanata yansıtmak istiyordu ve bu sayede de ekspresyonist biçimlere ulaştı.
Peki nedir bu biçimler?
Atak ve hızlı fırça darbeleri, saf ve canlı abartılı renk kullanımı ve yalın ancak belirgin kontör çizgileri.
Kirchner aynı zamanda resimlerinde yaşadığı ortamı kendisiyle birleştiren çalışmalar da üretiyordu.
Örneğin benim çok etkilendiğim bir çalışması var.
1915 tarihli Asker olarak Otoportre adlı çalışması.
Bu çalışmada Kirchner Kendini sağ eli kopmuş olarak betimliyor.
Bunun nedeni ise 1.
Dünya Savaşı sırasında kendisi de topçu birliğinde görev almış.
Ancak savaşta hiç yara almamış.
Fiziksel bir yara almamış diyeyim hatta.
Savaşın fiziksel olmasa bile insanı psikolojik olarak sakatlayabildiği mesajını vermek istemiş bizlere bu resmiyle.
Bu arada size şöyle ilginç bir bilgi de vereyim.
O dönemde savaşı olumlayan tipler de varmış.
Çünkü savaşı Burjuvası aklının ve onların tutucu tavrının yükselişte olduğu bir dönemin bitişini ve Avrupa'da yeni bir dönemin başlangıcının işareti olarak görüyorlarmış.
Hatta Almanya'da herkesin savaşa katılmaya davet edildiği broşürlerde Savaşın mucizevi kurtuluş olduğu fikri vurgulanıyormuş.
Reklama bak çok acayip gerçekten.
Savaş yalnızca yıkıcı değil aynı zamanda yapıcıdır ilkesini benimsemişler.
Hatta öyle ki bu yarattıkları atmosfer birçok sanatçının gönüllü olarak savaşa katılmasına neden olmuş.
Tabi savaş ilerledikçe artan vahşet, korku, acı ve yıkım başlangıçtaki o olumlu atmosferi değiştirmiş.
Bu yaklaşımın değişmesi sanata da yansımış ve resimler daha eleştirel.
Bir boyut kazanmış. Sonrasında da bu savaş güzellemeleri güzelleyenleri bir güzel pişman etmiş.
Gelelim diğer grubumuza.
Mavi Suvariler ya da Mavi Biniciler.
Bu grup 1911 yılında Münite kurulmuş arkadaşlar.
Hatta bünyesinde de çok önemli sanatçıları barındırıyor.
Vasily Kandinsky, Franz Marc, Gabriel Munter, August Mack.
Kanalımda bir Kandinsky ve sinestezi hastalığıyla alakalı bölüm var bu arada dinlemek isterseniz bir göz atın.
Mavi Suvariler köprüye oranla daha mistik bir sanat eğilimi taşıyor.
Franz Marc'ın mavi rengini uhrevi bir renk olarak kabul ettiğinden ve Kandinsky ile birlikte atları olan sevgilerinden dolayı bu adı aldığı söyleniyor.
Bu bahsettiğim iki grup için de duygusal özgürlük her şeyin üzerinde arkadaşlar.
İkisi de oldukça devrimci bir grup ancak Mavi Suvariler estetik olarak köprüden daha devrimci olarak görülüyor.
Çünkü bu grup Kandinsky ile birlikte ekspresyonizmi soyutlamaya taşıyor ve daha betimleyici yani temsile dayalı resimden tümüyle vazgeçiyorlar.
Yani geleneksel resimden, geleneksel tarzdan tamamıyla vazgeçiyorlar.
Hatta Kandinsky Avusturya Macaristanlı bir besteci olan Arnold Schoenberg'den etkilenerek resmin, müziğin soyut dili olduğu düşüncesiyle hareket ediyor.
Bunun yanında teozofistlerin mistik eğilimleri de onun oldukça ilgisini çekiyor ve dönemin materyalist yaklaşımına ...tinsel sanatın karşı koyabileceği düşüncesiyle tamamen soyutlamaya yöneliyor.
Ve bu durumla alakalı şunu söylüyor.
Soyutlamaya olan ilgi okültizmin, tinselliğin, monizmin, teozofinin geniş anlamda dinin içinde yeniden doğmasıdır.
Sonuçta bilim kendi pozitif dallarında öyle bir yere geldi ki şu soruyu sorar oldu.
Madde diye bir şey var mı?
Şimdi diyeceksiniz ki...
Okültizm, monizm, teozofi de ne Eda?
Bize bilmediğimiz terimlerle gelme.
Bilmeyenler için hemen anlatıyorum arkadaşlar kısaca.
Okültizm kabaca gizli bilgi ve pratiklere odaklanan bir düşünce akımı.
Monizm ise felsefi bir kavram.
Evrenin temelinde tek bir gerçeklik veya varlık olduğunu öne süren bir görüş.
Teozofi ise 19. yüzyılın ortalarında Helena Petrovna Blavatsky tarafından kurulan ve doğaüstü bilgi ve evrensel gerçekleri.
keşfetmeyi amaçlayan bir öğreti.
Dönelim konumuza.
Kandinsky bu kavramların dinin içinde yeniden doğmasını savunduktan ve madde diye bir şey var mı yok mu diye düşündükten sonra yeni bir resim dini keşfederek soyutlama deneyimlerinin devamını geçirmiş
ve sadece soyut çalışmalar üretmeye başlamış.
Mavi süvariler sanatın doğaüstü ve ruhsal boyutlarını keşfetmeyi amaçlayan bir gruptu.
Sanatın evrensel ve dini bir ifade aracı olduğunu inanmışlardı.
renklerin ve biçimlerin duygusal etkilerine odaklanarak izleyicide içsel bir deneyim uyandırmayı amaçlıyorlardı.
Ve resimlerinde daha böyle doğa, mitoloji, hayvanlar ve insan figürleri gibi konuları sıklıkla ele alıyorlardı.
Gelelim ekspresyonizm özelliklerine ve empresyonizm ile aralarındaki farklara.
Akım içerisinde genel olarak dört farklı özellik vardır.
Gerçeklikten sapma, duygusal yoğunluk, İçsel deneyimin önemi ve toplumsal eleştiri.
Ekspresyonist eserler izleyicide güçlü bir duygusal tepki uyandırmak için tasarlanır.
Sanatçılar içsel deneyimlerini, ruhsal durumlarını ve duygusal sıkıntılarını vurgulamak için renkleri daha yoğun kullanırlar.
Gerçekliği deforme ederler.
Figürleri ve nesneleri çarpıtarak abartılı bir şekilde tasvir ederler.
Bu yaklaşım da sanatçının iç dünyasının bir yansımasıdır ve izleyicide daha derin bir anlam uyandırmasını sağlar.
Dediğim gibi içsel deneyimi ve duygusal sıkıntıları yansıtmak akımın en önemli özelliğidir diyebiliriz.
Kişisel ifade kullanımı nesnel gerçekliğin önüne geçer onlar için.
Mesela doğayı olduğu gibi resmetmektense böyle bir yaklaşımı seçerler.
Toplumun acılarını, yalnızlığı, korkuları.
Ve çatışmalarıyla ilgilenirler ve bunu aktarmayı amaçlarlar.
Empresyonizme tepki olarak ortaya çıkmıştır demiştik.
Ancak burada şöyle bir parantez açmak istiyorum.
Tamamen bir tepki vardır diyemeyiz.
Çünkü iki akımda çok farklı estetik ve sanat anlayışına sahip.
Ekspresyonistlerin empresyonistleri eleştirdiği salt bir yaklaşım yok aslında.
Sadece estetik yaklaşım, ifade biçimleri...
ve toplumsal bakış açısı yüzünden farklı görüşlere sahiptirler.
Asıl tepki şudur, örneğin emperasyonizmin akademizme tepki gösterip yeni bir sanat anlayışı geliştirmesidir.
Emperasyonizm bölümünde anlatmıştım bunu.
O yüzden ekspresyonizm tepkiden ziyade farklı bir estetik biçimi ve felsefi yaklaşımı ortaya koyar.
Bununla birlikte de akademizm sanat anlayışı temelinden sarsmışlardır.
İnsanın varlığına odaklanmışlardır ve insan varlığını otantik bir anlatım dili ile açıklamaya çalışmışlardır.
İnsanda anlaşılmaz olanı, insan varlığının gizemini insancıl bir yaklaşımla betimlemeye gayret etmişlerdir.
Sanayi toplumunun getirdiği yabancılaşma sürecine, dış dünya gerçekliğine ve nesnelliğe tepki olarak içsel ve öznel olana odaklanmışlardır.
Modern uygarlığı doğayla bağlantılı olarak yeniden yorumlama eğilimi sergilemişlerdir.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize güzel bakın, sanatla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
