
Deli ve Dahi: Salvador Dali’nin Yaşamı ve Sanatı
16 Ağustos 2023 · 22 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde, sürrealizmin büyülü dünyasına dalıyor ve unutulmaz sanatçı Salvador Dalí'nin hayatını ve sanatını yakından inceliyoruz. İkonik bıyığı, gerçeküstü imgeleri ve sıradışı tarzıyla tanınan Dalí'nin çocukluk yıllarından başlayarak sanatsal evrimine, mistik manifestosundan eserlerinin günümüzdeki etkisine kadar geniş bir yelpazede hikayesini keşfedeceğiz. Onun yaratıcılığı, sanat anlayışı ve döneminin ötesindeki mirası hakkında derinlemesine bir bakış için sizleri bölümü dinlemeye davet ediyorum.
Salvador Dali Müzesi ve Tiyatrosu'nu canlı gezmek için: https://my.matterport.com/show/?m=K5MKrKcfyRW
Instagram: belleginlambasipodcast
Reklam ve iş birlikleri için: belleginlambasipodcast@gmail.com
Transkript
Bugün sizi gerçeküstü bir dünyanın içine davet ediyorum.
Bu bölümde sürrealizmin en önemli sanatçılarından ünlü İspanyol sanatçı Salvador Dalin'in hayatını ve sanatını yakından inceliyoruz.
İkonik bıyığıyla tanınmış, saatleri eriten tablosu ile akıllara kazınmış bu sanatçının yaşam yolculuğunu keşfederken sürrealizmin perde arkasına da bir göz atacağız.
Hazırsanız başlıyoruz.
Önce çocukluk ve gençlik yıllarından bahsedelim.
Salvador Dali 11 Mayıs 1904 tarihinde İspanya'nın Katalonya bölgesindeki Figueres şehrinde doğdu.
Dali ailenin ikinci çocuğuydu.
kendisinin doğumundan tam 9 ay önce ölen abisinin adını almıştı.
Öyle ki aile bu ölümü kaldıramamıştı ve sık sık ona abisinden söz ediyorlardı.
Dali'nin odasına ölen abisinin bir fotoğrafını dahi koymuşlardı ve küçük Daliciğimizi sürekli abisinin mezarına götürüyorlardı.
Van Gogh bölümünü dinleyenlere bu olay tanıdık gelecektir.
Van Gogh'a da ölen abisinin adı verilmişti.
Üstelik mezarı evlerinin tam önündeydi.
Van Gogh neredeyse her gün adının yazılı olduğu bir Mezar taşı görüyordu.
Aslında Dali de abisinin mezarına her gittiğinde kendi isminin yazılı olduğu bir mezar taşı görüyor.
Dali küçükken çok farklı, çok garip bir çocuktu.
Garip kişiliği kendine 5 yaşlarındayken falan göstermeye başlamıştı.
Örneğin bulduğu yaralı bir yarasayı bulduğu bir teneke kovaya koymuş ve sonraki gün ölmek üzere olan yarasanın Karıncalarla kaplı olduğunu görüp ağzını alıp ısırarak
ikiye bölmüştü.
O yaşlarda şiddet eğiliminin de olduğunu söylemek mümkün bu arada.
3 yaşındaki kız kardeşinin kafasına tekme attığını söylüyor yazdığı bir kitapta ve bunu büyük bir neşeyle yaptığını dile getiriyor.
Fazlasıyla sapkın bir karaktere sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Zaten birazdan anlatacaklarımı duyduğunuzda şok olmayın ama biz onun sanatıyla ilgileniyoruz bunu da unutmayalım.
Dalil'in sanatı olan ilgisini annesi erken yaşta fark etmişti ve ailesinin desteğiyle resim yapmaya başladı.
10 yaşında bir resim okuluna kabul edildi ve eğitimi sırasında döneminin en önde gelen sanat akımlarını öğrenerek klasik tekniklerini böylelikle geliştirdi.
Ancak çok ciddi bir öğrenci değildi.
Hayal kurmayı ve sınıfın eksantri olarak öne çıkmayı çok severdi.
Böyle garip giysiler giyer ve saçlarını değişik şekillere sokardı.
1921 yılında annesini meme kanserinden kaybetti.
O sırada Dali henüz 16 yaşındaydı.
Annesine öyle bağlıydı ki ölümüyle ilgili hayatımda aldığım en büyük darbeydi.
Ona tapardım. Ruhumun kaçınılmaz kusurlarını görünmez kılabilmesini hep güvendiğim bir varlığın.
kaybını kabullenemiyorum sözlerini dile getirdi.
Dalil'in babası ise eşinin ölümünden kısa bir süre sonra onun yani annesinin kız kardeşiyle evlendi.
Annesinin ölümünden sonra 1922 yılında Madrid'e giderek Madrid Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi'ne katıldı.
Buradaki ilk eserlerinde kübizm ve dadaizm Çünkü Giorgio di Chirico'nun Rüya gibi eserlerinden çok güçlü bir şekilde etkilenmişti.
O sıralarda Deizm ve Kübizm Madrid'de pek yaygın değildi.
Ancak Dali'nin eserleri kısa sürede ilgi ve tepki çekmeye başlamıştı.
Burada geçirdiği yıllarda Luis Buñuel ile tanışıp yakın arkadaş oldular aynı zamanda ve bu ikili Daha sonra sürrealist filmler de çekecekti.
Deli Dalimiz 1923 yılında disiplinsizlik yüzünden geçici olarak okuldan uzaklaştırılıyor bu arada.
Ve aynı yıl anarşist gösterilere katıldığı için de tutuklanıp bir süre hapse atılıyor.
Ve doğal olarak da sanat okulundan da atılıyor.
Ancak 1925 yılında okula geri dönüyor ve Barcelona'da ilk kişisel resim sergisini açıyor.
Resimleri tabii ki eleştirmenler tarafından...
Çok büyük bir ilgi ve aynı zamanda çok büyük bir şaşkınlıkla karşılanıyor.
1926 yılında da Paris'i ziyaret ediyor ve orada Picasso ile tanışıyor.
Sonraki birkaç yıl eserlerinde Picasso'nun etkisi görülüyor hatta.
Çünkü gizliden gizliye Picasso'ya karşı bir hayranlığı var aslında.
Ona çok saygı duyuyor.
Paris'ten döndükten sonra okuldan kovuluyor ve çok geçmeden de askere alınıyor.
Askerliğini yaptıktan sonra sanatına geri dönerek Louis Bunel ile Bir Endülüs Köpeği adlı avantgard kısa filmi çekiyorlar.
Ve bu film ikiliye sanat çevresinde çok büyük şöhret kazandırıyor.
Bu arada film YouTube'da var.
16 dakikalık bir kısa film zaten.
Ancak izlemenizi çok tavsiye...
Çünkü biraz rahatsız edici görüntülere sahip.
Yine de merak ediyorsanız merakınızı giderin ama gelip bana Eda bize ne biçim film önermesin demeyin.
Çünkü önermiyorum.
Uyarmadı demeyin yani.
Bu şöhreti kazandıktan sonra aynı yıl tekrar Paris'e gitti ve burada ressam John Miro aracılığıyla Sürrealizmin babası olarak bildiğimiz Andre Breton ve sürrealist
sanatçı Paul Eluard ile tanıştı.
Bu arada Dali'nin hayatında Gala adında bir kadın var.
Hayatının aşkı desek yanılmayız.
Onu resmettiği resimleri dahi var.
Gala aslında Paul'un karısıydı.
Ancak Dali onu gördüğü ilk andan itibaren ona çok büyülü bir şekilde aşık olmuştu.
Gala da aynı şekilde. Ve zaten sonucunda Paul'dan boşanıp Dali ile beraber oldu.
Sürrealizmle Breton aracılığıyla tanıştıktan sonra bu ilgi çekici akımın temel fikirlerini benimsemişti.
Bu dönemdeki deneyimleri ilerleyen yıllarda o eserlerindeki gerçek üst imgeleri ve düşünceleri de etki edecekti.
Ve 1931 yılında...
En meşhur eseri olan Persistence of Memory yani belleğin azme tablosunu yaptı.
Saatleri eriterek katı ve değişmez zaman kavramına karşı bir protesto gerçekleştirmişti Dali bu resimde.
Ve bu resim için nereden ilham almış biliyor musunuz?
Ağustos ayında sıcak güneşin altında eriyen bir camembert peynirinden.
Bu anı görüp sürrealizmin...
en önemli tablosunu yapmıştı aslında.
Yani ilhamı başka yerde aramamak gerekiyor galiba.
Eriyen saatler ve gerçeküstü manzaraları içeren bu eser onun sanatının çok büyük bir dönüm noktası haline gelmişti.
Yani bir nevi onun imzası gibiydi artık.
Bu arada bıyığını çok sormuşsunuz.
Hemen link veriyorum.
Salvador Dali deyince hepimizin aklına o ikonik bıyığı geliyor.
La Casa de Papel dizisinden sonra da bir hayli ünlenen bir simge haline geldi o bıyık.
Yaşadığı dönemde de zaten bıyığı onun resmen bir imzası haline gelmişti ve unutulmaz bir...
İmaj yarattı zaten gördüğünüz üzere.
Dali kendine özgü bir imaj yaratmak ve dikkat çekmek amacıyla oldukça benimsemişti bu bıyığı.
Ve bıyığı onun sürrealist düşünce tarzını, sanatsal cesaretine ve onun yaratıcılığını yansıtan bir araç haline gelmişti.
Ve onun gördüğünüz üzere efsanevi bir figür haline gelmesine de yardımcı oldu bu bıyık.
Yani bir bıyık nelere sebep oldu?
1934 yılında büyük aşkı Gala ile evleniyor ve aynı yıl New York'ta bir sergi açıyor Dali.
Bu sergi Amerika'da çok büyük bir etki yaratıyor.
Sergi sayesinde fazlasıyla büyük bir öne kavuşuyor ve Londra'da da bir sergi açması için davet ediyor.
Ve bu sergide aynı zamanda bir konuşma yapması isteniyor.
Dali bu konuşmaya eski tip bir dalgıç tulumuyla bir elinde bilardo ıstakası diğer elinde bir çift kurt köpeğiyle sahneye çıkıp konuşma yapıyor.
Sürrealizmin kendisi zaten bu adam.
Bununla alakalı bir olay da var.
Onu da anlatacağım birazdan. Bu sergiden sonra Daliciğimiz Sigmund Freud ile tanışıyor ve Freud'un birkaç portresini yapıyor.
Freud'a zaten çok büyük bir hayranlık besliyordu bu arada.
Onun bilinçaltı konusundaki yazılarını çok yakından, çok büyük bir ilgiyle takip ediyordu.
Zaten sürrealizm bölümünde sürrealist sanatçıların Freud'dan ne kadar etkilendiğini anlatmıştım.
Bilinçaltının derinlerine inmek ve resimdeki kullandıkları imgeleri bilinçaltlarının birer simgesi haline getirmek onların en büyük özelliği zaten.
Ancak bir süre sonra sürrealist sanatçılar Dali'yi artık red etmeye başlıyorlar.
1936 yılında başlayan ve bütün İspanya'yı kaosa sürükleyen İspanyol iç savaşı 1939 yılında General Francisco Franco'nun galip gelmesiyle sona erince Dali yeni
kurulan faşist rejimi desteklediğini açıklıyor ve bunun sonucunda Marksist olan sürrealistler Dali'yi aparoz ediyorlar.
Onlara göre Dali çok abartılı bir insandı ve dikkat çekme çabasında hareketler sergiliyordu.
Aynı zamanda çok kibirli ve şımarıktı.
Bunun üzerine Andre Breton Dali için dolar heveslisi.
Demeye başladı her yerde.
Bu durum Dali'nin kulağına gittiğinde ise Dali ona cevap olarak sürrealizm benim yani ben sürrealizmin kendisiyim dedi.
Sürrealistler ve Dali arasındaki çekişme Dali ölene kadar devam ediyor tabii ki.
Hatta Dali günlerine bununla alakalı şöyle yazıyor.
Diğer ressamların kıskançlığı başarımın termometresi olmuştur hep.
Kral be! 1940 yılında eşi Gala ile 2.
Dünya Savaşı'ndan kaçarak Amerika'ya yerleşiyorlar ve burada tam 9 yıl boyunca yaşıyorlar.
Bu süreçte Dali, Salvador Dali'nin Gizli Hayat adlı otobiyografisini yayınlıyor.
Artık Avrupa ve Amerika'da tanınan bir sanatçı haline geliyor tabii ki ve bunun üzerine Walt Disney ve Alfred Hitchcock ile tanışıyor.
Beraber yani Disney ile Destino adında bir film ve Hitchcock ile de Spellbound adında bir film.
Destino filminin reels olarak instagramımı ekleyeceğim bu arada oradan bakabilirsiniz.
Yani bu film beni bambaşka diyarlara götürüyor gerçekten.
Sürrealizmin kendisi.
Yani Dali'yi ve sanatını...
en iyi şekilde algılayabiliyoruz bu filmde.
İki yaratıcı insanın böylesine bir işte kendisini göstermesi yani diyecek hiçbir şey yok.
Sadece izlemenizi tavsiye ediyorum.
Başka da bir şey demek istemiyorum.
Amerika'daki yaşamından sonra Gala ile beraber Avrupa'ya geri dönüyorlar ve Katalonya'ya yerleşiyorlar.
Hayatının sonuna kadar da burada kalıyor Dali ve bu arada Dali 1951 yılında Mistik Manifesto adlı bir manifesto yayınlıyor.
Burası çok önemli arkadaşlar çünkü bu manifestoda Dali sürrealizmi ve sürrealist sanatçıları eleştirerek onu reddediyor.
Ve kendi sanat anlayışını ortaya koyarak dini felsefeye ve kişisel deneyimlere verdiği önemi açıklıyor.
Peki bu adam sürrealistse neden sürrealizmi eleştiriyor Eda ya da reddediyor?
Çünkü Dali sürrealizmin rasyonalizme dayanan düşüncelerinden hoşlanmıyor.
Rasyonalizmde hatırlarsanız akılcılık ön plana çıkıyordu.
Yani insan bilgisinin temeli insanın bilincinde yatar anlayışına sahipti rasyonalistler.
Dali de sürrealizmin...
imgeleri mantık dışı bir biçimde bir araya getirmekle sınırlı olduğundan şikayetçiydi.
Yani sürrealizmin artık yaratıcılığının bittiğini düşünüyordu.
Ona göre sürrealizm akımı daha derin ve mistik bir boyuta ulaşmalıydı.
Bu yüzden de manifestosunda mistik deneyimlerin ve dini sembollerin önemini vurgulamıştı.
Sanatın ve yaşamın sadece maddi dünyadan ibaret olmadığına inanıyordu.
Onun gözünde sanatçının ruhsal deneyimleri ve içsel dünyası Yaratıcı gücün bir ifadesiydi ve böyle de olmalıydı.
Bu yüzden manifestoda Hristiyan sembollerine ve mitolojik imgelere sıkça atıfta bulundu.
Sanatını bir tür mistik dini resimcilik olarak görmeye başlamıştı o dönemde.
Zaten bu dönemki eserlerinin tamamında işte Katolik temalar, DNA sembolleri, hiperküp yani dört boyutlu küpler.
Ve atomik çözülme gibi modern bilim kavramlarının imgelerini görüyoruz hep.
Dini semboller kullanıyordu ama inançlı bir insan değildi bu arada.
Tanrı'ya inanıyorum ama inançlı değilim.
Matematik ve bilim bana Tanrı'nın olması gerektiğini anlatıyor ama inanmıyorum.
Sözlerinden anlayabiliriz bunu.
Daha sonrasında ise nükleer mistisizm adını verdiği bir döneme girmişti Dali.
Çünkü Hiroşima'ya atılan bir atom bombası onu çok etkilemişti ve bu dönemki resimlerine de bunu yansıtmıştı.
İşte tuvale boya sıçratmalar, hologram görüntüler, optik yanılgılar gibi pek çok...
değişik teknikle denemeler yaptı bu döneminde.
1960 yılında Dali'nin doğduğu şehir olan Figueres'in belediye başkanı bölgenin belediye tiyatrosunu Dali Tiyatrosu ve Müzesi adıyla restore etmeye karar verdi.
Dali de bu müzenin inşaatı ve dekorasyonuyla bizzat ilgilendi.
Bu arada size dev bir hizmet.
Müzenin sanal bir turu bulunuyor.
Hangimiz pandemi döneminde online müze gezmedik ki?
Linki açıklama kısmında mevcut.
Oradan bakabilirsiniz. Onlarla bir şekilde gezebilirsiniz müzeyi tavsiye ediyorum.
1960 yılında Dali'nin büyük aşkı, menajeri, modeli ve ilham perisi olan Gala hayatını kaybediyor.
Dali Gala'nın ölümüyle çok büyük bir depresyona giriyor arkadaşlar.
Yani yaşama isteğini reddediyor resmen.
Karısının öldüğü ve gömüldüğü...
Pübol adlı bir kaleye yerleşiyor ve burada sakin bir hayat sürmeye başlayarak resimlerine devam ediyor.
Ancak kaledeki yatak odasında bilinmeyen bir sebepten çıkan yangında bacığından yaralanıyor ve Figueres'e dönerek Salvador Dali Tiyatro ve Müzesi'nde yaşamaya başlıyor.
Bu arada online müze gezdiğinizde yaşadığı odayı görebilirsiniz.
23 Ocak 1989'da kalp yetmezliğinden hayatını kaybediyor Daliciğimiz ve müzesinin...
Mahzenine gömülüyor.
Dali yaşadığı 84 yıllık yaşamında 1500'den fazla resim, heykel, taş baskı, kitap ilüstrasyonları, tiyatro dekorları ve kostümler üretti.
Döneminin çok ünlü fotoğraf sanatçılarıyla ve Kristen Dior gibi moda tasarımcılarıyla beraber çalıştı.
Eserlerinin büyük çoğunluğu kendi müzesinde ve dünyanın çeşitli yerlerindeki müzelerde sergileniyor günümüzde.
Miraz garip bir adam olduğunu zaten biliyoruz.
Hastalıklı ruh yapısı eserlerinde kendini gösteriyor.
Yazı otobiyografilerde sapkınlığa yatkın özelliğini çok geniş bir biçimde de anlatıyor zaten.
Ancak bu sapkınlık sanat için yapılan, sanat uğruna yapılan bir sapkınlık.
Sanat için yapılsa da toplumsal normlara öylesine alışkınız ki anlamıyor olmamızı çok normal görüyorum şahsen.
Her sanatçı bir şekilde toplum tarafından eleştiriye uğruyor, aykırı görülüyor veya kabullenmiyor.
Bunu diğer biyografi bölümlerimi dinleyenler anlayacaktır.
Benim bu konuda eleştirdiğim nokta...
Şu aslında, sanatçı üretense, özgün olansa toplum olarak insanlar neden sanatçının sanatına bu denli burnunu sokuyor?
Örneğin dümdüz, sade, basit bir eser görünce bunu ben de yaparım moduna giriyorlar.
Birazcık aykırı bir eser görseler...
Bu da sanat mı ya? gibi yorumlar yapıp yapılan eserin sanat olmadığını belirtiyorlar.
İnsanlar maalesef sanat yapıtının arkasındaki fikri anlamaktan aciz.
Biraz ağır konuşacağım ama bu konuda çok dertliyim.
Ve bu kadar acizken sanatçının fikrini kabullenmemekle birlikte eseri yok da sayabiliyorlar.
Yapıcı eleştiriden bahsetmiyorum bu arada.
Elbette fikrini kabullenmeyebilirsin ya da sanat yapıtını beğenmeyebilirsin.
Ancak sanat eserinin karşısına geçip bunu ben de yaparım.
bu sanat değil gibi söylemlerde bulunanlara ben e sen yapsaydın o zaman o fikri sen bulsaydın demek istiyorum.
Bunu deyince de ben sanatçı değilim ki cevabını alıyorum.
E sen sanatçı değilsen bunu ben de yaparım gibi bir yorumda bulunmak ironik değil mi?
Ya da daha derinine inelim.
Sen sanattan anlayan bir insansan ve gördüğün yapıtları bu denli cömertçe eleştirebiliyorsan senin sanattan beklenti ne?
Bu bahsettiğim kitle Dali gibi, Picasso gibi, Duchamp gibi sanatçıları ya da sürrealizm, dadaizm, kübizm gibi, pop art gibi akımların ilkelerini anlamayan sanatı
sadece Rönesans'a kadar ya da işte romantizme kadar olan süreçten ibaret sanan kitle.
Peki Eda bunları bize neden anlatıyorsun diyeceksinizdir.
Geçenlerde Instagram'da bununla alakalı bir reels gördüm.
Bir adam bir eserin karşısına geçmiş.
O eseri... çok ağır bir şekilde eleştirmeye başlıyor ve sonrasında o eserin aslında kör bir insana ait olduğunu öğreniyor.
Bunu gördüğümde ciddi anlamda sinirlendim çünkü hayatımın her alanında bu tarz insanlarla maalesef karşılaşabiliyorum.
Direkt bana olan bir eleştiri değil tabii ki ya da yapılmadı hiçbir zaman ama çevreme ya da işte gördüğüm sanatçılara yapıldığında ben Cidden çıldırıyorum.
Ve bunun üzerine bir anket yayınladım.
Sanatın Rönesans'tan ibaret olmadığıyla alakalı bir bölüm yapayım mı şeklinde.
Ve sonuçlar beni ciddi anlamda çok memnun etti.
O yüzden bununla alakalı bir bölüm gelecek önümüzdeki günlerde.
Çünkü gördüğünüz üzere bu konuda oldukça doluyum.
Konuşmam gerekiyor.
Konumuza dönecek olursak.
Dali sanatçılar arasında gördüğüm, araştırdığım, tanıdığım.
En ruh hastası olan kişi bu arada.
Onu da inkar edemem. Hatta en çok eleştirilenlerden belki de.
George Orwell Dali'yi ağır bir şekilde eleştirdiği bir yazı yayınlamıştı.
Yazı da şöyle diyor. Salvador Dali'nin savunucularına ona ruhban sınıfına özgü bir tür ayrıcalık tanınmasını istediği anlaşılıyor.
Sanatçının sıradan insanların tabi olduğu ahlak kurallarından muaf olması gerektiği görüşündeler.
Sihirli sözcüğü söyleyip sanat dediğiniz anda Her şey yoluna giriyor.
Çürüyen cesetlerin üzerinde dolaşan salyangozlar ve küçük kızların kafasını tekmelemek sorun olmaktan çıkıyor.
Hatta Dali'nin çektiği sonradan gösterime girmesi yasaklanan altın çağı gibi pislik ve dışkıyı normalleştiren bir film bile toplum için sorun teşkil etmiyor.
Dali'nin yıllar boyunca asalak gibi yaşadığı Fransa'dan tehlikenin kokusunu alır almaz korkak bir sıçan gibi kaçıvermesi bile sorun değil.
Yani sınavı geçebilecek kadar iyi bir ressamsanız her yaptığınız yanınıza kar kalıyor.
Adi suçlar üzerinden düşünürsek bu düşünce tarzının ne kadar yanlış olduğunu görebiliriz.
Dali ise George Orwell'e bir cevap olarak olmasa da kendisiyle ilgili şu sözcükleri dile getiriyor günlüğünde.
Soytarı olan ben değilim.
Deliliğini gizlemek için ciddiyet oyunu oynayan şu aklın, mantığın alamayacağı ölçüde sinsi, bölüğünden bile habersiz bir toplum.
Ruh hastası bir manyak olsa da, sürrealizm deyince hala aklımıza gelen ilk sanatçı kendisi.
Ve biz hala onun ölümünden bunca yıl sonra dahi kendisine sanatını anlatabiliyoruz.
Sanırım ölümsüz olmak zaten böyle bir şey.
Eserleri günümüzde hala çok büyük bir ilgi ve hayranlık uyandırıyor.
sanatının gerçeküstü imgeleri, sembolleri ve özgün tarzı izleyicileri etkilemeye devam ediyor.
Kim ne derse desin. Eserleri sadece sanat tarihinde değil, aynı zamanda popüler kültürde de geniş bir etki yaratmaya devam ediyor.
Sonuç olarak... onun sanatsal ve kültürel mirası, onun yaratıcılığının ve özgün yaklaşımının izlerini taşımaya devam ediyor.
Son olarak bölümü Dali'nin günlüğünde yer alan şu sözleriyle kapatıyorum.
Ömrüm boyunca hep iyi resimler yapsaydım hiç mutlu olamazdım.
Göte'nin Roma'ya vardığında nihayet dünyaya geleceğim diye haykırdığı o olgunluk durumunda gibiyim sanki.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize güzel bakın, sanatla kalın.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
