
Bu bölümde eserlerine, hayatına ve kendisine hayranlık duyduğumuz Van Gogh’un en ünlü eserlerinden ‘’Yıldızlı Gece’’ tablosunu inceliyoruz. Keyifli dinlemeler.
---
Hiwell’i indirip ücretsiz tanışma görüşmelerini denemeyi unutmayın!
https://hiwell.app/-e-k-belleginlambasi
İndirim kodu: bellegin50
(Bu kodla birlikte ilk seansta %50 indirimden faydalanabilirsiniz.)
---
Instagram: belleginlambasipodcast
---
Bu bölüm "Hiwell" hakkında reklam içerir.
Transkript
Hywell'in sunduğu belleği lambasına hoş geldiniz.
Ben Eda. Bugün size dünyanın en ünlü tablolarından bir tanesini anlatacağım.
Muhtemelen bilinirlik konusunda ilk üçe girecek olan bir tablo bu.
Vincent Van Gogh'a ait olan Yıldızlı Gece yani Starry Night tablosu.
Bakınca böyle içimizin gittiği ve belki de hüzünlendiğimiz bir tablo.
Anlatırken şu an güldüğüme bakmayın.
Birazdan gerçekten çok ağlayacağız.
Hazırsanız hadi başlayalım.
Yıldızlı Gece bildiğiniz gibi Van Gogh'un...
En ikonik eserlerinden biri ve sanat tarihi açısından da birçok katmanı olan bir tablo.
Van Gogh'un en bilinir eseri olmasının yanı sıra onun kişisel yaşamındaki çalkantılı bir dönemi de yansıtıyor aslında.
Yani çok da mutlu bir ruh haliyle yapılmış bir tablo olduğunu söyleyemeyiz.
Kanalımda bu arada Van Gogh'un hayatına dair çok detaylı bir bölüm var.
Onun sanatını daha iyi anlamak istiyorsanız eğer onun yaşamına biraz bakmamız gerekiyor.
Aslında her bölümde söylerim bunu bir sanat eserini anlamak onun yaratıcısını tanımaktan geçiyor.
Eğer kendisinin hayatına dair bir şeyler bilmek istiyorsanız ya da tekrar ben Van Gogh'u dinleyeyim senden Eda diyorsanız o bölümü dinledikten sonra bu bölümü dinlemenizi tavsiye ederim.
Van Gogh bu tabloyu yaşamının son yılında 1889 yılında Fransa'nın Provence bölgesindeki St.
Remy'de bulunan St. Paul Akıl Hastanesi'nde kalırken yapıyor aslında.
Kanalımdaki Van Gogh bölümünde detaylıca anlatmıştım zaten.
Kendisi çok yalnız büyüyen bir çocuktu.
Çok fazla kardeşi ve özellikle de mektuplaştığı kardeşi Theo olmasına rağmen ailesinden hep uzakta büyüdü.
Çalışmak için de bir ülkeden diğerine taşınıp durdu.
Ama buralarda da çok fazla tutunamadı.
Çünkü bir aidiyet duygusu yoktu.
Amcası Lahey kentinde bulunan çok ünlü bir galerinin müdürüydü.
Ve Van Gogh'u da yanına çırak olarak alıp yetiştirmeye başladı.
Sonrasında Londra'ya taşındı ve...
Amcasının galerisinin Londra'daki şubesinde çalışmaya başladı.
Hatta ilk kez burada aşık oldu.
Fakat aşık olduğu kadın tarafından da ilk kez burada reddedildi.
Tabii bu son reddedileşi olmayacaktı maalesef.
Bunun üzerine Hollanda'ya ailesinin yanına geri taşındı.
Daha sonrasında çalıştığı yerin...
Paris şubesine tayin edildi.
Fakat burada da çok yalnız kalmaya başlamıştı.
Artık her şeye olan ilgisini yavaş yavaş yitirmeye başladı.
Ve kendini babası gibi dine vermeye karar verdi.
Ve bir gün rahip olmak istediğini söyledi.
Fakat ailesi ve özellikle kardeşi Theo anlam verememişti.
Çünkü onun sanatı çok sevdiğini biliyordu.
Ve onun ressam da olmasını istiyordu bir yandan.
Hayatının bu dönemlerinde böyle rahip olmakla olmamak arasında bir git gel yaşadı.
Ve bu dönemde de artık dengesizlikleri yavaş yavaş kendini göstermeye başladı.
Kardeşi Theo onun sanatçı olabilmesi için ona her türlü maddi manevi yardımda bulunuyordu.
Fakat Van Gogh kardeşine sağladığı finansal desteği...
Paris'teyken alkolik bir hayat kadını ve onun başkasından olan çocuğunu bakarak harcıyordu.
Resimlerini çizmek için profesyonel modeller tutamadığından dolayı bu hayat kadınını evde barındırıyordu.
Böylelikle onun resimlerini de çizebiliyordu.
Fakat kardeşinin gönderdiği para tabii ki bütün ev halkına yetmiyordu.
Bu yüzden de çocuk da doğduktan sonra dilenci gibi böyle kapı kapı dolaşarak resimlerini satmaya çalışıyordu.
Tabii ki hayat kadını da onun zar zor sattığı resimlerinin parasını alkole yatırıyordu.
Derken bir şekilde artık o kadından neyse ki uzaklaştı.
Türlü türlü maceralardan sonra kardeşi Theon'un yanına Paris'e taşındı.
Bu arada çok ünlü ressamlarla tanıştı.
Özellikle hayranı olduğu Paul Gauguin ile burada tanışıp dost oldu.
Sonrasında artık kardeşine yük olmak istemediği için birçok ressamın yolunun geçtiği Arles'e taşındı.
Buraya taşınması da Fransız ressam ve poster tasarımcısı olan Henri de Toulouse-Lautrec sayesindeydi.
Hatta biz onu eski Moulin Rouge afişleriyle biliyoruz.
Van Gogh'a buraya gelmesini o öneriyor.
Ve Van Gogh da buraya geldikten sonra artık her şey onun için bambaşka bir hal oluyor.
Çünkü buranın doğası gerçekten ona çok büyüleyici geliyor.
Ona göre tabiat daima değişken bir ışıkla yıkanıyor gibiydi.
Burada mavi, gerçekten mavi, sarı ise gerçekten sarıydı.
Dinlenmeden çalışıyordu burada.
Bir gün Paul Gauguin'i de yanına dağıttı.
Ve burada birlikte resim yapmaya başlamışlardı.
Ancak zamanla aralarındaki gerginlikler ve anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştı.
Van Gogh zaten çok dengesiz bir ruh haline sahipti.
Zaten eserleri de satılmıyordu ve kendisini çok kötü hissediyordu.
Bir yandan da geçim sıkıntısı çekiyordu.
İşte bütün bu gerginlikler, tatsızlıklar derken Gögan bu durumdan çok sıkıldığı için Paris'e dönmek istediğini söyledi.
Ve Van Gogh da tekrar yalnız kalmaktan korktuğu için onu ölümle tehdit etti.
Ve bir akşam cinnet geçirip...
Kulağını kesti. İşte her şey bu noktada başladı.
Artık hiçbir şey Van Gogh için eskisi gibi değildi.
Çünkü kendisi eskisi gibi değildi.
Ardı ardına krizler geçirmeye başlıyordu ve en sonunda 1889 yılında kardeşi Theo'nun da önerisi üzerine St.
Remy'deki St. Paul Akıl Hastanesi'nde gönüllü olarak Hem ailesi tarafından yalnız bırakılması, hem sevdiği kadınlar tarafından reddedilmesi, yaptığı resimlerin bir kişi tarafından
bile beğenilmemesi, bazı resimlerinin zar zor satılması, hiçbir yerde tutunamaması, sürekli geçim sıkıntısı çekmesi ve kardeşinden aldığı finansal destekle hayata tutunmaya çabalaması
onu geri dönülmez bir ruh haline itmişti aslında.
Bu hastaneye yerleştiğinde ruh durumu oldukça dengesizdi, sık sık depresyon atakları geçirdi.
Ancak bu dönem aynı zamanda onun yaratıcılığının ve üretkenliğinin inanılmaz derecede arttığı bir dönemdi.
Doktorlar onu rehabilitasyon amacıyla resim yapmaya devam etmesi için destekliyordu.
Stüdyo olarak kullanması için bir oda bile vermişlerdi ve bu hastanede kaldığı süreçte 150'den fazla eser üretti.
Doğan'ın resmini zihnindeki imgelerle birleştirip tuvale yansıtıyordu adeta.
İşte Starry Night ise diğer birçok eseri gibi bu çalkantılı ruh halinden çıkan bir eser.
Bu eseri yaparken tahmin ettiğiniz üzere Van Gogh'un ruh hali oldukça karmaşık.
Depresyon, yalnızlık, içsel çalkantılar ve yaşadığı bütün o ruhsal rahatsızlıkların hepsi bu eserdeki fırça darbelerinin altında yatıyor.
Theo'ya yazdığı mektuplar bu tablonun arka planını anlamada en önemli kaynaklardan bir tanesi.
Ve bu tablo ile alakalı şöyle diyor.
Bu sabah güneş doğmadan çok önce penceremden kıyıları gördüm ve çok büyük görünen sabah yıldızı dışında hiçbir şey yoktu.
Burada kastettiği sabah yıldızı tablonun ön planında bulunan Selvi Ağacı'nın ve onun hemen arkasındaki kasabaların üzerinde bulunan çok parlak bir yıldız.
Hatta birçok sanat tarihçisi ve bilim insanı bunu Venüs ile eşdeğer tutuyor.
Ay imgesinden sonraki en parlak şey burada bu.
Bu eseri yapmadan bir yıl önce de...
1888 yılında Ren Nehri'nde Yıldızlı Gece adında bir başka gece manzarasını resmediyor Van Gogh.
Ancak bu iki resmi kıyasladığımızda birbirinden çok farklı olduğunu görüyoruz.
Çünkü Ren Nehri'nde Yıldızlı Gece böyle daha yansımalı, böyle biraz daha gerçeğe yakınımsı ve muhtemelen gördüğü bir yerin doğrudan bir manzarası.
Starry Night ise akıl hastanesinin camından gördüğü bir manzaranın yansıması.
olarak düşünülebilir. Ancak bilinen birçok eserinin aksine bu eser onun görerek deneyimlediklerinden bağımsız bir manzara.
Belki de bu resim Van Gogh'un gördüğü bir manzara değil.
Anılarının ve hayal gücünün bir sonucu.
Çünkü onun penceresinin camından görülen manzarada evler veya kasaba benzeri bir yapı yok.
Fakat biz tablodaki kompozisyonun alt ve orta kısmında evlerden oluşan böyle ufak kasaba benzeri bir yapı görüyoruz.
Aslında gördüğü manzaraya eklemeler yapmış olabileceğini Buradan anlayabiliriz.
Tablodaki unsurlar camdan baktığı manzara.
Van Gogh'un hayal gücüyle birleşiyor.
Özellikle yoğun fırça darbeleriyle elde ettiği o gökyüzündeki spiral hareketler ve doğanın muazzam gücünü betimleyen kıvrımlar onun gerçek dünyayı zihninde nasıl dönüştürdüğünü bizlere gösteriyor.
Bu tablo bir anlamda onun o dönemki zihninin yansıması.
O dönemde yaşadığı ruhsal dalgalanmalar onun sanatının bir parçası olsa da yaşadığı yoğun yalnızlık ve çaresizlik hissi asla geçmiyordu.
Tabii ki sanat onun için bir kaçış veya bir terapi...
gibiydi ama yine de o dönemde yaşamındaki bu çalkantılarla baş etmek onun için çok zordu.
Çünkü zihinsel sağlığı için atabileceği adımlar o dönemde gerçekten çok kısıtlıydı.
Günümüzde ise neyse ki kendimiz için destek alabileceğimiz farklı yöntemler var.
Hayvel tam da bu noktada devreye giriyor.
Kendi deneyimimden yola çıkarak söylemem gerekirse sanat üretim sürecinde bazen kendime fazla yüklenebiliyorum.
Özellikle ilhamın gelmediği ya da üretim yapamadığım zamanlarda kendimden çok fazla şey beklediğimi fark ediyorum.
Bu duygularla baş etmek zor olduğunda bir uzmandan destek almak hem benim hem de sanat üretimim için gerçekten çok faydalı oluyor.
Özellikle bazı günler o kadar çok çalışıyorum ki ve o kadar çok fazla şeyle uğraşıyorum ki bir yandan içerik üretmek, bir yandan atölyede öğrencilere ders vermek ve onların programlarını oluşturmak, bir yandan
resim siparişleri, bir yandan...
workshoplar, bir yandan uzmanlaşmak istediğim alanlara yönelik çalışmak ve bir yandan da eşime, aileme vakit ayırmaya çalışmak derken çok sıkışmış hissedebiliyorum.
Ve bu duygularla baş etmek benim üretim sürecimde zor olabiliyor tabii ki.
Bu kadar yoğunluğun arasında kendimi de ihmal edebiliyorum tabii ki.
Terapiye vaktim bile yok diyen bir insan olarak online terapinin bana gerçekten çok faydalı olduğunu gördüm.
Kendim için attığım en doğru adımlardan biri kesinlikle.
İstediğiniz yerde, istediğiniz zaman, evde olun, işte olun ya da seyahatte olun hiç fark etmez ya da benim gibi resim yapıyorken bile terapi seanslarınızı rahatlıkla gerçekleştirebilirsiniz.
Üstelik seçtiğiniz bir uzmanla ücretsiz öngörüşme yapma imkanınız var.
Böylece sizin için en uygun terapisi seçip sürecinize rahatlıkla başlayabilirsiniz.
Hayvelde 1200'den fazla uzman psikolog var.
Kendi beklenti ihtiyaçlarınıza veya bütçenize en uygun terapisti kolayca bulabilirsiniz.
Üstelik bu uzmanlar kapsamlı mülakat süreçleriyle titizlikle seçiliyor ve sadece başvuruların %5'i kabul ediliyor.
Böylece Hywell ile terapinin ne kadar güvenilir ve sürdürülebilir olduğunu görebilirsiniz.
Hywell'i hiç denemediyseniz eğer sizin için bir indirim kodum da var.
Belleg'in 50 koduyla %50 indirimle terapi yolculuğunuza başlayabilirsiniz.
Ücretsiz ön görüşme yaparak kendinize uygun psikoloğu bulmak ve terapi yolculuğunuza başlamak için sizi açıklama kısmındaki linke davet ediyorum.
Keşke Van Gogh da bizim kadar şanslı olabilseydi.
Biraz eseri incelemek gerekirse Van Gogh'un birçok resminde renklerin dikkat çektiğini görürüz.
Ancak bu akıl hastanesinde kalırken yaptığı resimlerde renkten çok o resmin ritmine önem verir Van Gogh.
Yoğun boya kullanımı biz bunlara impasso tekniği diyoruz ve birbirini takip eden fırça darbelerini görürüz.
Gerçekten enerji doludur.
Tabloya böyle dinamik bir hava katar.
Baktığımızda bir ritim vardır.
Onun resimlerinde ama en çok da yıldızlı gecede görürüz bu ritmi.
Örneğin gökyüzündeki hava akımının oluşturduğu hareketi görürüz.
Parlayan yıldızları, ön planda yer alan devasa selvi ağacını görürüz.
Bunları hep belirli bir ritim içinde yapmış Van Gogh.
Evet ön planda bir selvi ağacı var.
Ancak ocak noktamız muhteşem bir gökyüzüne kayıyor.
Bu arada selvi ağacının devasa ve ön planda olması bize daha yakın olduğunu gösteriyor.
gibi görünse de böyle perspektifi çok doğal bir akışta kullanmış.
Bu arada selvi ağaçları sıklıkla mezarlıklarda yer aldığı için bazı sanat tarihçileri bu tablodaki selvi ağacınıza ölümle bağdaştırıyor.
Böyle sanki ölümünün yakın olduğunu hissetmiş gibi resmetmiş Van Gogh.
Fırça tekniği diğer ressamlardan çok farklıdır Van Gogh'un.
En bilinmedik resimlerini bile ayırt etmemiz mümkün.
Kısa ve kıvrımlı fırça darbeleri kullanarak dinamik bir atmosfer yaratır.
Diğer resimlerinde belki bu kadar net değil ancak yıldızlı gecede en net şekliyle görünür o fırça darbeleri.
Tabloya yoğun bir enerji ve hareket hissi katar.
Kendine özgü bir tarzı var.
Onu bu kadar eşsiz kılan da bu zaten.
Diğer empresyonistler gibi doğayı olduğu gibi resmetmez o.
Doğadaki devinimi hissetmemizi sağlar.
Ayrıca impasto tekniğini kullanarak dokulu yüzeyler yaratır.
İmpasto tekniği az önce de bahsettiğim gibi boyanın kalın ve yoğun bir şekilde yüzeye uygulanması, boya tabakasının fırça darbelerini ya da spatula izlerini net bir şekilde görünür kılmak adına kullanırız biz.
Böylelikle hem doku ve derinlik yaratırız hem de ön plana çıkmasını istediğimiz renkleri daha güçlü bir şekilde vurgularız.
Van Gogh'un da en sık kullandığı tekniği.
Teknik bu zaten. Renk kullanımına gelirsek özellikle mavi ve sarı tonları kullanarak bir kontrast oluşturduğunu görürüz.
Ki bu ton kullanımlarının Eugene Delacroix'un eserlerinden ilham alarak uyguladığı söylenilir.
Gökyüzünde yoğun olarak mavi tonları görünürken yıldızlar ve ay sarı ve hafiften de turuncu tonlarla parlar.
Böylelikle oluşturduğu bu kontrast gece manzarasını daha dramatik hale getirir.
Kullandığı renkler sadece görsel olarak değil.
Duygusal bir etki de yaratır tabii ki.
Ya da belki de onun hayatını bildiğimiz için en klasik manzara resmi bile bize daha dramatik geliyor olabilir.
En azından bana öyle geliyor. Kompozisyona bakacak olursak Van Gogh dengeyi sağlamak için simetri ve asimetriyi ustalıkla kullanır.
Gökyüzünde yoğun bir hareket var demiştik.
Evet ama onun aksine kasaba tarafında oldukça sakin ve dingin bir atmosfer hakim.
Gökyüzündeki hareket, ışık kullanımı ve fırça darbeleri kasabanın sakinliğiyle çok büyük bir tezat.
Böylelikle tablonun kompozisyon dengesini sağladığını görüyoruz ama aynı zamanda bize odaklanacak farklı katmanlar sunmuş.
Belki de duygusal iniş çıkışlarını bu sakinlikle ve aynı zamanda yoğun hareketle bize yansımak istemiş.
doğanın büyüleyici ve kaotik gücünü onun gözünden görüyoruz aslında.
Sanatın en büyüleyici noktası da bu bence.
Sanat tarihindeki bütün ünlü tablolarda ressamların o anki duygularını, hislerini, acılarını, mutluluklarını o resimde görebiliyoruz.
Belki bir fırça darbesinde, belki de kullandığı bir renkte bize gösteriyor.
Örneğin Van Gogh'un yine en ünlü eserlerinden biri olan Patatesiyenler tablosu benim Van Gogh'a ait en etkileyici bulduğum resimlerden bir tanesi Yıldızlı Gece'den sonra.
Kırsal yaşamın ve işçi sınıfının çektiği zorlukları yüzü faydalarına kadar yansıtmış Van Gogh.
Patates yiyen köylülerin yüzlerine ve ellerine çalışmanın zorluklarını ve yorgunluklarını ve tabii ki yaşanmışlıklarını aktarmış.
Onların hayatına empatiyle yaklaşmış ve onların sade yaşamını adeta onurlandırmak istemiş.
Klasik kuralları yıkan ekspresyonist bir hava hakim.
Çünkü sadece... Gördüğünü resmetmiyor.
Gördüğü şeyin bu bir imge de olabilir, bir manzara da olabilir, bir yaşam biçimi de olabilir.
Onun kendisinde uyandırdığı hisleri bizlere aktarıyor.
Patates yiyenlerde olduğu gibi işte Van Gogh...
Böylesine ince ruhlu bir sanatçı.
Bu arada kendi yaptığı resimleri de çok fazla beğenmeyen bir sanatçı.
Çünkü diğer insanlar tarafından çok fazla değerli bulunmuyor resimleri.
Özellikle Starry Night eserini tamamladıktan sonra bu eserden çok fazla memnun kalmadığını kardeşi Theo'ya yazdığı bir mektupta belirtiyor.
Eseri fazlasıyla dekoratif bulduğunu ve özellikle herhangi bir içsellik ya da derin bir anlam olmadığını söylüyor.
Her ne kadar o böyle düşünse de sanat eleştirmenleri ve tarihçiler bu tablonun onun en güçlü...
eserlerinden biri olduğu konusunda hemfikir.
Hatta bazı sanat tarihçileri onun bu eserine maneviyat ve sonsuzluk temalarıyla ilişkilendiriyor.
Gökyüzündeki kıvrımlı şekiller ve büyük devasa yıldızlar evrenin büyüklüğünü ve insanın bu evrendeki küçük yerini ifade ediyor onlara göre.
Aslında bu perspektif de Van Gogh'un yaşamı boyunca hissettiği yalnızlık ve varoluşsal sorgulamalarla bağlantılı olabilir.
Bazı sanat tarihçileri ise bu yıldızların ilahi bir ışığı temsil ediyor.
Van Gogh dindar bir geçmişe sahipti ve zaman zaman inançla ilgili derin düşüncelere dalardı.
Zaten rahip de olmak istiyordu.
Bu durumda onun ruhsal arayışlarını ve evrensel bir bağlantı arayışını ifade edebilir diye düşündüler.
Tabi şu daha gerçekçi bir yorum.
Bu akıl hastanesinde kalırken halüsinasyonlar yaşadığı biliniyor.
bu şekillerde yani gökyüzündeki şekillerde onun ruhsal durumunun bir yansıması olabilir.
Çünkü o dönem gerçeklikten kopuk anlar yaşamış ve bu durumda haliyle bu esere yansımış olabilir.
Doğanın simgeleriyle kişisel duygularını ifade etmiş gibi.
Düşünsenize kendi yaşadığı dönemde çok değer görmedi ve bilinmedi ama insan yine de bu tablonun o dönemde bile ne kadar sıra dışı olabileceğini düşünmeden edemiyor.
Fransa'nın kırsal kesiminde bulunan bir akıl hastanesinin odasından New York'taki Modern Sanatlar Müzesi'nin 5.
katına kadar uzanan serüveni bir düşünün.
Dünyanın hemen hemen her yerinde kopyaları bulunan ve herkesin bildiği bir tablo bu.
kendisinin bile eseri için hayal edemeyecek kadar bir bilinirlik söz konusu.
O, sanat tarihinin en tutkulu ve en kırılgan ruhlarından biriydi.
Hayatını yüreğinin en derinlerinden gelen bir yaratma arzusuyla, ateş gibi yanan bir tutkuyla yaşamış bir adamdı.
Fırçası elinde, her bir darbeyle, dünyayı daha önce hiç kimsenin görmediği gibi görmek ve göstermek istedi belki de.
Renkler onun diliydi.
Mavilerde melankoliyi, sarılarda umudu ve belki de kırmızı tonlarında acıyı dile getirdi.
Her çizgi, her kıvrım onun içsel fırtınalarının bir dışa vurumuydu.
Kendi zamanında eserleri anlaşılmadı belki, anlaşılamadı.
Daha doğrusu tuhaf bulundu ve hor görüldü.
Oysa ki o, insan ruhunun en saf ve en dürüst haliyle doğayı ve duygularını olduğu gibi yansımak istiyordu.
Onun gözünde ne bileyim bir tarladaki buğdaylar, sadece altın renginde dalgalanan...
Başaklar değil, hayatın ta kendisiydi.
Bir yıldızlı gökyüzü görüntüsü sadece bir manzara değil.
evrenin içinde savrulan ruhumuzun yansımasıydı belki de.
Van Gogh gerçekten sanat tarihinin trajik bir kahramanıydı.
Çoğu zaman yalnızdı, karanlığın içindeydi belki ama asla vazgeçmedi.
Kendisini anlamayan bir dünyada kendi ışığını bulmaya çalıştı.
O ışık, yıldızlı bir gecede gökyüzüne bakarken gördüğü o büyüleyici ışıltılardı.
Doğanın kalbinde hissettiği o derin ve acı veren güzellikti.
Sanat tarihindeki yeri sadece bir ressam olarak değil, bir savaşçı olarak da kalacak ve onun eserleri her baktığımızda bizi kendimize döndüren ve hissetmeyi unuttuğumuz duyguları hatırlatan canlı
bir anı olarak kalacak.
Hayval belleği lambasını sundu.
Bir sonraki bölümde görüşene dek kendinize ve ruhunuza güzel bakın, sanatta kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
