
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Sanat tarihinin en ikonik eserlerinden biri olan Çığlık tablosunun hikayesini hiç merak ettiniz mi? hadi gelin birlikte keşfedelim!
***Instagram: belleginlambasipodcast
Reklam ve iş birlikleri için: belleginlambasipodcast@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Neredeyse her gün birçoğumuzun kullandığı hatta belki de hepimizin kullandığı gözleri beyaz, elleri yanaklarında böyle rengi soluk, çığlık atan emojinin Edvard Munch'un çığlık tablosundan
esinlenerek tasarlandığını biliyor muydunuz?
Peki ya 1996 yıl Amerikan yapımı en ünlü korku filmlerinden biri olan çığlıkın akıllara kazınan maskesini ya da belki de hiç fark etmediğiniz Evde Tek Başına filminin afişini?
Bütün bunların dışında animasyonlarda, müzikal filmlerde ve çizgi romanlarda bile karşımıza çıkan çığlık tablosunun popüler kültürlerin ne kadar iç içe geçtiğini ve onların tasarımlarına ilham olduğunu görebiliyoruz.
Peki ya bu tablo neden bu kadar biliniyor ve neden ondan bu denli esinleniliyor?
Bunları anlamak ve tabi tabloyu da anlayabilmek için önce eserin yaratıcısı olan Edvard Munch'tan kısaca bir bahsedelim.
Edvard Munch 1863'de Norveç'te doğan ekspresyonist yani dışa vurumcu bir ressam.
Resmi ona ilgisi sayesinde aldığı mühendislik eğitimini bırakıyor ve hemen ardından Norveç Sanat Enstitüsü'ne başlıyor.
Ancak kendisini geliştirmek adına yurt dışına çıkması gerektiğine inanarak eğitimi için burs ayarlıyor ve Paris'e gidiyor.
Sanatının dünyaya erişecek ilk adımlarını da böylece atmış oluyor.
Ruhsal ve duygusal konuları ele aldığı eserleriyle tanınan bir sanatçı Münk, hastalık, delilik ve ölüm beşiğinde bana bakan ve tüm hayatım boyunca bana eşlik eden siyah meleklerde sözleriyle çocuk yaşta
annesini ve hemen ardından da ablasının ölümüne an ve an tanık olmasının trajedisini anlatıyor.
Bu trajedileri de kendi sanatıyla harmanlıyor aslında.
Hastalık ve ölüm karşısındaki çaresizlik ve onda bıraktığı derin üzüntüyü bütün dışa vurumuyla birlikte eserlerine yansıtıyor.
1889'da konusu yaşam, aşk ve ölüm ve bütün bunların uyandırdığı yoğun duygular olan Yaşam Frizi adlı bir seriye başlıyor.
Hepimizin bildiği o çığlık tablosu da işte bu serinin bir parçası.
Münk acı çeken ve seven insanları işlediği seride yaptığı eserleri geleneksel olarak yeniden düzenliyor.
Hatta farklı teknikler uyguluyor ve yeni eserlerde ekleyerek adeta bu seriyi güncelliyor.
Bu arada kendisi Van Gogh'a hayran bir ressam.
Onun ölümünden sonra onun çalışması.
çalışmalarından öyle etkileniyor ki onun duygusal ve ekspresyonist tarzını kendi eserlerine de yansıtıyor.
Sadece ekspresyonizm değil, diğer birçok sanat akımına özgü çalışmalar üretiyor ve 23 Ocak 1944'te uykusunda hayatını kaybediyor.
Vasiyetinde tüm mülkünü Oslo şehrine bırakıyor.
1150 resim, 17 bin baskı, 4500 sulu boya ve çizim, 13 heykel, yazı, ve edebi notlar da dünyaya bıraktığı mirası oluyor.
Çığlık tablosuna gelecek olursak sizlerin de bildiği gibi bu eser sanat tarihinin en ikonik eserlerinden bir tanesi.
Münk bu eseri iki adet yağlı boya, iki adet pastel boya ve bir adet de taş baskı olarak yapıyor.
Yani bu eserin farklı versiyonların olduğunu bilmek önemli.
Nitekim yaptığı ikinci pastel versiyonu o zamana kadar satılan en yüksek fiyatlı eser olarak tarihe geçiyor.
Önde gördüğümüz başını iki elinin arasına almış, ağzı açık ve sanki çığlık atar bir şekilde betimlenmiş olan figür sanatçımızın ta kendisi.
Nitekim tablosunun hikayesini de günlüğünde ayrıntı olarak şöyle anlatıyor.
Güneş batmaya başladığında ve aniden gökyüzü kan kırmızıya döndüğünde arkadaşlarla yürüyordum, durakladım.
Bitkin hissettim ve bir çeteye aslandım.
Mavi siyah fiyordun ve şehrin üzerinde kan ve ateşten diller vardı.
Arkadaşlarım yürüdü.
Orada korkudan titreyerek durdum ve doğadan geçen sonsuz bir çığlığı hissettim.
Münk bu deneyimi yaşarken Norveç'in Kristiana yani bugünkü ismiyle Oslo kentinde Ekeberg tepesi civarında olduğunu söylüyor.
Bu tepe fiyorda bakan bir yerdeymiş ve Münk aslında burada yürüyüş yaparken ani bir panik hatayı yaşamış.
Gökyüzündeki olağanüstü renkler ona adeta doğanın çığlığını hissettirmiş.
O da bu anı insan vücudunun derinliklerinde yaşadığı korku, yalnızlık ve varoluşsal kaygıların bir ifadesi olarak yeniden yorumlamış.
Renklerin zıtlıklarını dahi bu durumu destekler nitelikle seçmiş zaten.
Resimde figürün bulunduğu köprü, ölüme yakınlık, yaşamı sorgulamak ve ölüm isteğine intihar duygusunu temsil eder.
Bu arada burada kendini tasvir ederken kullandığı figür
için Peru gezisi sırasında gördüğü bir mumyadan esinlenmiş olduğu düşünülüyor.
O mumya da aynen resmedildiği şekilde böyle gözleri kocaman açık, elleri iki yüzünün yanında böyle kendi vücudunu saran ve bağıran.
bir şekilde görünüyormuş. Kendini betimlerken ölü olan bir mumyadan esinlenmesi bir kere daha ölüm temasına atıfta bulunduğunu bizlere gösteriyor.
Eserin adı ilk yapıldığı zaman doğanın çığlığıydı ancak daha sonra çığlık olarak anılmaya başlandı.
Resimdeki doğanın temsili hakkında da iki farklı yorum var.
Birincisi yakın bir coğrafyada yani Endonezya'da patlayan yanardağ etkisiyle kızıla dönen bir gökyüzü tasviri.
İkincisi ise kuzeyde akşamüstü güneş batarken melek bulutlarının etkisiyle kızıl ödenen bir gökyüzünün görüntüsü.
Acaba Münk hangisini resmetti?
Çığlık figürüyle ilgili de birçok farklı yorum var.
Örneğin yakınlardaki bir akıl hastanesinde ki bu hastane kız kardeşinin tedavi gördüğü akıl hastanesiymiş.
O hastaların ya da kız kardeşinin sesini duyduğunu zannetmiş.
Tabi bu sadece bir varsayım.
Münk'ün bu eserin birçok versiyonunu yaptığını söylemiştik.
İlk versiyonu pastel boya.
Bu versiyonda renkler daha yumuşak ve daha az belirgin.
Gözünün ve figürlerin çizgileri daha keskin böyle.
İkinci versiyonu yağlı boya.
Bunu da pastel versiyonuyla aynı yıl içinde yani 1893 yılında tamamlıyor.
En çok bilinen ve referans alınan versiyonu da bu aslında.
Burada yoğun ve koyu renk kullanıma dikkat çeker.
Gökyüzü turuncu ve kırmızı tonlarında dalgalanan şeritler halinde betimlenmiş.
Bu da gökyüzündeki huzursuzluk ve korku hissini arttırıyor.
Ön plandaki çığlık figürü de insanın ruhsal bir krizin eşiğinde olduğu bir anı simgeliyor.
Ünlüsünü 1895 yılında tamamlıyor.
Üçüncü versiyonunu yani.
Ve yeniden pastel tekniğiyle yapıyor.
Hatta bu versiyon 2012 yılında Sotheby's müze ailesinde açık arttırmayla 120 milyon dolara satılıyor.
Bu durum da tabii ki tabloyu o dönemin en pahalı sanat eserlerinden biri haline getiriyor.
Bu versiyonu da sanatçının en popüler ve en ikonik çalışması olarak kabul ediliyor zaten.
Ve bu versiyonun da pastel kullanmasına rağmen renkleri yağlı boyadaki gibi böyle çok yoğun ve belirgin kullanıyor.
Bilinen son versiyonu da yine 1895 yılında yapılan taş baskı yani litografi versiyonu.
Bu versiyonla mümkün eseri geniş bir izleyici kitlesine ulaştırma isteğini görebiliyoruz.
Litografide eser daha basit ve daha grafiksel bir stille sunuluyor ve diğerlerinden farklı olarak da siyah beyaz.
Yine de eserdeki ifade gücünü korumayı başarmış sanat.
Bu arada bu eserlerin farklı versiyonlarını Instagram adresime ekleyeceğim.
Açıklama kısmından bakabilirsiniz.
Beni takip etmeyi de unutmayın tabii ki.
Eseri biraz teknik açıdan inceleyelim şimdi.
Pastel versiyonunda renklerin yumuşak geçişlerini ve dokusal zenginlikleri sağladığını görüyoruz.
Özellikle ikinci pastel çalışmasında.
Pastel zaten mümkün eseri daha spontane ve hızlı bir şekilde yaratmasına olanak tanır.
Yağlı boya gibi değil pek.
Pastelle çalışarak da eserin duygusal yoğunluğunu vurgulamış.
Yağlı boya versiyonunda boyanın kalın bir yapıda olmadığını, böyle akar gibi doğa ve figür içinde dolaşır gibi kullanılmasını görüyoruz.
Bu da mümkün önemli bir özelliğidir diyebiliriz.
Boyayı ezip böyle ince bir...
Bu şekilde renklerle oynama kabiliyetini de arttırıyor.
Renkler böyle akışkan bir halde gibi.
Yağlı boya yapısı gereği daha doygun ve yoğun renkte olduğu için sanatçılara renk katmanları arasında daha fazla kontrol sağlar aslında.
Münk de bu teknikle gökyüzünün o dramatik renk geçişlerini ve figürün çarpıcı ifadesini güçlü bir şekilde.
Son olarak litografi yani taş baskı versiyonuna bakacak olursak eserin grafiksel etkisini arttırmak için bu tekniği kullandığı biliniyor ve tabi eseri daha geniş bir kitleye ulaştırmayı amaçlıyor.
Siyah beyaz tonlar eserin özündeki dramatik etkiyi korurken daha sade ve estetik bir ifade sunuyor.
Ne kadar çok dramatik dedim ama gerçekten mümkün eserlerinin genel teması bu yani hepsi gerçekten çok dramatik.
Teknik fark etmeksizin genel olarak baktığımızda eserin merkezi figürü kompozisyonun ana odak noktası.
Figür direkt zaten izleyici olarak bizlerin dikkatini çekiyor ve tabloya hakim olan o yoğun duygusal durum yansıtıyor.
Figürün yalın ve soyutlanmış formu eserin ekspresyonist doğasını da vurguluyor tabii ki bir yandan.
Gökyüzü ve arka plana bakacak olursan eserin yine dramatik etkisini arttıran en önemli usurların burada yer aldığını görüyoruz.
Turuncu, kırmızı ve sarı tonlarla dalgalanıyor ve doğanın kendisinde yarattığı duygu durumunu bu yoğun renklerle ifade ediyor.
Köprü kısmını saymazsak kompozisyonun sağ tarafındaki alanın perspektifini biraz çarpıttığını görüyoruz.
Figürü ve arka planını böyle amorf bir şekilde büküyor.
Yani bu da aslında izleyicide bir belirsizlik, bir rahatsızlık hissi yaratıyor.
Renkler zaten bu eserdeki duygusal yoğunluğun başlıcı araçlarından kullandığı tonlarla bize o gerilimi, figürün ruh haline aktarabiliyor.
Belki de figürün yaşadığını ve belki de sanatçının yaşadığı psikolojik sıkıntıyı aktarıyor, bilemiyoruz.
Zaten çok güçlü kontrastlara sahip.
Ekspresyonizm eserleri biraz böyledir aslında.
Renk kullanımları empresyonizme göre doğal olmayan tonlar içerir.
Sanatçılar dışa vurumunu sadece kompozisyonla veya figürlerle değil renk kullanımlarıyla da aktarır.
Bu arada ekspresyonizm akımıyla alakalı bir bölüm de var kanalımda.
Akımın özelliklerini daha iyi kavramak isterseniz dinlemenizi tavsiye ederim.
Bu arada çığlık tablosunun dışında sanatçının aynı mekanı resmettiği farklı eserleri de var.
Buradaki mekandan ya da ışığından...
Gerçekten etkilenmiş olmalı.
Nitekim hem arkadaşlarını burada resmettiği Endişe adlı bir eseri hem de kendisini resmettiği Çaresizlik adında başka bir eseri var.
İsimlere bakar mısınız? Yine aynı açıyı ve tonları kullanarak resmetmiş hatta.
Tablosunun isimleri hep bu şekilde bu arada.
Endişe, çığlık, çaresizlik, melankoli, ölüm döşeği.
Gerçekten birçok resminde o melankolik atmosferi hissedebiliyorsunuz.
Sadece isimleri değil. Bu arada bu tabloyla alakalı çok ilginç bir bilgi var.
Pastel versiyonunda sol üst köşede kurşun kalemle belli belirsiz bunu ancak bir deli çizmiş olabilir yazıyor.
Sanat tarihçileri uzun zamandır bu yazının öfkeli biri tarafından mı yoksa hayatı boyunca akıl hastalığıyla mücadele ettiği bilinen Münk tarafından mı yazıldığını sorguluyordu.
Münk'ün kendi günlükleri ve mektuplarındaki el yazısıyla resimdeki yazıyı karşılaştırıyorlar.
Tabi bunun için kızılötesi incelemeler falan yapıyorlar ve yazının Münk'e ait olduğunu tespit ediyorlar.
Yazılana göre Münk resmin yarattığı tartışmalara çok üzülmüş ve yazıyı tepkilerin ardından yazmış.
Şimdi düşünecek olursak hem babası hem de kız kardeşi depresyonla mücadele etmeye çalışıyordu.
Zaten kendisi de yaşadığı bir sinir krizi sonucu hastaneye yatırıldı.
Annesini ve ablasını henüz 14 yaşındayken kaybetti.
Onların ölümünden 11-12 yıl sonra da babasını kaybediyor ve kız kardeşi akıl hastanesine yatırılıyor.
Hatta bunlarla alakalı günlüğüne kendimi bildim bileli derin bir anksiyon.
Bu anksiyete ve hastalık olmadan dümensiz bir gemi gibi olurdum yazmış.
Resimlerindeki melankolinin nedenlerini aslında sanatçıyı tanıdıkça anlayabiliyoruz.
Tabloya baktığımızda da aslında cinsiyetsiz, yalın, yoğun melankoli içinde olan bir figür görüyoruz.
Günlüğünde yazdığı ifadeye göre de zaten bireyin fazlasıyla yalnızlaştığı bir toplumu sembolize ediyor.
İletişim eksikliğinin olduğu, kişiyi yalnızlığa iten bir toplumun var olduğunu gösteriyor.
doğanın olduğu gibi temsili yerine duyguların ve üç dünyanın ön plana çıkarıldığı 20.
yüzyıl sanat akımının, politik istikrarsızlık ve ekonomik çöküntü ortamının sanatçı üzerindeki etkisini görüyoruz.
Pozitivizm, naturalizm ve emperasyonizm akımlarına karşı bir duruş sergiliyor.
19. yüzyıl realizm ve idealizmine karşı da antinatüralist bir öznerliğe sahip bakış açısı içeriyor.
Yani bu demek oluyor ki değişen dünyada yerinde sayarak kalmamayı tercih ediyor.
20. yüzyılda modernleşme ile insanın hayatında meydana gelen değişiklikleri ve bu değişiklikler karşısında duyduğu endişeyi ve acıyı da ifade ediyor.
Ekspresyonizm özelliği olarak gördüğü şey değil, kendi iç dünyasını, psikolojisini, kendi süzgecinden geçirdiği görüntüyü yansıtıyor.
Bu eser bugün bile bize çok şey anlatıyor.
Aslında hiç de yabancı değilizdir mümkün yaşadığı endişeye.
İçinde yaşadığımız toplumda çağımızın çok hızlı bir şekilde getirdiği değişimlerin endişesini hepimiz yaşıyoruz.
Özellikle tüm... Gençlerin ekonomik kaygısı, gelecek kaygısının bir temsili aslında bu tablo.
Ama bunu yaratan biz gençler değiliz.
Bunu yaratan bizden önceki nesil maalesef.
Bu yüzden her ekonomik problemde gençleri yani bizleri suçlamayı bırakmaları lazım.
Büyüklere de sesleniyorum.
Bırakmanız lazım. Buradan da tüm gençler adına böyle seslenmiş olayım.
İçinde yaşadığımız şahın getirdiği endişeler hepimizi sarıyor.
Ama gelecek bizlerinken onu elimizden almaya çalışıp bu tablodaki figür gibi bizi zincirlere bağlı bir şekilde...
Çocuğun matematiği zayıf diye.
Özellikle özel dersler aldırmayın.
Belki bambaşka bir alana yeteneği vardır.
Önemli olan o yeteneği keşfedebilmek ve hayalleri konusunda onlara destek olmak.
Hayatı boyunca nefret edeceği bir mesleği seçmesine zorlamayın.
Kısaca çocuklarınıza, biz gençlere güvenin.
Çünkü gelecek biziz.
Bir sonraki bölümde görüşene dek kendinize güzel bakın, sanatla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
