
Bilgelik ve Güzellik Arayışında: Immanuel Kant'ın Estetik Dünyasına Yolculuk
2 Ağustos 2023 · 22 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu haftaki bölümümüzün konuğu Immanuel Kant! Aydınlanma Çağı için neden önemli bir filozof, ahlak felsefesiyle bizlere ne anlatmak istiyor, estetik anlayışı hakkında neler biliyoruz? Hepsi ve daha fazlası için dinlemeyi unutma!
Instagram: belleginlambasipodcast
Reklam ve iş birlikleri için: belleginlambasipodcast@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
İki şey üzerlerine sık sık eğilip ısrarla düşünülürse insanın ruhsal yapısını hep yeni, hep artan bir hayranlık ve korkunç bir saygıyla dolduruyor.
Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.
Felsefe tarihinde aydınlanma çağı deyince akla gelen ilk isimdir Kant.
Kendine has yaklaşımları ve güçlü felsefesiyle batı düşüncesini çok büyük ölçüde şekillendirmiştir.
Epistemoloji, metafizik, etik ve estetik alanlarındaki kapsamlı ve sistematik çalışmalarıyla Batı felsefesinin en etkili isimlerindendir.
Önce kısaca biraz hayatına değinmek istiyorum.
Sonrasında Kant'ı tanıyabilmeniz adına felsefesine değineceğim.
En sonda da estetik alanıyla alakalı görüşlerini sizlerle paylaşacağım.
Hazırsanız başlıyoruz.
Kendisi 22 Nisan 1724 yılında Prusya Krallığı'na bağlı Königsberg şehrinde doğdu.
Babası bir Saraç, annesi ise oldukça dindar ve otoriter bir ev kadınıydı.
Kendisi Kant 14 yaşındayken ölmüştü.
Liseyi bitirdikten sonra Königsberg Üniversitesi'nde filozof Marin Knudsen'den eğitim aldı.
Bir sürü özel öğretmen olarak çalıştı ve lisansüstü eğitimi için okula geri döndü.
Sonrasında fizik, matematik, antropoloji, coğrafya ve felsefe öğretmek üzere yardımcı profesör olarak işe alındı.
Kant yalnızca iyi bir profesör olsaydı belki de felsefe tarihinde bu kadar önemli bir yer edinemezdi.
Kant felsefe tarihini çok iyi biliyordu.
Hem Descartes ve Spinoza'daki rasyonalizmi, hem de Locke, Berkeley ve Hume gibi ampiristleri çok iyi tanıyordu.
Burada bilmeyenler için kısa bir parantez açalım.
Rasyonalistlere göre insan bilgisinin temeli insanın bilincinde yatar.
Yani bilginin doğru olup olmadığını duyumlarla ve deneyimlerle değil, düşünce ve zihinle temellendirilebileceğini öne sürerler.
Ampiristler ise buna karşılık Tüm bilgileri duyu izlenimlerinden türetmek istemişlerdir.
Yani bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne sürmüşlerdir.
Rasyonelistlerin tam karşıtıdır.
Parantezi burada kapatıyorum ama bu bilgileri unutmayın çünkü birazdan tekrar üzerine konuşacağız.
Kant'ın da hayranlık duyduğu Cancak Russo gibi diğer Avrupalı aydın düşünürler, ün kazanmak ve geçimlerini sağlamak için sürekli taşınıyor ve seyahat ediyorlardı.
Entelektüel kariyerlerinin bir çeşit yan ürünüymüş gibi gönül ve siyaset serüvenleri yaşıyorlardı.
Ancak bunlar Kant'a göre şeyler değildi.
Söylenenlere göre Kant, yaşama boyunca aynı alışkanlıklara sahip olduğu bilinen, disiplinli bir adamdı.
Her sabah saat tam beşte kalkar, çalışmaya başlardı.
Her gün aynı saatte düşüncelerini toplamak ve yeni fikirler üretmek için yürüyüşler yapardı.
Öyle dakikti ki komşular saatlerini onun günlük yürüyüşlerine göre ayarlardı.
Sigara ve alkol gibi sağlığa zararlı alışkanlıkları yoktu.
Beslenmesine çok dikkat eder, her gün aynı saatte yer ve menüsünü pek değiştirmezdi.
Kendisi Doğu Prusya'dan hiç ayrılmadı ve yaşımı boyunca Königsberg'de bekar olarak yaşadı.
Sağlık durumu kırılgandı ama kendine iyi bakarak 80 yaşına kadar yaşadı.
Dış dünya hakkında bilgi almak için gezginlere ve yayınlanmış çalışmalara başvurdu.
Arkadaşlarıyla yemek yemekten ve bir sürü üniversitenin rektörlüğü de dahil profesörlük görevlerini yerine getirmekten mutluydu.
Kant'ın erken dönem çalışmaları doğa bilimi ve estetik hakkındaydı.
1755 yılında Evrensel Doğa ve Gökler Kuramı adlı yapıtını, 1763'te de Güzellik ve Yücelik Duyguları üzerine Gözlemler adlı yapıtını yayınlamıştı.
Hayatı boyunca çeşitli bilim dalları üzerine yazmaya devam etmese rağmen felsefi konulara ağırlık vermeye başladı.
1760'ların başında felsefe alanında çok ama çok önemli eserler üretti.
1770'te profesör olduktan sonra derslerinin konularını, diğer konuların yanı sıra doğal hukuk, etik ve antropoloji derslerini de içerecek şekilde genişletti.
Mantık ve metafizik kürsüsüne atandıktan sonra David Hume ve John Jack Russo etkisiyle eleştirel felsefesini geliştirdi.
Tam 10 yıl boyunca ortadan kayboldu ve çalışmalarına yoğunlaştı.
Biyografi yazarlarının onun sessiz 10 yılı dedikleri bir döneme girmişti aslında.
Kendini algının ve zihnin nasıl bağlantılı olduklarını düşünüp çözme işine verdi.
Bunun sonucunda sansasyonel kitabı olan Saf Aklın Eleştirisini yayınladı.
Ancak dilinin ağır olması sebebiyle pek az kişi tarafından anca anlaşılabilmişti.
Bundan sonraki fikirlerini daha anlaşılabilir kılmaya çalıştı ama şöyle bir durum var ki eserlerinin zor anlaşılır olması Kant'ın bilinçli bir tercihiydi.
Çünkü Kant belirli örneklere dayanmaksızın insan aklının kapasitesiyle neyin bilinebileceğini de anlamaya çalışıyordu ve bu doğrultuda kavramlar üzerine düşünüyordu.
Sonrasında gelecekte bilim olarak ortaya çıkabilecek her metafiziye Prolegomena adlı yapıtını yayınladı.
Bu yapıtında fikirlerini daha kolay anlaşılabilir kılmaya çalıştı.
Her iki eserde de 18.
yüzyıl felsefesine hakim olan ampirizm ve rasyonalizm arasındaki tartışmayı sonlandırma iddiasındaydı.
Bu iddiasını her iki görüşü de eleştirerek nasıl biliyoruz sorusuna verilen üçüncü bir yanıtı tespit etmeye çalışarak destekledi.
Az önce kapattığımız parantezi burada bir tekrar açalım.
Kant'a göre rasyonalistler de, ampiristler de biraz haklıydı.
Ama haklı olmakla birlikte yanılıyorlardı da.
Çünkü iki tarafta sadece tek yönlü düşünüyordu.
Hepsinin üzerinde çalıştıkları soru içinde bulunduğumuz dünya hakkında ne bilebileceğimizdi.
Descartes'ten sonra bütün filozofların ortak felsefi meselesiydi bu.
Yalnızca iki olasılık üzerinde tartışıyorlardı.
Birincisi dünya izlenimlerimiz gibi midir?
İkincisi yoksa aklımızın gösterdiği gibi midir?
Kant'a göre dünya hakkındaki bilgilerimizin oluşmasında hem izlenimlerin hem de aklın rolü önemliydi.
İlk olarak bilgilerimizi duysal deneyime borçlu olduğumuz konusunda David Hume ve ampiristlere katılıyordu.
Ancak rasyonalistleri de haklı bulduğu bir nokta vardı.
Akılda bizi çevreleyen dünyayı nasıl kavradığımızı belirleyen bazı ön koşullar içeriyordu.
Ona göre Ne görüyor olursak olalım bunları hep zaman ve uzam içinde yer alan olgular olarak kavrayacağız.
Bu noktada Kant zaman ve uzamı insanın iki tür görü biçimi olarak nitelendirir ve bu iki biçimin bilincimizde her türlü deneyimden önce geldiğini vurgular.
Yani bir şeyi algılamadan önce onu zaman ve uzam içindeki bir olgu olarak kavrayacağımızı biliriz.
Ayrıca ona göre insanın dış dünyayı algılaması için gereken iki koşul var.
Bir tarafta algılamadan bilemediğimiz dış koşullar var.
Buna bilginin maddesi diyebiliriz.
Diğer tarafta ise insanın kendindeki iç koşullar.
Buna da bilginin biçimi diyebiliriz.
Kant'tan önceki filozoflar insan ölümsüz bir ruha sahip mi?
Tanrı var mı? Doğa bölünemez küçük parçalardan mı oluşuyor?
Evren sonlu mu yoksa sonsuz mu?
gibi büyük felsefi sorular sormuşlardı.
Kant insanın bu konularda hiçbir zaman kesin bilgilere ulaşamayacağını düşünüyordu.
Ancak amacı da bu sorulara hiç değinmemek değildi.
Kant'a göre insan aklı bu soruları ele alırken insanın bilebileceği şeylerin ötesine geçmiş oluyordu.
Ancak bir yandan da bu tarz soruları sormak insanın doğasında vardı.
Bu tarz soruları sorabiliyoruz elbette ancak bunları sorduğumuzda ve olası yanıtları tartıştığımızda Aklımız bir bakıma boşta çalışıyor.
Çünkü bu durumda alıp işleyebileceği bir duyu maddesi yok.
Hesaplaşacağı deneyimlere sahip değil.
Çünkü içinde bulunduğumuz ve küçücük parçası olduğumuz büyük gerçekliği...
hiçbir zaman deneyimlemiş değiliz.
Kant felsefesinin işlendiği bütün kitaplarda Kant'ın felsefe alanında yaptığı devrimin Kopernik devrimine benzediği söylenir.
Bu şekilde sembolleştirilmiştir.
Kopernik devrimini biliyorsunuzdur.
16. yüzyılda Nikolaos Kopernikus batı dünyasında evrenin yapısı ve gezegen hareketleri konusunda radikal bir değişim başlattı.
Önceden Ptolemaik modeli adlı bir model evrenin dünya merkezli olduğunu ve gök cisimlerinin dünyanın etrafında döndüğünü düşünüyordu.
Ancak Kopernik devrimi ile Nikolaus evrenin dünya merkezli olmadığını ve güneşin evrenin merkezinde olduğunu öne sürdü.
Daha sonraki dönemlerde Galileo Galilei, Johannes Kepler gibi bilim insanları bu teoriyi destekleyen gözlemler ve matematiksel kanıtlar sunarak bu modelin güçlenmesine yardımcı oldular.
Bu dönüşüm modern astronomi ve bilimin temellerini attı ve bilimsel düşünceyi de derinden etkiledi.
Tıpkı Kant'ın felsefi alanda yaptığı yenilikler gibi.
Ampirizm ve rasyonalizm arasındaki nesne temelli tartışmayı sonlandırdı diyebiliriz.
Her iki düşüncenin yani deneycilik ve akılcılığın eksikliklerini ve zayıflıklarını eleştirdi ve her iki düşüncenin özneyi temel almadan bir sonuca ulaşamayacağını ortaya koydu.
özne temelli, onun aklını temel alan ve bilginin kaynağının nesnere değil, öznede aranması gerektiğini savunan bir görüşü ortaya koydu.
Mekanda ve zamanda gerçek deneyimi anlamak gibi akılcı bir insani gereksinimin ve başka akıllı varlıklarla birlikte yaşamak gibi pratik bir gereksinimin olduğunu varsayarak o gereklilikleri
yerine getirebilen ilkeler aradı.
Onun eleştirileri ile birlikte aklın sınırları kapsamında metafizik ögelerin Rasyonelistlerin savunduğu gibi deneyden önce yani önsellik kavramı apriori dediğimiz kavram
olarak bilinemeyeceği, onların sadece düşünülebileceği bu yüzden de bilim yapılabilmesi için metafizik nesnelerin bilim alanının dışına itilmesi gerektiği sonucunu ortaya çıkartmıştı.
Bir başka deyişle tanrı, ölümsüzlük, özgürlük gibi konular bilim alanının dışında bulunan inanç alanının ögeleri haline gelmişti.
Böylelikle Rönesans döneminden sonra yükselerek devam eden teolojinin, bilim ve felsefe...
insana ilişkin bakış açıları değişmiş ve dinden bağımsız bir ahlak yasası ortaya koyulmuştur.
Kant'a göre her insanda pratik bir akıl vardır ve bu akıl ahlak alanında neyin doğru neyin yanlış olduğunu bize her zaman bildirir.
Her türlü deneyimden önce geldiği için biçimseldir.
Bir takım ahlaki tercihlere bağlı değildir.
Her toplumda ve her çağda bütün insanlar için geçerlidir.
Peki nedir bu ahlak yasası?
Kant ahlak yasasını kategorik imperatif olarak yani hiçbir kayda bağlı olmayan kesin bir buyruk olarak belirtmiştir.
Yasanın kategorik oluşu onun her türlü durumda geçerli olduğu anlamına gelir.
Bir nevi kaçınılmaz bir emirdir.
Kategorik imperatif pratik aklın temel ilkesini ifade eder ve Kant'ın etik teorisinin merkezini oluşturur.
Bir eylemin ahlaki doğruluğunu belirlemek için o eylemin uygun olduğu evrensel bir prensip olup olmadığına bakmak gerektiğini söyler.
Bu prensip bireysel istekler, duygular veya sonuçlar üzerinden değil, evrensel akılcılık ve ahlaki yükümlülükler üzerinden belirlenir.
Yani her zaman davranışlarımızın altında yatan kuralın aynı zamanda genel geçerli bir yasa olmasını isteyebilecek şekilde davranmalıyız.
Örneğin yalan söyleme eylemini bir düşünelim.
Eğer bu prensibi yani yalan söylemeyi evrensel bir yasa haline getirirsek herkes yalan söylemeye başladığında toplumda güven kaybolur ve iletişim temelini kaybederiz değil mi?
Bu nedenle kategorik imperatif bize yalan söylemeyeceğimiz bir ilke benimsememizi önerir.
Bu yasa aynı zamanda diğer insanları hiçbir zaman sadece bir araç olarak değil aynı zamanda daima kendi başına bir amaç olarak görüp buna göre davranmamız gerektiğini
de savunur. Yani başkalarını sırf kendi çıkarlarımız için kullanmamalıyız kısaca.
Bu sadece başkaları için de değil, aynı zamanda kendimiz için de geçerli.
Bir şey elde etmek uğruna kendimizi de bir araç olarak kullanmamalıyız.
İçimizdeki bu yasanın adı vicdandır aynı zamanda.
Kant'a göre bir davranışı ahlaki açıdan doğru kabul etmek için ona yol açan anlayışa bakmak gerekir.
Eylemin vardığı sonuçlara değil.
Bu yüzden onun ahlak görüşüne düşünüş ahlakı da denmektedir.
Kant'ın ahlak yasası evrensel adalet, dürüstlük, dürüst davranış ve başkalarına saygı gibi evrensel ahlaki değerleri vurgular.
Onun etik teorisi bireylerin eylemlerini evrensel ahlaki ilkeler ve mantıkla uyumlu olarak yönlendirmeyi amaçlar.
Bu nedenle ahlak yasası etik alanında hala önemli bir etkiye sahiptir ve ahlaki düşünce için temel bir başvuru noktası olarak kabul edilir.
Gelelim Kant'ın estetik anlayışına.
Kendisinden önceki pek çok felsefeci de olduğu gibi Kant tek başına sanat hakkında yazmaktan ziyade güzellik, estetik gibi kavramların üzerinde durmuştu.
Kant, tıpkı diğer aydınlanma dönemi yazarları gibi güzellik ve muhteşemlik kavramlarının nesnelerin kendinden olan özellikleri olmadığını, izleyenlerin nesnelere karşı reaksiyonları
ile ilişkili olduğunu düşünüyordu.
Ona göre güzellik ve estetik zevkler nesnelerin özünde değil, gözlemcinin zihninde gerçekleşiyordu.
Bu teoriye göre güzellik nesnelerde bulunmaz ancak güzellik izleyicinin zihnindeki estetik duygusunun bir sonucu olarak karşımıza çıkar.
Yani güzel şeyi veya muhteşem şeyi, güzel ve muhteşem yapan şey izleyicilerin onu gördükten sonraki duyuları ve bu duyulara bağlı olarak onu güzel ve muhteşem bulup bulmamasıydı.
Benim için önemli olan gördüğüm sanat eseri değil, onun bende oluşturduğu haz duygusudur demek kısaca.
Kant'a göre hazlı ilişkin yargılar hem kişisel hem de evrenseldirler.
Kant estetik deneyimi iki temel kavramla açıklar.
Birincisi izleyicinin zevk ve haz duygusu, ikincisi evrensel estetik yargı.
Bu temel kavramları biraz açalım.
İzleyicinin zevk ve haz duygusu kavramında Kant'a göre Estetik deneyimde izleyici bir nesnenin güzelliğini algıladığında hoşnutluk ve haz duyar.
Bu haz duygusu nesnenin belirli bir amaca hizmet etmeyen özgün güzelliğine dayanır.
Yani güzellik salt güzellik olarak algılanır ve hiçbir pratik, faydacı veya başka bir amacı yoktur.
Günümüzde bu şekilde değil maalesef.
İstemsizce popüler olan şeyler bize estetik geliyor ya da popüler olan şeylerden haz duyuyoruz.
Ama neyse oraya hiç değinmeyin.
Konumuz uzadıkça uzar, dağılmasın.
Pratik faydacı bir amacı yoktur derken ne kastediyor peki?
Örneğin izleyici bir resme bakarken ve ondan estetik haz alırken ondan ne kadar para kazanabileceğini düşünmez ya da resmi kimin yaptığını o an düşünmez.
İlgilendiği tek şey resmin nasıl bir resim olduğu ve onda bıraktığı haz duygusudur.
Ondan ne elde edebileceğinden çok onun nasıl bir resim olduğuyla ilgileniyordur.
Peki diğer kavramımızda Kant ne demek istiyor?
Evrensel estetik yargı kavramımızda bu yargıya göre bir şeyin güzel olduğunu iddia ettiğimizde bunun evrensel bir genellemeye dayandığını ve diğer insanlar tarafından da kabul
edilebileceğini ifade ederiz.
Kant bu evrensel estetik yargının temelini zevk duyumu adı verilen bir yeteneğe bağlar ve estetik reaksiyonlarımızı ikiye ayırır.
Birincisi güzele verilen reaksiyonlar, ikincisi muhteşeme verilen reaksiyonlar.
Birincisine göre düzeni, hoşlanılana, armoniye, uyuma verilen reaksiyonlardır bunlar.
İkincisi ise hayrette bırakan, hayranlık oluşturanlara karşı verilen reaksiyonlardır.
Burada güzellik kavramı biçimsel bir görünüşü ifade ederken muhteşem kavramı biçim ile ifade edilemeyebilir.
Yani muhteşem olanın verdiği haz bizim dışımızda, anlamaya gücümüzün pek yetmediği bir şeye karşı hayranlıkla ilişkili bir hazdır.
Örneğin adrenalin bağımlılarını bir düşünün.
Rollercoaster'a binmek, skydiving yapmak, işte bu tarz hazları Kant muhteşeme verilen reaksiyonlar olarak tanımlıyor.
Diğerine de bir sanat eserine bakmak gibi olarak nitelendirebiliriz.
Ayrıca şunu da belirtmeden geçmeyeyim, Kant renk unsurunu estetik bir özellik olarak saymaz.
Yani ona göre renk tamamen dekoratif bir unsur.
Esas olan tasarımın kendisi ve kompozisyon ona göre.
Daha derin düşünüyordu bu konuda, zaten bir filozoftan yüzeysel düşünmesini bekleyemezsiniz.
Ne demiştik az önce? Kant'a göre estetik bir yargı, duyulara dayalı bir yargıdır.
Özellikle de haz duygusuna ve haz etmeme duygusuna.
İşte bu yargıları Kant üç kategoriye ayırır.
Birincisi hemfikir olunabilir bir şeyin yargısı, ikincisi güzellik ve haz yargısı, üçüncüsü ise muhteşem olanın yargısı.
Ayrıca güzel olanın muhakemesine diğerlerinden ayırabilmek için de dört ayrı süreç ortaya koyar.
Birinci süreçte güzellik yargısı duyuya dayanır özellikle de haz duyusuna.
İkinci süreçte güzellik hakkındaki yargılar evrensellik ve evrensel geçerlilik iddiasındadırlar.
Yani bir objeyi siz güzel buluyor olabilirsiniz ancak onu güzel bulmanız başkalarının da güzel bulması anlamına gelmez.
Üçüncü süreçte iyi olanın yargısından farklı olarak güzelin yargısı nihai bir sonuç ya da nihai bir hedef varsayımında bulunmaz.
Gereklilik fikri ilişkili bir yargıdır.
Kant'ın deyimiyle benim güzellik kanaatimin evrensel geçerliliğini kabul etmeniz demek, bu objeyi algılayan herkes benim algıladığım hazzı alacak, benimle hemfikir olacak anlamına
gelmez. Ancak teorik olarak kanaat belirttiğimde böyle olacağını farz ediyorum.
Yani ortaya bir sanat eseri yapıldı, koyuldu ve bu herkes tarafından güzel kabul edildiğinde ister istemez bir Ön yargı oluşuyor hani biz de onu güzel olarak görebiliyoruz.
O zamanlarda ama şu an için bunu pek söylemek mümkün değil.
Kant'ın yaşadığı dönemi bir düşünecek olursak bu yargı doğru diyebileceğimiz bir yargı.
Kant bu noktada gereklilik kavramını olumlu anlamda yani örnek oluşturan anlamda bir gereklilik olarak ortaya tanımlıyor zaten.
Yani birinin güzellik kanaati herkes bu objeyi nasıl görmelidir, nasıl yargılamalıdır anlamında bir örnek niteliğindedir aslında.
Peki bütün bu bahsettiklerimize dayanarak güzellik yargılarımız nasıl oluşur?
Birincisi söylediğimiz gibi duygularımıza dayanır.
İkincisi tatmin edilmesi gereken nihai bir amaca yönelik değildir ve bu ispat edilemez.
Üçüncüsü buradan çıkan sonuçta güzellik yargısı hemfikir olunabilir olanın yargısı gibi görünebilir.
Dördüncüsü ise güzellik yargısı bir noktada hemfikir olunabilir olanın yargısına farklıdır.
Çünkü güzellik yargısı değerlendirilen obje için bir arzu içermez.
Ayrıca herkesin hemfikir olması için norm veya örnek teşkil eden bir iddia anlamını taşır.
Bütün bunlara dayanarak denilebilir ki Kant'ın güzellik yargısı her iki kategoriden de özellikler taşır.
Bu yönüyle de iki büyük karşıt felsefi geleneğe karşı bir duruş gösterir.
Yani hem rasyonalistler hem de amperistler.
Amperistlere göre güzellik yargısı bilişsel bir tabanı olmayan duygusal bir ifadedir.
Rasyonalistlere göre ise nesnenin sahip olduğu niteliklere dayalı bilişsel bir süreçtir.
Kant'a göre güzellik yargısı aslında hem duya dayanır hem de evrensellik iddiasındadır.
Bu ayrım noktası da muhtemelen Kant estetiğinin en ayırt edici özelliğidir.
Çünkü Kant'a göre güzellik bizi varoluşun büyük gizeminde birleştirir.
Sanat ise demokratik yöntemlerle insanı daha iyiye ve daha güzele yönlendirir.
Kant estetiği, güzellik sanat, estetik deneyim ve estetik değerlendirme üzerine düşünce ve tartışmalar için hala çok önemli bir temel oluşturuyor arkadaşlar.
Onun felsefi görüşleri estetik alanında bugün dahi inceleniyor ve ele alınıyor.
Son olarak bölümü Kant'ın şu sözleriyle kapatıyorum.
Sanat, insanın güzellik algısını harekete geçiren bir özelliğe sahiptir.
Güzellik ancak bu şekilde duyularımızı algıladığımız ve düşüncemizi düşündüğümüz ve aralarındaki uyumu hissettiğimiz bir kavramdır.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize güzel bakın, sanatla kalın.
başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
