
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Estetik ameliyatlarla sanat yapan bir sanatçı düşünün. Bedenini hem malzeme hem de manifesto haline getiriyor. Bu bölümde, Fransız sanatçı Orlan’ın beden üzerinden kimlik, güzellik ve sanat tarihine nasıl meydan okuduğunu keşfe çıkıyoruz.
---
Instagram: belleginlambasipodcast
Transkript
Herkese yeniden merhaba arkadaşlar, belli ilanmasına hoş geldiniz.
Ben Eda, uzun bir aradan sonra yeniden birlikteyiz.
Malum ülkemin gündemi bir adım bile.
O yüzden ben de bir süredir bölüm yayınlamak istememiştim açıkçası.
İçimden gelmedi ve kendimde ne yalan söyleyeyim öyle bir motivasyon bulamadım diğer birçok insan gibi.
Fakat sanatla var olabilen, yaşamını sanatla geçindiren ve belki de sanatsız nefes bile alamayan bir insan olarak artık var olabildiğim en iyi şekilde tekrardan var olmaya karar verdim.
Ve çok uzun zamandır radarımda olan bir sanatçıyı sizlere anlatmak istedim.
Ki bu süreçte bölüm yayınlamadığım için çok fazla mesaj aldım.
Hepinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Söyleyecek çok fazla şeyim var.
Belki o konularla alakalı ayrı bir bölüm yaparım.
Çünkü apolitik asla olma gibi bir lüksüm yok.
Öyle bir lüksümüz hiçbirimizin yok bence bugünlerde özellikle.
Çok güzel günlerin geleceğine olan inancımız zaten bizi ayakta tutuyor biraz da.
Her ne kadar adaletsizlikten bıkmış da olsak böyle bir ülkede yaşıyoruz ama asla bunu kabullenmeyeceğiz.
Sonuna kadar da savaşacağız.
Umarım biz de... adaletli bir ülkede uyanmanın verdiği hazdı bir gün yaşarız.
Şimdi dönelim Orlan'a.
Artık birazcık sanat konuşalım.
Birazcık motivasyonumuz böyle yerine gelsin.
Orlan çok enteresan bir sanatçı.
Bizim alıştığımız sanat üretim biçiminden çok daha farklı üretimler gerçekleştiren ve bu şekilde var olan biri.
İnsanın kimliğini, benliğini, insanın ne olduğunu, nasıl var olduğunu, nasıl var olması gerektiğini belki de Derinlerine kadar inceleyen, sorgulayan ve sorgulatan birisi.
Sanat tarihinde de bence devrim yaratmış kadınlardan bir tanesi.
Fakat çok bilinmemesi beni birazcık üzüyor açıkçası.
Bir ressamın sanat üretimindeki malzemesi nasıl boya, fırça, palet ve tuvalse Orlan'ın malzemesi de kendi bedeni.
Sanat tarihi boyunca insan bedeni zaten daima sanatçıların ilgi odağı olmuştur.
Antik Yunan heykellerini hatırlayın.
Onların idealize edilmiş figürleri ya da Rönesans ustalarının kusursuz anatomiye dayalı tasvirleri ve modern sanatın o cesur, biçimsel, kavramsal deneyimleri yalnızca bir temsil aracı
değil aynı zamanda sanatsal düşüncenin merkezinde de hep yer aldı.
Ancak Orlan ve benzeri sanatçılarla birlikte bir soru ortaya çıkıyor.
Beden sanatın bir konusu mu olmalı yoksa sanatın bizzat kendisi de olabilir mi?
Orlan'ın sanatıyla tanıştığımda aklımda direkt bu sorular belirdi ve aslında birazcık da bu sorudan yola çıkarak bu bölümü hazırladım.
Bence bedenin sanat nesnesine dönüşmesi onu pasif bir biçimde sergilemekten çıkarıp sanatçının doğrudan müdahale edebileceği, değiştirebileceği ve hatta yeniden inşa edebileceği bir
malzeme haline getiriyor.
Orlan'ın sanatındaki temel yapı da onun cerrahi performansları, beden kimliğinin değişimi.
Ya da az önce bahsettiğim Avramov için dayanıklılık sınırlarını zorlayan beden deneyleri ya da çok daha ilginç bir sanatçı olan, hatta belki bu sanatçı hakkında ileride bir bölüm de yaparım, Stellark.
Stellark da bedenini biyoteknoloji ile birleştiren gerçekten enteresan bir sanatçı.
İşte bu bahsettiğim sanatçılar aslında sanatın yalnızca bir dışa vurum değil, aynı zamanda bedenin sınırlarını aşan bir inşa süreci olduğunu gösteriyor bizlere.
Zaten sanatın daima sınırları sorgulayan ve genişleten bir yapısı var.
Eğer bir tuval, bir heykel bloğu ya da bir dijital ekran sanatçının yaratıcı iradesine teslim olabiliyorsa neden insan bedeni de aynı özgürlüğe sahip olamasın ki?
Örneğin Michelangelo mermeri yontarak Davut'un bedenini kusursuz bir biçime kavuşturuyor.
Orlan da bizzat kendi bedenini oyup şekillendirip yeniden kurgulayan bir sanatçı olarak karşımıza çıkıyor.
Biri mermerin direncini, mermer dediğimiz o malzemenin taşın direncini kırarak sanatını ortaya koyuyor.
Diğeri de insan bedeninin estetik, etik ve kimlik sınırlarını aşarak sanatın ta kendisi olarak ortaya çıkıyor.
Ancak bu noktada temel bir ayrım var.
Sanat bir nesneyi yalnızca sergilemek midir?
Yoksa ona anlam yükleyerek yeni bir bağlam kazandırmak mıdır?
Orlan'ın bedenine yaptığı müdahaleler yalnızca fiziksel değişimler değil elbette.
Aynı zamanda toplumsal güzellik ideallerine, kimlik politikalarına ve biyoteknolojinin sanata olan etkisine dair çok derin bir sorgulama içeriyor.
Beden bir heykel gibi şekillendirilebilir, evet.
Ama aynı zamanda bir manifesto gibi de okunabilir.
Dolayısıyla bedenin sanat nesnesi olup olamayacağı sorusuna sanat tarihsel bir perspektiften baktığımızda şu cevabı verebiliriz.
Evet, beden bir sanat nesnesi olabilir.
Fakat bir koşulla. Beden, saat bir gösteri ya da yüzey olmaktan çıkıp bir kavramsal üretim alanına dönüşebildiği ölçüde sanatın kendisi olabilir.
Tıpkı klasik sanatın formları kusursuzlaştırarak insan idealini araması gibi.
İşte çağdaş sanatta bedeni bir tür yaşayan tuval haline getirerek kimliğin ve estetiğin dönüşümünü sorguluyor.
Sonuç olarak sanat tarihi bize şunu öğretir.
Sanatın sınırları kesinlikle sabit değil.
Beden yüzyıllardır sanatın konusu olmuşsa artık sanatın aracı, malzemesi ve hatta kendisi haline gelmesi de bence kaçınılmazdır.
Bu noktada size çok güzel bir kitap önereceğim.
Noga Arika ve Roger Paul Droid tarafından yazılan Bedi'nin Tarihi serisi.
Bu kitap tarih boyunca Bedi'nin algınlanış biçimlerini, kültürel ve felsefi bağlamlarını ele alarak Bedi'nin nasıl anlam kazandığını inceleyen çok güzel bir kaynak.
Beden'e yönelik bakış açılarının sanat, tıp, bilim ve toplum tarafından nasıl şekillendirildiğini anlamak açısından oldukça faydalı.
Kaynakları Instagram adresimden de paylaşacağım.
Beni oradan takip etmeyi unutmayın.
Orlan'a dönecek olursak, Kendisi gerçekten çok enteresan bir sanatçı.
Çağdaş sanat dünyasında bedenin sanat nesnesi olarak kullanımıyla adeta devrim yaratmış, sanatın sınırlarını sorgulayan ve sürekli onu yeniden inşa eden bir kadın.
Genç yaşlarından itibaren sanatın yalnızca bir estetik aracı olmadığını, toplumsal ve bireysel kimliği sorgulamanın en güçlü yollarından biri olduğunu fark ediyor.
Ve 1960'ların sonlarına Lyon Güzel Sanatlar Okulu'na girdiğinde geleneksel sanat eğitiminin ona dar geldiğini, sanatın tüm bunlardan daha fazlası olması gerektiğini fark ediyor.
Resim, heykel ve fotoğrafla başlayan sanatsal pratiği de zamanla performans sanatına evriliyor.
Ve bedenini doğrudan bir sanat nesnesi olarak kullanmaya karar veriyor.
Zaten ilk dönem çalışmalarında beden, kimlik, cinsiyet ve toplumun dayatı normlar gibi kavramlar etrafında dönüyormuş.
Sanat tarihine meydana koyan ilk büyük performansı 1964'te gerçekleştirdiği Orlan'ın Yatışı adını verdiği bir performans.
Bu performans da bir sergi alanında klasik resimlerde betinlenen aziz figürleri gibi beyaz bir örtüye sarınarak yere uzanıyor.
Sanat tarihinin kadına yüklediği rollerin doğrudan bir eleştirisi olarak niteleniyor bu performansı ve izleyiciler bir kadın bedenini Yalnızca pasif bir nesne olmaktan çıkarıp doğrudan
bir sanat ve eleştiri.
alanı haline geldiğine şahit oluyor.
Bir diğer performansı da 1977'de Paris'te düzenlenen Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarında gerçekleştirdiği Sanatçının Öpücüğü adlı performans.
Hatta bu performans onun sanat dünyasında tanınmasını sağlayan en radikal işlerinden biri olmuş.
Bu performansında Orlan kendisini izleyiciye bir cam bölmenin içinde iki farklı figür olarak sunuyor.
Cam bölmenin bir tarafında kendisini Meryem Ana gibi gösteriyor.
O şekilde giyiniyor.
Diğer tarafında da elinde pankart benzeri bir şey var.
Ve üzerinde de nü bir kadın bedeninin yarısı var.
Yani kollardan ve üst bacaklardan itibaren kolları ve bacakları olmayan bir forma biz sanat tarihinde torso diyoruz.
Bir torso var aslında. elindeki pankarta.
Bu performansın en ama en ilginç tarafı izleyiciler bir jeton atarak sanatçıdan bir öpücük alabiliyormuş.
Şu an tam ifade edememiş olabilirim belki kafanıza canlanmamış olabilir ama merak etmeyin bütün bu performanslara ait görselleri bulabildiğim kadarıyla instagramımda paylaşacağım.
Aslında bu performansa her ne kadar tuhaf görünse de toplumun kadın bedenine bakış açısını sanat tarihinde idealize edilen kadın imgelerini ve kapitalist sistemin bedenin nasıl bir meta haline getirdiğiyle eleştiren bence
Mükemmel bir performans.
Orlan 1970'lerin sonlarından itibaren tamamen beden üzerine ilerleyerek ve beden üzerine olan düşüncelerini gittikçe genişleterek fotoğraf ve video sanatını da performanslarıyla birleştirmeye başlıyor.
Ve sanatçı olmak için ne yapmalı başlıklı çalışması ortaya çıkıyor.
Bu çalışmasında kendi bedenini farklı formlarda sunduğu fotoğraflar üretiyor.
Aslında bu çalışmaları yalnızca fiziksel bir dönüşümden ibaret değil, onun kimlik kavramını sorguladığı birer görsel bir manifesto.
Orlan'ın bu dönemdeki sanat anlayışı sanatın yalnızca bir ürün değil, bir süreç ve eleştiri aracı olması gerektiği fikri üzerine kuruluydu.
Sanat nesnesi boyanmış bir tuval ya da yontulmuş bir mermer blok olmaktan çıkıp doğrudan insanın kendi varlığına dönüşüyordu onun için.
Bu arada onun erken dönem sanat pratikleri feminist sanat akımıyla da kesişiyordu.
1970'ler boyunca toplumsal cinsiyet rolleri üzerine eleştirel çalışmalar üreten birçok sanatçı gibi Orlan da bedenin sanatın merkezi olması gerektiğini savunuyordu.
Ancak onun farkı bunu yalnızca bir politik söylem olarak değil doğrudan kendi bedeniyle gerçekleştirerek sanat tarihinin köklü temsillerine meydan okumasıydı.
Bu arada bir performans sanatçısı olarak Abramovic gibi performans sanatında öncü kabul edilen bir sanatçıyla aynı işleri yapıyorlar gibi görünse de aslında çok bariz farkları var.
Ortak noktaları da var elbette çünkü ikisi de bedenini kullanarak bir üretim gerçekleştiriyor.
Fakat sanatsal yaklaşımları ve bedenle kurdukları ilişkileri birbirlerinden oldukça farklı.
Örneğin Abramovic bedenini sınırları zorlayan bir araç olarak görüyor.
Performanslarında da fiziksel ve zihinsel dayanıklılığı test ederek acı, dayanıklılık ve ruhsal dönüşüm temalarını işliyor.
Orlan ise bedeni bir inşa ve dönüşüm alanı olarak ele alıyor.
Birazdan bahsedeceğim esetik ameliyatlarını performansa dönüştürerek kimliğin ve güzelliğin sosyal olarak inşa edilen kavramlar olduğunu gösteriyor.
Acıya odaklanmak yerine bedeni sanat tarihindeki ideallere göndermeler yaparak yeniden biçimlendirmeye çalışıyor.
Ayrıca Abramovic sanatını büyük ölçüde ruhsal deneyim, bilinç ve enerji...
enerji akışıyla ilişkilendiriyor.
Hatta Budizm, Şamanizm gibi spritüel öğeler performanslarının çok önemli birer parçası.
Orlan ise bedenini teknolojik, bilimsel ve sanatsal bir deney alanı olarak görüyor.
Sanatı da daha çok böyle post-humanizm, biyoteknoloji, cybercrestatik gibi temalar üzerine kuruluyor.
Orlan için beden sadece fiziksel bir varlık değil.
Aynı zamanda bilim ve sanatın kesişiminde sürekli değişen bir proje alanı.
Bu arada farkları belirtmemin sebebi şu.
Performans sanatçıları birbirlerine çok benzeyen işler yapıyor gibi görülüyor.
Çünkü sanatı ifade etmedik ki tek araçları kendi bedenleri ya da kullandıkları başka bedenler.
Tabii ki sosyal mecralarda gördüğümüz çok da sanat olarak nitelendiremeyeceğimiz türden performans sanatları gittikçe çoğalıyor.
Örneğin bir tane performans sanatı vardı ya.
Tereyağını elinde böyle halat gibi bir malzemeyle tokatlayan bir adamdı galiba.
Tam olarak net hatırlamıyorum.
Onun tereyağı olup olmadığından da emin değilim.
Belki altında farklı bir manifesto vardır bilemiyorum.
Ama tereyağı tokatlayarak nasıl bir manifesto ortaya koyuyorlar onu da anlayabilmiş değilim açıkçası.
Ben bu konuda gerçekten biraz eski kafalıyım.
Eski dinleyicilerim az çok tanırlar beni.
Sanatta yenilikçi fikirler her zaman için çok hoşuma gider.
Ama görsel algımı gıdıklayan asıl işler genellikle böyle geleneksel olanlardır.
Belki de estetiğe çok önem verdiğimdendir bilmiyorum.
Bu konuda biraz Hegel'ci ve belki de biraz Schiller'ci bir bakış açısına sahibim.
Hegel sanatın mutlak ruhun bir dışa vurumu olduğunu ve güzel olması gerektiğini savunur ve Schiller ise sanatın insanı özgürleştiren ve eğiten bir araç olduğunu savunur.
Ona göre estetik eğitim insanı etik olarak geliştirir ve sanatta güzellik özgürlükle eşit değildir.
Aynı zamanda ideal sanat duygular ve akıl arasında denge kuran sanattır.
Yani kısaca ben de bir sanatçı adayı yani sonsuza kadar sanat öğrencisi olarak estetiğe ve güzelliğe önem veririm.
Sadece estetikten ve güzellikten ibaret değil.
Ve hiçbir sanat eseri de estetik olma zorunluluğu barındırmıyor zaten.
Orlan'a dönecek olursak, 1980'lerden itibaren Orlan sanat tarihindeki güzellik ideallerini ve kimliğin değişebilirliğini daha derinlemesine incelemeye başlıyor.
1983 yılında Sanatçıyı İcat Etmek adlı serisini gerçekleştiriyor.
Bu çalışması da gerçekten diğer çalışmaları gibi.
Hatta ondan... Belki de daha fazla ilginç bir çalışma.
Farklı dönemlere ait sanat eserlerindeki kadın portrelerini kendi yüzüne monte ederek yani foto montaj yaparak güzelliğin tarih boyunca nasıl değiştirildiğini gösteriyor.
Ve bunu yaparken de işte Mona Lisa ya da Venus gibi ünlü kadın portrelerini ele alıyor.
Bu arada dediğim gibi monte etmekten kastım portreleri kendi yüzüne dijital ve fotoğrafik yöntemlerle uyarlıyor.
Ve bunun sonucunda da Carnal art yani et sanatı anlayışını ortaya koyuyor.
Sanatçıyı icat etmek projesinde ortaya attığı fikirleri kendi bedeni üzerinden daha radikal bir biçimde uygulamaya koyuyor.
Ve estetik ameliyatlarla yüzünü dönüştürmeye başlıyor.
1990 ile 93 yılları arasında 7 büyük estetik ameliyat performansı gerçekleştiriyor.
Ve bu süreçte sanatçıyı icat etmek projesinde olduğu gibi yine aynı şekilde sanat tarihindeki kadın figürlerinden ilham alarak yüzünü bir tür sanat tarihi kolajına dönüştürüyor ameliyatla.
Rönesans'tan neoklasik döneme kadar uzanan çeşitli kadın portelerinin böyle belirli fiziksel özelliklerini seçiyor ve bunları kendi yüzüne ameliyat ile ekleyerek sanat tarihine kelimenin tam anlamıyla bedensel bir
müdahalede bulunuyor. Evet yanlış duymadınız.
Örneğin Mona Lisa'nın alnı, Botticelli'nin venüsünün çenesi, Diana'nın gözleri, barok ve neoklasik portrelerden burun ve dudak detayları ve her bir operasyon canlı performans olarak kaydediliyor
ve sanat galerilerinde, televizyon kanallarında ve müzelerde sergileniyor.
Ameliyat masası adeta bir sanat sahnesine dönüşüyor.
Cerrahlar birer sanatçı gibi neşlerini bir fırça olarak kullanıyor sanki ve Orlan'ın bedeni de yaşayan bir heykel haline geliyor.
Bu arada operasyon sırasında Orlan kendisine şiirler de okutuyor, operada dinletiyor.
Yani ameliyat sürecini tamamen bir sanatsal ritüel haline getiriyor.
Bu arada Carnal Art sadece estetik ameliyatlar dizisi değildi.
Orlan bu performanslarla bir dizi temel soruyu gündeme getirdi.
Birincisi güzellik anlayışı toplumsal bir kurgu mudur?
İkincisi kimliğimiz sabit mi yoksa değiştirilebilir mi?
Üçüncüsü ise sanatta kadın bedeni kime aittir?
Birinci soruya bakacak olursak sanat haine baktığımızda her dönemin kendine özgü güzellik anlayışları olduğunu görüyoruz.
Antik Yunan'da kusursuz orantılar, Rönesans'ta simetri ve denge, Barok'ta dramatik ve abartılı hatlar, 20.
yüzyılda ise gençlik ve kusursuz cilt idealize edildi.
Aslında Orlan da bedenini bir zaman makinesi gibi kullanarak tüm bu anlayışları yüzünde bir araya getirerek güzelliğin zamana ve kültüre bağlı olduğunu kanıtladı bir nevi.
İkinci soruya bakacak olursak Orlan kimliğin biyolojik bir gerçeklik olmadığını aksine sosyal, kültürel ve teknolojik müdahalelerle sürekli değiştirilebileceğini savundu.
Bugün yapay zeka ve dijital avatarlar aracılığıyla kimliklerimizi şekillendirebildiğimizi düşünürsek Orlan'ın sanatı günümüz post-humanist tartışmalarına da ışık tutuyor aslında.
Tabi bu noktada felsefe severlerin aklına şu sorular gelebilir.
Nitekim benim geldi. Kimlik nedir?
Bizim kimliğimizi belirleyen şey sadece dış görünüş müdür?
Çünkü Orlan'ın cerrahi müdahaleleri sadece dış görünüş ile sınırlı.
Ancak o, bunun öyle olmadığını kanıtlarken yani kimliğin çok katmanlı bir yapıdan oluştuğunu savunurken sadece dış görünüşün yani işin biyolojik kimlik kısmını değiştirebiliyor.
Bu noktada akıllara Teseos'un gemisi paradoksu geliyor.
Bilmeyenler için Teseos'un gemisi kimlik ve değişim üzerine en ünlü felsefi sorusanlardan bir tanesi.
İlk olarak antik Yunan filozofu Plutarkos tarafından ortaya atılıyor.
Paradoksun temeli şu, Girit'ten zaferle dönen Teseos'un gemisi Atina'da hatıra olarak uzun süre muhafaza edilir.
Ancak zamanla geminin tahtaları çürümeye başlar ve her biri tek tek yenileriyle değiştirilir.
Sonunda geminin bütün parçaları değişmiş olur.
Bu noktada sorumuz şu, bu gemi hala Teseos'un gemisi midir?
Eğer bütün tahtalar atılmak yerine toplanıp başka bir gemi yapılırsa Teseos'un asıl gemisi hangisi olur?
Parçaları değişen mi yoksa eski tahtalardan yapılan yeni gemi mi?
Bir kişinin tüm parçaları zamanla değişirse o hala aynı kişi midir?
Bir nesnenin kimliği fiziksel parçalarına mı yoksa ona atfedilen anlama mı bağlıdır?
Peki bir nesnenin özünü oluşturan şey onun fiziksel parçaları mıdır yoksa onların nasıl bir araya geldiği midir?
Bu bağlamda kimlik...
Dış görünüşün de ötesinde zihinsel, toplumsal ve tarihsel bir sürekliliği kapsıyor aslında.
İşte Orlan'ın çalışmaları da tam olarak bu noktayı sorgulamamıza olanak tanıyor.
Bizi biz yapan şey nedir?
Orlan'ın vurguladığı gibi kimlik artık sadece biyolojik ve toplumsal bir mesele değil.
Teknolojiyle de dönüşen bir kavram.
Tabi günümüzde dijital kimliklerimiz, sanal avatarlarımız, yapay zeka ile oluşturulan benliklerimiz, sanal gerçeklikteki bedenlerimiz kimlik kavramını daha da karmaşık bir hale getiriyor.
Her ne olursa olsun Bu sorular varoluşumuzun en temel sorularından biri.
Eğer fiziksel, zihinsel ve deneyimsel olarak değişiyorsak biz hala biz miyiz?
Benim görüşüm kimliğin bir sabit değil bir süreç olduğu yönünde.
Yani biz statik varlıklar değiliz.
Değişim kaçınılmaz ama bu değişim için de süreklilik barındırıyoruz.
Bireyin kimliği fiziksel parçalardan daha fazlasına dayanıyor bence.
Evet, bedenimiz sürekli değişiyor, hücrelerimiz yenileniyor, düşüncelerimiz evriliyor, yaşadıklarımız bizi dönüştürüyor.
Ancak bir bütünlük hissimiz, bir zihinsel sürekliliğimiz var.
Hatıralarımız, deneyimlerimiz ve kişisel anlatımız kimliğimizin ana taşıyıcıları gibi işlev görüyor.
Örneğin Orlan, bedenini değiştirdiğinde bile Orlan olmaya devam ediyor.
Çünkü sanatı, fikirleri, deneyimleri, anıları, benliği onun özünü belirleyen şeyler.
Kimliği bir nesne gibi değil.
bir nehir gibi düşünmek daha doğru olabilir bence.
Her an değişiyoruz. Ancak bir akışın içindeyiz.
Eğer bir nehrin içindeki su her an değişse de ona aynı nehir demeye devam ediyorsak belki de kimlik içinde aynı şey geçerli olabilir.
Kimlik de sabit bir şey değil.
O sürekli kendini yeniden yazan bir hikaye.
Oğlan da bütün bu soruları kendi bedeni üzerinden deneyimleyerek gündeme getiriyor.
Son sorumuz da kadın bedeni sanata kime aittir sorusuydu.
Ancak bu soru sanat, felsefe, politika ve toplumsal cinsiyet teorisi açısından oldukça derin ve çok katmanlı bir soru.
Kadın bedeni hem sanatta hem toplumda tarih boyunca kim tarafından temsil edildi, kime ait oldu ve nasıl kontrol edildi gibi sorular büyük tartışmalara konu olduğu için ve ben de en geniş şekilde inceleyip ele almak istediğim
için bu konuda ayrı bir podcast bölümü yapacağım.
O yüzden şimdilik buna değinmeyelim.
Ancak şunu söyleyebiliriz.
Sanat tarihinin büyük bir kısmında kadın bedeni genellikle erkek sanatçıları tarafından temsil edildi hep.
Oğlan ise kendi bedenini bir sanat eserine dönüştürerek sanat tarihinin bu tek yönlü bakış açısını adeta alt üst etti.
Kadın bedeni artık edilgen bir obje değil, bizzat sanatın öznesi oldu ve bence bu çok gurur duyulabilecek bir şey.
Bu arada sanat eseri deyince aklımıza Rönesans dönemine ait tablolar gelebilir doğal olarak.
Ve Orla'nın sanatını bir sanat eseri olarak nitelendiremeyebilirsiniz.
Sanat eseri nasıl olmalı?
Bir şeyi sanat eseri yapan nedir?
Ya da biz neye sanat diyebiliriz?
Başlıklarını inceleyeceğimiz ayrı bir bölümde yapacağım.
Zaten bu bölümü anlatıyorsam Orla'nın sanattaki dönüşümünü bir sanat eseri, kendisini de bir sanatçı olarak gördüğümü anlamışsınızdır zaten.
Orlan'ın Carnal Art yani et sanatını bir sanat manifestosu olarak tanımladığımdan söz etmiştim.
Bu hareket için belirlediği bazı temel ilkeler var.
Carnal Art klasik beden sanatından farklı.
Buradaki amaç bedeni acıya dayanıklılık açısından sınamak değil, Abramovic'in yaptığı gibi, onu dönüştürerek sanatsal bir malzeveye çevirmek.
Carnal art estetik ameliyatları bir güzelleşme aracı olarak görmez.
Aksine güzelliğin dayatılmış standartlarına meydan okumak için kullanılır.
Ve carnal art kimliği değişken bir kavram olarak ele alır.
Az önce de bahsettiğimiz gibi.
Genetik biyolojik belirlenimciliğe karşı çıkar ve insanın kendini yeniden yaratabileceğini savunur.
Ve son olarak da tabii ki teknolojiyle iç içedir.
Karnal art dönemi Orlan'ın sanat tarihindeki en radikal müdahalelerden biri olarak kabul edilse de o bu sürecin ardından üretmeye ve sanatın sınırlarını zorlamaya hep devam etti.
Biyoteknoloji, yapay zeka, arttırılmış gerçeklik ve sanal kimlikler gibi çağdaş teknolojilerle sanatını dönüştürmeye devam etti, hala da ediyor.
Örneğin 2000'lerin başında Orlan Odi adlı projesiyle insan bedeninin sanal ortamda yeniden yaratılmasını araştırmış.
başladı. Eminim hepimizin aklına Cassandra gelmiştir.
Bu projede Orlan yine sanat halindeki figürlerden yola çıkarak kendi yüzünün dijital versiyonunu oluşturdu ve bu avatarın geleneksel beden algısını aşan bir varlık olmasını sağladı.
Kimlik ve bireysellik üzerine yaptığı deneyler sanal bedenlerin fiziksel bedene bir alternatif olup olamayacağını sorguluyordu adeta.
Orlan sadece bedenini değiştirmekle kalmadı.
Aynı zamanda kendini sanal dünyada yeniden yaratmanın yollarını da araştırdı.
Dediğim gibi Cassandra'yı izleyenler bunu anlayacaktır.
Tabii ki o zamanlarda Instagram'ın falan olmadığını da hatırlatmakta fayda var.
Yine bir başka projesi Self-Hybridations.
Yine çok ilginç bir proje.
Bu projede genetik bilimin sanatla nasıl birleşebileceğini araştırmaya başlıyor.
Ve farklı kültürlerdeki güzellik normlarını kendi yüzüyle dijital olarak birleştirip bir melezlik yaratıyor.
Örneğin Aztek ve Maya sanatındaki yüz tasvirlerini kendi yüzüyle birleştiriyor.
İşte Afrika maskelerinden ilham alarak Hint tanrıçalarının ve figürlerinin yüz hatlarıyla kendisininkini harmanlıyor.
Bütün bu projelerde sanat tarihinde ve antropolojideki farklı kültürlerin güzellik algılarının nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.
Fakat bunun da yanı sıra Orlan'ın karnal art sürecinde sorguladığı güzellik idealinin batıya özgü olmadığını ve tüm kültürlerde güzelliğin bir kurgu olarak inşa edildiğini ortaya koyuyor.
Ve bu projesinde de DNA'nın kültürel ve sanatsal anlamda manipüle edilebilecek bir malzeme olduğunu gösteriyor.
Sanat artık sadece bedenle de sınırlı değildi.
Biyolojik kodlar bile sanatın bir parçası olabilirdi ona göre.
Orlan, hayatının sonraki döneminde de sanatı biyolojik, dijital ve sosyopolitik boyutlarda genişleten bir vizyoner olmaya devam ediyor.
Çalışmaları büyük yankı uyandırıyor.
Bugün postümanizm, yapay zeka ve sanal gerçeklik gibi konular sanatın merkezine yaklaşırken, Orlan'ın yaptığı deneyler çağdaş sanatın ve beden politikalarının en radikal tartışmalarını başlatan çalışmalar arasında yer alıyor.
Sanat gördüğünüz üzere tarih boyunca hep sınırlarını genişletti.
Tıpkı Rönesans'ta perspektifin keşfiyle resmin derinliği kazanması.
Modernizmle birlikte formun yeniden tanımlanması gibi Orlan da sanatın en temel unsurlarından biri olan bedeni alıp onu dönüştürdü.
Yeniden tasarladı ve sanatın kendisi haline getirdi.
O, sanat tarihindeki idealize edilmiş kadın figürlerine yalnızca bakmakla yetinmedi.
Onları kendi yüzünde yeniden yarattı.
Güzelliğin, kimliğin ve bedenin sabit olmadığını, aksine toplumsal ve kültürel olarak inşa edildiğini kanıtladı.
Carnal art ile bedenini bir tuval, cerrahları birer sanatçı, ameliyat masalarını birer sahne haline getirdi.
Ancak onun sanatı yalnızca fiziksel dönüşümlerle sınırlı kalmadı.
Biyoteknolojiyi, yapay zekayı ve dijital sanatı da keşfe çıkarak kimlik ve beden...
sınırlarını aşan yeni bir varoluş biçimi sundu.
Onun sanatı aslında beden bir sanat nesnesi olabilir mi sorusuyla başladı.
Ancak bize bundan çok daha fazlasını sorgulattığı bir gerçek bence.
Kim olduğumuz, nasıl göründüğümüz, hatta fiziksel varlığımız bile değiştirilebilir, yeniden yaratılabilir ve sanatın bir parçası olabilir.
Bugün güzellik standartları, kimlik politikaları ve beden üzerindeki toplumsal baskılar hala tartışılırken Orlan'ın sanatı bize bu normların değiştirilebilir, sorgulanabilir ve hatta tamamen yeniden
inşa edilebilir olduğunu hatırlatıyor.
Peki ya siz? Bedeninize, kimliğinize ve sanatın sınırlarına dair hangi kuralları sorgulamaya hazırsınız?
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşene dek sanatla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
