
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde Barok döneminin dahi sanatçısını ve onun Roma’nın kalbine kazandırdığı ölümsüz eserlerini keşfediyoruz. Eserlerin arkasındaki mitolojik hikayeleri, Bernini’nin taşla nasıl duygular yarattığını ve mermere hayat verdiğini derinlemesine inceliyoruz. Eğer Barok döneminin eşsiz atmosferine ilgi duyuyorsanız, bu bölümü kaçırmayın!
---
Instagram: belleginlambasipodcast
Transkript
Herkese merhaba arkadaşlar, yılın ilk bölümüne
hoş geldiniz. Biraz geç kalınmış bir yeni yıl bölümü oldu ama olsun.
Öncelikle hepinizin yeni yılını...
En içten dileklerimle kutlamak istiyorum.
Umarım 2025 sanatla, keşiflerle ve ilham dolu anlarla dolu bir yıl olur.
Geride bıraktığımız yıl boyunca birlikte çok şey öğrendik, çok konuya daldık.
Bu yolculuğa hepinize devam etmek gerçekten çok kıymetli benim için.
Hepinize sanat ve güzelliklerle dolu harika bir yıl diliyorum.
Hadi başlayalım. Yılın ilk bölümünü en sevdiğim heykeltıraşla yapmak istedim.
Bana hep soruyorsunuz Eda en sevdiğin sanatçı hangisi diye ve ben de hepsi benim bebeklerim diyorum.
Ama mesela gerçek anlamda en sevdiğim heykeltıraşın Bernini olduğunu söyleyebilirim.
Burada birazcık ayrımcılık yapacağım.
Şimdi sanat tarihine baktığımızda bazı isimler yalnızca eserleriyle değil yaşadığı dönemi biçimlendiren etkileriyle de öne çıkar.
İşte Bernini de bu isimlerin başında gelen sanatçılardan biri.
Çin değil, aynı zamanda insanlık tarihinin estetik ve duygusal bir devrimi nasıl deneyimlediğini kavramak için de bir mihenk taşı.
Örneğin romanın sokaklarında dolaşanlara Bernini'nin eserleri sessizce rehberlik yapar.
Gidenler rastlamıştır Bernini'nin eserlerine.
Onun sanatı barok döneminin özünü iyiliklerimize kadar hissetmemizi de sağlar aynı zamanda.
Ki kendisi yalnızca bir heykeltraş değil, aynı zamanda mimar, ressam.
Ve bütün bunların yanında mermere, mermer gibi bir taşa duyguyu, hareketi en ince şekilde işleyen bir yetenek abidesi.
Öyle söyleyeyim size. Peki kim bu yetenek abidesi?
Onun eserleri yalnızca bir sanatçı hassasiyetinin ürünü müydü?
Yoksa dönemin siyasi ve dini güçlerinin mükemmel bir temsilcisi mi?
Michelangelo'nun mirasını devralıp romanın sanatını kendi elleriyle yeniden şekillendiren bu adamın sanat dünyasındaki yeri neydi?
Hadi gelin Bernini'yi daha yakından tanıyalım.
Barok'un dramatik ışık ve gölge oyunlarına, mermere işlenen ilahi hikayelere ve Roma'yı ebedi bir sanat galerisine dönüştüren vizyonuna birlikte bir adım atalım.
Gian Lorenzo Bernini 7 Aralık 1698'de Napoli'de doğdu arkadaşlar.
Babası Pietro Bernini tıpkı oğlu gibi döneminde ünlü bir heykeltıraştı.
Annesi Angelica ise sanata oldukça ilgili bir kadındı.
Bernini'nin ailesi babasının mesleki kariyerindeki gelişim fırsatları sebebiyle Roma'ya taşındı.
Roma tahmin ettiğiniz üzere o dönemde sanatsal anlamda Avrupa'nın en önemli merkezlerinden biriydi.
Floransa'dan sonra tabii ki.
Bernini de bu sanat dolu atmosferde büyüdüğü için oldukça şanslı bir çocuktu aslında.
Her sanatçımızın çocukluğunda olduğu gibi bu sanat dolu ortam onların ilgisini çekmesine ve küçük yaşlarda bir ustanın atölyesinde çırak olarak başlamasına sebep oldu.
Bernini için bu usta tabii ki babasıydı.
Babasının yanında atölyede vakit geçirerek heykel yapmayı öğrenmeye başladı ve yeteneği de tabii ki kısa sürede hem babası hem de çevresi tarafından fark edildi.
Babasının rehberliği altında antik heykelleri ve dönemin ünlü sanatçıların eserlerini inceleyerek klasik bir sanat anlayışı benimsemeye başladı.
Babasından öğrendiği tekniklerle de olağanüstü detayları sahip böyle küçük caplı heykeller yapıyordu.
Papa 8. Urbanus tarafından fark edildi ilk Bernini.
Urbanus daha papalık görevine başlamadan önce Kardinal Maffeo Barberini olarak tanındığı dönemde Bernini ile karşılaşmıştı ve heykellerine ciddi anlamda hayran kalmıştı.
Papa'nın ailesi de Roma'da sanatı destekleyen ve sanatçıları himaye sağlayan bir aileydi tıpkı Mediciler gibi.
Bernini'nin eserlerini fark ettikten sonra onu himayesi altına almaya karar verdi.
Papa olduğunda da Bernini'nin sanatını daha geniş çapta destekledi ve onu adeta kişisel sanatçısı haline getirdi.
Ona çok önemli projeler vermenin de yanı sıra Roma sokaklarını onun eserleriyle doldurdu.
Bunlara birazdan geleceğiz.
Sonuç olarak Papa VIII.
Urbanus, Bernini'ye hem sanatsal özgürlük, Hem de devasa bir platform sunmuştu.
Yani Roma'yı sunmuştu.
Zaten ikisi oldukça yakınlardı.
Bernini hiçbir ön randevu talep etmeden Papa'yı istediği zaman ziyaret edebiliyordu.
Hatta yemekleri de birlikte yiyorlardı ki bu o dönemde birçok zengin ailenin bile erişemediği bir durumdu.
Bu arada Bernini'ye tek hamilik yapan kişi sadece Papa VIII.
Urbanus değildi.
O dönemki Kardinal Şipione Borgese Zengin bir aileden gelen bir adamdı.
Aynı zamanda Papa V. Paul'un yeğeniydi ve Roma'nın en güçlü sanat patronlarından biriydi.
Bu arada Papa V. Paul 8.
Urbanus'tan önceki papa.
O konuda aklımız karışmasın.
Bu V. Paul aynı zamanda siyasi konularda kendi tarafında olmaları ve papalık maliyesinin idaresini denetlemeleri için kilise içindeki zengin aile üyelerini görevlendirmekten çekinmiyordu.
Rönesansa çok benzer şekilde Barok döneminde yükselen bir sanatçıyı seçen ve tüm kariyerini finanse eden zengin patronlar tarafından destekleniyordu.
Kardinal Borgese ve Bernini arasındaki ilişki işte tamca buydu.
Bir patron ve sanatçı ilişkisi.
Ki genelde Papa o dönemde etkin rol oynardı.
Akıllarda şöyle bir soru belirebilir.
Eda bu zengin aileler ya da en basitinden Papa gibi kilisenin başındaki adamlar neden sanatçıları destekliyordu?
Sanata neden bu kadar çok para harcıyorlardı?
Barok döneminde ve diğer birçok dönemde olduğu gibi sanatın desteklenmesi dini, siyasi ve kültürel nedenlerle doğrudan bağlantılı.
Birincisi Barok sanatı Katolik reformu sürecinin aslında bir parçası olarak kullanılmıştır.
Protestanlara karşı Katolik kilisesinin gücünü ve ihtişamını göstermek için sanat önemli bir araçtı tabii ki.
Kilisenin başına gelen papalarda Bernini gibi sanatçıların eserlerini kullanarak Katolik inancını yüceltmek, halkı etkilemek ve dini duyguları güçlendirmek istiyordu.
Örneğin birazdan anlatacağım Bernini'nin San Peter Bazilikası için yaptığı çalışmalar Katolik Kilisesi'nin merkezini görkemli bir şekilde temsil ediyordu.
İkinci sebebi sanat sadece dini değil aynı zamanda siyasi gücün de bir sembolüydü.
Papa aynı zamanda papalık devletinin hükümdarıydı ve görkemli yapılar, heykeller ve sanat eserleri hem dinsel hem de dünyevi otoritesinin aslında bir yansımasıydı.
Üçüncüsü bizde asla olmayan şey şehircilik ve imaj yönetimi tabii ki.
Barok dönemi şehirlerin görkemli bir şekilde düzenlenmesine ve sanatsal açıdan zenginleştirilmesine önem verilmiş bir dönemdir.
Papalarda Roma'yı Katolik dünyasının başkenti olarak tanıtmak için bu dünyayı güzelleştirmek ve görkemli bir merkez haline getirmek istediler.
Bernini gibi sanatçıların yaptığı çeşmeler, meydanlar ve heykeller de şehrin kültürel kimliğini ve estetik cazibesini artırdı tabii ki.
Dördüncü sebep olarak da tabii ki sanatın manevi ve estetik gücünü unutmamak gerek.
Bazı papalar örneğin 8.
Urbanus gibi gerçek anlamda sanat severdi ve sanatçılara destek vermeyi de kişisel bir misyon olarak görürdü.
Kardinal Borgiazen'in de sanatı olan sevgisi Bernini'nin eserlerinden oluşan geniş bir koleksiyon sipariş etmesine neden oluyor.
Ve bu siparişler Eneas, Anşises ve Ascanius heykeli, The Rape of Prosarpina yani Prosarpina'nın kaçırılışı, David ve Apollon ve Daphne heykellerinden oluşmaktaydı.
Şimdi inceleyeceğimiz ilk heykel Eneas, Anşises ve Ascanius heykeli.
Bu heykel Bernini'nin genç yaşta yaptığı en önemli eserlerden biri arkadaşlar ve Roma'daki sanat kariyerinin de ilk büyük çıkış noktası diyebiliriz.
Heykel Roma'nın efsanevi kahramanlarından olan Aeneas'ın, Truva'nın düşüşü sırasında yaşlı babası Anşises'i ve oğlu Ascanius'u kaçırırkenki anı tasvir ediyor.
Bu arada Aeneas Roma mitolojisinde Venus'ün yani Yunan mitolojisinde bildiğimiz Afrodit'in oğlu.
Kısaca Romalıların atası olarak kabul edilen bir kahraman olarak görülüyor.
Truva'nın yıkılışından kaçan Aeneas'ın ailesi ve halkı Roma'nın temellerini atacak bir halk olarak görülüyor.
Bu heykelde Roma mitolojisine dayanan güçlü bir hikaye anlatıyor tabii ki.
En kaba haliyle anlatacak olursak Truva'nın yıkılmasının ardından Eneas, tanrıların rehberliğinde halkıyla birlikte Truva'dan kaçmak zorunda kalır.
Bu sırada hem halkını hem de ailesini korumak zorundadır.
Babası Anşises yaşlılık ve hastalık sebebiyle yürümekte zorlanır.
Eneas da Truva'nın yıkılması sırasında babasını sırtına alarak, oğlunu da yanına alarak onları güvenli bir yere taşımaya karar verir.
Aeneas'ın babasını taşıması onun hem kahramanlık hem de fedakarlık anlayışını simgeler.
Bernini işte tam da bu anı dramatik bir şekilde tasvir etmiş.
Heykelde Aeneas'ın babasını sırtında taşıdığı, Ascanius'un ise babasına ve dedesine doğru bakarak onları takip ettiği sahne temsil ediliyor.
Romanın da tarihsel kökenine dair güçlü bir sembolizm görürüz burada.
Aynı zamanda bu heykelde sadece figürlerin yerleştirildiği düz bir kompozisyon sunmamış.
Aksine her figür arasında etkileşimli bir hareket ve duygu yansıtmıştır.
Ki Bernini heykel özelliği deyince aklımıza gelen ilk şeylerdir bunlar.
Hareket ve duygu.
Bernini taşın sertliğine rağmen müthiş bir işçilikle işlemiştir Mermeri.
Figürlerin vücut dilini ve hareketlerini doğal bir akışla yansıtmış ve tabii ki anatomik yapılara çok büyük özen göstermiş.
Anşisas'ın yaşlı bedeni ve Ascanios'un gençliği arasındaki fark ve tabii ki kahraman Aeneas'ın güçlü duruşunu dikkatlice ele almış.
Kariyerindeki bir diğer önemli heykel de yani bu siparişleri arasındaki bir diğer önemli heykel de...
Apollon ve Daphne heykeli zaten Bernini deyince akla gelen ilk heykeldir muhtemelen.
Bernini Apollon ve Daphne heykelini 1622 ile 1625 yıllar arasında yaptı arkadaşlar.
Resmen bir başyapıt çünkü Bernini bu heykelle birlikte mermer yontmayı bambaşka bir noktaya taşımış.
Heykel tarihinde bir devrim niteliğinde çünkü mermer gibi sert bir malzemeyi yani çok yumuşak bir malzemeymiş gibi yontmuş.
Ve en ufak detayına kadar işlemiş.
Heykellerin yüzlerine inanılmaz bir ifade koymuş.
Kil gibi yumuşak bir malzemeyi bile şekillendirebilmek bazen zorken mermer gibi bir taşı böylesine şekillendirebilmek, böylesine ifadeler katabilmek, Gerçekten çağ dışı, inanılır gibi değil.
Teknolojik hiçbir alet yok.
Tamamen ilkel aletlerle yapmıştı bu başyapıtı.
Ancak ben o dönemki sanatçıların algısının çok farklı olduğuna inanırım hep.
Ki bence teknolojinin o dönemde olmaması, el işçiliğinin daha çok artması demekti.
Sanatçıların başarısızca bence bu yüzden.
Algıları çok daha farklıydı çünkü telefon gibi saatlerce dikkatlerini dağıtabilecek bir unsur yoktu.
Biraz Apollon ve Daphne'den bahsetmek gerekirse, Apollon ve Daphne hikayesini belki bilenler vardır yani.
Antik Yunan mitolojisindeki en dokunaklı ve en bilinen aşk hikayelerinden birisi.
Olaylar aşk tanrısı Eros'un Apollo'na duyduğu öfkeyle başlıyor.
Apollo'nun sanat, kehanet ve ışık tanrısı olarak büyük bir güce sahiptir ve okçuluk yeteneğiyle de övünüp durur.
Bir gün Eros'u küçümseyerek onun aşk için attığı oklarıyla alay eder.
Eros bu duruma öyle sinirlenir ki onu ceza vermeye karar verir.
İntikam almak için iki adet ok hazırlar.
Biri altın uçlu aşkı ateşleyen, diğeri de kurşun uçlu aşkı reddeden bir ok.
Eros altın uçlu oku Apollon'a, kurşun uçlu oku ise güzeller güzeli peri Daphne'ye fırlatır.
Apollon ok isabet ettiği anda Daphne'ye umutsuzca aşık olur.
Ancak Daphne aşkı ve evliliği reddetmiş bir peridir ve kurşun oklu ucun etkisiyle Apollon'a karşı derin bir tiksinti duyar.
Apollon'un aşk dolu yakarışlarını umursamayan Daphne ondan kaçmaya başlar, Apollon ise kovalamaya başlar.
Ormanın derinliklerinde başlayan bu kovalamaca sırasında Daphne tam yakalanmak üzereyken toprak ana Gaia'ya seslenerek yardım ister.
Gaia, Daphne'nin çağrısına kulak verir ve onun bedenini bir defne ağacına dönüştürür.
Ayakları toprağa kök salmaya başlar.
Bedeni gövdeye, kolları dallara ve saçları yapraklara dönüşür.
Apollon, Daphne ağacından aldığı yapraklarla kendine bir taç yapar ve bu tacı da başından hiç çıkartmaz.
O günden sonra defne ağacı, zaferin, ölümsüzlüğün ve onurun simgesi haline gelir.
Şairler, liderler ve kahramanlar defne yapraklarından yapılmış çelenklerle ödüllendirilir.
Heykelimizin hikayesi bu şekilde.
Bu heykel yalnızca dönemin en çarpıcı sanat eserlerinden biri değil, aynı zamanda barok sanatının da en iyi örneklerinden biri.
Yaklaşık olarak 2 metre 43 santim yüksekliğinde bu kadar çarpıcı olmasının sebebi ise Bernini'nin mermeri adeta canlı bir varlığa dönüştürerek heykeldeki her detayı kusursuz bir şekilde
işlemiş olması. Apollo'nun Daphne'ye doğru uzanarak onu yakalamaya çalıştığı ve Daphne'nin bir defne ağacına dönüşmeye başladığı o dramatik anı yakalamıştır Bernini.
Ve bu dönüşümü son derece realist bir şekilde tasvir etmiş.
Dafne'nin parmak uçları defne yapraklarına dönüşürken ayakları ve bacakları da köklenmeye başlar.
Ve bu dönüşüm süreci tahmin ettiğiniz gibi mermerin sınırlarını zorlayan bir ustalıkla işlenmiş.
Yani adeta doğal bir süreç gibi yansıtmış Bernini.
Apollo'nun kas yapısı ve anatomisi mitolojik bir tanrıya uygun bir şekilde idealize edilmiş.
Kasların o gerginliği, vücudunun dramatik hareketi ve yüzünde Dafne'ye olan hayranlığının ifadesi figüre güçlü bir canlılık kazandırmış.
Daphne'nin yüzünde ise korku ve şaşkınlık duygusu hakim.
İşte Bernini'nin diğer heykel tıraşlardan farkı tam da bu noktada önem kazanıyor bence.
Bernini yüz ifadelerinde ve beden dilinde yakaladığı bu duygu yoğunluğuyla izleyiciyi hikayenin tam kalbine çekiyor.
Heykelleriyle bir hikaye anlatıyor.
Zaten Rönesans'ın duranlığına karşı bir devinim var.
Rönesans figürleri kusursuz bir şekilde ama sabit tutarken barok heykellere devinim katar.
Apollon ve Daphne spiral bir hareketle yukarı doğru yükseliyor bu arada ve bu hareket de izleyiciyi heykelin çevresinde dolaşmaya teşvik ediyor.
Ki bence bu durum da Bernini'nin sanat anlayışına özgü bir dinamizm.
Mermerin sınırlarını zorlayarak onun ne kadar esnek bir ifade aracı olabileceğini göstermiş bizlere.
Barok sanatının en güzeli örneği olmanın da ötesinde sanatta himayenin Rönesans'dan sonra nasıl devam ettiğinin de harika bir örneği.
Bir sanatçının yaratma nedenlerinin nedenini bilmek, sanat eserine dair bir bakış açısı oluşturmaya başlamak için bilinmesi gereken bence en önemli şeydir.
Bu durumda buradaki neden muhtemelen güçlü ve zengin bir kardinal tarafından sipariş edilen eserden çok daha fazlası.
Bununla birlikte elbette sanat tarihi açısından da öneminden bahsetmeden geçmek olmaz.
Çünkü sanatçıların insan vücudunu, hareketini ve duygusunu tasvir etme biçimindeki evrimini gösteriyor.
Bernini'nin gerçekten Apollon ve Daphne'ninki kadar duygu içeren bir hikayeyi ifadesel olarak nasıl yakaladığı etkileyicidir.
Özellikle de Bernini'nin bu heykeli yaratırken elinde ne kadar az teknoloji olduğunu düşündüğümüzde.
Ki bu heykelle gerçekten öngörüsü ve sanatsal zihniyle bir mermer bloğundan işkence dolu ve karmaşık bir sahne ortaya çıkarmış.
Tabii bütün hünerini gösterdiği tek heykel bu da değildi.
Kardinal Borgiaza için yaptığı bir diğer siparişte Drape of Proserpina yani Proserpina'nın kaçırılışı heykeli.
Bu eserde tıpkı diğerleri gibi mitolojik bir hikayeyi dramatik bir şekilde tasvir ederken teknik mükemmelliyeti ve duygusal yoğunluğu en iyi şekilde yansıtıyor.
Heykelimiz yeraltı tanrısı Hades'in.
Hades Roma mitolojisinde Pluto olarak karşınıza çıkıyor bu arada.
Persefoni'yi ki bu da Roma mitolojisinde Proserpina'dır.
Kaçırdığı anı tasvir ediyor.
Hikayeye göre Pluto...
yeryüzünde dolaşırken güzeller güzeli Proserpina'yı görür ve aşık olur.
Proserpina, bereket ve tarım tanrıçası Seres'in kızıdır.
Biz onu Demeter olarak biliyoruz.
Pluto, Jüpiter'e yani Zeus'a giderek Proserpina'ya aşık olduğunu söyler.
Jüpiter de ona kızını kaçırmasını söyler ve bir gün Proserpina, arkadaşlarıyla çiçek toplamaya giderken Göz kamaştırıcı bir nergis çiçeği ile karşılaşır.
Bu çiçek Jüpiter tarafından yerleştirilmiş bir tuzaktır aslında.
Çiçeğin ışıltısından öylesine gözleri kamaşır ki dayanamayıp arkadaşlarından ayrılarak onu koparmaya gider.
Ve tam çiçeğe doğru elini uzattığında Pluto yer altından elini yakalar ve Proserpina'yı kaçırır.
O sırada kızının çığlıklarını duyan Ceres onu aramaya çıkar.
Yeryüzüne karış karış dolaşır fakat onu bulamaz.
Üzüntüsünden topraklar kararır ve yeryüzüne kış gelir.
En sonunda yeraltı dünyasına götürüldüğünü öğrenir ve Jüpiter'den kızının serbest bırakılmasını talep eder.
Jüpiter de Pluto'ya Proserpina'yı geri getirmesi gerektiğini söyler.
Ancak yeraltı dünyasının katı bir kuralı vardır.
Yeraltında bir şey yiyen ya da içen sonsuza dek oraya ait olur.
Pluto bunu bildiği için Proserpina'ya nar taneleri sunar.
Ancak o yalnızca birkaç tanesini yediği için tamamen yeraltı dünyasına bağlı kalmayacaktır.
Bu durumda bir anlaşma yapılır.
yılın üçte birini yer altında Pluto'nun eşi olarak geçirecek, geri kalan zamanda ise yeryüzüne dönerek annesiyle birlikte yaşayacaktır.
Bu hikaye yalnızca bir aşk veya kaçırılma öyküsü değil bu arada, aynı zamanda mevsimlerin döngüsünü açıklayan mitolojik bir alegori.
Çünkü Proserpina'nın yer altında geçirdiği süre kışa, yeryüzüne döndüğü süre ise Seres'in mutluluğundan dolayı bahara işaret ediyor.
Bernini bu eseri henüz 23 yaşındayken yapmış, Pluto'nun Proserpina'yı kaçırmaya çalıştığı anı ve genç kadının da çaresizlik içinde mücadele ettiği sahneyi ölümsüzleştirmiş.
Mermerdeki detaylar o kadar gerçek gibi ki Pluto'nun elleri Proserpina'nın tenini sıkar gibi görünüyor.
Pluto'nun yüzü faydası kararlılık ve tutku doluyken Proserpina'nın gözyaşları ve çırpınışları çaresizliği yansıtıyor.
Bu arada evet gerçekten de Bernini mermeri işlerken Proserpina'nın gözyaşı detayını da unutmamış.
Eserin taban kısmında yeraltı dünyasının sembolü olan cehennem köpeği Kerbaros yer alıyor.
Kerbaros'un üç başı Pluto'nun yeraltı dünyasındaki gücünü simgelerken aynı zamanda mitsel bağlamı da hatırlatıyor.
Köpeğin detaylı işlenmiş tüyleri ve vücut anatomisi Bernini'nin yalnızca insan anatomisinde değil hayvan formunda da ne kadar yetenekli olduğunu gösteriyor.
Bu arada bu Borgiazen'in siparişleri arasında tabii ki bir Davut heykeli de bulunuyor.
Davut heykelinin hikayesini merak ederseniz eğer sevgili Buraya Bakarlar podcast ile yaptığımız bir bölüm var.
Dinlemenizi tavsiye ederim. Bernini'nin Davut heykeli bizim bildiğimiz Davut'tan çok farklı.
Her iki eserde farklı sanat anlayışlarının ve dönemlerin estetik bakış açılarının birer tezahürü aslında.
Michelangelo'nun Davut'u Rönesans'ın ideallerini en iyi şekilde yansıtır.
Sakin ve kendine emin duruş sergileyen Davut'u, dev golyatı yenmek için harekete geçmeden önceki anlık dinginliği içerisinde tasvir eder.
İnsan formunun mükemmelliğini ve idealize edilmiş oranlarını vurgularken, izleyiciyi genç kahramanın zihinsel gücü ve kararlılığı üzerinde düşünmeye davet eder.
Buna karşın Bernini'nin Davut'u, Barok dönemin dinamizmini ve duygusal yoğunluğunu taşır.
Bernini, Davut'u savaşın tam ortasında, sapanını gerdiği bir anda tasvir eder.
Figür hareketin doruk noktasındadır ve izleyiciyi sanki mücadeleye katılıyormuş gibi bir anın içine çeker.
Dramatik ifadeler ve gerilim dolu duruş ön planda.
Kasların gerginliği, yüzündeki kararlılık ve döneme özgü tiyatral anlatım Barok'un bütün karakteristik özelliklerine mükemmel bir şekilde yansıtıyor.
İkisinin de arasındaki en temel farklar bunlar.
Bernini izleyiciye o anı yaşatmayı amaçlar.
Bütün heykellerinde bu böyle aslında.
Bu iki eser üzerinden bile Rönesans ve Barokun arasındaki farkları görebiliriz aslında.
Sanatın zaman içinde nasıl değiştiğini ve yeniden tanımladığını gösteriyor bence bizlere.
Bernini bu heykelleri yaptıktan sonra doğal olarak Roma'daki sanat çevrelerinde çok büyük bir ün kazanıyor.
Zaten Papa'nın da dikkatini hemen çekmişti.
Bu arada bu heykeli yapmaya başladığında 24-25 yaşlarında olduğunu da unutmamak gerek.
Da Vinci ve Michelangelo ile kıyaslamak gerekirse onlara göre çok daha genç yaşta ün kazanmıştı.
Ama asıl ün kazanacağı iş bu heykeller değildi.
Papa 8. Urbanus Papa olduktan sonra Bernini'yi kişisel sanatçısı olarak himayesi altına aldı.
Bu himaye tabii ki Bernini'nin kariyerinin büyük bir dönüm noktasıydı.
San Peter Bazilikası için yaptığı Baldaken eseri ona uluslararası bir ün kazandıracaktı.
Sadece heykel alanında değil mimari alandaki başarısını da kanıtlamış oluyor bu Baldaken ile.
Peki nedir bu Baldaken?
Baldaken genellikle kutsal veya önemli bir alanı işaretlemek ve korumak amacıyla yapılan böyle süslü bir gölgelik yapı.
İpek kumaşıyla ünlü Bağdat anlamına gelen baldaço kelimesine dayanıyor.
Hatta ilk başlarda bu lüks kumaşlardan yapılan örtüler için kullanılırmış bu kelime.
Zamanla mimaride ve dini mekanlarda da kullanılan sütunlar üzerinde yükselen dekoratif ve simgesel yapılar için benimsenmiş.
İşte Bernini'nin San Peter Bazilikası için yaptığı baldaken Roma Katolik Kilisesi'nin merkezindeki en kutsal alanlardan biri olan Aziz Petrus'un mezarını korumak için tasarlanmıştı.
8. Urbanus kilise mimarisine yenilikçi bir dokunuş katmak istiyordu ve Bernini'yi de bu projeye liderlik etmesi için seçti.
Tabii ki kendisine geniş bir ekip yardım ediyor.
Baldaken'in yapımına 1624 yılında başlandı ve yaklaşık olarak 1633'de tamamlandı.
Bazilika'nın tam parkezinde, kubbenin hemen altında yer alıyor.
Bu arada malzeme temini süreci eserin hikayesinde oldukça önemli.
Çünkü Baldaken'in yapımında kullanılan bronzun büyük bir kısmı, bu arada evet bronz bir.
Gölgelik yapı bu. Antik romanın ünlü Pantheon tapınağının çatısından sökülerek sağlanmış.
Hatta bu durum halk arasında epey tartışmalara bile neden olmuş.
Ve papaya yönelik eleştiriler de yapılmış.
Yapı ve tasarıma bakacak olursak toplamda 29 metre yüksekliğinde bronz sütunlarla desteklenen bir yapı.
Dört büyük spiral sütün üzerine doğrudan Aziz Petrus'un mezarını çevreleyen mahzenin üzerinde yer alıyor.
Bu sütunlar antik Roma'dan esinlenilmiş olsa da Barok'un dinamizm anlayışını yansıtıyor.
Zaten o yüzden spiral şeklinde böyle bir hareket halinde hep.
Yapının üst kısmı melek figürleri, papalı karması ve süslemelerle taşlandırılmış.
Bronz da tıpkı mermer gibi işlemesi son derece ustalık gerektiren bir malzeme.
Fakat Bernini detaylar konusunda oldukça titiz bir sanatçı.
Bu nedenle de teknik açıdan son derece kusursuz bir eser ortaya koymuştu.
Tabii ki Bernini'nin bireysel çalışması değil bu.
Bir ekip işi ve kolektif bir çabanın sonucu.
Fakat tasarımı ve estetik vizyonu tabii ki Bernini'ye ait.
Bu projeyi tamamladıktan sonra Papa'nın himayesinde çalışmaya devam ediyor Bernini.
Balcaken'den sonra da üzerinde çalıştığı en dikkat çekici projelerden bir diğeri de Santarasa'nın Vecde adlı heykel grubu.
Ancak bu eser biraz daha geç tamamlanmış bir eser.
Bu eserle birlikte Aziz Petrus'un Kürsüsü, Barberini Mezarı, Dört Nehir Çeşmesi gibi ünlü çalışmaları tamamlamış.
Bu eserlerle birlikte de Barok'un özelliklerini farklı bir şekilde ortaya koymuş ve dönemin sanat anlayışını şekillendirmiş.
Örneğin Dört Nehir Çeşmesi'ni biraz inceleyelim.
Orijinal adıyla Fontane de Quattro Fiumi, 1651 yılında tamamlanmış Roma'nın en ünlü ve en etkileyici çeşmelerinden biri.
Piazza Navona meydanında bulunuyor.
Hatta hemen arkasında Roma İmparatoru Domitian döneminde Mısır tarzında yapılmış bir obelisk de bulunuyor.
Bu çeşmeye dört nehir denmesinin bir sebebi var.
Bu arada benim en ilgi çekici bulduğum çalışmalardan biri bu da.
Dünyanın dört büyük nehrini temsil ediyor bu çeşme.
Nil Nehri, Ganj, Tuna ve Rio de la Plata.
Bu nehirler 17. yüzyılda bilinen dört kıtayı temsil ediyordu ve Papa'nın da evrensel gücünü atıfta bulunmak için tasarlanmıştı.
Bernini çeşmedeki figürleri farklı kültürleri yansıtacak şekilde tasarlamış.
Örneğin... Nil tarafındaki figürün başında bir kumaş var.
Bu Nil'in kaynağının o dönemde hala bilinmediğini ifade ediyor.
Ganj tarafındaki figür kürek tutuyor ve Asya'nın su yollarının gemicilik için uygunluğunu ifade ediyor.
Tuna Roma'ya en yakın büyük nehir olduğu için Papa'nın kişisel armasına dokunuyor ve son olarak Rio de la Plata Amerika'nın Avrupa'ya sunabileceği zenginliklerin bir sembolü olarak madeni para yığınının
üzerinde oturuyor. Buradaki Plata kelimesi de bu arada İspanyolca gümüş anlamına geliyor.
Figürlerin her biri gerçek bir Bernini eseri, güçlü, hareketli, dramatik ifadelere sahip, çeşme etrafında dolaşılabilen bir eylem gösterisi olan yuvarlak bir tiyatro gibi adeta.
Ayrıca gerçek olup olmadığı bilinmiyor ama ilginç de bir detay var ki bence gerçek değil.
Nil Nehri figürünün başında örtü var demiştik.
Bernini'nin rakibi olan Borromini'nin tasarladığı kilisenin cephesine bakmamak için başını örtüyor söyleniyor.
Fakat gerçekte Bernini'nin çeşmesi Borromini bu kilise üzerinde çalışmaya başlamadan birkaç yıl önce tamamlandı.
Yani tamamen bir şehir efsanesi diyebiliriz.
Fakat İtalya'daki tur rehberleri bu olayı anlatmayı çok seviyormuş.
Bu arada bu çeşme siparişi Papa X.
Innocent tarafından verildi.
İlk başta X. Innocent Bernini'ye mesafeli bir yaklaşım sergiledi.
Çünkü Bernini'nin önceki hamisi olan Papa VIII.
Urbanus ailesiyle çatışma içindeydi.
Ancak Bernini'nin tasarımı o kadar etkileyici bulundu ki Papa bu projeyi ondan başkasına teslim edemedi.
Her Papa'nın olduğu gibi bunun da ilgisini çekmeyi başarmıştı.
Gelelim son eserimize.
San Teresa'nın yani Azize Teresa'nın vecdi.
Bu eseri anlatmadan geçemezdim çünkü onun en önemli yapıtlarından.
Bernini bu eserin yapımına Dört Nehir Çeşmesi'nden bir yıl önce 1647 yılında başladı.
Onun bitiminden bir yıl sonra da 1652 yılında tamamladı.
Şu anda eser Santa Maria del Vittoria Kilisesi'nde yer alıyor.
Bu eserle birlikte Bernini'nin sanatının zirvesini görebilmek mümkün.
Eser soylu bir aile olan Cornaro ailesi adına Kardinal Federico Cornaro.
tarafından sipariş edildi.
Kilisenin şapeli için yapılmış bir heykel aslında.
Eserde tasvir edilen kadın Avilalı Teresa, bir diğer adıyla Azize Teresa.
Kendisi İspanyol bir keşiş ve mistik şeyler yaşayan ve yazan bir yazar, rahibe ve bir reformcu.
Karmel tarikatı ya da bir diğer adıyla Karmelitlerin reformlusu olarak tanınıyor.
Bu tarikat ise Katolik mezhepine mensup Hristiyan bir tarikat.
Azize Teresa aynı zamanda mistik deneyimleriyle tanınan biri.
İddia ettiğine göre dua ettiği bir sırada Tanrı ile ruhsal bir birleşme yaşamış.
Yani bir nevi nirvana yol açmış.
Bu deneyim sırasında bir meleğin elinde altın bir okla kalbini deldiğini hissetmiş.
Bu anı da hem fiziksel acı hem de ilahi bir aşk, bir mutluluk olarak tanımlıyor.
Ona göre bu durum ruhunun Tanrı'nın sevgisiyle tamamen dolduğu, dünyevi arzuların yok olduğu ve Tanrı'ya yakınlaştığı bir an.
Bu vecit hali de onun Tanrı'yla derin bir ruhsal bağ kurduğu mistik bir birleşmeyi temsil ediyor.
Hatta bu duruma mistik evlilik de deniliyormuş.
Ve bu olayı kitabında aynen şöyle anlatmış.
Melek elinde altın bir mızrak tutuyordu.
Mızrağın ucunda küçük bir ateş vardı.
Bunu defalarca kalbime sapladı ve iç organlarımı delip geçti.
Bu beni Tanrı'nın sevgisiyle tutuşturdu.
Acı o kadar yoğundu ki inleyip duruyordum.
Ama aynı zamanda bu acı inanılmaz derecede tatlı bir histi.
O kadar derin bir zevk verdi ki bunun son bulmasını asla istemedim.
Tanrı'nın varlığıyla yanıyordum.
Bu ruh ve beden arasında eşsiz bir birleşmeydi.
İşte Berni ile Tam da bu anlattıklarından ilham alarak eserini ortaya çıkartıyor.
Daha önce tasvir etmediği kadar duygusal yoğunluk ve görsel dramatizm görüyoruz bu eserinde.
Tam da Teresa'nın betimlediği sahneyi tasvir ediyor.
O Tanrı ile birleşme anını.
İfadesinde hem acı hem de tatlı bir huzur var.
Bu eserde aynı zamanda çok ilginç bir ışık gölge kullanımı var.
Bernini mermeri o kadar ince işleyip dilalamış ki farklı yüzeylerde ışığın nasıl yansıdığını yönetmiş.
Örneğin Teresa'nın cildini yumuşak ve pürüzsüzce işleyerek ruhani ve ilahi bir ışık hissi vermiş.
Üzerindeki kumaşın kıvrımlarını da öyle bir yontmuş ki derin gölgeler oluşmasını sağlamış.
Diğer birçok heykelinin de bu ışık gölge efektini görebilirsiniz bu arada ama top noktası bence bu heykel.
Öyle ince düşünmüş ki yani ışığın heykele nasıl vuracak?
Gerçekten inanılmaz bir sanatçı.
Onun heykellerindeki ihtişamı, yapıtlarındaki duygusal yoğunluğu ve dönemin estetik anlayışını nasıl dönüştürdüğünü anladık bence.
İster klasik mitlerden ilham alan eserleriyle ister mistik ve dini tasvirleriyle her bir yapıt onun hayal gücünün, zanatkarlığının ve derin insan anlayışının bir yansıması bence.
Onun heykellerinde hareketi, anı yakalama arzusunu ve duygusal yoğunluğunu buluyoruz.
Bana göre sanatın gerçek gücü tam olarak burada yatıyor ve belki de sanatçı olmanın en büyük amacı bu.
Zamanın ötesine geçebilme ve insanların içsel dünyalarına dokunabilmekle anlam kazanıyor her şey.
Son olarak Bernini gibi sanatçıların sanatını anlamak sadece eserlerine bakmakla mümkün değil diye düşünüyorum.
Aynı zamanda o sanatçının bir döneme ve o dönemin ruhuna nasıl şekil verdiğini görmekte önemli.
Önemli bir nokta bence. Bir sonraki bölümde görüşene dek tekrardan hepinizin yeni yılını kutluyorum.
Kendinize güzel bakın, sanatla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
