
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Cumhuriyetimizin 100. Yılında Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün her disiplinde olduğu gibi sanat alanında da yapmış olduğu köklü değişim ve gelişimlerin devamını anlattığım 2. bölüm.
Cumhuriyetimizin 100 yılı kutlu olsun!
Instagram: belleginlambasipodcast
Reklam ve iş birlikleri için: belleginlambasipodcast@gmail.com
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba arkadaşlar.
Beleğlenmesine hoş geldiniz.
Ben Eda. Geçen hafta Atatürk ve sanat ile alakalı bir bölüm yapmıştık.
Bu bölüm de onun devamı niteliğinde olacak.
Peki nelerden bahsedeceğiz?
Opera ve bale, sinema ve tiyatro, dans ve halk oyunları alanındaki gelişmeleri anlatacağım.
Hazırsanız hadi başlayalım.
Geçen haftaki bölümü ağlamaklı bir şekilde ve sesim resmen titreye titreye anlatmıştım.
Cumhuriyetimizin 100. yılı dolayısıyla fazlasıyla duygusaldım.
Önümüzde de bir 10 Kasım var.
Aslında çok ağlak bir insan değilimdir ama söz konusu Atatürk olunca işler biraz değişiyor tabii ki.
Yine de daha düzgün bir anlatım.
Türklerin dünyanın en eski ve en büyük milletler arasında yerini aldığını biliyoruz.
Ancak bir önceki bölümde de belirttiğim gibi 18.
yüzyılın sonlarına kadar Avrupa bir Türk kültürünün varlığını kabul etmemişti.
Türk sanat eserleri, İslam sanatı, Arap, İran ve Bizans sanatlardan alınmış ve sadece bunlardan ibaret olan şekiller olarak görülüyordu Avrupa tarafından.
Zaman içinde de bu sanatlar geleneksel Türk sanatları olarak anılacak ki bu alanda yapılan inanılmaz eserler.
de var arkadaşlar. Hat, tesip, minyatür sanatlarını ben ayrı bir seviyorum ki babam da zaten geleneksel Türk sanatları sanatçısı.
Bana inanılmaz otantik geliyor onun yaptığı işler.
Bu sanatlar da bizim kültürümüzün bir parçası.
Ancak Avrupalılar bizim sanatımızı sadece bundan ibaret sanıyordu.
19. yüzyıl Avrupa sanatı geleneksel olandan sıyrılma girişimlerinde bulunduğu için bizim de bu alandaki sanatımız onlara çok geleneksel geliyordu.
Önceki bölümlerden hatırlarsınız hep bir geleneğe karşı başkaldırı vardı.
Yenilik istiyorlardı. O dönem Bizim sanatımızda da herhangi bir modernleşme olmadığı için bizim sanatımız onlara kelimenin tam anlamıyla sıkıcı geliyordu.
Tabii ki Cumhuriyet'in kurulmasıyla Türk kültürü ve sanatı ile ilgili çalışmalar artık yavaş yavaş gelişerek Türk sanat ve kültürünün muhteşem tablosunu gözler önüne serecek bir olgunluğa vardı.
Üstelik yayınlanmış ilk yayınlara bakınca aslında bunun ne kadar inanılması güç bir sonuç olduğunu görebiliyoruz.
Neden dediğinizi duyar gibiyim.
Konumuza giriş yapmadan önce kısaca biraz bahsedeyim.
1873 yılında Viyana Dünya Sergisi için Sultan Abdülaziz'in emriyle İbrahim Ethem Paşa idaresinde bir komisyon tarafından Usulü Mimariye-i Osmani adlı bir kitap basıldı.
Osmanlıca, Fransızca ve Almanca olarak basıldı bu kitap.
Kitabın içeriğinde Aksaray Valide Camii'ni yapmış olan İtalyan Montani ile Boğaz Efendi ve Fransız Maylar tarafından hazırlanmış işte motifler, sütun başlıkları, kemerler, pencereli duvarlar
ve diğer mimari detayları...
Tabii kitabın başında mimari özelliklerin dışında camiler, türbeler ve çeşmeler de yer alır.
Ancak bunların bilgileri yeterli görülmemiştir.
Çünkü Türk mimarisi ile bağlantı kurulamamış.
Bu yüzden de bu mimari üslup devirlerinin başlangıcı ve gelişimi gösterilememiştir.
Doğal olarak da Türk sanatını açıklayıcı bir kitap olarak görülmemiştir.
Verilen örnekler dahi Çin sanatını içermekteymiş.
Şimdi bu birincisi. 1910'lu yıllarda Celal Esat adlı genç bir yazar İktam Gazetesi için küçük makaleler hazırlıyormuş.
Bu makalelerden birine de başlık olarak Türk Sanatı adını koymuş.
Gazetenin düzenleme heyeti böyle bir sanat olamaz diyerek başlığı çizmiş ve yerine İslam sanatı yazılmasını kararlaştırmış ve bu şekilde de yayınlanmış.
1915'de kültürel ve tarihi eserlerin korunması, incelenmesi ve tespiti amacıyla kurulması istenen Türkiyat Encümeni o zaman vekiller heyeti tarafından Asari İslamiye ve Milliye
Tetkit Encümeni şeklinde değiştirilerek kurulmuş.
Dikkat ettiniz mi? Türk olarak anılmakla alakalı bir problem var.
Hep din üzerinden veya dinle anılmak istiyorlar yani böyle bir kuruluşta bile.
Sonrasında Avustralyalı Türk ve İslam sanatı uzmanı Henry Gulük 1917'de Türk sanatına dair ilk kitabını yazıyor.
25 sayfalık küçük bir kitap bu ve İstanbul'da da Macar İlmi Enstitüsü'nde verilen bir konferansa dayanıyor kitabı.
Türk sanatı başlığını taşıyan, batı dilinde yazılan ilk kitap olması bakımından da çok önemli.
Bu kitapta Gulük, bir Macar hazinesi olan ve benim ismini asla telaffuz edemediğim, yine de bir deneyeyim, Nagis Zend Miklos altın sürahilerden, wow!
Ve kaplardan başlayarak.
Tunhuang bezeklik fresklerine ki bu fresklerde uygun Türk resimleri bulunuyor.
Samarra'ya ki burası Orta Doğu'da kurulan ilk Türk şehridir.
Büyük Selçuklu, Timurlu sanatı, Anadolu Selçukluları, İznik, İstanbul, Edirne, Osmanlı abideleri arasında bağlantılar kurarak Türk sanatının bütünlüğü üzerine ilk defa dikkat çekmiştir.
Atatürk'ün kültür ve sanat meselelerini ele alması da aslında bu tarihlerde başlamış.
Atatürk, Milli Türk Devleti'nin kurucusu olarak, Türk kültürü, sanatı, tarihi ve dilinin araştırılıp incelenmesi ve geliştirilmesi için hemen harekete geçilmesini istiyordu.
Bunun için de ne yaptı?
Türk kültürünün dil, edebiyat, tarih, sanat gibi en önemli konularını araştırıp hem kendi milletimize hem de ilim alemine yani aydınlara tanıtmak için bir enstitü kurulması emrini
verdi. Aslında görüyorsunuz değil mi öncelikli amacı toplumu aydınlatmaktı.
Bunun sonucunda da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine bağlı bir Türkiyat Enstitüsü kuruldu.
Enstitü müdürlüğüne ise büyük Türkolog Fuat Köprülü getirildi.
Buranın dünya çapında bir kültür merkezi haline gelmesini istiyordu.
Yani düşünsenize kendi kültüründen bile bir haberdi bu millet.
Bu durumla alakalı ne söylemişti hemen hatırlayalım.
Kültür dediğimiz zaman bir insan cemiyetinin devlet hayatında, fikir hayatında, iktisat hayatında yapabilecekleri şeylerin toplamını kastediyoruz.
Ki medeniyet de bundan başka bir şey değildir.
Kültür zeminle mütenasiptir ve o zemin milletin seviyesidir demiştir.
Ve eğitim için gözlerimizi kapayıp yalnız yaşadığımızı farz edemeyiz.
Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile alakasız yaşayamayız.
Bilakis ileri medeni bir millet olarak medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız.
Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur.
İlim ve fen neredeyse oradan alacağız ve her millet ferdin kafasına koyacağız.
İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.
Vatanının, halkının, herkesin eğitilmesi ve doğru bir eğitim alarak aydın bir insan olarak yetişip ülkesine faydalı bir insan olması için çabaladı Atatürk.
Ve bu eğitimlerin içinde sanatın yeri çok büyüktü onun için.
Bir önceki bölümde bahsetmiştim hatırlarsanız.
Resim ve müzik alanında yaptığı yeniliklerden ve gelişmelerden bahsetmiştik.
Peki diğer alanlardan neler yaptı?
Önce opera ve bale alanında neler yaptığından bahsedelim.
Türkiye'de ciddi olarak ve düzenli bir şekilde yapılan opera çalışmaları, ilk kez Atatürk'ün isteği ve desteğiyle Cumhuriyet döneminde başladı.
Atatürk tamamen öz kaynaklara dayanan bir opera kurulmasını istiyordu.
Bunun sonucunda da bir Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası kuruldu ve şef olarak Ahmet Adnan Saygun getirildi.
Saygun, 20. yüzyıl Türk müziğinin en önemli sanatçılarından biridir biliyorsunuz ki.
Çağdaş Türk müziğinin gelişimine çok önemli katkılarda bulunmuştur.
Paris'te eğitimini tamamlayarak Türk halk müziği, Türk sanat müziği ve klasik batı müziği unsurlarını eserlerinde bir araya getirmiş ve sentezleyerek gelişim göstermesini sağlamış.
Anadolu'da halk şarkıları toplayarak bunları Türk sanat müziği formlarına dönüştürmüş, Türk müziği teorisi ve formları üzerine de çok önemli çalışmalar yapmış ve uluslararası düzeyde sanılan bir besteci haline
gelmiştir. Yani ne kadar önemli bir insan.
Orkestra şefliğine getirildikten sonra İlk operalarını bestelemiş Özsoy ve Taşbebek adlı 1936'da kurulacak olan konservatörün hazırlıklarıyla beraber bir temsil şubesi oluşturuldu
ve bunun müfredatını tespit etmek için de hükümet tarafından Alman tiyatro sanatçısı ve bilim insanı Prof.
Karl Ebert davet edildi.
Bütün bunların sonucunda da devlet konservatöründe tiyatro ve opera bölümleri kuruldu.
Ders programlarının hazırlanması ve operaya bağlı bale sınıflarının oluşturulması için de yine Carl Ebert'ten destek alındı.
Bu arada bale bölümü de ilk olarak 1936'da Milli Müziki ve Temsil Akademisi içinde açıldı ancak istenildiği şekilde gelişim Bunun üzerine 1947'de
İngiliz Kraliyet Balesi'nin kurucusu ve çağdaş balinin en önemli isimlerinden Damlinette de Valois hükümet tarafından görüşlerinden yararlanılmak üzere Türkiye'ye davet edildi.
Ve 1948'de Devlet Konservatuarı içinde Devlet Bale Okulu açıldı.
Bu sanatçının önerileri ve görüşleri doğrultusunda da Türkiye'de bale sanatının temelleri atıldı.
Opere ve bale sanatlarındaki bu değişimlerin ana kaynağı da zaten gördüğünüz üzere Atatürk'ün çağdaşlaşma anlayışından geliyor.
Ayrıca şunu da belirtmek gerekiyor.
Türkiye, Atatürk sayesinde bale sanatını benimseyen ilk Müslüman ülkedir.
Bütün bu alanlarla tabii ki yetinmedi.
Sanatın toplum hayatına yansıyan en canlı örneklerden birinin tiyatro olduğuna inanıyordu Atatürk.
Anadolu'daki Kukla, Hacivatla Karagöz ve Orta Oyna gibi halk tiyatroları yüzyıllar boyunca halkın duygu ve düşüncelerini yansıtan sanat etkinlikleriydi.
Batılı tarzda bir tiyatro sanatı Tanzimat döneminde ortaya çıkmıştı aslında.
Sultan Abdülmecit ve 2.
Abdülaziz'in tiyatroya özel bir ilgisi olduğu biliniyor.
Fakat Osmanlı Devleti'nin son döneminde yaşanan siyasi gerginlikler yüzünden ve Türk kadının sahneye çıkmasının o dönemin toplumunda hoş karşılanmamıştı.
yüzünden tiyatronun gelişimi sekteye uğradı ve Cumhuriyet dönemine kadar da herhangi bir gelişim göstermedi.
Cumhuriyet döneminde Darül Bedai yani şehir tiyatrosu ve devlet konservatörü içindeki tiyatro bölümü çağdaş usullerle gelişim göstermeye başladıktan sonra zaten gelişmeye başladı bu alan.
Darül Bedai'nin temelleri 1914'de atılmıştı ancak 1926'dan itibaren yeni ve sistemli bir şekilde çalışmalara devam ederek gelişim göstermeye başladı.
Bu tarihlerde Sanayi Nefise Müdürlüğü ve Sanayi Nefise Encümeni'nin kurulması da güzel sanatların korunması ve gelişmesi için önemli bir etkendi.
Çünkü Sanayi Nefise Encümeni'nin ön ayak olmasıyla 25 Haziran 1927'de bir yasa çıkarıldı.
Bu yasaya göre güzel sanatlardaki kurumların verecekleri konserler, oyunlar ve etkinliklerden vergi alınmayacaktı.
Bunun sonucunda da bu gibi teşvikler ve destekler sayesinde bu sanat alanlarında başarılı sonuçlar görülmeye başlandı.
Darül Bedai sanatçıları 1930 yılında Türk Ocağı Tiyatrosu'nu açmak için Ankara'ya gelerek çeşitli oyunlar sergilediler.
Bu oyunlar Hamlet, Murayi ve Muhayyal Hasta gibi klasiklerden, Alman ve Fransız modern piyasalardan oluşuyordu.
Atatürk de bu oyunları izlemiş tabii ki.
Hatta Muhsin Ertuğrul ve oyunlarda emeği geçen tüm sanatçıları Çankaya Köskü'ne davet etmiş.
Burada da hem sanatçılara hem de diğer davetlilere o meşhur sözlerinden birini söylemiş.
Siz benim ta ateşe militarlık çağımdan beri memleketimde görmeyi candan özlediğim bir hayal geldiniz.
Vekil olabilirsiniz, hatta reisi cumhur olabilirsiniz.
Fakat sanatkar olamazsınız.
Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim.
1936'da açılan Milli Müziki ve Temsil Akademisi sadece müzikiye değil sahne sanatlarına da çok büyük faydalar sağlamıştı.
Akademinin teşkilat kanununda belirtilen maddeye göre sahne temsilinin her dalında bilgili elemanlar ve öğretmenler yetiştirmek ödenekli bir tiyatro ve opera için çok önemli bir gelişmeydi.
Akademinin tiyatro bölümü çalışmalarını 1936'da başlayabilmiş ve Ankara Konservatuarı adını almıştı.
Bu konservatuarın açılışı Çağdaş Türk Tiyatrosu'nun en önemli aşamalarından biridir.
Atatürk'ün tavsiyeleri doğrultusunda da musikide ve sahnede teknik elemanlar da yetiştirilmiş aynı zamanda.
Devlet konservatuarı olarak eğitimlere başlayan bu güzide kurumda Carl Ebert, yine Carl Ebert, tiyatro ve opera bölümlerinin kuruluş ilkelerini saptamış.
Bu durum tabii ki Türk tiyatrosu için çok önemli bir gelişim ve bu konservatuar 3 kız ve 5 erkek öğrencisiyle eğitim vermeye başlayıp 1941'de de ilk mezunlarını vermiş.
Atatürk'e göre mimariyi, resmi, Edebiyatı ve musikiği içinde barındıran tiyatro, güzel sanatların bir sentezi.
Ona göre toplum bu sanat vasıtasıyla sağlam ve hasta yanlarını açık bir şekilde görebilirdi.
Bu arada Atatürk... Afet İnan'ın belirttiği gibi bir tiyatro eseri bile yazmak istemiş ama tabii ki yazamamış.
Kendisinin tabii ki sanat olduğu kadar tarihe de çok önem verdiğini biliyoruz.
Bu nedenle tiyatro eserlerinde tarihi olaylardan ve bilgilerden yararlanılmasını tasvip etmiş hep ki bu şekilde halk da tarihini öğrensin.
Mesela Faruk Nafiz Çamlıbel'in İstanbul'da sahnelenen Akın adlı tarihe dayanan tiyatro eserini çok beğenirmiş.
Tabii ki eserde rol alan sanatçıları da övgüyle anmış.
Her zaman üstelik sadece övgüyle anmakla kalmamış gençlerin bu alanda sağlam bir eğitim almaları için Avrupa'ya gönderilmeleri konusunda hükümeti yönlendirmiş.
Behçet Kemal Çağlar Atatürk için bir diğer önemli sanatçı.
Edebi çalışmalar dışında tiyatro eserleri de yazarmış ve bu sanatçı da bu alandaki bilgisini arttırmak amacıyla İngiltere'ye gönderilmiş.
Ve Atatürk yolculuk öncesinde Behçet Kemal Çağlar'a iyi tarih bilirsen...
Aynı süreçlerde Türk tiyatrosunun tanısılması ve gelişimi için tiyatro festivalleri de düzenlenmiş.
Gördüğünüz gibi bu alanda da Türk tiyatrosunun modernleşmesi ve sanatçıların bu alandaki gelişimleri için elinden geleni ardına koymamış Atatürk.
Çok büyük bir çaba sarf etmiş.
Her alanda olduğu gibi tiyatroyu da kültürel bir ifade biçimi olarak çok önemsemiş.
Onun liderliği altında da Türkiye'de tiyatro sanatı büyük bir ilerleme kaydetmiştir.
Peki sinema alanında hangi gelişmeler oldu onlardan da biraz bahsedelim.
Tiyatro gibi sinemada çok etkili bir iletişim aracı olarak görülmüş.
Anadolu'da verilen bağımsızlık mücadelesi konusunda halkın bilgilendirilmesi için İstiklal Savaşı sırasında Ordu Film Dairesi tarafından İstiklal İzmir Zaferi adlı bir belgesel filmi hazırlanmıştır.
1923'te Halide Edip Adıvar'ın Ateşten Gömleke Ondan bir yıl sonra da Reşat Nuri Güntekin'in Bir Gece Rüyası adlı oyunundan uyarlanan Ankara Postası adlı eserleri sinema filmi olarak çekilmiş.
Atatürk Türk Tiyatrosu'nun henüz gelişmeye başladığı dönemde çekilen yerli filmlerle çok yakından ilgilenirmiş.
Zaten 1923 yılında Gülnar Film Şirketi'nin de kurulmasıyla Türk sinemasının temelleri atılmış.
Bu arada Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye'de özellikle devletin sinemaya yakın bir ilgi göstermesi için çeşitli nedenleri vardı.
Eskimiş, yıkılmaya yüz tutmuş bir imparatorluktan yepyeni bir düzene geçen ve bunu kökleştirmek için arka arkaya her alanda devrimlere hazırlanan genç bir cumhuriyeti vardı.
Ve bu cumhuriyet içinde sinemadan daha uygun bir yığınsal iletişim aracı bulunamazdı.
Neden diyeceksiniz?
Cumhuriyet kurulduğunda...
13 milyon olan nüfusun neredeyse %80'inden fazlası köylülerden oluşuyordu.
Ve 40 binden fazla kırsal yerleşim yerlerine dağılmışlardı bu köylüler.
Özellikle yaşam standartları, toplumsal ve ekonomik yapılar bu köyler arasında çok büyük farklılık gösteriyordu.
Nüfusun %90'ına yakını okuma yazma bilmiyordu.
Dolayısıyla sinema bu durum için bir eğitim aracı görevi görüyordu.
sinemanın eğitim, kültür, sanat gücünden faydalanmak gerektiğini düşünüyorlardı.
Dikkat edersek o dönemde gösterilen filmlerin çoğu Kurtuluş Savaşı konulu.
Ateşten Gömlek, Ankara Postası, Bir Millet Uyanıyor, İstiklal Madalyası, Vurun Kahpe'ye bunlar hep Kurtuluş Savaşı konulu filmler.
Tabii bu filmler 1923 yılından 1950'ye kadar beyaz perdeye uyarlanan filmler.
Aradaki süreyi düşünecek olursak aslında sayıca çok az.
Bunun nedeni de aslında şu.
Cumhuriyetin yeni kurulduğu dönemde biliyorsunuz ki Yunanistan ile dost geçinmek gibi bir durum söz konusuydu.
Özellikle Lozan Anlaşması'ndan sonra Yunanistan ile Türkiye arasındaki ilişkilerin düzeltilmesi için çeşitli çalışmalar yapılmıştı.
1930'da imzalanan Ankara Barış Antlaşması, 1934'teki Balkan Paktı bunlar Cumhuriyet hükümetlerinin barış içinde yaşayıp gitmesi için yapılan çalışmalardı.
Doğal olarak bu ülkelerin halkını etkisi altında bırakacak filmlerde iki ülkenin arasındaki acı olayların anılması, İstenmiyordu.
Bundan dolayı da bu filmler sayıcı azdı.
Yine de okuma yazma bilmeyen bir kesim için öğreticin içerikteydi.
Nitekim Cumhuriyet yönetiminin giriştiği ilk öğretim zorunluluğu, tevhidi tehrisat, harf inkılabı, okuma yazma seferberliği, halk dershaneleri, millet mektepleri, halk evleri gibi atılımlarla
kendini gösteren eğitim ve kültür alanındaki savaşta sinemadan daha uygun bir araç bulunamazdı.
Atatürk her alanda olduğu gibi sinema alanında da gelişim için film yapımcılarına destek vermişti.
Cumhuriyet'in 10. yılında kutlama törenlerinde gösterilmesi için film çekilmesini desteklemişti.
O yıllarda belgesel filmlerindeki başarılarıyla tanınan ünlü Sovyet yönetmen Sergei Yudkevich ve yardımcısı Lev Oskaroç Türkiye'ye davet edilmişti ve bu sinemalar Reşat Nuri Güntekin
ve Fikret Adil gibi yazarların yardımıyla Ankara'nın Türk İstiklal Savaşı ve İnkılabı'nda oynadığı rolden yola çıkarak savaşı ve inkılapların genel seyrini tasvir eden bir film çekmişlerdi.
Ve bu film Atatürk'ün izni ve onayıyla hazırlandıktan sonra Türkiye'nin kalbi Ankara adıyla 10.
yıl kutlama törenlerinde gösterime girmişti.
Youtube'da var bu oyunu izlemek isterseniz.
Gerçekten etkileyici bir film.
Türk sinema tarihinin tarihsel sürecinde Atatürk'ün konuya ilgisi ve desteği sinemanın Türkiye'de sağlam temellerle hızlı bir şekilde gelişmesini sağlıyor gördüğünüz gibi.
Ankara, Bursa, İzmir, Konya, Eskişehir gibi merkezlerde sinema salonları açılmış.
Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren ülkenin toplumsal yapısının aynası olarak da belgesel ve sinema filmleri çekilmiş.
Bu durum da gerek tema, gereksiz teknik bilgi anlamında ileriki yıllarda yetişen Türk sinemacılar için çok önemli bir kaynak haline gelmiştir.
Son olarak da dans ve halk oyunları alanından bahsedelim.
Atatürk tabii ki...
halk kültürünün ve güzel sanatların önemli bir dalını teşkil eden dans ve halk oyunlarıyla da yakından ilgilenmiştir.
İlgilenmez olur mu hiç?
Ölümünden 8 ay önce Bursa Belediyesi Atatürk onuruna bir balo düzenledi.
Fakat Atatürk katılamayacak kadar hasta olmasına rağmen bu baloya gitti.
Doktorunun kendisini yormaması gerektiği yönündeki direktiflerine rağmen Deniz Gözlü Paşa'mız gecenin açılışını çok sevdiği dans oyunlarından biri olan Vasile yaptı.
Piste hafif ve zarif hareketlerle büyük bir asillikle dans etti.
O dans ederken insanlar dans etmek yerine onu izlemeyi tercih etti.
Sanki hiç hasta değilmişçesine yorulmadan dansı bitince salondaki diğer hanımefendileri dansa kaldırdı ve aynı asillikle dans etmeye devam etti.
Bu coşkuyla herkes yerinde duramayıp piste çıktı.
Ve onun temposuyla dans etmeye başladı.
Bu dansla bitince Atatürk orkestra şefi Azerbaycanlı Mehmet'e dönerek yüksek sesle Zeybek dedi.
Piste çıkarak öyle bir Zeybek oynadı ki izleyiciler gözyaşlarına hakim olamadı.
Tıpkı benim gibi. Ona göre Zeybek batının valsi gibiydi.
Cesaret, güç, gurur ve uyumun simgesiydi.
Yani Türk kültürünün salon dansıydı Zeybek.
Efeler gibi savaşırcasına, hastalığına meydan okurcasına oynuyordu.
Ve bu onun oynadığı son Zeybek'ti.
Hepimizin gözünde o video canlandı değil mi?
Tıpkı onun gibi hem mutlulukla hem de derin bir hüzünle canlandı bu anısı eminim.
İzleyenleri hayran bırakmıştı çünkü.
Halk oyunlarına tıpkı diğer sanatları gibi çok büyük bir ilgisi vardı.
Çaydaçira, Erzurum oyunları ve Kafkas Türklerine ait oyunları çok beğenirdi ama onun için en özeli Zeybek'ti.
Bu yüzden çeşitli etkinliklerde, programlarda ve balolarda Zeybek oynamak, yakın arkadaşlarını oynattırmak ve musikisini çaldırmak onun için adeta bir tutku haliydi.
Zeybek oyunlarının kreasyonları üzerinde çalışarak bir salon Zeybek oyunu meydana getiren Selim Sırrı Tarcan'ın çalışmalarını takdirle karşılayarak şu sözleri dile getirmişti.
Selim Sırrıbey zeybek oyunlarına medeni bir şekil vermiştir.
Bu eser hepimiz tarafından kabul edilerek milli ve sosyal hayatımızda yer tutacak kadar tekemmül etmiş ve beydiği bir şekil almıştır.
Artık Avrupalılara bizim de mükemmel bir raksımız var diyebiliriz.
Ve bu oyunu salonlarımızda, müsamerelerimizde oynayabiliriz.
Zeybek dansı her sosyal salonda kadınlarla beraber oynanabilir ve oynanılmalıdır.
Vals gibi ya da Rumeli'nin oyunlarından biri olan Hora gibi batılı oyunların siyasi sınırı tanımayan, uluslararasında dostluk ve barış için yakınlaştırıcı bir unsur olduğunu savunmuş Atatürk.
Uluslararası bir etkinlik olan Balkan Festivali'nin 1936'da İstanbul'da düzenlenmesi bunun en net kanıtı sanırım.
Her ülkenin kültürünü benimsemiş Atatürk ve bu tarz etkinliklerde özellikle Türk ekiplerine destek vermiş.
Hatta Artvinlilerin oyunlarına bizzat katılarak çok büyük bir coşku yaratmış.
Ayrıca bu Hora gibi Balkan oyunlarına Türklerin de eşlik etmelerini istemiş ki kendisinin de eşlik ettiğini tahmin edersiniz.
Onun komşu ülkelerin sanatçılarıyla El ele kol kala oyun oynaması uluslararası alanda dostluğu ve barışı da simgeliyor aslında öyle değil mi?
Türkiye'de halk oyunları kültürün çok önemli bir parçası.
Dolayısıyla Atatürk'ün döneminde yapılan çalışmalarla bu oyun derlenmiş, benimsenmiş ve çok sevilmiştir halk tarafından.
Sanatı ve sanatçıyı her anlamda desteklediğini görüyorsunuz.
Onun ne kadar büyük ve yüce gönüllü bir lider olduğu unutulmamalı.
Sonuç olarak günümüz Türkiye'sinde müzik alanında, resimde, tiyatroda, sinemada, opere ve balede, heykelde, mimaride, dans ve halk oyunlarında yaşanan bu gelişmeler, elde edilen uluslararası
başarılar hiç şüphesiz onun sanatı sevmesi ve sanatçıyı teşvik etmesi sayesinde.
Bir önceki bölümde söylemiştim ama yeniden tekrar edeyim istedim bunu.
Bu bölümümüzün de sonuna geldik.
Bir sonraki bölümde görüşene dek sanatla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
