
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Cumhuriyetimizin 100. Yılında Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün her disiplinde olduğu gibi sanat alanında da yapmış olduğu köklü değişim ve gelişimleri anlatıyorum.
Cumhuriyetimizin 100 yılı kutlu olsun!
Instagram: belleginlambasipodcast
Reklam ve iş birlikleri için: belleginlambasipodcast@gmail.com
Transkript
Öyle büyük
cümleler ki bunlar gururdan altında eziliyoruz.
Öyle büyük cümleler ki bunlar onun yolundan giden herkesin içinde aynı ortak duyguyu hissettiriyor ve gerçek anlamda tarif edebileceğimiz bir duygu da değil bu.
İçimiz kıpır kıpır.
Öyle büyük bir adam ki Mustafa Kemal, ona anlatmak için kullandığımız kelimeler, kurduğumuz cümleler, onun ışığının yanında resmen sönük kalıyor.
Sesindeki güç, gözlerindeki zafer, gülüşündeki gurur hepimizin içini ısıtıyor.
Vatanı ve milletine adadığı ömrü büyük savaşlarda geçen koca yürekli bir adam.
Mustafa Kemal. Tek bir alanda değil Türkiye kazandırdığı her disiplin kuruluşunun altında imzası var.
Onun da söylediği gibi onu görmemiz mutlaka onun yüzünü görmemiz demek değil.
Biz onun fikirlerini ve duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak ne mutlu bize.
Atatürk ve silah arkadaşlarının büyük zorluklarla kurduğu cumhuriyetimizin bugün tam yüzüncü yılı.
Yıkılmış, dağılmış, umutlarını yitirmiş bir milletin uyanışıdır Cumhuriyet.
Kadına, çocuğa, gence bir umuttur.
Sanata, tiyatroya, müziğe, resme açılan bir kapıdır Cumhuriyet.
Medeniyete, bilime.
eğitime ışık tutandır.
Modern Türkiye'nin kurucusu Büyük Önder Atatürk'ün çok yönlü bir şahsiyet, bir dahi olduğu tartışma götürmeyen bir realitedir.
Milli kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesine çıkarmamız lazım diyen Atatürk, kendi kültür ve medeniyetimizden hiçbir zaman taviz vererek değil, onu bilakis tamamen koruyarak ve daima yükselterek
çağdaş medeniyet seviyesine çıkarmayı hedeflemiştir.
Atatürk'e göre ulus aynı kültürden insanların oluşturduğu bir toplumdur.
Ortak kültür ulus olmanın temel ve değişmez koşuludur.
Atatürk'ün tarih, dil ve güzel sanatlar konusuna önem vermesinin sebebi de budur aslında.
Devlet kurucusu olan Atatürk aynı zamanda bir sanatçıdır.
Yeni Türkiye devletine modern devlet örgütleri kazandırırken yeni Türk sanatına çağdaş anlamda gelişmesi ve ilerlemesi için yeni bir espri getirmiş ve yeni bir yol açmıştır.
Bir millet sanatı önem vermedikçe büyük bir felakete mahkumdur diyerek sanatın bir ulusun geleceğindeki yerini belirtmiştir.
Bu bağlamda da söylediği pek çok veciz söz günümüz sanatına rehber olacak misalikte.
Bu bölümde de sizlere Atatürk'ün Türk sanatına katkılarından tutunca, Türkiye'de sanatın gelişim göstermesi için neler yaptığını ve resim, heykel, müzik alanındaki katkılarından bahsedeceğim.
Bir sonraki bölümde de tiyatro, opera, bale, dans ve halk oyunlarındaki gelişmelerden bahsedeceğim.
Öncelikle sanatı olan ilgisiyle başlayalım.
Modern ve tam bağımsız bu yeni Türk devletinin en önemli özelliklerinden birisi de tasa ve kıvançta bir olan, bu ülkede yaşayan bütün insanları kucaklayan, milli kültür ve sanata değer veren bir devlet
anlayışını geçerli kılmaktı.
Ulusal bilinci yerleştirme çabaları ve çağdaş bir devletin gerektirdiği toplumsal ve kültürel kurumları oluşturma çabaları bir bakıma, Türk sanatçısının yolunu aydınlatmasına sebep olmuştu.
Atatürk'ün başlattığı aydınlanma olgusuna bilim ışığının yanı sıra sanatın estetik ve duygusal güzelliği de olumlu bir katkı sağlamıştı elbette.
Atatürk, güzel sanatları, eğitim, bilim ve kültür devriminin bir partisi olarak görmüş ve bunu her zaman yinelemişti.
Ayrıca güzel sanatların devrimler içindeki yerini de şu sözlerle açıklamıştı.
Güzel sanatlar da başarı, bütün devrimlerin başarılı olduğunun en kesin delilidir.
Bunda başarılı olamayan uluslara ne yazık ki bütün başarılarına karşın uygarlık alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan her zaman yoksun kalacaklardır.
Güzel sanatların gelişmesi ve halkın günlük yaşamında bir ölçüde yer alabilmesi onun döneminin kültür ve sanat politikasının da bir sonucu.
Atatürk'ün sanata ve resme olan ilgisi onun öğrencilik yıllarına dayanıyor.
Manastır Askeri İdaresi'nde eğitimini sürdürürken arkadaşı Ömer Naci, Mustafa Kemal'i ilk edebiyatla tanıştıran kişiydi.
Okul yıllarında Ömer Naci edebiyatta kendisine göre oldukça başarılıydı.
İyi hitap eden, etkili konuşmalar yapan, şiirler yazan biriydi Ömer Naci.
Ve bir gün Mustafa Kemal'den kitap istemesi üzerine Mustafa Kemal kendisine fen derslerine ait bir kitap vermiş.
Bunun üzerine Ömer Naci, bunlar ders kitapları, ben sana bir kitap vereyim onu oku diyerek içerisinde şiirler bulunan tiyatro eserleri yer alan bir kitap vermiş.
Mustafa Kemal bir köşeye çekilerek bunları okumaya başlamış ve kitabı karıştırırken içerisinde el yazısıyla yazılmış bazı şiirlere rastlamış.
Bu şiirler Namık Kemal'e ait hürriyet ve özgürlük şiirleriymiş.
O güne dek okuduğu şiirlerden öyle farklıymış ki bu şiirlere hayran kalmış.
Bu şekilde başarılı olduğu ve çok sevdiği derslerin arasına Edebiyatı da eklemiş.
Askeri kitabet öğretmeni Mehmet Asım Efendi, Mustafa Kemal'in ders dışında edebiyat kitaplarıyla ilgilendiğini görünce, ''Bunlar senin asker olmana engel olur.
At bu kitapları ve kendini askerliğe ver.'' demiş.
Ancak Mustafa Kemal, edebiyata öyle bir tutulmuş ki, gizlice Namık Kemal ve Tevfik Fikret okumaya devam etmiş.
O günlerden itibaren sanat aşkı içinde yoğun bir şekilde barınmaya devam etmiş.
Üstelik bu aşkı sadece içinde barındırmakla kalmamış, Türkiye'de sanatın ve sanatçıların gelişimi için çok önemli adımlar atmış.
Özellikle o güne dek toplumda kadın sanatçı olarak bilinmenin maalesef herhangi bir değeri yoktu.
Üstelik sadece Türkiye'de de değil, Batı'da da aynı şekilde.
Atatürk, Cumhuriyet'in tohumlarını ekerken, Türk kadın sanatçıların gelişimi için her türlü desteği vermiş.
Hepiniz milletvekili olabilirsiniz.
Bakan olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkan olabilirsiniz.
Fakat sanatkar olamazsınız.
Sözleriyle sanata ve sanatçıya ve estetiğe verdiği önemi vurgulamış.
Türkiye'de batı tarzındaki sanat anlayışının temelleri Osmanlı dönemiyle başlamakla birlikte cumhuriyetle büyük bir ilerleme kaydetmiştir.
Osmanlı'da da sanat adına çok önemli girişimlerde bulunulmuştur tabi ancak yüzeysel kalmış ve halka indirgenememiştir.
Hat sanatı ve minyatür Osmanlı'nın başlıca sanatı olarak görülmüş.
Batı'da modern sanat gelişim gösterirken, Türkiye'de bu durum stabilliğini korumuş ve Cumhuriyet'e kadar da modernleşememiştir.
Atatürk bu noktada sanatın gerekliliğini, sanatın bir millet için önemini halka anlatarak halkın sanatı tanımasına, sanat hakkındaki önyargıları kırmasına olanak sağladı.
Ülkenin kendine ait bir sanatı, bir kültürü olmasını aşıladı ve bunun için çalışmalar yaptı.
Batı tarzında bir gelişim göstermesi için sanatı ulaşılabilir kıldı.
Dolayısıyla Cumhuriyet'in kurulması ile Türk sanatı modernleşme sürecine girerek gelişim gösterdi.
Yeni anlayışların benimsenmesi sayesinde devlet ile millet ortak hedefler doğrultusunda bütünleşerek sanatçılar ve özellikle kadın sanatçılar desteklendi.
Sanat, sarayın himayesinden kurtularak halka indirgendi ve halkın her kesiminden sanata ilgisi olanların bu okullarda eğitim görmesi ve sanatçı olarak yetiştirilmesi sağlandı.
Atatürk, güzel sanatlarla ilerlemenin bir milleti geliştireceğine inanmıştı.
Bu inancından da vazgeçmeden Türk milletinin özgün bir tarzla sanat üretimi yapmasını ve Türk kültürünü dünyaya duyurmasını amaçlamıştı.
Ressam İbrahim Çallı ile bir sohbetinde güzel sanatlar aynı milletin çocuklarının birbirlerini tanımalarını, sevmelerini ve böylece oluşacak yüksek duygulara tabi olmalarını temin eder.
Sözleriyle milli birlik ve beraberlik konusunda güzel sanatlara ilgi gösterilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni göreve çağırmıştı.
Sanatçılara öyle büyük bir saygısı vardı ki devlet tiyatrosu henüz kurulmamışken İstanbul'dan Ankara'ya gelen şehir tiyatrosu sanatçıları dönemin Türk ocağında temsiller veriyordu.
Atatürk'ün de bulunduğu bir temsil sonrasında sanatçılar Çankaya'ya davet edilmiş ve oradan ayrılma vakiti geldiklerinde Milli Eğitim Bakanlığı da yapmış olan Dr.
Raşit Galip, sanatçıları Atatürk'ün elini öperek veda etmelerini söylemiş.
Ancak Atatürk, hayır sanatkar el öpmez, sanatkarın eli öpülür demişti.
Atatürk'ün güzel sanatlar alanında yaptığı en büyük hizmet, özellikle güzel sanatların bazı dallarında gelişmeyi engelleyen yasakları, tamamen ortadan kaldırması.
Örneğin yüzyıllarca ihmal edilmiş resim ve heykel alanlarındaki bu yasakları kaldırıp dünyada medeni olmak isteyen herhangi bir millet mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir.
Anıtların tarihi hatıralar olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu iddia edenler din hükümlerini gereği gibi araştırıp incelememiş olanlardır.
Sözleriyle bu dalların geliştirilmesi gerektiğini savunmuş ve tabii ki savunmakla kalmayıp sanatçıları desteklemiştir.
Türk milletinin duygu ve düşüncelerini sınırlayan, çağ dışı engelleri etkisiz hale getirmiş, sanat çalışmalarına yeni ufuklar açmıştır.
Ve bunu kendine milli bir görev olarak benimsemiş ve bizzat kendine olayın içerisine entegre etmiştir.
Kültür ve sanat değerlerine önem vermiş, tarih, dil, arkeoloji, güzel sanatlar gibi konularda araştırma yapan birimler kurmuş ve bu alanlarda yapılan çalışmaları takip etmekle kalmayıp
bizzat yönetmiş.
Kurtuluş Savaşı sırasında bile bu alanda çalışma yapacak kültür ve müze dairelerinin kurulmasını sağlamış.
Bu dairelerin kurulmasının vatanın kurtarılması kadar önemli olduğunu anlayabiliyoruz.
Atatürk insanların gelişmesi için bazı şeyler gereklidir.
Bunların başında da sanat gelir diyerek bir millet ki resim yapmaz.
Bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz, açık söyleyelim ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur sözleriyle bu alandaki en büyük hamlelerini bu
anlayışla inşa etmiştir.
1931 yılında Türk Tarih Tetkik Heyetini, 1932 yılında Türk Dil Tetkik Cemiyetini, 1937'de de Dolmabahçe Veliaht Dairesi'nde ilk Türk
resim ve heykel müzesini kurdurmuş ve çalışmalarını da bizzat kendisi desteklemiştir.
Böylece saraylarda, konaklarda, depolarda çürümeye terk edilmiş birçok eser toplanmış ve bu müzede sergilenmeye başlamıştır.
Bunun yanında eski ve yeni kuşaktan birçok sanatçının eserleri içinde ayrı salonlar tahsis etmiş ve koruma altına aldırtmıştır.
Onun sayesinde Cumhuriyet'ten sonra temelleri önceden atılan resim sanatı daha da bir gelişim gösteriyor ve tabii ki bunu sağlayan kendisi.
1923'ten itibaren çok önemli merkezlere, kütüphaneler, konservatuarlar, müzeler, güzel sanatlar galerileri kurmaktan söz etmiş ve Türkiye'nin ilk resmi sanat okulu olan Sanayi
-i Nefise Mektebi ile İnaz Sanayi-i Nefise Mektepleri birleştirilerek 1927 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi adı verildi.
Yüzyıllarca yasak gibi görülmüş resim ve heykel konusunda bu yasakları yok edici açıklamalarıyla ressam ve heykel tıraşları O, dünyada uygar olmak isteyen herhangi bir ulusun
mutlaka heykel yapmasını ve heykeltıraş yetiştirmesi gerektiğini belirtmişti.
Bunun sonucunda da güzel sanatların resim, heykel, mimari, sahne sanatları ve müzik gibi hemen hemen her türünün gelişmesini destekledi.
Bir millet sanatı önem vermedikçe büyük bir felakete mahrumdur diyerek sanatın bir ulusun geleceğindeki yerini belirledi.
1924 yılında açılan 6.
Galip... Kısa
Galatasaray sergisinde Atatürk sanatçıları kutlamış ve bazı resimlerini satın almıştı.
Bu durumu sanatçılar için ne denli gurur verici olduğunu tahmin edersiniz.
Yani desteklenmek ve beğenilmek üstelik Atatürk tarafından.
Devlet adamları için de çok iyi bir örnek olmuştur bu durum ki nitekim bu tutum gittikçe yaygınlaşarak bakanlıklar ile belediyelerce de Açılan birçok sergide sanatçıların eserleri kurumlarca
satın alınarak sanatçıların desteklenmesi süreklilik kazanmış.
Ondan sonraki süreç içerisinde Galatasaray sergisi resmileştirilerek her yıl düzenli olarak Ankara'da açılmasına karar verilmiştir.
Bir resmi sergiler yönetmeliği yayınlanmış, sergiyi düzenleyecek bir kadro oluşturulmuş ve sergi sorumluluğuna Sami Bey getirilmiştir.
bronze madalyalar verilmesi ve müze oluşturmak amacıyla Türk sanatçılardan her yıl belli sayıda eser satın alınmasını sağlamış.
Böylece devlet sanatçıları destekleyici bir role bürünmüştür.
Güzel Sanatlar Akademisi'nin oluşturulduğu yıl bilim, teknik ve sanat alanlarında bilgi birikimi sağlamak amacıyla yurt dışına tam 22 kişilik bir öğrenci grubu gönderilmiş.
Ve bu öğrencilerden Hayrullah Öz, Malik Aksel, Şinasi Baruccu, İsmail Hakkı Uludağ ve Mehmet Ali Atademir 1928-1929 yıllarında Türkiye'ye dönerek Gazi
Eğitim Enstitüsü'nde Resim İş bölümünü kurmuşlar ve Burada öğretmenlik yapmışlardır.
Refik Fazıl, Cevat Hamit, Mahmut Fehmi, Muhittin Sebati ve Ratip Arşir gibi ressam ve heykeltıraşlar ise Türkiye'ye döndüklerinde müstakil ressamlar ve heykeltıraşlar birliğini kurmuşlardır.
Bütün bu gelişmeler neticesinde Türkiye'de resim sanatının temelleri atılarak gelişim göstermeye devam etmiştir.
Bu dönemde resim sanatında Atatürk ve Kurtuluş Savaşı temaları hakim.
Kompozisyonlarda milli birlik ve beraberlik ve bağımsızlık anlayışı vurgulanmış.
Örneğin benim çok etkileyici bulduğum bir resim var Halil Dikmen'in.
İstiklal Harbi'nde cephane taşıyan köylü kadınlar resmi belki görmüşsünüzdür bunu.
Bu resimde Türk milletini bağımsızlığa taşıyan kadınları görüyoruz aslında.
Yine aynı şekilde Melek Celal Sofu'nun Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kadın adlı resmi, bir diğeri ise Cemal Tollu'nun alfabe okuyan köylüler resmi.
Yani bu resimlere baktığımızda kadınların toplum hayatına katılamana yönelik konuların bu dönemde çok yoğun bir şekilde üşelendiğini görüyoruz.
Tabii ki Atatürk'ün yaptıkları bununla sınırlı değil.
Cumhuriyet'in 10. yıl dönümünde dönemin önde gelen ressamları Anadolu'yu daha yakından tanımak ve çalışmalar yapmak için Yurt gezileri düzenliyor ve Atatürk bizzat destek veriyor bu yurt gezilerine.
Atatürk'ün sanatçılar adına yaptığı en önemli projelerden biridir bu yurt gezileri.
Sanatçıları Anadolu'nun her bir köşesine göndererek sadece resim yapmalarını sağlamadı.
Halka devrimleri anlatmalarını ve halk ile sanatçı arasındaki kopukluğu giderebilmelerini sağladı.
Tam bir ay süren bu geziler sonrasında yapılan resimlerle Türk İnkılap sergisi açıldı.
Atatürk bu sergide saatlerce kalarak hayranlıkla eserleri...
Uzun uzun incelemiş. Güzel sanatları çağdaş yaşamın kaçınılmaz bir zorunluluğu saymıştı.
Tabii ki Atatürk'ün resim sanatına bakışında insanlık, ülküsü ve humanist bir anlayışım her zaman ön plandaydı.
Bununla alakalı şöyle bir anısını anlatmak istiyorum sizlere.
Başkumandanlık meydan muharebesinden elde edilen zaferin ardından İstanbul'dan Çankaya Köşkü'ne asılmak üzere kendisine bir sandık armağan geliyor.
Sandık açılınca Atatürk şaşkınlıkla sandığın kapatılıp götürülmesini...
Sandıktan çıkan tabloda yerde Yunan askeri kanlar içinde yatmakta, Osmanlı askeri ise yerde yatan Yunanlıyı süngülemekte.
Atatürk anlayışında insanlığı çiğnemek bir kahramanlık olmayacağı gibi insansızlığı işleyen bir tabloda onun için bir sanat eseri olamazdı.
Onun hümanist bakışını gösteren bir diğer olay ise bir ressam kendisine Sakarya Savaşı'nı gösteren bir tablo hediye etmiş.
Tabloda kendisi ön planda Yağız bir atın üzerinde resmedilmiş.
Atatürk hediyeyi gördüğünde bu tabloyu kimseye göstermeyiniz.
Savaşa katılmış olan herkes bilir ki hayvanlarımız bir deri bir kemikten ibaretti.
Bizim de onlardan arta kalır bir yanımız yoktu.
Hepimiz iskelet halindeydik.
Atları da savaşçıları da böyle gücü göstermekle Sakarya'nın değerini küçültmüş oluyorsunuz diyerek bu konulardaki hassasiyetini ve insani düşüncesini ortaya koymuş.
Sadece resim ve heykel alanında değil, müzik alanında da yapılan gelişimlere destek olmuştur.
Güzel sanatlar içinde Musiki'nin Atatürk'ün gözünde çok özel bir yeri vardı.
Tıpkı resim ve heykel gibi Musiki'yi de Türk inkılabının en önemli unsurlarından biri olarak görüyordu.
Musiki'siz bir yaşamı düşünemediğini 1925'te ziyaret ettiği İzmir Kız Öğretmen Okulu'nda dile getirmişti.
Bunun dışında Osmanlı müziğinin Türkiye Cumhuriyeti'nin inkılap hareketini temsil edecek kudrette olmadığını ve Türk insanının ruhunu ve hislerini tatmin etmeye yetmeyeceğini düşünüyordu.
Bu düşüncesini de Sarayburnu'nda doğu sanatını temsil eden iki musiki topluluğunu dinleme fırsatı bulduğunda dile getirmişti.
Yaratılış olarak neşeli bir karaktere sahip olan Türklerin, müzikte de tercihlerini, mizaclarını uygun olarak modern müzik yönünde kullanmaları gerektiğini savunmuştu.
1935 yılında Dr.
Ernst Pratorius Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nı kurmak üzere Ankara'ya getirildi.
1936'da ise Ankara Devlet Konservatörü açıldı.
Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar ve Necil Kazım Akses Türk Beşleri olarak da bilinen bu sanatçılar Cumhuriyet'in kuruluş dönemindeki
eserleriyle kendilerinden söz ettirmiş sanatçılar.
Bu nedenle devlet tarafından eğitim için yurt dışına gönderilmiş ve batıya özenerek değil, batı tekniklerini daha detaylı öğrenerek Türk halk şarkılarını yeniden yorumlamışlardır.
Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki, yarattığı değişimlerle birlikte batı taklitçiliği olmaktan uzak, özgün bir süreci oluşturmayı amaçlamıştır Mustafa Kemal.
Bizzat kendisinin de belirttiği gibi, Türk inkılabında milletin bünyesine uygulanan değerler dünya medeniyet seviyesi içinde benimselmiştir.
Batı kurum ve değerleri bir amaç değil, araç olarak kabul etmiştir.
Çağdaşlaşma girişiminin yozlaşmaması, milli değerlerle bezenmesi için de tarih ile beslenen bir tabana oturtulmasına önem vermiştir.
Bu bağlamda Atatürk güzel sanatlar alanında da milli ve medeni özelliklere sahip bir sanat tarzının arayışı içindeydi.
Kopya ve taklidi reddeden bir yaklaşıma sahipti.
Bu yüzden Türk sanatını yaratırken batınınki gibi gelişmiş tekniklerle ama ancak özgün olarak yeniden yaratılmasından yanaydı.
Alman biyografi yazarı Emil Ludwig 1930 yılının Mart ayında Atatürk ile yaptığı bir söyleşide Doğu müziğinin batılı kulaklara garip geldiğini ve bir batılı için doğu müziğinin anlaşılmaz olduğunu
öne sürmüştü. Atatürk ise karşılık olarak ''Bunlar Bizans'tan kalma şeylerdir.
Bizim gerçek musikiğimiz Anadolu halkından işitilebilir.'' demiştir.
Batı müziğinin çağdaş seviyeye gelmesinin 400 yıl sürdüğünü öğrendikten sonra ise ''Bizim bu kadar beklemeye vaktimiz yok.
Bunun için batı müziğine kucak açtığımızı görüyorsunuz.'' cevabını vermiştir.
Bu cevaplardan da anlaşılacağı üzere Atatürk'ün batı...
Batı müziğine yönelişi içinde özgün değerleri barındıran ancak Batı'da da yüzyıllardır işlenen çok sesli müzik çalışmalarından ve tecrübelerinden faydalanarak özgünlük yaratmayı amaçlayan bir çabadan kaynaklanıyor.
Bu yüzden aslında Batı müziğini öğrenmek ve ona kucak açmak Türk müziğinden uzaklaşmak demek değildir.
Atatürk hem Türk müziğini hem de Batı müziğini yüksek medeniyetlerin birer ürünü olarak görür.
Bunun için milli, ince duyguları, düşünceleri anlatan deyişleri, soylaşıları toplamak ve onları en son müzik kurallarına göre işlemek gerektiğine Türk müziğinin ancak bu şekilde gelişip evrensel müzik
içinde yer bulabileceğini savunmuştur.
Bunun üzerine de biraz önce saydığım isimler yani Türk beşleri müzik eğitimi almak üzere Avrupa'ya gönderilmiştir.
Tabii ki bununla da sınırlı kalmamış, çağdaş müziği yurda kazandırmak ve hem Türk hem de Batı müziği alanında eğitimler verilmesi için 1936'da Milli Müziki ve Temsil Akademisi açılmasına destek
olmuştur. Ve bu akademide İstiklal Marşı'nın bestecisi Osman Zeki Üngör gibi ideal müzisyenler çalışmaya başlamıştır.
Hemen sonrasında Ünlü halk müziği araştırmacısı Macar besteci Bela Bartok, Alman besteci Paul Hindemith ve tiyatro, bale, opera alanlarında uzman Carl Ebert gibi sanatçılar
görüşlerinden yararlanılmak amacıyla Ankara'ya davet edilmişler ve bunun sonucunda da bu uzmanlar Türk müziğinin oluşmasında önemli katkılar sağlamışlardır.
Milli Musiki ve Temsil Akademisi 1940'dan itibaren Devlet Konservatuarı adıyla eğitim hayatına devam etmiştir.
Atatürk Cumhuriyet Türkiye'sinin müzik kültürünün halk müziğinden kaynaklanması gerektiğini düşünüyordu.
Bunun için Birinci Dünya Savaşı yıllarında müzik eğitimi için İstanbul'da kurulan Davrul Erhan'da görevli Türk Musiki Bilgini Rauf Yekta Bey'in önderliğinde Türk halk müziği araştırma denemelerini ve
genç musiki hocalarından Cemal Reşit Rey'in halk türkülerini çok sesli hale getirmesini destekledi.
Bu sanatçılar daha sonra eserlerini Paris'te sergileme fırsatı buldular ve Türk müziğinin modernleşmesi yolunda çok önemli rol oynadılar.
Ondan sonraki süreçlerde Seyfettin ve Mehmet Sezai Asaf kardeşler tarafından 80 Türk halk ezgisi derlenmiş ve Yurdumuzun Nameleri adıyla yayınlanmıştır.
Bu gibi olaylar Türk halk müziğine ve kültürüne çok önemli imeler kazandırmış.
Tabii ki bu dönemde halk musikisinin kaynak olarak görülen kişileri arasında Atatürk'ün de şark bülbülü rakabını verdiği Cemal Güzelses, Aşık Veysel, Refik Başaran ve Muharrem Ertaş
gibi çok önemli isimler var.
Bütün bu çalışmalardan anlaşılacağı üzere Atatürk, Türkiye'deki musiki politikasıyla da çok yakından ilgilenmiştir.
Müzik eğitim kurumlarının açılması, sanatçıların teşviki, Türk müziğinin senfonik orkestra ile çalınabilir bir şekle sokulması, Türk milletinin dinamizmine yarışır, modern ve milli bir musikinin oluşturulmasını
sağlamıştır. Sonuç olarak, hürriyeti ve bağımsızlığı karakteri olarak görmüş olan Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün, güzel sanatlar alanında yaptığı hizmetler sayesinde sanat Türkiye'de gelişim göstermiş,
ve kültürümüzü oluşturmuştur.
Yüzyıllarca ihmal edilen sanat dallarına eğilmiş, Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren konuyla ilgili gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasını sağlamış ve modern eğitim kurumlarının açılmasını sağlamıştır.
Bu eğitim kurumları içerisinde de birçok önemli sanatçı yetişmiştir.
Güzel sanatlar alanının yeniden şekillenmesiyle beraber sanatçılar teşvik edilmiş ve onlara uygun imkanların yaratılması için devlet görevli kılınmıştır.
Böylece o dönemde başlayan köklü sanat ve kültür çalışmaları sonucunda birçok sanat dalı devlet eliyle yeniden yapılandırılarak kurumsal bir hale getirilmiştir.
Biz bugün Türkiye'de sanat okullarında okuyup eğitim görebiliyorsak onun sayesindedir.
Biz bugün ülkemize sanatçıyı yetiştirebiliyor ve sanatçı olabiliyorsak onun sanat aşkı ve sanattan ve sanatçıdan mahrum olan bir milletin bütünüyle bağımsız bir yaşam sürmesine imkan
yoktur anlayışı sayesindedir.
Sadece sanat alanında yaptığı katkılara bakarak bile onun ne kadar büyük bir adam olduğunu söylemek mümkün aslında.
Kendisinin de söylediği gibi Bir millet sanattan ve sanatkardan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz.
Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir.
Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur.
Cumhuriyetimizin 100. yılı kutlu olsun.
Bir sonraki bölümde görüşene dek sanatla kalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
