
Örgütsel Psikoloji yüksek lisansı ile Hollanda’ya gelen Nasmina! Bavulda Ne Var Podcast artık yeni bölümleri ile sizlerle.
Transkript
Merhaba, ben Saadettin Yalta.
Burası Bavulda Ne Var? podcasti.
Kumpanya Performing Arts olarak göç edenlerin hikayelerini, yaşadıklarını, zorluklarını, kültürel adaptasyon süreçlerini ve merak edilen her şeyi konuşacağımız bir podcast hikayesine başlıyoruz.
Bu seride yurt dışına taşınanların hayatlarına dair ne varsa masaya yatırmayı planlıyoruz.
Eğitim, sanat, yeme içme alışkanlıkları, hava durumu, aile, çocuklar, Çalınan bisikletler, verilmeyen ehliyetler, bu seride her şeyi konuşacağız.
Ve bugünkü konuğumuz Nasmina Aksoy.
Selam Nasmina, nasılsın?
Merhaba Saadettin, iyiyim, sen nasılsın?
İyiyim, teşekkür ederim.
Nereden geldin, ne yapıyorsun, burada ne iş yapıyorsun, Türkiye'den mi geldin, nereden göç ettin buraya, biraz kendinden bahseder misin?
Tabii. Öncelikle teşekkür ediyorum beni konuk ettiğin için.
Yaklaşık 4 sene önce geldim yüksek lisans için.
Covid ortasıydı. Biraz radikal bir karar oldu buraya gelişim.
Her yer kapalıydı, bayağı karantinanın ortasında geldim.
Yüksek sansda bir sene boyunca yurtta kaldım, Leiden şehrindeydim.
Örgütsel psikoloji üzerine yüksek sansımı yaptım.
Ondan sonra da bir danışmanlıkta işe başladım.
Üç senedir de danışmanlıkta insan kaynakları sistemleri üzerine bir iş yapıyorum.
İşime çok girmeyeceğim sıkmamak için.
Daha eğlenceli soruların vardır eminim ki.
Bu şekilde, özetle.
Peki, harika.
Leiden neresinde kalıyor, Hollanda'nın?
Güneyde kalıyor. Amsterdam'ın güneyinde.
Aslında bir öğrenci şehri.
Öğrenciyken güzeldi. Şu an ama biraz daha büyük şehir arar oldum.
İstanbul'dan geliyorum. O İstanbul'un kalabalığından sonra bir o köy ortamına gitmek güzel gelmişti.
Birkaç sene kadar ama şimdi yine bir büyük şehir arar oldum.
Öyle. Var mıydı Leiden'den önce ya da işte Hollanda'dan önce göç ettiğin ya da yaşadığın, deneyimlediğin bir ülke?
Yoksa burası ilk yurt dışı deneyimin mi?
İlk yurt dışı deneyimin burası.
O yüzden. Direkt peki Leiden'a mı gittin?
Direkt Leiden'a gittim. Hem de Covid ortasına gidince insan da yoktu.
Yani koskoca bir yurtta 3 oda falan kalıyorduk.
Zorlu bir süre geçti. Bir sene o şekilde geçti.
Sonra insanlar gelmeye başladı neyse ki.
Güzel. Keyifli.
Yani zaten sanırım ne kadar insan olsa da o şehirler birazcık köy gibiydi.
Kesinlikle. Yani aslında bizim şöyle Türkiye'de bizim köy diye tanımladığımız şeyden çok farklı bu arada.
Yani çok güzel bir şehir.
Leiden her yeri fotoğraflık.
Biraz Amsterdam'ın küçültülmüş hali gibi de.
Ama yani İstanbul gibi kalabalık bir yerde doğup büyüyünce ve öncesinde de başka bir göç deneyimin olmayınca bir süre sonra insanı gerçekten sıkan bir şehir diyebilirim.
Yani mesela sıkmaktan kastın kültürel şeyler mi yok?
Yoksa... Var ama seni tatmin etmeyecek şeyler mi var ya da sadece kendi kültürlerine ait international insanları kapsamayacak şeyler mi var?
Nedir yani? Çok fazla öğrenci var.
Öğrenci kültürü var daha çok.
Çok Hollandalı da var. Daha çok Hollandalılar kendi aralarında takılıyor.
Yabancı öğrenciler de öğrenciyken belli takılma yerleri var ama...
Bir expat oldun mu, bir işe başladın mı yapacak çok fazla şey bulamıyorsun aslında.
Ve her şey Amsterdam'da olmaya başlıyor.
Benim de bütün hobilerim vesaire hepsi Amsterdam'da şu anda.
İşim de Amsterdam'da o yüzden çok fazla gidip geliyorum.
Aslında şehir değiştiriyorum her gün.
Bu Türkiye için bir tık farklı bir olay.
Biz öyle şehir değiştirmiyoruz ama ben bayağı her gün işte bir 45-50 kilometre bir yol git gel yapıyorum vesaire derken bunların hepsi yoruyor tabii insanı.
Güzel. Peki ailenin tek çocuğu musun?
Yok bir tane kız kardeşim var.
O ne yapıyor? O da İtalya'da şu an yüksek lisans yapmıyor pardon.
Bunu inşallah duymaz.
Üniversite okuyor bitirmek üzere.
Yüksek lisansa da buraya gelmek istiyor.
Bakalım. Zor oldu mu ailene bırakıp göç etmek?
Ya şöyle ben İstanbul'dayken de yurttaydım.
O yüzden 4 sene zaten...
Hani ailemden bir tık çok da uzak değildim ama hani daha az görüşüyorduk.
Kendi düzenime alışmıştım. Tek başıma yaşıyordum.
Covid'le beraber bir sene eve döndüm.
Ve o bir senenin sonunda aslında artık biraz gitme isteği geldi bana.
İlk bırakıp gitme şeyi o yüzden çok zor olmadı.
Biraz şey kafasındaydım.
Hani bir gideyim ben tekrar bir tek başıma yaşamaya başlayayım kafasındaydım.
Ama tabii buradaki Covid ortamını görünce o izolasyonu görünce bir sıra zorlandım.
Özledim tabii ailemi.
Ama sonra alışıyor insan bir şekilde.
İstanbul'da ailenle mi yaşıyordun yoksa üniversiteyi tek zaten ayrı bağımsız bir şekilde mi yaşıyordun?
Üniversitedeyken bağımsız şekilde yurttaydım sonra eve çıktım.
Gidip geliyordum tabii yani İstanbul'daydı üniversitemde ama tek yaşamaya üniversite birden itibaren alıştım.
Sana yurt prensesi diyebiliyor muyuz yani?
Diyebiliyoruz muhtemelen.
Güzel. Bizi nereden biliyorsun?
Nereden denk geldin?
Yani kumpanyayı nereden duydun?
Ya da nasıl bir bağ kurdun?
Ya da işte bağ kurdun mu?
Nereden biliyorsun? Şöyle kumpanyayı bir tık daha da geriye gideyim.
Ben tiyatro yapmayı çok seviyordum.
Hep böyle bir tiyatro kulüplerindeydim zaten lisedeyken, ilkokuldayken.
Hatta küçükken tiyatrocu da olmak istiyordum büyüyünce ama annem klasik işte orada ekmek yok sen başka bir meslek sahibi ol gibi şeyler söyledi çoğumuzun duyduğu.
Neyse ondan sonra ben psikoloji okudum ama yine tiyatro kulübündeydim üniversitede de.
O yüzden hep ilgim vardı ama burada neler var bilmiyordum.
Özellikle Türkçe bir şeyler yapmak istiyordum.
Çünkü ana dilinde kendimi daha iyi ifade edebildiğimi düşünüyordum.
Ama bunu bu şekilde bulmadım.
Çok alakasız bir şekilde senin aslında çalıştığın bir yer var mezrap diye.
Benim işten bir arkadaşım da o mezrapta gönüllü olarak bermanlık yapıyordu.
Bana bir gün dedi ki, gel böyle bir şey var, gel beraber gönüllü bermanlık yapalım.
Hatta o barda işte...
Orayı yöneten çocuk da Türk.
Tanışırsın. Çok güzel onun enerjisi de.
Bence iyi anlaşırsınız dedi.
Ben Menzop'a gittim. Orada seninle tanıştık.
Çok farklı bir ortamda.
Sen sonra orada biraz bahsettim o kumpanyadan.
O zamanlar bir tık daha yeniydi.
Duaşlama atölyelerini açıyordun.
Duaşlama atölyelerine gelmek istiyorsan gel dedin falan derken seninle olan bağım üzerinden aslında duaşlama atölyelerine başladım.
Ondan sonra oyunculuk atölyesi.
Açmaya karar verdim bir noktada.
Ben dedim ki ona da geliyorum benden kurtulamazsın.
Orada devam ettik derken zaten iyice işin içine girdim.
İyi güzel yeter bu kadar kumpanya reklamı.
Peki göç etmeye nasıl karar verdin?
Yani sonuçta İstanbul'da iyi bir üniversitede okudun.
İstanbul'da kalabilirdin. İyi bir bölüm okudun.
Yani orada da bir şeyler yapabilirdin.
Ama yani seni göç etmeye iten şey ne oldu?
Şöyle. Ben psikoloji okudum.
Psikolojiyi bitirdikten sonra genelde çok üzerine bir şey eklemen gerekiyor.
Psikoloji çok genel bir bilim.
Yani her şeyden biraz biraz okuyorsun ama böyle ana bir alanın olması için yüksek istans yapman önemli.
O yüzden zaten yüksek istans yapmak aklımdaydı.
Türkiye'deki programlara baktım ama böyle tam olarak istediğim bir program zaten bulamadım.
Ailem de bu konuda çok şeydi, yurt dışı deneyimin mutlaka olsun.
Bir git, bir bak, bakalım orayı sevecek misin, nasıl bir deneyim.
Hani olmadı geri dönersin ama bir git.
Küçüklüğümden beri bana empoze ediyorlardı aslında.
Öyle olunca biraz da onların bu ittirmesiyle beraber dedim tamam ben bir sene yurt dışında bir program gideyim.
Zaten güzel, Leiden Üniversitesi çok iyi psikolojide.
Oradan da kabulümü alınca göçmüş oldum diyebilirim.
Peki nasıl gelişti süreç?
Yani zor muydu senin için? Şöyle zordu.
Ben kabulümü taa Eylül'de aldım.
Tabii Covid patladı.
Kapandı. Gelemezsin dediler.
Program online olacak dediler.
Ve çoğu arkadaşım aslında programı Türkiye'den yaptı.
Hiç yurt dışına gelmeden. Ve aslında çok fazla insanlar var.
İşte Utrecht Üniversitesi bilmem ne bölümü mezun ama Utrecht hayatında gelmemiş bir...
Kısım insan da oluştu. Çünkü o dönem onlinedi.
Benim de onlinedi programım tamamen.
Ben Eylül'deki programı Şubat'a erteledim.
Dedim ki Covid herhalde Şubat'a geçer.
O zaman gelirim.
Geçmedi. Ama ben yine de geleceğim dedim.
Geldim Covid ortasında.
Tamamen onlinedi.
Yurt odasından yaptım. Parkta yürüyüşler yaparak sosyalleşme şeyim çok fazla yoktu.
Online bir şekilde programımı bitirmiş oldum.
Gibi bir durum. Yorucu.
Peki seni...
İlk geldiğinde buraya şaşırtan şey neydi?
Yani ne oldu da şaşırdın?
Pandemiydi okey ama pandemi olmasa da gördüğümde ya da yaşadığımda şaşırırdım ya da şaşırıyorum hala dediğin bir şey var mıydı yani?
Bu pandemiden birkaç ay sonra birkaç tane böyle komik olay geldi tabii başıma.
Şu an nasıl aklıma gelen üçüncü ayımdı sanırım.
Bisikletim çalındı. Ve çok üzüldüm yani bisikletimi almışım.
Heyecanlıyım falan. Ne yapacağımı bilemedim.
Böyle hatta gözlerim böyle yaşlı bir şekilde polise gittim.
Dedim böyle bisikletim çalındı.
Ne yapacağım? Ne yapmalıyız? İşte rapor tutabiliyor muyuz falan.
Bana Hollanda'ya hoş geldin dedi.
Bir şey yapamayız çok fazla dedi.
Hani istiyorsan böyle bisikletlerin atıldığı bir yer var.
Oraya bakabilirsin onların arasında.
Ama orada çok bisiklet var. Bulman zor dedi.
Sen onu bence unut dedi.
Mesela bu beni çok şaşırtmıştı yani.
Bisikletim çalınıyor ve polis hiçbir şey yapmıyor bu konuda.
Hollandalıları ben daha soğuk beklerdim.
Daha sıcak insanlar çıktılar.
O beni şaşırttı. Böyle daha kuzey insanı daha soğuktur derler.
Ama ne bileyim herkes güler yüzlüydü, çok yardımcılardı.
İlk iletişimde çok tatlılar ama şeyi sonra fark ettim.
Sadece ilk iletişimde kalıyorsun.
Yani çok samimi bir iletişim kuramıyorsun.
Daha yüzeysel olduklarını fark ettim.
Bütün bunlar yeniydi benim için genel olarak.
Bisiklet çalınması ilginç yani en çok şaşırdığın şeyin olması.
Çünkü benim ya 6 tane ya da 7 tane bisikletim çalındı.
Şaka yapıyorsun. Hayır yapmıyorum.
İlk 3 ya da 4 bisikletimin çalındığına hiç kimse inanmadı.
Bir gün yakın bir arkadaşımla işte bir gece kulübüne gittik.
Ve ben sürekli bisikletim çalınıyor diye dalga geçiyorlardı benimle.
Kendi bisikletini benim bisikletime bağladı.
Yani kendi zinciriyle bağlı. Ve benim bisikletimi çaldılar.
Onun bisikletini çalmadılar.
Gece kulübünden çıktık ve benim bisikletim yok.
Yok artık. Evet.
Ve sonra herkes...
Aa evet ya senin gerçekten çalınıyormuş gibi bir şeye dönüştü.
Benim çok saçma ya. 7 tane çalındı.
Ve o gece sinirimden eve yürüdüm ya.
Yaklaşık 1,5 saat. Ve Central Station'da polisler var.
Ve polislere bisikletim çalın dedim.
Yani ve çok sinirliyim.
Böyle ağlamaklıyım yani. Böyle sabaha karşı 5-6 falan.
Adam gülüyor ve kadın çok böyle...
Heyecanla soruyor işte nerede çalındı ne oldu falan.
Ya bilmiyorum ki dedim yani arkadaşımın bisikletine bak.
Kadın diyor ki turist misin? Hayır diyorum burada yaşıyorum falan.
Diyorum ki hayır ya daha önce beş tane daha çalındı.
Adam daha çok gülmeye başladı.
Yani hani gecenin acısını böyle nöbetinin acısını benden çıkartıyormuş gibi hissettim.
Rahatsız olmuştum. Yani böyle benim de başıma gelen bir şey bisikletten yarama parmak bastık.
Evet ya tuz bastık gerçekten.
Yani bilerek olmadı ama bu sanırım herkesin başına.
Ya Hollanda'ya gelen her canlı bisiklet çalınmasını tadacaktır diyebiliriz sanki.
Kesinlikle tatmadıysa Hollanda'ya gelmemiş de diyebiliriz.
Yani daha Hollandalı olmamış da diyebiliriz.
Doğru. Her neyse.
Peki burada yaşamak hayal ettiğin gibi mi?
Yani işte şöyle bir şey bekliyordum da gerçekten öyle oldu hatta daha iyisi oldu.
Halbuki daha iyisini bekliyordum ama yok ya çok da şey olmadı dediğin bir durumda mısın?
Nasıl yani? Şöyle ilk geldiğimde...
Hayal ettiğim gibiydi yani ya bir de tabii ben lisedeyken falan turist olarak gelmiştim buraya biraz fikrim vardı ilk gelişim değil çok fazla Avrupa'yı da gezmiştim lisede üniversitedeyken o
yüzden çok da farklı değildi ama tabii Uzun süre kaldıkça bir şeyler normalleşiyor.
Baştaki o çok etkilendiğin şeyler daha normal hale geliyor senin için vesaire.
O yüzden daha doğru gitmeyen şeyleri görmeye başlıyorsun.
Daha eleştirel olmaya başlıyorsun ülkeye karşı.
Tabii Türkiye'den bakınca çok güzel, mükemmel bir hayat gibi durabiliyor ama işin içine girince aslında bambaşka şeyler görmeye başlıyorsun.
O yüzden... Evet ilk geldiğimde bir tık hayal ettiğim gibiydi.
Çok güzel işte her yere bisikletimle gidiyorum, evler çok güzel, her yer tablo gibi derken tabii o tablo bir tık daha değişiyor seneler geçtikçe diyebilirim.
Güzel. Peki spesifik olarak şunu sevmiyorum ya burada bu olmasa keyifli olur dediğin bir şey var mı yani?
Ya bu zaten sen başta da söyledin hava.
Hepimizin kanayan yarısı.
Biz dört mevsim yaşayan bir ülkeden geliyoruz tabii.
Burada dört mevsim pek yaşamıyoruz.
Birkaç mevsim atlanıyor ya da üç gün şeklinde geçiyor.
Özellikle mesela yaz dört gün falan sürüyor.
Neyse onu bir şekilde Türkiye'ye giderek kompansiyon etmeye çalışıyoruz neyse ki.
Ama zaten şeyi de düşünüyorum.
Hava burada güzel olsaydı bu ülke bu kadar belki iyi olmazdı.
İnsanlar bu kadar...
Ne bileyim çalışkan olmazdı vesaire gibi düşüncelerim de var bir noktada.
Ama en büyük şeyim o tabii ki hava diyebilirim.
Bir de ben Hollanda'yı hiç sevmiyorum ya.
Dilleri çok çirkin geliyor kulağıma.
Orada da bir sıkıntım var.
Ve ben normalde dil öğrenmeyi severim.
Yani lisede Fransızca öğrenmiştim, ilkokulda Almanca öğrenmiştim.
Ama Hollanda'yı öğrenmemek için direniyorum.
Çok kötü geliyor kulağıma dil.
Böyle bir sıkıntım da var.
Sayın Wilders şaka yapıyor Nazmina.
Göçmen politikasından en çok etkilenen kişi olacaksın sanırım Nazmina bu kayıttan sonra.
Yani aslında bir sonraki merak ettiğim şey hava durumu ve yemek kültürü gibi konular seni nasıl etkiliyordu?
Okey hava durumunu söyledin ama yani bu soğukla mücadele etmek alışılabilir bir şey mi?
Yoksa hala yok ya bu hani ne kadar olursa olsun 10 yılda geçse ben sıcak iklimlerin insanıyım mı diyorsun?
Sıcak iklimlerin insanı olduğuma eminim.
Soğukla mücadele etmek zorundayız.
Zorunda kaldığımız bir şey.
Çok insana bağlı bence.
Çünkü geçen hafta galiba birkaç hafta önce 1950'den beri ilk defa Hollanda üst üste güneşi görmedi.
15 gün falan gibi haberler çıktı.
15 gün güneş görmemek çok psikolojik olarak da bence bizi etkileyen bir şey.
Gerçekten sağlam bir psikolojin yoksa başlatmak iyice zorlaşıyor.
Şu dönem ben işte çok fazla hobilerle vesaire kendimi doldurduğum için baş edebiliyorum ama hani ileride bir noktada sanki ben artık bunu istemiyorum kendime bu eziyet yapmayacağım deyip gidebilirim
gibi de geliyor. Güzel.
Peki yemek kültürü gibi konular seni rahatsız ediyor mu etkiliyor mu nedir yani yemek kültürü var mı zaten ben yemek okey abi yemesem de olurdu ama hani yok ben yemek seviyorum ya falan dediğin bir şey var mı yani ne durumdasın yemekle
ilgili? Yemek kültürü yok Hollandalıların.
Gerçekten yani patates kızartması yiyorlar ya da bir tane işte hotspot dedikleri bir yemek var.
İşte havuçla patatesi ezip üzerine sosis koyuyorlar ve bu onların kültürel yemeği bilmiyorsun galiba.
Ben bilmiyordum bunu ilk defa duydum.
Evet yani yemek değil zaten.
Tatlıları güzel genelde kızarmış işte stroopwafullarını falan seviyorum ama tabii bunlara yemek diyemem.
Bizim Türkiye'den geliyoruz yemek kültürünün çok güçlü olduğu bir yer.
Yani üzücü tabii böyle olması ama bu beni çok etkilemiyor çünkü çok fazla...
Türk marketi var burada. Türkiye'deki çoğu şeye erişebiliyorsun, satın alabiliyorsun.
YouTube'da çok fazla Türk tarifi var.
Yani annemi arayabiliyorum.
Bu nasıl yapılıyordu diye sorabiliyorum.
O yüzden bir şekilde etkilenmiyorum evde yemek pişirdikçe.
Şu an kendi evinde mi kalıyorsun?
Şu an kendi evimdeyim. Yurtta kalmıyorsun yani.
Yok, oradan çıkalı 3 sene oldu.
Güzel. Peki, bürokrasi ve resmi işler konusunda nasıl bir deneyimin oldu?
Her şey yolunda gitti mi?
Yoksa... Yok çok uğraştım.
Sınavlar ya da vize işlemleri, süreçler nasıl senin için?
Nasıl yürüdü yani? Ben bence çoğu insana göre çok şanslıydım.
Çünkü Covid zamanı geldi.
Çok fazla insan yoktu.
Çok fazla sıra yoktu. Boştu o yüzden.
Bütün çok rahat alabiliyordum randevu.
Şimdi sanırım çok fazla yığılma olduğu için daha da zorlaştırıyorlar.
O yüzden yeni gelen insanların deneyimi benden bir tık daha farklıdır.
Ama işte 2021 yılından bahsediyorum.
Çok kolay işledi. Yani oturma iznim bile 3 haftada kartım hemen ölüme ulaştı.
Zaten öğrenci gelmiştim. Şirketim kurumsal olduğu için hemen sponsorluk yaptılar falan.
O yüzden benim için çok rahat gitti.
Bir de buranın sistemleri iyi.
Yani ben Türkiye'deki bürokrasi sistemini seviyorum.
Bu e-devletten her şeye ulaşabiliyorsun vesaire.
Burada da çok benzer bir platform var.
Yine onun üzerinden online şekilde çoğu şeyini halledebiliyorsun.
Ya kardeşim İtalya'da dedim mesela.
O çok zorlanıyor.
Yani... oturma izni alması bir seneyi buluyor falan.
O yüzden buranın sistemi bence diğer güney ülkelere göre çok daha iyi.
Benim deneyimim iyiydi.
Yani aslında sen spesifik olarak kendin bir şeye başvurmadın.
Okulla geldin. Okulla geldim.
Sonrasında da hızlıca iş buldun sanırım.
Evet. İşte de zaten onlar halletti insan kaynakları.
Nasıl iş buldun mesela? Nereden baktın?
Ne diye aradın? Bir site mi vardı yoksa arkadaşlarla sohbet ederken mi buldun?
Nasıl iş buldun? Bu kadar kolay bir şey mi?
Hemen mezun olunca iş bulmak burada.
Yok, kesinlikle değil. Ben bir yerde staj yapıyordum.
Benim test programım, üniversite master programımın yarısı staj, yarısı ders gibiydi.
Staj yapınca zaten güzel bir şekilde CV'me bir yer giriyor.
Avrupa'da bir iş deneyimli olması her zaman arttı.
Çünkü Türkiye'deki iş deneyimlerini gösterince buradaki şirketler tam bilemeyebiliyor o nasıl bir şirket nedir.
Ama burada bir şirkette yapınca aslında bir tık daha avantaj.
O bence birinci avantajımdı.
İkinci olarak da...
LinkedIn'den bayağı başvuru yaptım ben.
Ben bir de çok böyle şeylerde düzenliyimdir.
Yani bir tane Excel'im vardı.
Herhalde bir 50-55 tane başvurum vardı.
Başvurduğum her şirketi yazıyordum oraya.
55 yerden 2 yer mülakata çağırdı.
2'de 1. Bir tanesinden de kabul aldım.
Öyle ama tabii çok fazla yere başvurdum.
Yani uzun sürdü o süreç.
Mesela mezun olduktan ne kadar süre sonra iş bulabildin?
İşte o konuda şöyle bir şey.
Ben mezun olmadan...
Başlamıştım başvurulara.
Bunu şey yapmak için, çok süreci uzatmamak için.
O yüzden mezun olur olmaz işim hazırdı.
Yani ben işte üç ayda falan buldum.
Ama zaten iş kabulü geldiğinde de kontratımda şey yazıyordu.
Mezun olursa kontrat geçerlidir gibi bir şey koydular.
Sonra diplomamı şirkete atınca direkt kabulümü verdiler.
Yani önceden başvurmak işe yarıyor aslında.
Yani şöyle bir şey yapılabiliyor mu?
Ben ilk defa alıyordum da. Yani hani mezun olmadın ama mezun olacağım.
Diye şart veriyorsun ve öyle işe başvurabiliyorsun.
Evet şeyde kontrasında işte graduation clause diye bir şey var.
Yani orada açıkça belirtiyor yani bize diplomasını yollarsa 3 ay sonra işe başlayabilir yoksa kontrat iptaldir gibi bir söylem var.
İlk defa duydum ya mezun olmadan işe başvurup iş aramak.
Evet ya bende öyle gelişti iyi oldu da.
Peki. Çok rahatsız edici bir istatistikmiş de 55'te ikisini demoralize etmedi mi?
Çok etti. Zaten ilk başta şeyden çok eleniyoruz biz.
Türk vatandaşı çalışma izni, sponsorluk gerekiyor dediğin an o CV'ni yüklediğin platformlarda ya da işte ilk sana soru soruyor.
Kimse bakmıyor bile o insan kaynaklarının önüne bile gitmiyor.
O zaten sen ben sponsorluk istiyorumu işaretlediğin anda seni düşürüyor başvuru sürecinden.
O yüzden mesela CV'ne...
şey yazmak iyi olabiliyor.
İşte benim burada bir sene çalışma iznim var gibi böyle bir şeyler yazmak gerekiyor.
Çünkü Türk vatandaşını görünce otomatikman biraz dezavantajlı da olabiliyorsun.
Yani peki şöyle bir şey mi?
Burada yaşamaya hakkın var.
Onlara sponsorluk ihtiyacın yok.
Ama Hollanda'ca da bilmiyorsun.
Bu iş bulma konusunda sana bir engel oluyor mu?
Evet, ya hollandaca bilmemek özellikle benim alanımda, ben insan kaynakları gibi daha sözel bir alandayım.
Sıkıntı çünkü yaptığın işlerde hollandaca kesinlikle gerekiyor.
Ben danışmanlıkta çalışıyorum, müşterilerle çalışıyorum.
Müşteriler de aslında hollandaca istiyor, biliyorlar danışmanlık.
O yüzden mesela çoğu projeden, yani çoğu projeye alınmayabiliyorsun da bir yandan.
Çünkü hollandaca olsun benimle konuşan adam diyor.
Daha sanırım mühendislik işlerinde bir mühendis konuk olursa o da bence daha açık anlatır.
Daha kolay. Çünkü orada daha nasıl diyeyim?
Adam kodlama biliyor. Dile ihtiyaç yok.
Ama tabii benimki çok sosyal bir iş olduğu için genelde Hollanda'ca istiyorlar.
Zor. Yani senin aslında bu işi bulmuş olmana şans ya da senin...
İşte mezun olmadan gösterdiğin azim diyebiliyor muyuz?
Evet yani bir de ben mülakata çok hazırlandım.
Ya baya mülakata sınav çalışır gibi şirketin değerleri, işte iş ilanında ne var falan hepsini gülme yazarak çalıştım.
Yani çok hazırlandım bir şekilde.
Bir de biraz şanslıydım.
Mülakatıma giren kişi o zaman staj yaptığım yerdeki yöneticimin çok yakın arkadaşının erkek arkadaşı çıktı.
Bu hiç planlanmış bir tesadüf değildi.
Ama oradan da bir referans almışım.
O da bir şans da diyebiliriz.
Güzel, ilginç. Peki evli misin?
Çoluk çocuk bir şey var mı? Yok, yok.
Evli değilim. Bekarım.
Yani şey soracaktım hani evlisen, çolukla çocukla böyle bir sorunların nasıl, öyle bir durumun var mı diye.
Yok, daha 28 yaşındayım zaten.
Taliplerimi arıyorum gibi bir şey oldu.
Evet, biraz öyle duyuldu.
Ama bekarım evet. Sanatla...
Eğitimle ilgileniyorsun ki kumpanyayla denk geldin.
Evet. Ama yani buradaki ortam seni nasıl etkiledi ilk başta?
Hani Türkçe yapıyoruz şu an burada bir şeyler ama Türkçe dışında da olan etkinliklere ya da tiyatrolara ya da başka bir şeylere gidebiliyor muydun?
Yani konserler okey hani universal ya da işte hani uluslararası bir şey ama diğer alandaki sanatsal etkinlikleri nasıl tamamlıyordun?
Yapıyor muydun? Bu alanda mutlu muydun?
Yoksa bu alanda Türkiye'yi özlüyor muydun?
Geçen sene dansa başladım.
O güzeldi. Leiden'de bir yer buldum.
Burada çok fazla gidebileceğin dans gibi kurslar var.
Çok sosyalleşebiliyorsun oralarda.
Sosyal dans yaparsan özellikle.
İşte salsa vesaire gibi.
Bu daha yapma kısmı.
İzleme olarak işte baleye gidiyorum arada, operaya gidiyorum.
Bu çok geliyor yani yurt dışından bir şeyler geldikçe onlara gitmeye çalışıyorum.
Ama her şekilde sanırım Türkçe gelen şeyler daha çok ilgimi çekiyor.
Yani bir Türkiye'den bir tiyatro gelince ki kumpanya bunu yapıyor, iyi ki de yapıyor.
Onlara gitmek çok daha haz veriyor bana.
Öyle. Yani peki kültür, sanat açlığını Türkiye'de nasıl gideriyordun da burada nasıl gideriyorsun da arada nasıl bir fark var?
Yani hani seni burada... Okey Türkçe etkinlik belki de aradığın bir şey ama orada daha çok şöyle bir şeyler yapıyordum ama burada onları yapamıyorum deyip özlem çektiğin bir şey var mı yani?
Tiyatroya gitmeyi ben çok seviyordum Türkiye'de.
Aslında Kumpanya'dan önce çok da fazla ben hatırlamıyorum tiyatro getirildiğini buraya.
Kumpanya ile beraber biraz arttı bunlar.
O biraz o özlemi gideriyor ama ilk zamanlarda bunları bulamadığımda tabii özlüyordum böyle şeylere gitmeyi.
Hollanda'ca tiyatro izledin mi hiç burada?
İzlemedim. Hollanda'ca bilmiyorum.
Bilmemek tiyatro izlemek için engel değil.
Azadar evet haklısın.
Yok ama izlemedim.
İngilizce bir şeyler izledin mi?
İngilizce galiba geçen sene bir tane gittim ama böyle aktif olarak takip ettiğim bir şey değil.
Peki Türkiye'dekiyle buradaki kültürel farklar ne sence?
Yani bariz şunlar çok büyük kültürel farklar ve bu kültürel farklar seni etkiliyor mu?
İnsanlar farklı. İnsanların iletişim kuruş şekli farklı.
Bunu işte çok görüyorum. Biz Türkiye'de daha dolaylı iletişime alışkınız.
Burada insanlar çok direkt ve net.
Bir şey olunca direkt yüzüne söylüyorlar.
Yine iş ortamından gidersem biz daha hiyerarşik bir toplumdan geliyoruz.
Burası daha hiyerarşik olmayan bir toplum aslında.
Yani şey kelimelerinin bile olmaması işte hanım, bey.
Abi, abla mesela bunlar arada zorluyor bu arada.
Yani Türkiye'de hanım diyebileceğim bir insana burada direkt ismiyle sesleniyorum.
Böyle bir yaş şeyini belirten ya da işte hiyerarşik olarak üstün olduğunu belirten hiçbir şey yok etrafta.
Onlar biraz enteresan. Bazı kelimeler şeyleri çok özlüyorum işte.
Kolay gelsin, eline sağlık.
Yabancılara bunları öğretmeye çalışıyorum elinden geldiğince.
Ve biraz içtenlik diyeyim.
Mesela... Doğum günü konusu.
Bizde birinin doğum günü olunca ona hediye alınır.
Ona pasta alınır, sürpriz yapılır.
Burada doğum günü olunca kendi pastanı senin götürmen gerekiyor.
Hatta herkese hediye alıyorlarmış.
Bu bana çok saçma geliyor.
Benim doğum günüm doğdum diye ve etrafımızdasınız.
İyi ki etrafınızdasın diye hepinize hediye almam gerekiyor gibi bir zihniyetleri var.
Bunlar bana çok ilginç geliyor.
Alışılmadık. Almadın bize Nasmin'e doğum gününde hediye.
Yok ben buna karşıyım.
Doğum günümde özellikle şirkete gitmiyorum.
Kimseye pasta almamak için.
Onlar bana alsın.
Yani çok komik.
Doğum gününde pasta götürmeyi biliyordum da hediye almayı bilmiyordum.
O da bir kültürmüş.
Ben de çok şaşırdım duyunca. Çok ilginç.
Abi abla olayı.
Buna kesinlikle katılıyorum.
Yani kendinden büyük birine abi abla dememek çok rahat edici geliyordu ilk başta.
Yani birine ismiyle hitap etmek bana da hiç düşünmemiştim bak böyle evet.
Yani Carl yani benim çalıştığım tiyatronun işte sahibi.
Büyük böyle hani Carl diyorum o kadar tuhaf geliyordu ki Carl Big Brother demek çok saçma.
Hani abi diyemiyorsun zaten anlaşılmıyor.
Yani ne diyeceğini bilemiyorsun.
Ya bilmiyorum evet ya hiç öyle düşünmemiştim ben de.
Carl abi demek.
İyi olurdu ama dile de oturmuyor bu arada.
Evet oturmuyor ya hani. Alışıyorsun isme.
Şimdi Türkiye'ye gidince de insanlara isimle sesleniyorsun.
Bu sende yani insanlarda ya değişmişsin Nasmina gibi bir şey uyandırıyor mu?
Belki uyandırıyordur. Yani söylemedi kimse bana.
Çünkü dolaylı iletişim kuruyoruz biz.
Burası aksine ama evet yani.
Ya çünkü şey gibi ya hani işte atıyorum sürekli birine ağabey abla diyorsun.
İşte alışıyorsun artık isim söylemeye gittiğinde.
Aa naber Ali diyorsun. Böyle oluyor bozuluyor yani.
Ali mi? Hollanda'ya gitmiş işte bir tarafları kalkmış diyor yani hani.
Komik. Ben yaşadım yani denk geldi.
Ama şey açıklayamıyorsun da bir şeyi.
Komik geliyor yani. Evet.
Bir yandan şey stresini bu arada ortadan kaldırıyor.
Ben onu fark ettim. Belki sende de oluyordur.
Yaş ilerledikçe işte arkadaşının annesi, teyze mi diyeceksin, abla mı diyeceksin.
Bu çok büyük stres. Yani teyze dersen kendini yaşlı mı hissedecek falan muhabbet.
En azından burada o yok.
İşte iyi yandan bakmaya çalışalım.
Evet. Ben arkadaşlarımın annelerine hiçbir zaman teyze demiyorum.
Normalde de, Türkiye'de de olsa.
Güzel taktik. Gayet güzel iltifatlar ediyorum.
Benim şeylimle de alakalı olabilir her neyse.
Peki Hollanda'ya gelirken nasıl beklentilerin vardı?
Herkesin vardır mutlaka ve bu beklentileri karşıladın mı?
Evet yani şöyle Türkiye'de olsaydım ne yapıyor olurduğumu biraz düşünüyorum.
Mesela Türkiye'de olsaydım muhtemelen hala ailemle yaşamam gerekirdi.
Kendi ayaklarımın üzerinde bu kadar duramazdım.
Geldiğimden beri ailemden neredeyse hiçe yakın para aldım.
Kendi kazandığımı bir şekilde kendimi götürüyorum.
Ama Türkiye'de olunca bunu yapamıyorum.
Yani yapamazdım herhalde. Zaten ekonominin hali belli.
Burası biraz onu sağlıyor bence insana.
Bunu da bekliyordum açıkçası burada olurken.
Bu beklentim karşılandı diyebilirim.
Peki şey gibi bir yerde misin?
Bu senin en büyük beklentin miydi?
Kendi ayaklarının üzerinde durabilmek.
Yoksa daha farklı beklentilerin de var mıydı?
İş ya da kariyer ya da atıyorum hani başka bir şey yani.
İş ortamı olarak daha çok çalışmayı beklerdim bu arada.
Burada çok rahatlar bence. Bu iş özel hayat dengesinden çok önem veriyorlar Türkiye'ye göre.
Biz çok çalışmaya alışmışız Türkiye'de.
O biraz beklentimden farklı çıktı ama güzel çıktı.
O yüzden şikayet etmeyeceğim bu konuda.
Onun dışında beklentimin dışında şöyle topluma entegre olamadım diyebilirim aslında.
Yakın Hollandalı arkadaşın var mı desen yok.
Yani yine buradaki arkadaşlarım çevrem hep Türk.
Onu fark ettim. Bu belki biraz beklenti dışı bir şey olabilir.
Yani çevremi, sosyal çevremi ben yine sanki Türkiye'ymiş gibi kurdum burada.
Ya da Türkiye'ye benzer toplumlar işte Yunan, İtalyan falan gibi kuruldu.
Bu beklentimin dışındaydım mesela.
Daha çok Hollandalı arkadaşımın olmasını beklerdim Hollanda'da.
Ama gel gör ki yok.
Bu bir hayal kırıklığı mı senin için?
Çok da değil aslında düşününce.
Çünkü dediğim gibi ilk konuşmada çok tatlı hepsi.
İşte de öyle. Ama derine inince inemiyoruz derine.
Ya şey gibi bir şey. Çok iyi small talk yapıyorlar.
O kadar bir şey soruyorlar ve o kadar gülüyorlar falan.
Sonrasında bir daha hiçbir şey yok.
Evet ilginç geliyor bana da ya.
Bilmiyorum. Kesinlikle. Yani en büyük hayal kırıklığın...
Bu diyebilir miyiz burada? Diyelim hadi.
Sen bir en büyüğünü almak istiyorsun.
Hollandalı erkekler nasıl? Ne diyorsun bu konuyla ilgili?
Ya o da çok enteresan.
Şimdi Türkiye'den gelince lisede hatırlıyorum geldiğimi.
Yani Hollandalı çocuklar o kadar yakışıklı gelmişti ki gözüme böyle.
Sanki hepsi model işte bir doksan soruşun falan çok iyilerdi.
Buraya geldim. Esmerler hoşuma gidiyor.
Yani Hollandalılar çok sıkıcı.
Sanki hepsi aynı. Hep böyle Türk biri olsun ya da işte Türk erkeği ne kadar daha hoşmuş falan der buldum kendime.
Çok enteresan bir şekilde. O yüzden şu an Hollandalılar hiç gözüme güzel gelmeyi bıraktı.
O konuda çok enteresan.
Kadınlar da yine aynı şekilde.
Hepsi birbirinin aynısı geliyor.
Yani çok değişti.
Gözümüz alıştı belki de.
Ama böyle işte giyim tarzları olsun falan bir farklılık görmüyorum kendi aralarında.
Öyle yani bakış açım çok değişti geldiğimden beri.
Aşağılanan Türk erkeklerinin yükselişi oldu.
Yani değerimizin Hollanda'da bilineceğini duymak rahatsız edici.
Buradan Türk kızlarına sesleniyorum.
Bilin değerlerini bence.
Yani Hollandalılar tamam yakışıklı görünüyorlar ama bir karizmaları bir şeyleri yok ya.
Yani çok düzler. Nasıl düzler mesela?
Yani benim duyduğum hep şey hüdükler.
Evet sıkıcılar bir de.
Yani ne bileyim espri anlayışları zaten espri anlayışımız da uymuyor çok fazla bence.
Beraber gülebileceğin bir millet.
Belki kendi aralarında gülüyorlardır da biz çok yani anlaşamıyoruz gibi.
Şey çok duyuyorum mesela.
Bir şeyin düştüğü ya da bir şeyi taşıman gerekiyor.
Ya da sırt çantan var ya da valizin var.
Ama senin ya hani. Ve onun hiçbir şey yok yanında yürürken.
Sana yardım etmez, sormaz falan gibi şeyler çok duyuyorum.
Var mı böyle bir deneyimin? Düşüneyim.
Yok herhalde ama çok da fazla Hollandalı'yla takılmadığımdan dolayı da olabilir.
Ya da yani tanıdığım Hollandalılar da böyle hep işte ne bileyim annesi ya da babası yabancı.
Ya da işte kendisi 7 sene İtalya'da yaşamış falan.
Bu tarz Hollandalılar. O yüzden çok da böyle bir şey deneyimlemedim.
İyi. Güzel. Peki yavaş yavaş sona doğru gelelim.
Yani aslında podcast'ın ismi de o.
Hani bavulunda ne var?
Buraya gelirken yanında getirdiğin bir şeyler yani spesifik olarak bir materyal olmayabilir ama böyle kültürel olarak yanında getirdiğin bir şey var mı?
Ya da seni sen yapan ya ben bununla varım.
Başka ülkeye gitsem de Onu her zaman valizime koyarım.
Bavulumda hep onunla giderim dediğin ne var ya da neler var?
Çok güzel bir soru. Bunu biraz düşündüm.
Yani ismi görüncek dedim.
Bu sorunun geleceğini tahmin ettim.
Çok yine bir konuya girmiş gibi olacağım ama ben Türkiye'den gelirken hep antibiyotik falan getiriyorum.
Çünkü buranın sağlık sistemi kötü.
Yani hasta olunca sadece parasetamol veriyorlar.
Biz de tabii o ağır ilaçlara biraz alışmış durumdayız.
O yüzden Türkiye'den gelirken genelde bavulumda hep ilaç olur.
Bu birincisi. Onun dışında ilk başlarda daha böyle işte anne köfte, biber falan, salça gibi şeyler koyuyordum.
Ama sonra bıraktım onları çünkü burada Türk marketlerinde her şeyi bulabiliyorum.
O sadece ilk başta bir hevesti.
Onun dışında başka ne olur?
Bir defterim olur benim her zaman bavulumda.
Onu diyebilirim. Nereye gidersem gideyim.
Bir defter, bir kalem olur.
Aklıma bir şey gelince hemen not alabileceğim.
İşte biraz da günlük gibi kullanacağım.
Onun dışında kalın kıyafetler.
Her zaman Hollanda'ya gelirken bavulumda olan şeylerden.
Peki buradan Türkiye'ye giderken bavulumda ne oluyor?
Hediyelik. İşte Stroopwafel.
Genelde onu götürüyorum.
Peynir istiyorlar.
Burada Gouda peynirimiz var.
Değişiklik olsun diye.
Biraz yine peynir değil kesinlikle ama işte Türkiye'dekilere değişiklik olsun diye onu götürüyorum.
Bu kadar sanırım başka da bir şey götürmüyorum.
Ne kadar da tatlı arkadaş ya da aile çevren varmış.
Yasa dışı madde istemiyorlar mı senden getirirken getir diye?
Onu götüremiyorsun. Soruyorum yani götürebiliyor musun?
Yok hayır istemiyorlar.
Hiç mi götüremiyorsun Türkiye'ye öyle şeyler?
Benim bildiğim gümrükte seni tutarlarsa götürmeyin.
Yok böyle bitirmeyelim podcastı.
Peki dinleyicilere ya da işte...
Arkadaşlarımıza kimler dinleyecek hiçbir fikrim yok.
İlk kaydımız. Ve onlara son kez...
Son kez.
Son kez. Bu gece son.
Söylemek istediğin bir şey var mı?
Hollanda deneyiminden olabilir.
Türkiye deneyiminden. Nasıl bitirmek istersen.
Nasıl bitirmek isterim?
Şöyle bence. Benim için Hollanda'yı güzel yapan...
Buraya aslında dört senedir beni burada tutan en büyük şey buradaki sosyal çevrem oldu.
O yüzden sanırım burada...
Etrafımdaki herkese buradan teşekkür etmiş olayım.
Çünkü Hollanda gerçekten bu Türk komünitesiyle benim için güzelleşti.
Çok güzel şeyler yapıyoruz burada.
Senin sayende de Saadettin.
Burayı gerçekten yaşanılabilir kalan en büyük şey sizsiniz benim için.
Buradaki ailem benim her zaman burası yani.
O yüzden hem dinleyenlere hem burada şu an Kumpanya'ya teşekkür etmiş bulunayım.
Beni burada tuttuğunuz için, mutlu ettiğiniz için.
Şimdi ağlayacağım. Gözyaşlarım pıt pıt edecek.
Öyle. Şey gibi oldu.
Yarım saat Hollanda'yı çekiştirdin.
Sonunda Hollanda'ya gelip Türkçe tiyatro yapan bir community'yi övdün.
Evet gerçekten. Komik bir kayıt oldu.
Bence çok eğlenceli oldu.
Teşekkür ederim Nasmina. Ben teşekkür ederim beni davet ettiğin için.
Bir sorusu olursa da her zaman bana ulaşabilir.
Seve seve cevap veririm.
Şey gibi sorular mı?
Ya ben... Hollanda'ya gelmek istiyorum ama işte vizem yok.
Partner olur musun? Düşünürüz.
Bir lakata alırız.
En az 50 kişiye hayır der misin?
Demem gerekebilir evet.
Statistik olarak. Güzel.
Bugün konuğumuz Nasmina'ydı ve ilk konuğumuzdu.
İlk kez kaydettik. Teşekkür ederim Nasmina.
Umarım sizi dinlerken keyif alırsınız.
Ya da belki kafanızda bir şeyler varsa soru işaretleri onlara cevap olur.
Eğlenceli vakit geçirirsiniz belki.
Umarım keyifle dinlersiniz.
Bir de bunu söylememi istediler.
Eğer Bavulda Ne Var? podcastini beğendiyseniz lütfen bizi takip etmeyi unutmayın.
Yeni bölümler çekeceğiz.
Böyle bir sürü kişiyle.
Farklı farklı hikayeler.
Bir tek Nasmina gibi ekspatlar değil.
Burada yaşayan manavlar, kasaplar, ayakkabı satanlar, kim olursa, sanatçılar.
Herkeste oturup sohbet etmek istiyoruz.
Herkesin göç hikayesini merak ediyoruz.
Böyle bir podcast serimiz olacak.
Umarım... Siz de keyifle dinlersiniz.
Amsterdam'dan hepinize sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
