
Uykusuz Çizeri İltem Dilek ile Göç, Karikatür ve ‘Mayışlı Yaşam’ Üzerine
8 Aralık 2025 · 43 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Beyoğlu’nda dergi sabahlamalarından Hollanda’da pedal basmaya dönüşen bir hayat ve onun düşündürdükleri. İltem Dilek ile göç, karikatür ve ‘mayışlı yaşam’ üzerine.
Transkript
Merhaba, burası Bavulda Ne Var? podcastı.
Burada Türkiye'den göç edenlerin hikayelerini, yaşadıkları zorluklarını, adaptasyon süreçlerini, Avrupa'daki çalınan bisikletlerini ya da...
Bir sürü sorunu ya da keyifli anı konuşacağımız bir podcast serisi.
Ve bugünkü konuğumuz İltem Dilek.
Selam İltem, hoş geldin.
Nasılsın? Hoş bulduk Saadettin, sen nasılsın?
İyiyim, teşekkür ederim. Ne yapıyorsun burada?
Ya da neler yapıyorsun? Ne zaman göç ettin?
Biraz bize kendinden bahseder misin?
Biraz özetleyebilirim.
8 sene oldu Amsterdam'a geleli.
Az olmadı. Ve kariyer değiştirdim.
Türkiye'de uykusuz dergisinde karikatüristim biliyorsun.
Adımı bilmeyenler de...
Köpocu karikatüründen belki hatırlarlar.
Köpocu'nun çizeri benim. Öyle deyince insanlar aa sen miydin diyorlar.
O 15 Temmuz'da sekiler orta sınıfın sıkışmışlığını iyi yansıtan bir karikatür çizmiştim.
Dört karelik kısa bir şey.
Ve o çok fazla karşılık buldu insanlarda.
Adımı bilmeseler de Köpocu'dan beni hatırlıyorlar öyle söyleyeyim.
İnsanlar genelde. Sonra...
8 sene önce işte buraya gelmeye karar verdim.
Partnerim Hollandalı. Master yapmaya karar verdim gelip.
Yani kariyer değiştirmeye karar verdim.
Çünkü burada karikatür yapmak istemedim.
Sonra bakındım ne yapabilirim, ne yapabilirim.
University of Amsterdam'da Consumer Marketing yüksek lisansı yaptım.
Bana uyacağını düşündüm. Ve orada okurken de onun da kreatif bir yanı var çünkü.
Marketingin. Tabii ki biraz daha kapitalist bir şey ama.
Keyif alıyorum ben. Kendimi okulda okurken neydi?
Ruhsar dizisi vardı hatırlıyor musun?
Senin yaşına yetiyor değil mi? Ben de çok çocukluğum çünkü senden de büyüğüm galiba.
Orada Mazhar galiba kocasının adı.
Cem Davran. Mazhar hatırlıyor musun?
Masaya otururdu. Kreatif fikirler bulurlardı falan.
Çok özenirdim. Aslında düşününce hep bunu düşünmüşümdür.
Karikatür de öyleydi. Masaya oturuyorum.
Önümde açık bir boş kağıt var ya da defterim var.
Kreatif fikirler, o da sancılı da bir şey.
Hiç öyle dışarıdan gözüküyor gibi bir şey de değil.
Ondan sonra ama onu hatırlatan bir iş yaptığımı fark ediyorum.
Çok özenirdim çocukken. Acayip özenirdim.
Master'ımda da onu hissettim.
Çünkü master'da da kreatif bir taraf vardı.
İnsan zihni nasıl işliyor?
İnsan biraz bilinci.
Tabii biraz daha insanları kandırıp bir şey satmak üzerine olsa dahi.
İnsanların bilissel dinamiklerini de öğrettikleri bir alandı.
Çok fazla keyif aldım. Şimdi marketing yapıyorum.
Yani genelde şey olur. İnsanlar beyaz yakalı olup sonradan sanata atlarlar.
Ben önce beyaz yakayı eskeştim.
Aslında ben endüstri mühendisliği mezunuyum.
Hayalimin peşinden koştum.
İyi de oldu kendimi buldum.
O ukdeyle yaşamak istemezdim galiba bir nokta yani ömrümün sonuna kadar.
Çünkü ukde kötü bir şey. Sonra da buraya gelince mayışlı bir işim olsun dedim.
İçimden böyle bir dede çıktı. Hadi ya.
Mayışlı bir işim var yani sonuç olarak.
Çok da memnunum bundan.
Ama uykusuzda da ben yani dergide de biz mayışlıydık.
Ya ben bunu söylüyorum.
Bazen beyazdaki arkadaşlarım çok böyle öfkeyle karşılık veriyorlar.
Şey gibi hissediyorum ben de. Ben de freelancer bir sanatçıyım ve gerçekten maaşlı, başka işler yapmıştım maaşlı.
Bu kadar yorucu ki. Sürekli bir şey üretmek ve ürettiğinden para kazanmaya çalışmak.
Bunu anlatamıyorsun. Ve ben son 1-2 yıldır...
İpratıcı olmalı. Evet. Ve 1-2 yıldır şey diyorum yazılım yapan arkadaşlarımı görünce.
Ben sanırım yazılım yapmak istiyorum.
Yani en azından haftada 4-5 gün 9-5 çalışıp maaşımın geldiği, hafta sonu tatil yapabildiğim, sizin gibi aktivitelere gidebildiğim bir şeyler istiyorum falan diyorum.
Saçmalama diyorlar. Bu aslında normalde insanlar hani işlerini bırakıp sanat yapıyorlar değil mi?
Bu bana...
Ya da diğer insanlara çok cesurca geliyor ya.
Ama bana cesurca gelen şey gibi bir yerden.
Sanatçı olarak yaptığın sanatı bırakıp başka bir beyaz yaka işe dönüyor olman çok daha cesurca geliyor.
Çünkü beyaz yaka bir şekilde para kazanı biriktirip o biriktirdiklerinin arkasına yaslandıklarıyla sanat üretmeye çalışıyor insanlar.
Ya da benim çevremde gördükleri.
O zaman zaten bir dayanağın oluyor.
Sen hiç bir dayanağın olmadan sanat üretiyorsun bunca zaman.
Yani küçük cüz'li bir miktarlarda bir şey belki de.
Ama sonra diyorsun ki yok ya tamam.
Ben sanırım bunu yapmak istiyorum deyip büyük bir değişim hayatını değiştirmek çok daha farklı bir yerden cesurca geliyor bana yani.
Ben şu an geri dönüp baktığımda cahil cesareti görüyorum kendimde.
Çünkü hani ben 30 yaşındaydım buraya geldiğimde.
30 yaşında kariyer değiştireceğim diye geldim Loebs diye.
Ama CV'me bakınca da şöyle bir şey yazıyor.
Endüstri Mühendisliği. İTÜ'de master'ım var.
Tezde bıraktım o master'ı da.
University of Amsterdam'dan önce de bir master'ım var.
Atıyorum işte işletme mühendisliği yazıyor.
İngilizcesi her neyse. Üzerine böyle karikatür.
O kadar Hollandalıların anlamayacağı bir şey ki.
Bizde anlaşılır. Bizde zaten bizim derginin yarısı.
Güzel sanatlardı. İki ekol vardı diyelim.
Yarısı da mühendislerdi.
Bir iki tane de dişçi vardı.
Türkiye'de çok anlaşılır bir şey ama Hollandalıları anlamıyorlardı.
Sonra neyse 30'umdan sonra master yaptım.
İşte koşturdum sıfırdan işlere gittim falan.
Çok zor bir süreçti. Şimdi onu tadını çıkarıyorum açıkçası.
Home office'de çalıştığım için biraz keyfim yerinde.
Office'e gitmek zorunda olmamak da güzel.
O yüzden bence ben beyaz yakalı pek tatmadım.
O da belki daha...
Hem iyiyim kötü. Bir tık daha rahat.
Belki de yaptığın önceki eşliğinle göre.
Peki... Birçok soru var kafamda.
İlk şeyle başlayayım. Çok kendi merak ettiğim soruyla başlayayım.
Mesela yüzün ya da adın bilinmese de yaptığın karakterin, insanların gözünde bir şeyi ya da bir hikayeyi paylaşıyor olmaları ya da çizdiklerin, yaptıkların böyle insanların üzerinde
etki yaratıyor olmalarının yarattığı his nasıl bir şey ya?
Çok merak ediyorum. Bu benim şahsi merakım.
Güzel soru. Ben bununla...
Amatörlüğümü saymayacağım ama 2012'de falan tanıştım uykusuzdan itibaren.
Daha üçüncü haftamda bir karikatürüm patladı.
Bu da yeni bir çizer için. Büyük bir şeydi.
Şimdi bir şey patlayınca sonraki yıllarda.
He tamam diyorsun ama ilk başta çok toysun.
Kendini kabul ettirmeye çalışıyorsun.
Üçüncü haftanda daha köşe sahibi olmuşsun.
Ve gerçekten şimdi bakacak kötü işler yapıyordum.
Kendi hani potansiyelime göre iyiydi belki ama o dönem.
Çok daha şeydi çaylaktı.
Aklım çıkmıştı.
Gurur duyuyorsun. Bilmiyorum değişik bir duygu ama sonra bir yerden sonra ondan hissizleşme başlıyor.
Mesela şimdi her 15 Temmuz'da.
Bu 15 Temmuz'da kendime çok güldüm.
15 Temmuz'da herkes böyle köpücüğü paylaşıyor Instagram'da.
İşte mentionlar akıyor bilmem ne.
Ben o sırada 4 artı 1 indirimle don kovalıyorum bir mağazada.
O kadar... Pardon.
O kadar hissizleşmek ki yani 15'te.
Kim bana mention'lamış, kim beni mention'lamış bahsetmiş.
Aklıma bile gelmiyor belki bazen öyle bir durum.
Yani çok güzel bir duygu ama insandan sonra alışıyor.
Her şey alıştığı gibi. Peki şey gibi hissediyor muydun o dönemlerde?
Bir yerde konuşulduğunda...
Bunu ben yaptım. Bunu ben çizdim falan gibi böyle bir kendiyle gurur duyma gibi bir şey oluyor muydu yani?
Ya oluyor galiba evet tabii.
Bir de daha gençken daha da onun tatlı bir yanı var.
Daha 27 yaşında benim ilk kitabım çıktı.
Yani genç bir yaşta. Çok ve çok hani mesela insanlar bunca yıl çalışıyorlar işte 15 yıl kitabımın üzerine çalıştım falan diyorlar ya da 10 yıldır çiziyorum ben 15 yıldır çiziyorum ama seninkinin böyle bu
kadar ürettiğinin değer görmüş olması çok.
Başka bir haz olsa gerek yok.
Güzeldi evet. Orada şunun da bence etkisi var.
Yani şöyle insanlar beni genelde erkek zannediyorlardı.
Çünkü adım zaten bir şey sinyallemeyen bir isim.
Yani dişil mi, erkek adı mı, kadın adı mı?
Zaten yarısı erkek ismin yarısı kadın ismin.
İlhami Meltem'den geliyor İltem.
Yani 50-50 bir isim.
O yüzden insanlar beni genelde erkek zannediyorlardı.
Öyle bir klişe oluşmuştu.
İşte İltem Dilek kadın mıymış diye bir klişe oluşmuştu o dönem.
O da o sürprizle karşılaşmak imza günlerinde, aa siz kadın mıydınız falan diyorlardı.
O hoşuma gidiyordu çünkü 2000'lerin başında daha doğrusu ben öğrenciyken falan, ortaokuldayken, lisedeyken şöyle bir paye biçiliyordu kadın çizerlere.
Zaten bir tane numunelik alınırdı.
Ona da bir paye biçilirdi.
Yani kadına senden beklentimiz bu gibi bir şey yüklendiğini biliyorum uzaktan.
Diğer her mevzuyu erkekler bilir, çizer.
Senin çizeceğin şey işte adet zamanı yani, red zamanı, whatever.
Ama hani tabii ki çizeceğiz regül dönemimizi ya da işte adet sancılarımızı vesaire ama başka şeyleri de niye çizemiyoruz gibi bir soru olmuştu bende.
Neden hani bu, niçin böyle? Sonra ben tabii ki günlük hayattan hiç böyle cinsiyetimi belli etmeden bir şeyler çizmeye başladım.
O da insanlara değişik geldi. Oradan da bir ilgi çektim.
Hani aa erkek değil miydiniz?
Ay siz erkek gibi çiziyorsunuz falan.
O da böyle geçen bir saatfarkı.org'da da bir söyleşi oldu.
Orada da bahsettim. İlkten bu bana övgü gibi gelmişti.
İşte erkek gibi çiziyorsanız aslında bir övgüydü çünkü.
Çünkü çizerler hep erkektir ve onlar komiktir gibi bir şey vardı.
Sonra da yabancılaştım. Niye bunun üzerinden övülüyorum falan diye.
Değişik bir şeydi ama güzeldi.
Yani genç bir kadın çizer olarak hem okurun.
Çünkü okur hemen dışlar beğenmezse karikatüristi.
Erkekse de dışlar ama kadınsa daha bir dışlar gömer vesaire.
O zaman hepten öyleydi. Şimdi değişti.
Artı çizerler de çok içine almaz.
Yani garip bir kemik bir yapı vardı orada.
Kemikleşmiş bir yapı vardı. Onu kırıp içine girebilmek, kabul görmek, hemen genç yaşta işte 200 senelik karikatürlerimin derlemesinden kitabının çıkarılması bunlar onur eden şeylerdi.
Peki aslında baktığında benim herhalde çok dile getirdiğim bir şey belki de yanlış bilmem ama bu sanat camiası ya da karikatür camiası ya da edebiyat camiası aslında baktığında hani Böyle
çok kimisi biz sosyalistiz, kimisi biz komünistiz, kimisi biz işte liberaliz bilmem neyiz derler.
Ama baktığında çok da erkek egemen.
O yeni değişiyor sanki biraz.
Değişiyor mu peki sence? Bence değişiyor.
2000'lerin başındaki gibi değiliz.
Ha şöyle bizim çizerler özelinde şey kolay kolay değişmez.
Bizimkiler aksi ihtiyara dönüştü ama.
Onlara da selam olsun burada. Ama bence genel olarak şeyler değişiyor.
Türkiye üzerinde de değişiyor gibi geliyor.
Bir sürü kadın çizer var şimdi. Şey de çok.
Bunu söylemek de belki yanlış da.
Yani sürekli erkeklerin aslında daha iyi komedi yapabildiği, stand-up yapabildiği, kadınların...
Güldüremez.
Güldük abi işte kadın ne kadar güldürürse dediği bir şey var.
Ama baktığında gümbür gümbür kadın komedyenler var ve hani erkeklerin yaptığı o seksist şakalardan çok daha iyi, çok daha derinlikli şeyler hazırlıyorlar, metinler hazırlayıp...
Performans yapıyorlar ve çok iyi yani.
Bizim ya dedim ya Hollandalı gibi arada.
Ya bizim bence işlemcimiz daha yüksek erkeklerden.
O yüzden erkekler hangi ara kendilerine böyle bir payya biçti onu da anlamıyorum açıkçası.
Ya şeyi de anlamıyorum ben. Bu kadar çok açık net bir şey gibi geliyor bana.
Kadınların çok kreatif olduğu, erkeklerin bu kadar kreatif olmadığı çok net.
Yani kime sorsan bence böyle söyler.
Yani seksist erkek bile böyle söyler.
Ama iş uygulamaya geldiğinde nedense her şeyi biz biliyoruz tavrı.
Aslında günlük hayatta olmasına beni ilgilendirmiyor ama sanatın ya da sanat üretilen ya da sanat konuşulan yerde çok daha fazla oluyor olması bana çok ikiyüzlü geliyor.
Tabii yani biraz eski zaman ruhu eski zaman dedim çok eskilerdi 80'ler.
Solundan, solunda da çok vardır mesela erkeklerin dilinde eski solcularda farkınlamadan mizojini yakalarsanız o eski dönemin ruhu.
Farkında bile olmuyorlar. Bazen babamı uyarmak zorunda kalıyorum.
Baba bak öyle söylenmez falan diye, bayan denmez diye falan.
Babam da öğrendi o şeyi.
Çünkü onlar eski bir dünyaya ait.
Dünyanın bence bana kalırsa en ileri görüşlü adamı ama arada bazı yerlerde hata yapıyor.
Öğreniyorlar ama. Daha progresif solcular çünkü.
Ama gene de o eski bir anlayış.
Şimdi 2000'ler başında dediğim gibi öyleydi.
Şimdi işte yavaş yavaş...
Bizim kadınların diretmesiyle dönüşecek biraz da.
Oturduğumuz yerden erkekler durduk yere bizi alan açmaz.
Ama kadınlar da diretmeye başladı gibi geliyor.
Şey... Kapılara dayandık.
Koçbaşıyla. Babaannemin şey tabiri var.
Hay ağzın bal yesin böyle.
Yani kesinlikle herhalde şey mottosu gibi yani belki de kumpaynın.
Dünyayı değiştirecekse kadınlar değiştirecek bence.
Bence de öyle. Kadınlar bir adım...
Erkeklerden bir bok olmaz yani.
Ne olabilir ki abi yani? Gördük işte olanı.
Olan bu. Her neyse.
Peki buraya gelince neden çizmek istemedin?
Ya orada iki şey vardı aslında.
Birincisi tükenmişlikti.
Çünkü bu kadar erkek erkek demişken şimdi o yokmuş gibi davranmayayım.
Ben erkeklerle çalışmaktan çok yorulmuştum.
Bir tükenmişlikle de gelmiştim açıkçası Hollanda'ya.
Sonra da dedim ben güzel sanatlar okumadım.
Sanat dünyasını bilmiyorum. Nasıl freelance para kazanılır?
Oraları bilmiyorum. Oralara girmek istemedim açıkçası.
Ve bir taraftan da analitik bir zihnim var benim.
O analitik zihin zaten mizahta da çok işe yarayan bir zihin.
Sonra düşündüm ne yapabilirim?
Mühendislik yapmak istemiyorum.
Ve marketinge kreatif ve kendime yakın buldum içinde.
Çünkü reklam da var, o da var, bu da var.
Ajanslarla çalışıyorsun bilmem ne falan.
O tükenmişlikle ve nasıl diyeyim?
Düzenli bir yerden para kazanmazsam geçinemeyeceğim korkusuyla da aslında oldu.
O tükenmişlikle de oldu aslında.
Öyle yani memnunum ama.
Ve şimdi yavaş yavaş tekrar başladım.
Bir şeyler üretmeye bakalım. Önümüzdeki günlerde belli olur.
Sürpriz bir şeyler mi var? Sürpriz değil de biraz benim kendimi kaldırıp ittirip bir şey yapıp yapmama bağlı.
Ama bir şeyler oluşuyor İstanbul'da.
Yapacak mısın burada atölyeyi?
Atölyeyi yapmayı düşünüyorum evet.
İnsanlardan da güzel tepkiler geldi.
Eğlencesine bir şey yapabiliriz.
Burada bir şeyler yapalım ya.
Yapalım bence de. Yani iki tane büyük masamız var.
Kuralım burada. Ne bileyim bir şeyler içip çizim yapıp sohbet ettiğimiz bir gece yapılır yani.
Bir deneyelim. Tamam. Peki karikatür bırakılabilen bir şey mi peki?
Hani örnek veriyorum şimdi marketing yapıyorsun ya da hani başka ne iş yaparsan yap.
Kesinlikle ben bunu bıraktım deyince bırakılabilen bir şey mi?
Bu da beni merak ettiğim bir şey.
Yani sanat ben yapmıyorum, yapmak istemiyorum dediğinde bırakabildiğin bir şey mi?
Ya hiç o zaman tam bırakamıyorsun.
Hep elinde bir kalem kağıt bir şeyler çiziyorsun kıyıya köşeye.
Ama bir tükenmişlikle bir süre görmek istemedim.
Ama sonra tekrar başladım.
Bir şey okuyorum, not alıyorum.
Bir yerde Amsterdam'da gezinirken değişik...
Demir parçaları görüyorum. Onların fotoğrafını çekiyorum.
Onun üzerine işte Procreate'de, iPad'de Batman çiziyorum falan gibi.
Yani bir şekilde seni tabii ki bırakmıyor.
Bir de çizmek görsel hafıza ya da görselliğe duyulan ilgiye bilmiyorum artık nasıl tanımlarız onu.
Farklı bir şey. Ondan kopamıyorsunuz.
Ben mesela okuduğum şeyi unutuyorum ama okuduğum şeyi çizersem onu unutmuyorum.
O yüzden kitap okurken, tarih kitabı okurken not alırım hep çizerim.
İşte at üzerinde koşan bilmem ne falan çizerim.
Öyle aklımda kalıyor. Tabii ki de bırakabildiğim bir şey olmadı hiç o zaman.
Hep benim de yani. Değil mi?
Tabii. Peki bırakabildiğin bir şey değil.
Ama bu yaptıklarını bir yerde gösterme merakı ne oluyor?
Sonuç itibariyle yaptıklarımızı bir şekilde bir yerde birilerine gösterme hissiyatı hep vardı.
En azından benim vardı.
Senin bu ihtiyacın oluyor mu?
Güzel soru. Düşünmem lazım.
Olmadı galiba ya bir süre ama sonra tekrar birikiyor.
Bakalım. Artık bir şeyler yapmayı düşünüyorum.
Bir karakter de yarat...
Tamam ama biraz kendimi ittirmem lazım.
İstanbul'da söz de verdim.
Bir oluşuma bakalım.
Böyle söyleyeyim de çizmek zorunda kalayım.
İstanbul'da bir yere çizim yapmaya söz vermiş İlten.
Evet. Önümüzdeki aylarda bir şey de gelecekmiş.
Haberini salın. Peki burada marketing yapıyorsun.
Peki sence burada marketing alanı nasıl?
Hiç Türkiye'de böyle bir deneyimin var mıydı?
Yoktu. Ve hani marketingi aslında kreatif olduğu için seçtin.
Diğerlerine nazaran evet.
Peki marketing alanındaki neyi sen yapıyorsun?
Neyi yapıyorum? Çünkü çok büyük bir şey değil mi?
Tabii tabii büyük bir şey. Aslına bakarsan her şeyden biraz da denedim.
O da iyi bir tecrübe oldu.
Ama daha çok ben işin teorik kısmını çok keyifle okudum yüksek lisansta.
Bir markanın kimliği vesaire bunları görsellerle, ajanslarla çalışarak oluşturmak vesaire bilinirliği artırmak, marka bilinirliğini artırmak.
Bana keyifli geliyor. Çünkü burada bir challenge var aslında.
Bizim çalıştığım yer de Avrupa'da yeni.
İde. Yeni sayılır hala.
Ve şimdi o 1990'lar Japon firması imajından başka bir yere getirdim.
O kendi çocuğun gibi oluyor bir yerden sonra.
Oraya getirirken de kreatiflerle çalışıyorsun.
Ya da kendinde bir şeyler yapıyorsun zaten.
Ve o kreatiflerin de beyninin nasıl çalıştığını bildiğim için bence iyi idare ediyorum işin proje kısmında.
Ama marketingden hemen her şeyi yaptım ve hala da yapıyorum çeşitli şeyler.
En çok keyif aldığım kısımlar ajanslarla çalışmak ama.
Güzel, keyifli oluyor. Çünkü görsel bir şeyler var orada.
Ajanslara iş veriyorsun sen değil mi?
Evet, evet. Kreatif ilifler falan hazırlıyorum.
Peki senin taşıdığın bir marka gibi bir şey mi oldu aslında?
Hani kurulduğundan beri vardığında bir tık beraber büyüdüğünüz gibi bir şey mi oldu?
Biraz öyle oldu, evet, evet.
Kaç sene oldu? 5 sene oldu işte.
Marka da Avrupa'da herhalde.
7 senedir falan Avrupa'da.
Bayağı. Evet yani büyük çoğunluğunu ben geçirdim.
Bir yerden bir yere getirdim.
Hala olmasını istediğim yerde olmasa da bir challenge var önümde.
Ve onu yapabiliyor olmak, onun görsel şeylere dayanması hoşuma gidiyor.
Özelliği ise adını söyledim mi? Kimsenin bileceği bir marka değil.
Öyle bir şey değil.
B2B denilen yani. Business to business.
Peki bu markanın yani...
İşin sende yarattığı başka bir şey oldu mu?
Kreatif bir alanı var diyorsun.
Aslında şu alanımı da keşfetmeme vesile oldu gibi bir şeyin var mı?
Tabii tabii. Oraları da aslında hayatta kendim...
Oraları da kendimde hayatta bir tatmak ve görmek istedim.
Hollanda'ya ilk geldiğimde.
Çünkü ben biraz yaban bir insanım.
Ama öyle bir yerde çalışınca o yabanlıkla da tabii insan yüzleşmek zorunda kalıyor.
Bir takım olarak çalışmak zorunda kalıyorsun.
Bir sürü her milletten insan var işte.
Hani daha yeni gelmişsin Hollanda'ya.
Kendini onlara göre ayarlıyorsun.
Yeni iletişim şekilleri keşfediyorsun.
Bence insanın başka şeyler deneyip çünkü artık insan hayatı çok uzun.
80 sene yaşarız herhalde diye düşünüyorum bir aksilik olmazsa.
Eskiden... Ne bileyim yani 40'da falan ölüyorlarmış.
Benim şimdi bu mantıkla 2 sene ölmem lazım.
Zaten 5 tane çocuk yapmış gidiyordum hani.
Belli de olmazsa böyle herkesin bir ömrü vardır da.
En azından 5 çocuğa falan diyormuşum.
En azından. 80 senelik ömürde eskisi gibi tek bir iş yapıp da emekli olmak biraz kısıtlayıcı geliyor.
Dedem mesela hep bunu anlatırım.
2 sene önce rahmetli oldu çok severdim dedemi.
Dedem 41 yaşında emekli olup 90 yaşına kadar yaşadı ve kalan 50 senede kumar oynayıp sigara içti ve...
Yani hayatını yaşadığın nasıl mükemmel bir jenerasyon o anlamda.
41'inde emekli oluyorsun ve tek bir iş yapmışsın.
O işte sana yetiyor. Oradan gelen emeklilik maaşıyla kumarını oynuyorsun.
Her gün kıraathaneye gidiyorsun. Keyfini çatıyorsun falan.
Ama bizim ömrümüz biraz daha farklı.
Biz sürekli keşif halindeyiz bizim jenerasyon.
O yüzden tek bir iş yapmak, tek bir şey denemek bana kısıtlayıcı da geliyor açıkçası.
Öyle. Biraz yabanlığımı atmaya çalışıyorum işte.
Peki büyük bir...
Grup, timle beraber mi çalışıyorsun?
Kaç kişiyle beraber çalışıyorsun? Çok da değil aslında.
Yani bizim takımımız üç kişilik bir dördüncü gelecek.
Ama işte arada salespeople, satışçılarla falan çalışmak zorundasın.
Çok büyük bir yer değil ama bana yetiyor.
Onlarla bile baş etmek bana yetiyor.
Çünkü gerçekten karikatür çok insanı yalnızlaştıran da bir işti.
Tabii ki dergiye gidip muhabbet ediyorduk.
Bilmem ne insanlarla, çizerlerle oturuyorduk gidiyorduk ama günün sonunda böyle bir kendi içine kapanıp...
O boş kağıdı doldurmak zorundasın ve kendi içinde bir şeyleri aslında donelerim var, defterlerim vardı.
Atıyorum done defterlerim ve eskiz defterlerim.
Garip garip cümleler yazıyor içinde, garip garip tipler var falan.
Hani birisi açsa, beni tanımasa deli falan der.
Ama oradan saçma sapan şeyler.
Oradan işte o mayalanıyor, kendi içinde...
Bir süreçten geçiyor. Çünkü ilk aklına geleni çizmek ya da mizahda da öyle belki stand-up'ta da öyledir.
İlk aklına gelen şakayı yapmak genelde çiğ kalır.
O çok eskide kaldı. İlk mizah denemelerinde işe yarıyormuştur.
Şimdi artık öyle değil. Artık insanlar daha böyle detaylı, daha böyle delikat.
Türkçesi nedir delikatım bilemedim.
Böyle bir şey bekliyorlar. Bunu yapabilmek için yalnızlaşıyorsun.
Bir masaya kapanıyorsun. O da beni yabanlaştırdı.
Gerçekten yaban. bir insana dönüştüm.
Sosyal yetilerim azaldı.
Öğrenciyken çok sosyaldim.
Sonra bir baktım 20 liranın ikinci yarısı hep evdeyim.
Pazartesileri bizim şeyimiz. Matbaa günümüz.
İnsanlar dışarıda içerken ben böyle harıl harıl harıl bir şeyler düşünüyorum, bir şeyler çiziyorum.
Yalnızlaştırmıştı beni. O da tüketici oldu açıkçası.
Dışarıdan gözüktüğü kadar neşesi bol bir iş değil aslında ama bir yandan da çok keyifli, çok doyurucu bir iş.
Karikatür. Oraya da bağlamış olayım.
Hep kötü yönlerinden de bahsettim.
Evet evet. Peki bu beyaz zeka dediğiniz Beş yıldır da yapıyor musun gerçi?
Beklediğin gibi mi? Çıktım yani.
Beklediğin gibi oldum. Umduğum gibi mi?
Beklediğimden daha iyi oldu.
Çünkü home office çalışıyorum. Ama yani bir ofise gidersem herhalde hayal kırıklığına uğrarım.
Hibrit çalışmayı istiyorum ama gene yabanileşiyorsun gene.
Çünkü herkesi ondan görmek diye bir şey değil.
Ben de sanırım şey mesela insanlar o kadar bağlıyım ki tek başıma evde çalışamıyorum.
Buraya geliyorum. Stüdyoda çalışıyorum.
Stüdyodayken de mutlaka birilerine yer gelsenize diyorum.
Ama dışa dönüp insansındır belki.
Belki de ondan ama mesela sonra eve gidiyorum diyorum ki Allah'ım ya ne kadar yoruldum sosyalleştiğim için.
Film bitiyor gene de. Bitiyor ve hani şey diyorum keşke beyaz yaka masa başında çalıştığım bir işim olsa ve sonra şimdi senin gibi birinden de şey duyunca.
İnsanlarla da arada...
İnsanoğlu çok tuhaf ya.
Evet. Ama sosyal varlıklarız ve kesinlikle home office insan doğasına uygun bir şey değil.
O yüzden ben de co-working space'lere falan gidiyorum.
Oralarda çalışıyorum ediyorum ama birazcık...
Tabii bir özgürlük de veriyor home office ama bir yandan da seni yalnızlaştırıyor.
Gene döndüm dolaştım. Yabaneleştiğim bir iş buldum kendime.
Peki 8 yıldır buradasın ya.
Vatandaş oldun mu? Tabii tabii.
3 senedir vatandaşım. 2 kere de oy verdim.
Neye oy verdin diye sorabiliyor muyuz?
En yakışıklısına oy verdim. Hadi ya.
Ne hissediyorsun verdiğin partini kazandığında?
Çok iyi hissediyorum. Gerçekten mi?
Hiç yaşamadım sanırım. Evet çok iyi bir his.
Gerçekten. Şey gibi hissediyorum.
Bunu kaçırmışım gibi hissediyorum.
Sen de olmadın. Olmadım.
Benim daha 3 yılım var. 3 yılın var.
Aynen. Ben de çok isterim ya oy verdiğim birinin kazanmasını.
Ne olduğunu bilmiyorum yok artık biliyor musun?
Mahalle seçimi bile olsa oy versem ve kazansa.
Benim de ilk defa oldu. Çok isterdim yani.
Güzel bir his. Ah güzel.
Peki mutlu musun Hollanda'dan?
Yani nasıl göç ettin? Erkek arkadaşın...
vasıtasıyla mı geldin? Aslında oraları konuşacaktık ama o kadar senin işin ve kafamdaki soruları da sormak istedim ki Erdoğan.
Ama benim garip bir tabii kariyer yolculuğum olduğu için.
Dedim ya genelde tam tersidir.
Anlıyorum o soruları da. Hollanda'da mutlu musun sorusu da çok güzel ve komplike bir cevabı olabilecek bir soru bence.
Bir kere mutluyum ve huzurluyum o kesin.
Çünkü artık bu şımarıklık olur.
Ben bisikletle 10 dakikada şuradan şuraya gidiyorum.
1 dakikada bisikletle yogama gidiyorum.
2 kişilik akşam yemeği gibi bir para ödüyorum bir ayda yoga salonuna.
Bunlar Türkiye'de artık lüks kaçmaya başladı.
O yüzden öyle bir şımarıklığı yapmıyorum.
Ama tabii ki Antalya'da büyümüş bir insan evladı olarak da sıcak havaya, güneşe, denize özlüyorum.
Yani o nereye ait olduğunu bilememek, biraz oradan biraz oradan yaşamak gibi.
Oraya gidince burayı çok özlüyorum.
Bir yerden sonra. Ay huzurluymuşum ben.
Ay çok araba var. Ay ailem çok görüyor beni falan diye.
Buraya geliyorum. İki ay sonra başlıyorum.
Güneş görmek istiyorum. Deniz görmek istiyorum.
Çok seyahat edince de o da bence biraz çok gidince dengeleniyor gibi.
Peki ilk buraya okulla mı geldin?
Okul için mi geldin? Nasıl geldin? Onu da biraz değineyim ona da.
Şöyle sevgilimle biz İstanbul'da tanıştık.
Hollandalı kendisi. İş için geldiğinde tesadüfen tanıştık.
Ve İstanbul'da yaşamaya karar vermiştik.
Çünkü o her geldiğinde çok mutlu oluyordu.
Ben Hollanda'yı sadece bir kere yazın gördüğüm için o da güneşli zamana denk gelmişim herhalde.
Hiç anlamıyordum niye çok sevindiğini.
Tamam İstanbul'un görkemli bir şehri olduğunu biliyorum.
Ben de Antalya'dan ona çekildim gittim ama.
Üniversiteden gittiğimiz zaman Antalya'dan İstanbul'a o görkeme çekildim.
Ama yine de bu kadar heyecanlanması anlamıyordum.
Avrupalısın ya bizim gözümüz hep Avrupa daha büyük bir yerdedir.
Şimdi partnerim orada iş bakmaya başladı.
Derken biraz Türkiye karışınca vazgeçtik İstanbul işinden.
Buraya geldik. Ben burada master'a başladım.
Sonra yavaş yavaş da çalıştım.
Yani master'a başladım. Ondan önce çalışmıştım biraz.
Sonrasında hemen iş buldum.
Şanslıyım bence. Çünkü gerçekten CV'm çok kafa karıştırıcı Hollandalılar için.
Böyle bir şekilde düzenimi tutturdum yani.
Ya kafa karıştırıcı ama burada şey gibi de bir şey çok duyduğum, birazcık da tanık olduğum bir şey geldi benim.
Örnek veriyorum. Beyaz yaka bir işe başvuruyorsun ama aslında seninle sohbet ediyorlar.
Yani o işi yapabilecek çok fazla insan var büyük ihtimalle.
Ama senin insan olarak da nasıl bir insan olduğun çok değerli.
Ya da background'un da örnek veriyorum.
Senin belki çizim yapmış olman da onlara çok cazip gelmiş olabilir gibi düşünüyor musun?
Her yerde tabii ki geçerli değil bu.
Çünkü orada da insanlar bin tane başvuru var.
Bir an evvel sonuca ulaşmak istiyorlar.
Ama ben bu iş yerinde onun da birazcık ilgi çektiğini düşünüyorum.
Bir gün aradım bir meslektaşımı bir şey sormak için alakasız.
Aa ben de senin Instagram'da şuna gösteriyordum falan dedi.
O da seni ilginç bir insan yapıyor.
Her zaman bir şekilde bir kredisi var bence yaratıcı olmanın.
Peki şey kafanda var mıydı?
Ya ben hayatımın bir bölümünde mutlaka zaten yurt dışına çıkacağım.
Hayatıma orada devam edeceğim gibi bir şey var mıydı?
Yoktu biliyor musun? Çünkü bizim jenerasyon İstanbul'da çok mutluydu ve İstanbul'dan gitmeyi hiç istemiyordu.
İstanbul'un, Beyoğlu'nun en böyle cascaflı zamanlarını yaşadık.
Ve hiç ben duymadım ben İstanbul'dan gideceğim, yurt dışına gideceğim diyen bir yaşıtımı.
Ta ki 2014-2015'lere kadar.
O yüzden yoktu bende. İstanbul'da da yaşamaya devam edecektim ben kafamda partnerimle.
Ama sonra her şey çok hızlı değişti.
Ve böyle oldu yani hayat bizi bu noktaya getirdi.
Peki şey diyor musun İltem?
Ben hayatımın bir yerinde Türkiye'ye dönerim.
Türkiye'de bir yazlık alırım.
Kesinlikle diyorum ya. Ben Akdeniz'e döneceğim.
Peki bu Türkiye mi Akdeniz senin için yoksa İtalya, İspanya gibi?
E şıkkı hepsi. Ne olursa yani.
Türkiye çok bozarsa artık İtalya, Yunan.
İspanya biraz uzak geliyor da İtalya ve Yunan.
Yunan zaten çok benziyor bize biliyorsunuz.
İtalya da olur. Biraz Roma İmparatorluğundan bir bağımız var.
Bir geçmişimiz var. Cenevizliler çok gelmiş gitmiş falan.
O yüzden o ülkelerin hepsi olur.
Portekiz olmaz ama okyanus kenarı.
Gitmedim merak da etmiyorum. Bana Akdeniz lazım.
Çünkü şeyden de soruyorum aslında.
Kimle sohbet ettiysek herkes bir şekilde finalde şuna geliyor.
Ben galiba hani belli bir yerinde hayatımın mutlaka Türkiye'ye dönerim.
Ya da işte başka bir ülkeye giderim.
Çünkü temeldeki sorunlarımız burada hava durumu gibi.
Hani o kadar basık ve depresif ki.
Bunu anlattığında şey diyor arkadaşlar.
Şımarıklık yapıyorsun. Sanırım yaşamayan anlamıyor.
Yaşayamayan anlamaz bence de.
Yani bu çok depresif bir şey ya.
Sen bu hava durumu...
Yılın kaç ay buradasın? Genelde buradayım.
Çok sık ve az...
kalmak suretiyle gidiyorum.
O yüzden tecrübe ediyorum her ayını maalesef.
Şeyden soracağım. Bu depresifliği aslında bu havanın kötülüğünü bir şekilde atıyorsun ya onun üzerine.
Ne yapıyorsun bunun için? Çünkü geçen yıl son 20 yılın 50 yılın güneşsiz en uzun günü.
Kapkıranlık. Yani 25 gün güneş hiç doğmamış neredeyse.
Bunlar için neler yapıyorsun?
Sosyal etkinlik ya da kültür sanatı olarak gittin tıkıldın.
Vakit geçirdiğin nereler var?
Güzel soru. Ben kışın sanırım çok içime kapanıyorum ama kışın tabii ki bunu yenmek için, o kapkaranlıkla baş edebilmek için bir yerlere gitmek zorundasınız.
Bir şeyler tüketmek zorundasınız. Kumpanyanın stand-up'larına, oyunlarına vesaire geliyorum mesela örnek olarak.
Ya da başka kültürel etkinliklere gidiyorum.
Sinemaya gidiyorum. Onları yapmazsak zaten hepten.
İçimiz kararacak gibi bir durum var.
Ve gerçekten de çok garip oluyor.
Sokaklar bomboş, dışarısı puslu, buz gibi.
Birden bir atıyorum sinema salonuna giriyorsunuz.
Birden bir tiyatro salonuna giriyorsunuz.
İşte Concerte Heba'ya giriyorsunuz.
Bir restorana giriyorsunuz. Sanki bir anda Magic Mushroom yiyip tavşan deliğinden aşağı atlayan Alice gibi yeni bir dünyaya giriyorsunuz.
Öyle bir şey var fark ediyor musun? Bir anda hayat varmış.
Hani bir yerlerde hayat varmış hissi oluyor.
Çünkü sokaklar çok soğuk.
Bir de puslu zamanları var ya Hollanda'da.
Bir pus çöker. Ben ondan hiç hoşlanmam.
O zaman hep böyle yazlık fotoğraflarımı açıp bakarım telefondan kendime gelmek için.
Onları yapmak zorunda kalıyoruz.
Zaten yapmak zorunda kalmıyoruz.
Seviyoruz ama onları yapmazsak da kış geçmiyor.
Bir de yoga benim için ve şimdi yeni bir uğraş buldum.
Movement Stüdyolar var ya. Biraz sizin doğaçlamalara benziyor galiba.
Yerlerde böyle bir şeyler yapıyoruz falan.
O bir tık daha fiziksel bir şey. Fiziksel tabii tabii.
Biraz daha spora yakın. Ama şeyi duydum gelenlerden.
Biz doğaçlamada bunu yapıyorduk diyenleri duydum.
Bazı hareketler için. O da bana çok iyi geldi.
Çünkü orada bir community... Duygu'su var ve insanlarla ikili çalışıyorsun sürekli.
O ikinci kişi hep değişiyor.
Ve o benim içimdeki yabanlığı dağıtma yardımcı olduğu için.
Çok mutluyum, memnunum.
Gelsene bir gün bizim doğaçlama atölyesine.
Ay onu beceremem ya. Becerirsin ya.
O çok büyük cesaret isteyen bir şey değil mi? Hiç değil.
Atölye burada sınıfın içinde. Böyle sınıf içinde dersler yapıyoruz, atölye yapıyoruz.
Bir gün bir böyle günübirlik olan atölyelerden birine ben seni davet ediyorum.
Tamam, olur. Böyle gelen arkadaşlarımızdan çok duyduğum şey mesela terapistleri çok.
Doğaçlama atölyesi gibi şeylere gitmelerini.
O yüzden ben ilk defa duydum bu ülkeye geldiğimde insanların, terapistlerin böyle şeyler söylüyor olmasını.
Bir gel bir kere deneyimle.
Bir şey daha merak ediyorum.
Şimdi Türkiye'de, İstanbul'da büyük ihtimalle kültür sanat alanında birçok komünitin içindeydin ya da bir komünitin vardı.
Evet. Ve orada bir şekilde Türkiye'de oyunlara gidiyordun ya da bir şeyler yapıyordun.
Burada Türkiye'deki yaptığın kadar yapabiliyor musun?
O kadar çok çeşitlilik var mı?
Ve varsa... Ya da yoksa da fark etmez.
Arada nasıl bir fark görüyorsun?
Ya dil engeli var zaten.
Şimdi ben vatandaşım ama yani bunu bir milliyetçi bir Hollandalı...
İzlese ve dinlese ve anlasa kızar.
Hollanda'cığım benim hala çok zayıf.
İşte derdimi anlatacak kadar tabii ki konuşuyorum ama.
O yüzden yapabileceğim şeyleri kısıtlıyor.
İlk bir kere dil engeli var. İki, ben batının üretimlerinde bu kadar, neoliberal batının üretimlerinde üretimlerinden çok tad almıyorum.
Çünkü beyaz adamın derdini anlatıyor.
Beyaz adamın derdi de açıkçası benim dertlerimle pek alakalı gelmiyor.
O yüzden mezrabı çok seviyorum. Çünkü mezrab çok kültürlü bir yer.
Batı, Anadolu diye isim geldi.
Batı Avrupalı da var, Rus da var, İranlı da var.
Yani her milletten insan var ve oradaki o çeşitlilik, o bir şekilde ortak bir paydada buluşma fikri, o international ortamlar hoşuma gidiyor.
Birkaç Hollandalı yazar okudum ne bileyim.
Hollandalı bir şeyler, Hollandalıların ürettiği bazı filmleri falan tüketmeye çalıştım.
Ben keyif almıyorum açıkçası. Çok hoşuma gitmiyor ama ben önyargılı bir insanımdır.
Yani o yüzden belki başkası keyif alır.
Ben Orta Doğu'nun ve Doğu Akdeniz'in katman katman olmasına, çok çeşitli olmasına.
Yani müziğimiz bile bir dinlersiniz arkadan darbuka vurur.
Arkadan işte ne bileyim katman katman müzik gelir şimdi.
Enstrümanlar aklıma gelmiyor.
Batı daha sadedir. O sadelik beni çok çekmiyor açıkçası.
O yüzden İstanbul'a gittiğimde hemen oradaki bir de Viena'ya denk geldim.
Hemen orada İstanbul'da Beyoğlu'nda da bayağı yine açılmış.
Beyoğlu biraz eski günlerine dönmüş gibi geldi.
Orada hemen sanat galerilerini gezdim ve çok keyif aldım.
Daha çok keyif alıyorum kendi memleketimde.
Ben de ortalama böyle şeyleri düşünüyorum, hissediyorum.
Çok daha zengin geliyor.
Bizim kültürümüzün çok daha zengin olduğunu buraya gelince öğrendim.
Çünkü yıllarca hani...
Batı özentisi ile bir şekilde sanat camiasında hep bir şeylere kulak misafir oluyoruz.
Çünkü hiç gitmediğin, bilmediğin bir yer.
Ve birileri Batı ile ilgili işte ya da Avrupa ile ilgili aa öyle böyle falan diyor.
Bir geliyorsun yok.
Yani hani gerçekten %100 katıldığım şey beyaz insan sorunu.
Ve gerçekten beyaz insan sorunu dediğin şey kimsenin sorununu küçümsemek gibi bir yerden değil.
Yok canım hitap etmiyor.
Yani nasıl söyleyeyim sana bir insani bir sorun gibi gelmiyor bana.
Yani aslında bir yerde baktığında Orta Doğu'da çok basit yaşam sorunu varken, hayatta kalma sorunu varken burada hani işte bisikletimin, bisiklet yollarını hala yapmıyorlar.
Yani o kadar günlük sorunlar var ki biz artık günlük sorunlarla çok ilgilenmiyoruz.
Hayatımızı ya da bir sonraki nesli ilgilendiren ve bunları için daha nasıl iyi bir gelecek sunabiliriz sorunları beni çok daha mutlu ediyor.
Ya sanatta da bu tarz şeyleri çok...
göz önünde tutuyor. En azından Türkiye.
Yani politik bir şeyler izliyorsun gittiğinde ya da bir sergiye gidiyorsun.
Sergideki Türkiye'li ya da Ortadoğlu sanatçıların resimlerini gördüğünde bile politize oluyorsun.
Orada bir şey var. Görüyorsun. Yani protest bir şey var.
Burada hiç öyle bir şey yok.
Ya da bana denk gelmedi. Ya da ben o kadar çok görmedim.
Bana da denk gelmedi. Ve hani o yüzden şey gibi geliyor bana.
Çok okey. Bir fon var.
Birilerine fonlar veriliyor. O fonlar küçük sanatçılara küçük paralar.
Büyük sanatçılara çok büyük paralar.
Ve Çok büyük paralar verilen sanatçıların işlerini görmek için de zengin olman gerekiyor.
Çünkü çok pahalı biletler. 100 euro, 80 euroya bilet satıyorlar.
Zaten ona ben gitmiyorum. O yüzden de çok tuhaf.
O yüzden böyle ortalama aynı şeyleri düşünmemize nedense bir yandaş bulmuşum gibi hissettim.
Peki yavaş yavaş toplayacağım.
Burayla ilgili nasıl bir gelecek düşünüyorsun kendinde?
Burada nasıl bir şey daha bu ben beyaz yaka alanında devam edeceğim ve bundan çok mutluyum gibi bir hani kafanda bir tasarladığın bir şey var mı?
Yoksa aslında aynı anda ötekilerini de yapacağım ve bir şekilde Hollanda'da ya da Amsterdam'da ya da başka bir yerde başka bir Avrupa ülkesinde hayatımı çift yönlü sürdürürüm gibi bir şeyin var mı?
Güzel soru. Ben sürekli bunu düşünüyorum.
Bir kere lokasyon olarak çift lokasyonlu bir hayat kesin istiyorum.
O kesin. Bu Kasımları hiç sevmem.
Aralıkları hiç sevmem. Ocakları sevmem Hollanda'da.
O aylarda kaçabileceğim ikinci bir Akdeniz evi olsun istiyorum.
İş olarak da evet bence biraz yaratıcı yanımı da kullandığım bir hayat olacaktır.
Çünkü hayat kupkuru da yaşanmıyor.
Amiyane tabirle. Bir kere yaratmanın da keyfine varınca insan bir şeyler yapmanın kreatif anlamda oradan vazgeçemiyor galiba bir şekilde.
Az da olsa hayatında kalıyor.
O yüzden yapacağımı düşünüyorum.
Peki bu yapacağın şeyler tekrar aynı yere gelmek gibi olmasın da örnek veriyorum.
Mesela bir şey girişimi gibi olabilir mi?
Burada Türkiye'li ya da International, Middle Eastern bilmiyorum ama çizen insanları bir araya toplayıp küçük küçük...
Bir şeylerle başlayıp belki sonrasında bir dergi çıkartmak gibi bir şey olur mu?
Güzel bir fikir bu. Bunu da düşünmeye başladım.
Geçen Minem'le senin yayını dinledim.
Onun benzer projesi olmuş.
Ben dedim ya ben yaban bir insanım.
Böyle şeyler aslında yapsam ne güzel olur diye düşündüm.
Çünkü bu işte tecrübeliyim diye düşünüyorum.
Hikaye anlatma, yaratma kısmı da hiç fena değil.
Mizahta da iyiyim. Gözlemde de iyi olduğunu düşünüyorum genel olarak.
Ama işte beyaz yaka insanın gerçekten zamanını çok da çalan bir hayat.
O yüzden hayal kuruyorum ama hiçbir şekilde adım atamıyorum şu an.
Çünkü ben yanlış anlamazsam şeye sinirleniyorum.
Kendimce ne haddimeyse.
Nacizane mesela senin işlerin ve senin bakış açın ne kadar tanıyorsam bana mesela çok değerli ve şey gibi yerden geliyor.
Mesela herhangi bir kız çocuğuna motive edebilecek bir bakış açısı ve bir düşünce gibi geliyor tamam mı?
Ve bu düşüncede ve bu bakış açısındaki insanlar...
üretmeyince, kendi kabuğunda kalınca sadece böyle eş, dost, arkadaş ortamlarında, sanat ortamlarında konuşunca ve oralarda bir şeyler söyleyince ben çok sinirleniyorum.
Çünkü aslında ulaşılması gereken, o sanat ortamlarındaki insanların zaten her biri çok bir şey bildiklerini iddia eden, düşünen insanlar.
Ulaşılması gerekenler aslında belki o kız çocukları ya da O gidilmesi gereken ya da ulaşılması gereken belki burada aynı sorunu paylaşsın başka göçmen ya da mülteci ya da başka sorunlara ortak paylaşan
insanlar. Bu o yüzden hani tabii ki insanların tercihi de.
Yani o yüzden böyle hani bu yapıda bu düşüncede olan insanların böyle üretiminde mutlaka bir yerlerde parmaklarının olmasını çok isterim.
Ve o yüzden hani de soruyorum hani böyle bir şeyler yapsan keşke ya da yapar mısın düşünüyor musun diye de merak ettiğim bir yerden soruyorum yani.
Düşünüyorum kesinlikle çünkü zaten şöyle bir şey de var.
Fark ettim ki göçmen olunca Anadolu'nun tarihini çok okumaya başladım.
Anadolu'dan kastım bize anlatılan bir ana akım bir tarih var.
1071'de bir anda böyle kapılar açıldı.
Ondan öncesi hiçbir zayit değil.
Ondan sonrası sadece bir zayit gibi böyle garip bir böyle fetihçi bir anlatı var.
Ayasofya'da aynısı yapıldı.
Orası nedense zaten bizim şehrimizde olan yer, müze olan yer bir anda tekrar fethedildi.
Ondan sonra benim için bir kırılma oldu ve ben...
Anadolu'nun tarihini daha araştırmaya okumaya başladım.
Ve bunun da bir şekilde bence hala araştırma ve anlama evresindeyim ama yaşım ilerledikçe buralardan bir şey çıkacağını hissediyorum.
Çünkü bu ana akım anlatıda yanlış olan bir şey var ve bunu hiç Cumhuriyet düşmanı bir yerden söylemiyorum.
Bundan çok rahatsız olurum.
Yani öyle bir anlatı var ki Cumhuriyet düşmanları da bunu çok sever.
O nasıl diyeyim? Cumhuriyet anlatısına giydirmeyi.
Benim kızdığım şey Cumhuriyet anlatısı değil.
Benim kızdığım şey Anadolu'ya sanki hiç bize ait değilmiş gibi bir anlatı var.
Ve Anadolu gayet de bizim atalarımız.
Yani Bizans da bizim atamız.
Ondan önceki uygarlıklar da bizim atamız.
Ve ben Türkiye'deki sorunların bu kimlik karmaşasından kaynaklandığını düşünüyorum.
Onun çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum.
Türkiye çok kimliksiz bir ülke.
Mesela Yunan her türlü bir mezarın yanından geçer diyelim.
Bir lahitin yanından geçer. Der ki bunu biz yapmışız.
Ya ben bir lahitin yanından geçiyorum Anadolu'da.
Yorgo diye arkadaş var diyelim işte.
Var hakikaten Yorgo diye arkadaşımız Siklet Adaları'ndan.
O benim memleketimdeki lahiyeti diyor ki benim hatam...
Nereden senin hatan yapmış?
Benim memleketim.
DNA testi de yaptırdım.
Hep oradaymışız yani. Anladın mı?
Sinirleniyorum artık. DNA testleri falan yaptırıyorum.
Bunlara dair bir merakım var.
Araştırıyorum. Mesela ana tanrıça kültünü öğrenmek istiyorum.
Ne oldu da ana tanrıça kültü Anadolu'dan çıktığı halde biz bir anda bu kadar patriyarka kaydık.
Bütün dünya kaydı. Hoşuma gidiyor.
Buralarda gezinmeyi seviyorum. Bence buralardan uzun vadede bir şeyler çıkacak ama Anadolu tarihine iki kitap okudum bir şeyler üreteyim insanlara da anlatayım demekle çok çiğ geliyor.
Ama bence bir şeyler çıkacak buradan gibi geliyor.
Çıksın çıksın ya. Evet evet.
Mekan var. Dilediğin zaman gel kullan boyu.
Burada üret yani. Teşekkür ederim.
Çok da keyifli burası. Şeyi biliyor musun?
Ölümlü Dünya'yı izledin mi?
İzledim ya. Neydi? İzlediğime eminim ama ne olduğunu bilmiyorum.
Bir komedi filmi Türk.
İzledim izledim evet. Şey diyorlar Anadolu Tatlı 1070 bir anda.
Anadolu ve 1071 deyince şey geldi aklıma.
Yani mesela İran sineması gibi geliyor bazen bana Türkiye'de.
İran'da da böyle birçok şey yasak ama işte Abbas Kevris'le mi falan böyle çok...
Kimsenin anlamayacağı şekilde böyle film sahnelerinde bir şeyler koyuyor ya.
Sen şimdi şey söyleyince acaba Anadolu Tatlı 1071 şarkısı da buradan mı geliyor?
Bir küçük bir gönderme mi?
Olabilir gerçekten. O çünkü o evet olabilir.
O muhafazakar. Anadolu Tatlı 1071 diye.
Muhafazakar tayfa çok sever ya 1071'i.
1453'i çok severler. Fetih mantığı enteresan mantık bu.
Değişik. Şey konusu da çok komik.
Sen işte Ayasofya'yı yeniden fethetmek dedin ya.
Bir tane video düştü geçen gün önüme.
Bir tane amca Ayasofya'nın içinde insanlar namaz kılarken bir anda bağırmaya başlıyor.
İşte Ayasofya'yı nasıl fethettik?
İşte padişah olacak Tayyip Erdoğan hepinizi kestirecek.
Bir anda böyle kendi kendine bağırıyor ama insanlar namaz kılıyor.
Ve sakallı bir amca böyle başında taklisi var.
Böyle bir şey Ayasofya'yı fethettik her yeri fethedeceğiz falan.
Allah'ım dedim ki yani hani insanlar...
O kadar başka bir gezegende yaşıyor ki ve şey gibi bir yerde hani derler ya işte Hollanda'da işte Amsterdam'da herkes işte uyuşturucu mantar kullanıyor.
Abi yok bence Türkiye'nin bir yüzde ellisi var ki her neyse yani çok başka bir gezegende yaşıyorlar ya.
Ya evet herhalde bunu tabii bu kafayı anlamak zor bizim benim açımdan ama herhalde kişisel hayatında o kadar tatminsiz ki o bağıran.
Bir yerden gerçekten kendini iyi hissetmeye çalışıyor galiba.
1453 senesindeki şarap içen, Hristiyanlara saygı duyan, onları astırıp kestirmeyen Fatih Sultan Mehmet'in gayet seküler ve modern bir adam Fatih Sultan Mehmet.
Hala onun üzerinden bir tatmin yaşamaya çalışıyor 2025 senesinde.
Enteresan. Bilmiyorum ne var arkasında.
Bilmediği bir yerden yaşıyor çünkü. Yani hani arabasına Osmanlı turası koyunca o bölgeyi fethettiğini zannediyor.
Ve şey de çok komik ya. Hala hiç Zonguldak'a gittin mi?
Çocukken dayımın oraya tayna çıkmıştı, gitmiştim.
Ya mesela ben Zonguldak'a gittim yaklaşık 4 yıl önce falan.
Ben bu kadar gidip de şaşırdığım ve şok olduğum hiçbir yer görmedim.
Zonguldak bayağı... Maden kent miydi?
Aynen ve mesela çok bayağı eskilerde kalmış.
Zonguldak bir il. Ereğil de Zonguldak'ın ilçesi tamam mı?
Ereğli baya Antalya gibi bir sahil hattı var.
Böyle inanılmaz. İnanılmaz yani çok güzel.
İnsanların böyle sahil kenarında sohbet ettiği, restoranda vakit geçirdiği bir yer.
Zonguldak'ta hiçbir şey yok.
Yollar çok, yol çok. Veya Ereğli'den çıktığın anda yollar bozuk.
Şehrin içindeki bütün çoğu binalar eski.
Yani şey görüyorsun.
O dönemki iktidarlardan biri gitmiş ve halk onu protesto etmiş.
Ve o giden kişi de demiş ki size bir daha hiçbir şey yok.
Ve aradan 15 yıl geçmiş.
20 yıl öncesindeki yaşıyorlar hala.
Hiçbir şeye gitmemiş. Ve Ereğli baya şey gibi ders gibi yani.
Öteki Ereğli'ye gidiyorsun. Cennet.
Öteki taraf o kadar üzücü ki.
Yani baktığında hala öyle. Yani birileri birine bir şey vermiyorsa.
Büyük devletler ya da büyük işçiler.
Kimse o insanlar. Oralar hiç gelişemiyor.
Rant da yok muhtemelen. Deniz kenarı olmayınca rant da olmuyor.
Yatırım da gelmiyor. Zonguldak değişik bir yerde hatırlıyorum biraz ama yani.
Enteresan bilmiyorum. Bilmiyorum ya.
Bayağı da oldu. Peki yavaş yavaş kapatalım.
Öncelikle çok teşekkür ederim ya. Ben de.
Vakit ayırıp geldiğin için. Böyle son söylemek istediğin bir şey olur mu?
Bizi dinleyenlere, milyonlara söylemek istediğin bir şey olur mu?
Yok diyormuşum. Etkileyici olmayan bir kapanış.
O kadar kendi sorularım konsept sorularının dışına çıktı ki seninle sohbet edince.
Yani bavulunda ne getirip götürüyorsun?
Aa evet onu duydum. Ve düşündüm de bunun cevabını.
Her zaman zeytin getiriyorum.
Bir de kitap isteyen arkadaşlarıma Amazon'da bulamadıkları Türkiye'de Hollanda Amazon'dan bulunan kitapları götürüyorum.
Kendim de orada kitap alıp o aynı kiloyu aynı yeri kaplıyor ya.
Onun yerini kendime aldığım kitaplarla dolduruyorum.
Böyle bir kitap alışverişi oluyor kesinlikle.
Bir de işte zeytin. Kesin yani zeytinsiz dönmüyorum.
Aa çok güzel. Sizin oraların zeytinlerinden mi yoksa?
Antalya'ya gidersem Antalya'dan alıyorum.
İstanbul'da daha güzelleri var bana sorarsanız.
Her şeyin güzeli İstanbul'da. Peki son olarak o soruma geleyim o zaman.
Söylemek istediğin bir şey var mı?
Yani hani göç etmiş olanlara ya da göç etmeyi düşünenlere ya da göç etmemişlere böyle sürekli birileri bir şeyler soruyor bazen.
Göç etmemişler de dinliyor mu podcastı?
Dinliyor. Türkiye'den de çok var.
Öyle mi? Evet. Okey. En azından herhalde çevremiz mi dinliyor bilmiyorum ama biz statistiklere baktığımızda çok var Türkiye'den dinliyor.
Anladım. Şimdi onlara da bizim buradaki sen de demin bahsettin.
Bizim buradaki dertlerimiz biraz şımarıkça geliyor.
Ama insanın ana yani bir Dilini konuştuğu, doğduğu, büyüdüğü topraktan başka bir yere gitmesi.
Bambaşka bir iklime gitmesi. Ben de isterdim Atina'ya göç edeyim.
Ama Hollanda daha bir denk geldi.
Daha refah da olduğu için insanları çekiyor.
Özgürlük daha çok falan. Her zaman bir ev ve evsizlik kavramıyla yaşıyor insan.
Yani ona hazır olup gelsinler, gelirlerse.
Ama mutlaka da gelsinler.
En kötü Avrupa vatandaşlığımızı alıp istediğimiz yerde yaşayacağız bir gün.
Onun da avantajını göz ardı edemeyiz.
Böyle insanı büyüten geliştiren bir şey göç.
Hem çok zor hem de çok genişleten bir yanı var.
Teşekkür ederim vakit ayırıp.
Ben teşekkür ederim. Bavulda Ne Var? podcast serisi bu tarz sohbetlerle devam edecek.
Umarım beğenirseniz.
Beğenirseniz de siz biliyorsunuz bir şeyler takip edip beğenin falan gibi şeyler yapabilirsiniz.
Yeni programlarda görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
