
Üç Ülke, Bir Bavul: Türkiye'den İrlanda'ya, Oradan Hollanda'ya Göç Hikâyesi ve Vize Mücadelesi
23 Nisan 2025 · 36 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Konuğumuzla İrlanda’dan Hollanda’ya uzanan göç yolculuğunu ve şu an yaşadığı vize sorunlarını konuştuk.
---
Istagram: Bavulda Ne Var
Transkript
Merhaba ben Saadettin Yalta.
Burası Bavulda Ne Var? podcasti.
Kumpanya Performing Arts olarak göç edenlerin hikayelerini, yaşadıklarını, zorluklarını, kültürel adaptasyon süreçlerini ve vize sorunlarını, çalınan bisikletlerini yani merak edilen her şeyi konuşacağımız bir podcast
kanalı. Ve bugünkü konuğumuz Suzan İpek Tosun.
Selam, nasılsın? Merhaba Saadettin.
İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın?
İyiyim ben de. Hangisini kullanayım?
İpek mi? İpek. Suzan anneannemin ismi.
Türklere çok tanıdık bir hikaye.
O yüzden ben daha çok ipek olarak hissettiğim için hep ipekle devam ediyorum.
Pek çok güzel bir isim ya.
Değil mi? Bence de. Anlamı da çok güzel bence.
Ne anlamı? Hani daha böyle yumuşak, ipek kumaşı var zaten biliyorsun.
Ama hani ipek gibi, ipek gibisini de derler bana bazen.
Hani böyle işte yumuşak, sakin huylu gibisinden.
Kendimi çok övüyor gibi oldum.
Çok mu yumuşak ve sakin huylusun?
Yani yumuşak bir huylu olduğumu söyleyebilirim, evet.
İnsanlara karşı hani dikkatliyimdir, naziyimdir vs.
O yüzden adımı yansıttığımı düşünüyorum açıkçası.
Peki, çok güzel. İpeğini anlamıyla başlamış olduk podcast programımızın bu serisinde.
Çok güzel oldu. Peki ne yapıyorsun? Nereden geldin buraya?
Nasıl tanıştık?
Neler oldu? Böyle nereden geldiğinde başlayabiliriz.
Tabii. Önce... Türkiye'den başlayayım istersen.
Ben Türkiye'de İstanbul'a doğup büyüdüm.
Orada eğitimimi aldım.
Üniversite eğitimi olmakla birlikte.
Sonrasında ben hep böyle kendimi daha çok tanımaya, konfor alanından çıkmaya ve İngilizce konuşmayı da çok sevdiğim için yurt dışında master yapmak istiyordum.
Sağ olsun ailem de destekledi beni ve Dublin'e master'a gittim.
Yani ilk yurt dışına çıkma maceram o şekilde başladı.
Trinity College Dublin'de... Pazarlama üzerine yüksek stans yaptım.
Sonra pandemi patladı.
Ama ne yapmak istediğimi bildiğim için bir şekilde iş buldum.
Reklam ajansından reklam sektörüne başladım.
Sonrasında bu sefer Dublin'e sığamaz oldum.
Orası yetmedi. Hep aklımda Amsterdam ya da Londra vardı.
Sonrasında Amsterdam'a taşındım iş için.
Şimdi de 3 sene oldu. Tam 3 full seneyi doldurduk.
Amsterdam'da hayatıma devam ediyorum.
Çok güzel. Ne okudun İstanbul'da üniversite?
Nerede okudun? İstanbul'da yani çok klişe İstanbul Üniversitesi'nde işletme okudum.
Ama İktisat Fakültesi'ndeydim.
İstanbul Üniversitesi'nde bu arada üç tane farklı işletme var eğer bilmiyorsanız.
Her fakültenin farklı işletme bölümleri var.
İşletme Fakültesi'nin, İktisat Fakültesi'nin, bir de Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin.
Her birinde ilk iki sene aldığım dersler gireyim fakülteye göre oluyor.
O yüzden ben daha çok ekonomi geçmişi olan bir fakültede olduğum için ekonomi dersleri aldım.
Yani çok klişe bir bölüm. İşletme okudum.
Hani daha böyle geniş bir alan olduğu için.
Ama belki şimdi geri dönüp okusaydım psikoloji okudum büyük ihtimalle.
Aa büyük bir değişim.
Evet çok büyük bir değişim.
Ama zaten işletmeyi ve pazarlamayı seçmek istemem de aslında psikoloji olan ilgimden geliyor.
Öncelikle kendime olan ilgim, daha sonra hani insanların psikolojisi olan ilgim, işte müşterilerin, markaların onlara nasıl yetişim kurduğu vs.
O yüzden hani bir ortak nokta bulduğumu düşünüyorum ve tabii ki çok kolay olmasa da biraz daha iyi bir şekilde kullanmaya çalışıyorum bu gücümü.
İşte çalıştığım markalarla, ajanslarla vs.
Ama tabii ki günün sonuna maalesef sistem çok da istediğimiz gibi değil.
Çok derin mesajlara girdik buradan.
Peki. Şey Dublin mi ilk yurt dışı deneyimin?
Evet. Yani uzun süreli yaşamak için evet.
İlk defa Dublin. Kore'ye gittim.
3 yıl mı kaldın Dublin'de?
Orada yaklaşık 2-2,5 sene kaldım.
Zaten bir senesi ya da 3 sene kalmışım ya pardon.
2019 yılına gittim.
Arada boşluklar var çünkü pandemi oldu.
Bir süre tekrar Türkiye'ye döndüm vesaire.
Ama 2022 yılına da Amsterdam'a taşındım.
Öyle söyleyeyim. Ama yine bir evet 2-2,5 sene herhalde en az Dublin'de kaldım.
İlk Dublin'de. Peki.
Nasıldı Dublin senin için?
Dublin şöyle. Bence Dublin benim hayatımın o sürecinde, o anda, o yaşta ilk defa tek başımdan yurt dışında yaşayacak birisi için ben o zaman kadar hep ailemle yaşamıştım.
Çok güzel bir yer çünkü herkes İngilizce konuşuyor.
Nispeten küçük bir şehir, küçük bir ülke.
İnsanlar çok yardımsever.
O yüzden çok güzeldi. Ama bir yerden sonra bana yetmedi açıkçası.
Yani başta çok güzeldi, çok fazla şey öğrendim, çok keyif aldım.
Ama sonrasında artık daha farklı bir yere gitmek istediğimi fark ettim.
Yani daha fazla belki insanın olduğu, etkinliklerin olduğu bir tık daha gelişmiş bir yere.
O yüzden o süreçte çok güzeldi ama şu an mesela hayatımın bu sürecinde beni çok tatmin edeceğini zannetmiyorum.
O yüzden de taşındım zaten sonrasında.
Peki Dublin'e gitme süreci nasıldı?
Yani nereden, neden Dublin atıyorum?
Belki başka bir yere de gidebilirdin.
Evet, şimdi şöyle ben...
Biraz mükemmel eğiteyim.
Çok fazla plan yaparım. Bu da biraz da aslında bir plan yapmamla gelen bir şey.
Dediğim gibi ben üniversiteyi okuduktan sonra sonrasında zaten master yapmak istediğimi ve bunu yurt dışına yapmak istediğimi biliyordum.
Ailemle de bunu görüşmüştük.
Ve ben hep şey dedim böyle. İngilizce konuşmayı çok seviyorum.
Ve ben iş hayatı tecrübemle yurt dışına başlamak istiyorum.
Ama benim strateji dışında, benim staj dışında maalesef bir iş tecrübem yok.
O yüzden mantıken kafamda düşündüm.
Vize problemimiz var biliyorsun Türk olduğumuz için.
Avrupa'da gittiğimiz her yerde...
Okuldan sonra veya istediğimiz şekilde kalamıyoruz.
O yüzden bana eğitimle beraber sonrasında vize ve imkanlar sunan bir ülke olmasını istedim.
Ve tercihen İngilizce konuşulan bir yer.
Aklımda İngiltere ve İrlanda vardı.
İngiltere'de çok severim seyahat etmeyi vs.
Ama İngiltere sadece 6 aylık vize veriyordu master'dan sonra.
Hatta ben başvurduğum zaman da onu da vermiyordu sanırım.
Ve biliyorsunuz İngiltere'de özellikle Longdora'da rekabet çok daha fazla.
Ve ben hani sadece staj tecrübemle açıkçası çok fazla kalabileceğimi düşünmedim.
Daha gerçekçi olmak istedim. Oradan bazı okullardan kabul alsam da.
Ama aynı zamanda Dublin vardı.
Okul fuarlarına gidiyordum hep annemle.
İşte gidip üniversitelerle görüşüyorduk.
Ve Trinity College Dublin'le karşılaştım.
Aslında Dublin'i seçme sebebim ilk başta okulum.
Çünkü Trinity College çok iyi bir okul.
Avrupa'da da ilk yüzde diyebiliyorum ya da dünyada.
Çok iyi bir okul. İngilizce konuşulan bir ülke.
Baş yavaş teknoloji firmalarının yatırım yaptığı bir ülke.
İşte Google, Facebook.
Onların hepsinin çok büyük ofisleri var orada.
European Headquarters'ları o tarafta.
Ve sonrasında size iki sene çalışma izni veriyor.
Master'dan sonra. O yüzden dedim ki mantıken bu benim için çok mantıklı.
Çünkü biliyorsunuz bu sene çıktığınızda maddi olarak da ciddi bir yatırım yapması gerekiyor ailemin.
O yüzden bütün tikleri Dublin dolduruyordu, İrlanda.
O yüzden orayı seçtim.
Ama orayı hep bir açıkçası geçiş yeri olarak gördüm.
Ama çok tatlı, çok güzel bir yer.
Turistik olarak da mutlaka tavsiye ederim.
Doğası da çok güzel. Peki iki yıl iş arama vizesi veriyorlar ya.
Evet ve çalışma. Haa okey.
Yani herhangi bir sponsorluk ihtiyacı olmadan çalışabiliyor musun bir yerde?
Yok orada yüksek lisansını veya işte eğitimini tamamlarsan.
Tabii ki bu arada son güncel durumları bilmiyorum.
Ben gittiğimde bu şekildeydi.
Değişmiş olabilir kurallar.
Ben gittiğimde master bir seneydi zaten.
Master'dan sonra direkt size çalış çalışmam.
Kafadan iki sene iş arama ve çalışma izni veriliyor.
Ben de düşündüm ki zaten iki senede hani zaten çalışsam, iş bulsam çok güzel bir tecrübe.
Sonrasında başka bir yere geçiş yaparım.
Böyle bir fırsat sunuyor İrlanda.
Ama dediğim gibi hala öyle mi bilmiyorum.
Peki güzel. Hem İrlanda'dan hem de biraz Amsterdam'dan bahsederiz o zaman.
İrlanda'ya ilk gittiğinde daha önce gitmiş miydin?
Hiç gitmemiştim. Hem Dublin'e hem Amsterdam'a taşımadan önce hiç gitmedim.
Çok cesurca bir şey.
Peki ilk gittiğinde ne...
Seni çok şaşırtandı abine.
Ne olmuştu? Neye şaşırmıştın?
Yani aslında o kadar heyecanlı ve mutluydum ki tam olarak neye şaşırdığımı şu an çok fazla hatırlayamıyorum.
Yani aslında belki de en çok kendi ayakta durabilme becerime şaşırmıştım.
Çünkü kendime gurur duydum açıkçası.
Dediğim gibi o zamana kadar hep ailemle yaşamıştım.
YouTube'dan tabii ki gezmek için gitmiştim ama hani sıfırdan bir hayat kurmak, çevre edinmek ve o sürece hani ne kadar böyle yumuşak ve hızlı bir şekilde Geçirdiğimi ve adapte olduğumu görmek böyle dönüp baktığımda bile beni çok şaşırtıyor aslında.
Bilmiyorum böyle dönüp baktığımda gerçekten aslında yani çok kolay şeyler değil.
Ama içindeyken ben herhalde o kadar keyif alıyorum ki çok farkına varmıyorum bile.
Bir şekilde sanki yolumu buluyorum gibi oldu.
Ya bence cesurca bir şey.
Hiç bilmeden, tanımadan bir ülkeye, bir şehre gitmek bence çok güzel bir şey ya.
Bravo yani şey geliyor bana.
Bir de sonuç itibariyle ana dilin değil, bildiğin bir kültür değil.
Hani daha önceden... bize öğretilen bir şey de değil ya.
O yüzden böyle çok şey geliyor.
Aa nasıl yapmışlar ya gibi bir yerdeyim yani.
Evet işte ben herhalde içinde olduğum için bana bazı arkadaşlarım da söylüyor bazen Türkiye'ye gittiğimde hani nasıl yaptın?
Gerçekten bu kadar kolay bir şey değil.
Ben bunu bir de iki kez yaptığım için açıkçası anlıyorum zorlukları olabileceğini ama bana öyle gelmiyor.
Bana mesela daha çok atıyorum hani Japonya olsaydı derdim ki gerçekten bu gerçekten çok büyük bir...
Hani çok büyük bir değişim.
Ama hani Avrupa özellikle İngilizce konuşulan yerler bir tık daha bana herhalde bilmiyorum yakında hissediyorum açıkçası.
O yüzden evet kolay değil ama bence istediğinizde ve motive olduğunuzda bir şekilde de güzel bir şekilde yolunuzu bulabiliyorsunuz.
Ya çok güzel. Şey motivasyon konuşması gibi.
Peki Dublin'de İrlandaca konuşulmuyordu mu Irish?
Evet Gaelic diye kendi dilleri var.
Ama zamanında İngiltere ile yaşanan tam tabii ki siyaset ve...
Hikayesini çok iyi bilmiyorum ama İngilizce konuşuyorlar.
Yani ilk her yerde resmi olarak kullanan dil İngilizce.
Ama okullarda Gaelic yani İrlandaca da öğreniyorlar.
Hatta isteyen öğrenciler eğer İrlandaca eğitimi almak isterlerse mesela üniversite ve lise sınavlarına girdiğinde ona öncelik kazanıyor.
Daha çok puan alıyorlar. Çünkü bunu teşvik etmeye çalışıyor devlet.
Tabii ki kendi dilini de koruyabilmek için.
Ama herkes İngilizce konuşuyor.
Yani ana dil İngilizce.
İrlandalıların çoğu bile İrlandaca bilmiyor diyebilirim.
Bu çok başka bir dil bu arada.
Yani çok farklı. Benim çok sevdiğim iki arkadaşım var çalıştığım yerde.
Onlar İrlandalı. Yani onlar da çok hakim değiller gerçekten dile.
Ama böyle hep konuştuğumuzda şey geliyor bana.
O kadar aslında güzel, kaliteli.
Çok kaliteli bir topluluk değil mi ya?
Çok kaliteli insanlar değiller mi?
Evet, öyleler. Çok sevecenler, iyi niyetliler, konuşkanlar.
Evet, İrlandalıları seviyorum ben de.
Gerçekten insan yakın hissediyor onlar.
Bir de Türkiye...
İrlanda arasında da sanırım özel böyle bir yakınlık bağı var sanırım tarihte.
Türkiye onlara patates yardımı yapmış sanırım zorlandıkları bir dönemde.
O tarz şeyleri hiç unutmuyorlar mesela.
Bana hala bile söylüyorlardı hani bir diyelim gece dışarı çıkacaksın barda sıradasın onun muhabbeti bile orada geçebiliyor yani.
Çok sıcakkanlı insanlar. Yürü be ırmağının akışına.
Coğrafya her yerde sizi gerçekten takip ediyor.
Çok tatlı. Peki.
Dublin'den buraya nasıl göç etmeye karar verdin?
Yani neydi senin orada kabına sığdırmayan şey?
Ne oldu da Amsterdam'a gideyim dedin?
Öncelikle İrlanda bana sorarsanız hala gelişmekte olan bir ülke.
Ve bunu her anlamda hissedebiliyorsunuz.
Yani toplulukta, dışarı çıktığınızda sokakların düzeniyle, kurallarla, bir şeylerin işleyiş şekliyle.
Ve o yüzden hep ben biraz daha böyle daha uluslararası olan...
Bir tık daha gelişmiş, bir tık daha çok hem kendi çalıştığım alanda reklamcılık sektöründe de daha çok farklı ajansların oldu, firmaların oldu.
Böyle büyük, daha büyük denizlere açıkçası girmek istedim.
Ve aklımda hep Amsterdam ve Londra vardı.
Ama nedense hep bir Amsterdam'ı daha çok istiyordum.
Yani bende bir de şey var, bence artık özellikle Dublin'den sonra kendimi o kadar iyi tanıdım ve biliyorum ki hani bir tık böyle fotoğraflarına bakıp, oraya giden arkadaşlarımla konuşup Ben bu şehirde mutlu olabilirimi biraz anlayabiliyordum.
Yani o kapasiteye artık erişmiştim.
Ve Amsterdam'da özellikle çalışmak istediğim birçok ajans vardı.
Bir tane ajans vardı hayalim olan.
Onlara iş bakarken CV'mi atmıştım bir sene önce ve unutmuştum sonrasında.
Sonra bir sene sonra böyle bir gün, sıradan bir gün bana mail attılar.
Hala hiç unutmuyorum o günü.
Böyle sabah uyanmıştım telefonuma bakıyorum.
Hello from Wiedenkeni Amsterdam'da title'ı e-mail'ın.
Yani hiç unutmuyorum hala. İnanılmaz heyecanlanmıştım.
Sonra tabii işte görüşmeye girdim.
Altı round görüşme yaptım.
Sonrasında iş aldım ve beni buraya getirttiler.
Ve baktığınızda çok da bir iş tecrübem yoktu yani.
İki senelik tecrübemle beni buraya taşıdılar ve çok mutluydum tabii ki.
Hem istediğim firmada çalışacaktım hem istediğim şehire gidecektim.
O yüzden hala bak gülerek hatırlıyorum yani.
O an benim için gerçekten çok özeldi.
İşle gerçekleşti yani bu durum.
Ama Londra ile vesaire görüşmelere başlamıştım.
Ama tabii ki işte hem Türk olmam, vize ihtiyacımın olması o süreçte Brexit olmak üzereydi.
O çok daha zorlaştırmıştı süreci.
O şekilde iş aracılığıyla olmuş oldu.
Peki süreç nasıldı?
Yani iş için geldin. Yine mesela Türkiye'den buraya yani Hollanda'ya gelir gibi mi vize süreci gelişti?
Yoksa atıyorum daha binden buraya daha farklı bir vize süreci miydi?
Bence ben bu konuda çok şanslıydım yani her şey çok su gibi akıp gitti diyebilirim.
Zaten burada İş aldıktan sonra tamamen insan kaynakları ile hep iletişim içerisinde oldum ajansla.
Onlar benim için İrlanda'daki Hollanda konsolosluğuna randevu aldılar.
Dediler ki biz oturma iznini, sürecini burada başlatıyoruz.
Ama tabii buraya gelebilmek için önce bir sticker almam gerekiyordu.
Onlar randevuları her şeye aldılar.
Ben gittim İrlanda'da pasaportuma Hollanda konsolosluğu sticker koydu.
Hani çalışmaya gidiyordur diye.
O zaman MVV olarak geçiyor.
Sonrasında uçak biletimi aldım. Eşyalarım toparlandı ve Amsterdam'a taşındım.
Sonrasında da süreç zaten birkaç ay öncesinden insan kaynakları başladığı için ben geldiğimde oturma kartım iznim yani ya bastırılmış ya da bastırılmak üzereydi.
Sanırım ilk ya da ikinci hafta biliyorsun işte IND'nin Amsterdam'daki ofisine gidip oradan kartımı aldım.
Sonrasında da her sene bu süreç yenilendi kontratım yenileneceği kadar.
Wow çok havalı. Peki Dublin'de yaşamakla Amsterdam'da yaşamak ikisi de hayal ettiğin gibi mi ilerledi?
Hayal ettiğim gibi ilerledi.
Nasıl beklentilerin vardı mesela?
Neydi hayalin Dublin'le ilgili ya da Amsterdam'la ilgili de ne oldu?
Yani şehir bazlı beklentilerimden çok.
Ben İstanbul'u çok seviyorum.
Ama İstanbul'da biraz da aslında böyle bir aşk gibi bir ilişkim var.
Yani hem çok seviyorum hem de çok nefret ediyorum.
Yani orada doğup büyüdüm.
Hayatım boyunca orada yaşadım ve...
Özellikle genç bir kadın olarak tabii ki artık son zamanlarda biraz daha akşamları mesela hala karnına korkuyordum.
Herkesin bildiği, konuştuğu şeyler ama şehir beni çok yoruyordu artık.
Yani ulaşım şekli olsun veya hiçbir şey yapmayacağım değil mi?
Sadece hatırlamıyorum Kadıköy'e gideceğim, kimseye buluşmayacağım, dolaşıp eve döneceğim.
Eve yorgun dönüyordum. Ve bunların hepsi biraz bana gerçekten artık maalesef mutsuz hissettiriyordu.
Yani İstanbul beni çok yormuştu.
O yüzden biraz daha böyle gelişmiş, hem sosyal olabilecek, hem etkinliklerin olduğu, tiyatroların, konserlerin, barların olduğu.
Ama hem de daha rahat ve daha kolay yaşayabileceğim, daha kolay ulaşımın olabileceği, hayatımın daha küçük ve daha kompakt olduğu bir hayat istiyordum aslında.
Ve hem Dublin hem de Amsterdam onu çok iyi bir şekilde karşıladı.
Ama Amsterdam'da her yere bisikletle gidiyor olmamız, bunu yani bence bu asla değiştirilebilecek bir şey değil.
Hatta bazen yine düşünüyorum hani hala önümde işte yıllar var.
Hani bir yerde daha mı yaşasam?
Ama hep böyle şeyim yani artık bu konfor alıştıktan sonra Amsterdam'ın bu kadar hayatın kolay olması, her yere bisikletle gidebiliyor olmak.
Yani benim işimle evimin arası 15 dakikadır yani.
Hani bana kalan vakti düşünebiliyor musun?
Hani arkadaşlarımla buluş, git kitap oku, yemek yap, dışarı çık.
Yani İstanbul maalesef bana bunları sunmuyordu, sunamayacaktı.
O yüzden aslında biraz da İstanbul'da kaçtığım şeyleri bulmakla ilgiliydi.
Gittiğim şehirlerde aradığım şeyler.
Çok güzel bir cevap oldu ya.
Yani bir de şey çok değerli geliyor gerçekten bana bunu duymak.
Benim de belki en büyük şeylerimden biri de o gibi geliyor.
Yani böyle vaktin sana kalması çok ilginç bir şey değil mi ya?
Yani sana ait bir zaman var.
Yani deneyimlediğim bir şey değildi benim Türkiye'deyken.
Buradayken sana ait bir zaman var.
Kesinlikle. Ve bunun ne yapacağına sen kendin karar verebiliyorsun.
Aynen. Wow okey ya çok ilginç yani.
Peki Dublin'de ve Hollanda'da böyle ya şunu çok seviyordum.
dediğin şeyler var mıydı?
Ve de ya şundan nefret ediyorum dediğin şeyler nelerdi?
Güzel bir soru. Dublin'de açıkçası çok fazla evsiz insan var.
Yani bu çok hoş bir durum değil.
Hem tabii ki hani o insanları öyle görmek çok üzücü.
Hani devletin bununla ilgili bir şey yapması veya yapmamaya çalışması bilmiyorum.
Dublin o açıdan bana birazcık böyle hep hani Londra, İngiltere'yi...
Hatırlatıyordu. İngiltere de çok öyle.
Londra'da çok fazla evsiz insanlar vs.
var. Ve kendim gelişim gerçekten o insanlar için üzülüyorsun ve o an bir hayatı sorgulama moduna giriyorsun.
Buna tabii ki yanlış bir şey yok ama üzücü bir durum.
Ve tabii ki çok güvenleri hissettirmeyebiliyorsun insanı.
Ve Dublin bence sunduğu olmaklara karşı çok pahalı bir şehir.
Yani Amsterdam da pahalı.
Kesinlikle daha ucuz olmalı.
Ama mesela Amsterdam'da çok daha fazla olanak var.
Evler daha güzel. Çok daha fazla sosyalleşme imkanı var.
O yüzden Dublin artık bir yandan sonra dediğim gibi hani belki sevmediğim şeylere benim daha çok böyle gözüme batmaya başlamıştı.
Amsterdam'da da yani açıkçası şu an Amsterdam'la ilgili aklıma pek hala olumsuz bir şey gelmiyor.
Bilmiyorum senin geliyor mu? Yani benim 3 yıl oldu.
Ben gerçekten hala çok seviyorum buradaki hayatımı.
Hava dışında. O bile bence bu sene falan gitmiyor bilmiyorum.
Güneşimiz yerinde.
Ve Hollanda ile ilgili en çok dediğim gibi kesinlikle bisikletle ulaşım kurmak ve bence Hollanda ve Amsterdam'da yaşamak bana biraz hayat önceliklerimi düşündürtmeyi hatırlattı.
Şöyle, ben Dublin'de okurken Amsterdam'a taşındığımda çok böyle hırslı bir insandım.
Ama şey anlamında bir hırs değil işte başka yöne geçeceğim gibi değil.
Ben hep kendimle yarışıyorum. Hani kendi üzerime koymak, işte daha iyi pozisyonlara gelmek, daha iyi firmayla çalışmak.
Ve Amsterdam'a geldiğimde bu hayatın sakinliği, bu şehrin sakinliği, Hollandalı insanların sana farkından varmışsındır belki.
Yani saat 6 olduğunda barları doldurması, hava güzelse.
Şu anda ama geliyorum yani evet çalışmak önemli.
Ama bu insanların hayatı bu değil. Bu insanlar kendilerine vakit ayırmayı, arkadaşlara güzel, keyifli bir vakit geçirmeyi bence çok iyi biliyorlar.
Yazın o kanalların arasında o botlarla dolaşmaları yani o kadar keyif almayı biliyorlar ki bu bana hep şeyi hatırlatıyor yani...
Evet yani hayat gerçekten bu kadar bir şeylerin peşine koşturmak ve bir şeyleri zorlamak olmamalı.
Tabii ki bunları yapmaya da devam etmeliyiz.
Ama bana kesinlikle biraz daha durmayı ve hayattan keyif almayı hatırlatıyor.
Hollandalı insanlar ve böyle Amsterdam'da sokakların arasında dolaşmak bile açıkçası.
Ve Amsterdam'la ilgili en çok bunu seviyorum diyebilirim.
Çok güzel. Çok güzel bir Amsterdam güzellemesi oldu.
Sen hiç böyle düşünmüş müydün?
Düşünmemiştim. Sen şimdi böyle söylenince şey gibi geldi.
Bunu şöyle düşünmüştüm. Bu insanlar eğlenmeyi çok iyi biliyorlar.
Çünkü aslında işin diğer yüzü gerçekten yaşarken koşmuyorlar.
Yani hani keyif alarak bir şeyler bir şeyleri yapmak istedikleri için yapıyorlar.
Biz keyif alacağımız bir şeyi yapmak için bile koşuyoruz.
Yani bu alışkanlığımız olmuş.
Yani ben provaya gidip keyif almak için gittim.
Provada böyle hadi hadi oraya koşayım hadi bunu yapayım.
Yani o kadar bir de alışkanlık var bedenimizde.
Yani bundan vazgeçmek de çok zor.
Peki bu daha birindeki şey.
Ev krizi mi var?
Yani ev yok o yüzden mi böyle?
Ev yok. Amsterdam'daki gibi ev bulmak çok zor.
Evler çok pahalı, yaşam çok pahalı.
Yani evet derinde bilmiyorum bir de ister istemez küçük bir ülke.
Yani ne kadar ekonomileri, bütçeleri, siyasi anlamda ne kadar güçlüler çok bilmiyorum açıkçası.
Yanlış bir şey de söylemek istemem.
Ama evet yani başa çıkamıyorlar bu durumla gördüğüm kadarıyla.
Peki senin bu iki ülkede de adaptasyonla ilgili bir sorunun olduğunu düşünüyor musun?
Adaptasyon sorunu yaşadığım gittiğimde, yeni geldiğimde ya da hala yaşıyorum Hollanda ile ilgili.
Açıkçası yaşamadım. Tabii ki zor zamanlarım oldu.
Özellikle bence bu son aylarda, zamanda biraz daha fark ediyorum bunu Amsterdam'da.
Özellikle mesela kesinlikle hani ailemi daha çok özlüyorum.
Bazen böyle sadece Türkçe konuşmak istiyorum.
İngilizce konuşmayı çok sevmeme rağmen.
Ama çok yaşadığımı söyleyemeyeceğim açıkçası.
Çünkü ben dediğim gibi hep bunu istemiştim.
Ve istediğim şeyleri yaptığım için çok zorlanmadım.
Ve ben hep şeyi düşündüm. En kötüsü ne olabilir ki?
Çok gerçekten şanslıyım ki dönmek istesem.
İstanbul'da bir evim var. Çok güzel bir ailem var.
Bana her zaman kapısını açık.
Hala odamı tutuyorlar beni bekleyecekleri.
O yüzden hep şey dedim. Bunu yapmak zorunda değilim.
Ama ben istediğim için yapıyorum.
Ve hala mutluyum bunun içindeyken.
Ve eğer bir şeyler doğru gitmezse, zorlanırsam da zaten geri dönebilirim.
O yüzden çok zorlanmadım ama bence buna şeyin çok etkisi var.
Yani benim psikolojiye kendime çok meraklı olmam, işte Damlin'e taşındıktan sonra terapiye başlamam, o zamandan beri terapiye devam ediyor olmam vs.
Kendime ciddi anlamda yatırım yapıyorum.
Onu söyleyebilirim.
Ve bunun karşılığını inanılmaz şekilde alıyorum.
Ne güzel ya. Ben terapi olaylarında çok şey yapamadım.
Yani deneyimledim birkaç kere.
Sanırım hazır değilim yani.
Olabilir. Ve bence doğru terapisti bulmak.
Çok önemli. O da biraz böyle dating gibi aslında.
Ben onda da çok kötüyüm ya.
O yüzden olmuyor belki de.
Dating de beceremediğim için.
Acaba sorunumu çözmüş olabilir miyim şu an?
Dating de kötü olduğum için de terapiste kötü müyüm?
Dating yapmadığım için de olabilir.
Her neyse. Kendimle bir çelişkiye girdim bir anda.
Aslında şeyi de merak ediyorum. Buradaki bürokrasi...
İşlemler nasıl? Yani şimdi senin durumunu az çok biliyorum ben ama kimse bilmiyor tabii şu an.
Biraz ondan bahsetmek ister misin?
Evet tabii ki. Hikaye tabii çok güzel başlıyor.
Ben Amsterdam'da geliyorum.
İstediğim bir ajansla çalışıyorum.
Ve Hollanda'da şöyle bir şey var.
Size firmalar yurt dışından geldiğinizde...
Bu sanırım sadece Avrupa vatandaşları olmayanlar için mi bilmiyorum detaylarını.
Ama firma eğer isterse size ya kalıcı kontrat sunabilir ya da fix kontrat sunabilir.
Ajanslar tabii ki özellikle ve genellikle anladığım kadarıyla bir yere ilk çalışmaya başladığınızda hep bir senelik fix kontrat veriliyor.
Bana da o şekilde verdiler. Ve bunu maksimum 3 kere yenilebiliyorlar.
Benim de ajansım 3 kere kontratımı yeniledi.
Bu da bu sene Mart ayında da oldu.
Ve sonrasında maalesef işte dünyanın gidişatını zaten biliyorsunuz.
Markalar bütçelerini kısıyor.
Benim çalıştığım ajansa çok zor bir dönemden geçti.
Departmanın yapısını değiştirmeye karar verdiler derken.
Üç sene sonra beni buraya taşıyan firma dedi ki biz senin kontratını yenileyemiyoruz sana.
Çünkü ben artık kalıcı kontrat vermene gerekiyorlardı.
Ve veremeyeceklerini söylediler.
Ve tabii ki sonrasında o uykusuz geceler başladı.
Çünkü yani üç sene az bir süre değil.
Ben burada bir hayat kurdum.
Çok sevdiğim bir evim var. Arkadaşlarım var.
Buradaki hayatımı seviyorum.
Bura kalmak istiyorum ve bura tutunmak istiyorum.
O yüzden bunun için işte benim için çok zorlu bir süreç başladı.
Hani senin de yok akından bildiğin, destek olduğun.
Tekrardan teşekkür ediyorum. Bir süreç.
Ben bir yandan şanslı bir yandan yine şanssızdım çünkü...
Şöyle Türkiye ve Hollanda arasında bir anlaşma var, Ankara Anlaşması.
Sanırım bu Türkiye ve Avrupa Birliği arasında.
Bu seneler önce yapılmış. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne gelişim, alışma süreci döneminde sanırım.
Türklerin Avrupa Birliği'ne daha yakın şekilde treat edilmesi, karşılık görmesi için.
Ve bu anlaşma da, bu arada çok büyük bir anlaşma, çok fazla bunun detayları var.
Koşulardan bir tanesi de eğer 3 sene boyunca aralıksız bir şekilde aynı firmada çalıştıysanız ve benim durumumda bu böyleydi, o zaman...
Sponsorla ihtiyacınız olmuyor.
İstediğiniz bir yerde herhangi bir şekilde çalışabiliyorsunuz.
Ama tabii ki bu süreci başlatmanız gerekiyor.
Göçmenlik bürosuna başvurunuzun olması gerekiyor.
Ve tabii biliyorsun ben bunun için işte avukat bulmaya çalıştım.
İlk bulduğum avukat bana dedi ki bunun için bir kontrat bulman lazım, bir iş bulman lazım.
Benleri gibi iş bulmaya çalıştım.
Sonra maalesef avukatımla sürecim iyi ilerlemedi.
Aynı avukatımız var, çok farklı tecrübelerimiz.
Daha sonrasında ben başka bir avukat buldum.
Türk bir avukat. Ve o bana dedi ki kontrata ihtiyacınız yok.
Bu sizin Mart ayında kazanılmış bir hakkınız olacak.
Ve bunu başvurup alacağız.
Şimdi o başvuru sürecindeyim.
Başvuruyu yaptık. Sonuç bekliyoruz.
Ve avukatımın söylediğine göre benim 6 aydan 9 ay kadar gönüllü olarak işsiz kalıp iş arama ve iş bulma hakkım var.
Ankara Anlaşması'ndan dolayı.
Ben de şimdi çılgın bir şekilde iş aramaya devam ediyorum.
Peki şöyle bir şey mi? 3 yıl çalıştın.
Aynı firmada. Ve 3 yıl...
Arka arkaya sana sadece birer yıl kontrat yaptılar.
Aralıksız. Bir gün bile aralık olmaması gerekiyor.
Ve 3 yılın sonunda atıyorum 3 yıl değildi.
2 yıl 10. ayda seni işten çıkarttılar.
Bitti. Olmuyor. Peki ne kadar süre daha burada kalabiliyorsun?
Ne oluyor? O oradaki proses nedir yani?
Eğer kontratın fix dedikleri ise yani süreli ise bildiğim kadarıyla herhangi bir hakkın yok.
Kalmıyor. Yani sadece burada atıyorum şey biliyorum 3 ay kalabiliyorsun.
O kalıcı kontratı olanlar için olan bir şey.
Yani permanent dediğimiz kontrat tipinde bir kontratınız varsa eğer sonrasında size 3 ay iş arama hakkı veriyor Hollanda.
Ama eğer fixed term ise maalesef öyle bir şey vermiyor.
Çünkü oturma izni de kontrata bağlı olduğu için ikisinin aynı tarihte bitiyor.
Ve sonrasında maalesef öyle bir hak tanımıyorlar.
O yüzden işverenle iletişimi iyi tutup.
Eğer kontratınız fixse hani bitmesine bir iki ay kala hatta üç ay öncesinden çünkü ben mesela söylemiştim hani bakın benim kontratım Mart ayında bitiyor.
Ben Aralık ayından beri onlara soruyordum.
Hani bana lütfen söyleyin çünkü ben Avrupa vatandaşı değilim bu benim için çok daha zorlu bir süreç.
Onlar da bana daha öncesinden söylediler mesela o yüzden işte iki ay gibi bir avantajım oldu benim.
O süreçte çalışmadım iş baktım ama kontratım bittiğinde bitiyor.
Yani kontratın bittiğinde ülkene gitmen gerekiyor.
Yani seni deport etmiyorlar.
Hani kolundan çekip götürmüyorlar anladığım kadarıyla.
Ama legal olarak bir şekilde burada kalmıyorsun.
Yani ülkeden çıkmak istediğinde veya bir polis seni çevirdiğinde bir oturum kartı göstermezsen polis o an kendisi ne yapmak istediğine karar verebilir.
Hiçbir şey yapmayabilir de. Ama bir şey yapabilir de.
O tamamen polise kalmış bir durum.
O yüzden biraz karışık bir durum açıkçası.
Wow. Çok zor.
Peki sen şimdi bir avukatla bir sürece başladın ve bu süreç...
Ne olacak şimdi? Sen burada artık kalabilirsin.
Üç yıl bir yerde kesintisiz çalıştığın için.
Ve şimdiki bu başvurduğun şeyin adı ne oluyor?
Yani Ankara Anlaşması'na başvuruyorsun.
Ama bu sana ne sağlıyor? Ne imkan sağlıyor?
Şimdi bu Ankara Anlaşması çok büyük.
Ve benim kesinlikle tecrübem eğer bu konuyla ilgili ilgisi olan veya o süreçten geçen birisi.
Ve arada çok fazla bilgi kirliliği var.
Ben çok fazla Türk WhatsApp gruplarındayım bu konuyla ilgili.
Herkes başka bir şey söylüyor.
Herkesin case durumu çok farklı.
O yüzden kesinlikle bu işi bilen birisi ve avukatla görüşmek gerekiyor.
O yüzden benim dediğim şeyler şu an kesinlikle benim durumumla alakalı şeyler.
O yüzden kimseyi yanlış yönlendirmek istemem.
Çünkü ben çok zor bir süreçten geçtim.
Hani herkes başka bir şey söylediği için.
Bu Ankara Anlaşması'nın bana sunduğu şeyler dediğim gibi benim bu 3 yıl dolduğundan beri yani Mart ayından beri sponsor şüphe ihtiyacım yok.
Hani burada çünkü herhangi bir...
non-EU vatandaşın, Avrupa Birliği dışından gelen vatandaşın sponsorluk düzeyinde bir iş bulması gerekiyor.
Ve sponsorlukla gelen işler tabii ki maaş skalası daha yüksek oluyor.
Daha farklı şartları karşılaması gerekiyor.
Ben burada normal bir Hollanda veya Avrupa vatandaşıyla eşit bir şekilde bir durumdayım.
Herhangi istediğim bir işte çalışabiliyorum.
Yani bir kafedere çalışabiliyorum eğer istersem.
İstersen bir ajanslara, bir markalara çalışabiliyorum.
Bu tamamen bana kalmış oluyor.
Ama tabii ki yine çalışıyor olmam gerekiyor.
Dediğim gibi maksimum işsiz kalabileceğim süre 6 ayla başlıyor.
Maksimum 9'a kadar çıkartılabiliyormuş.
Onun dışında tabii ki çalışıyor olmam gerekiyor.
Ama hani bir minimum maaş beklentisi vesaire yok.
O da çok büyük bir avantaj sağlıyor tabii ki.
Vav güzel. Yani umarım olumlu sonuç gelir.
Peki ne zaman başvurdun?
Herhalde bir 3 hafta falan olmuştur.
Süreç maksimum 3 ay sürecek dediler.
Aa çok iyi çok kısa. O yüzden bakalım inşallah Haziran ortası en geç belli olmuş olacak ve Evren'e pozitif enerji gönderiyoruz.
Olumlu sonuçlanacak. Ya inşallah olumlu sonuçlanır.
Çünkü şey 3 ay bu arada çok iyi bir süreç.
İşte bu arada 2 ay da olabilir, 1 ay da olabilir.
Yani IND'nin hızına bağlı tamamen sen de biliyorsun.
Ya maksimum 3 ay da çok iyi ben 12 aydan fazla beklemiştim yani kendi sürecimi.
Evet ya bir de şöyle bir şey de var hani umarım negatif çıkmaz ama eğer negatif çıkarsa atıyorum 12 ay olması daha bile iyi aslında düşündüğünde.
İtiraz hakkı olduğunda ne kadar oluyor süre?
Ya itiraz ediyorsun sonra tekrar yeniden dava açılıyor işte atıyorum ayında ediyorsun ki ya bu yaptığınız şey doğru değil sonra tekrar onlar süreci değerlendiriyorlar bilmem ne yapıyorlar.
O da birkaç ay alıyor herhalde. Tabii.
Zaman kazanıyorsun aslında bu süreçte.
Bir yandan da. Ama şöyle bir şey.
Bu süreçte oturum kartın yok ya mesela.
Şeyin bitmiş oluyor ya. Evet.
Ülke dışında herhangi bir yere çıkamıyorsun.
Ama ben sticker aldım. Ama niçin aldın?
Şimdi şöyle I&D'ye gittim.
Şu an evet geçerli bir oturum kartım olmadı.
Ama başvuru sürecinde olduğumu göstermek için sticker aldım.
Ve o sticker aşağıda çalışabilir şu an.
Ve aynı zamanda hani şu an süreçte başvurusu.
Onunla aslında her yere gidebilirim ama ülkeye geri dönemem.
Yani Hollanda'ya. Onun için de geri dönüş vizesi almam gerekiyor.
Bence süreçteysen sen de sticker al.
Yok benim şu an var ama şöyle bir şey o sticker.
Ülke dışında... Çıkamıyorsun diye de biliyorum ben.
Yok çıkabiliyorsun. Benimki return vize gibi bir şey.
Çıkabiliyorsun ama geri dönmek için evet vize alman gerekiyor.
Return vize alman gerekiyor.
O sticker farklı bir şey demek.
Onu ben bilmiyordum. Sticker süreçte olduğunu gösteriyor.
Sana fotoğrafın sonrasında göstereyim.
Onu ben de bilmiyordum.
Umarım güzel olumlu sonuçlar gelir.
Umarım. Peki konularımıza dönelim.
Peki buradaki sence burasıyla ya da işte Dublin'le ya da Amsterdam'la Kültür sanat alanındaki farkla Türkiye'dekilerin arasındaki nasıl farklar var?
Nedir sence Türkiye'de kültür sanat, Avrupa'da, Dublin'de ya da Hollanda'da nedir?
Öncelikle mesela benim yine Amsterdam'a taşınmak istemesi hepinden bir tanesi buydu.
Ben mesela Dublin'in kültür ve sanat alanına bu kadar çok şey sunduğunu düşünmüyorum.
Hani bu işte konserlerden, operadan, baleden veya gitmek istediğim bir kurstan.
Bilmiyorum ilgili olduğunu herhangi başka bir yana kadar değişebiliyor.
Çok daha küçük ve gelişmekte olan bir ülke olduğu için.
Tabii ki çok fazla imkan yok.
Hiç yok değil tabii ki var.
Ama bence bir Londra veya bir İstanbul'daki kadar zengin olabileceğini söyleyemeyeceğim.
Yani şimdi Amsterdam'da bizim şöyle bir dezavantajımız var bence.
Hollanda'ca konuşmuyor olmamız.
O yüzden tabii ki ben mesela hani lokal işte Hollanda'ca belki çok daha fazla imkan işte tiyatro vesaire varsa hani onlara gidemiyorum.
Görüyorum mesela binalarını vesaire.
Ama ona rağmen yine de bence uluslararası insanların içinde çok fazla.
Mesela International Theater var hemen işte merkezde.
Light Supply'ını hatırlarım.
Sen benden çok daha iyi biliyorsundur.
İşte konser alanında bir sürü farklı sanatçı geliyor.
Onları takip edebiliyorsun. Benden çok fazla şey sunuyor.
Ama ben burada şeyi de fark ettim.
Bence Türkiye'de... Gerçekten bu alanda özellikle İstanbul'da çok fazla güzel imkanlar var.
Ben mesela tiyatroya gitmeyi çok severdim İstanbul'dayken.
Ailemle birlikte hani yıllar öncesinde devlet tiyatrolarına giderdik.
O zaman daha değerli görülüyordu ve çok keyifliydi mesela oyunlara gitmek.
Ama tabii bir Londra değil Amsterdam'da da açıkçası.
İşte hani müzik halleri olsun vesaire.
Ama yine de bence bir şeyler sunuyor isteyenler için.
Ama bu işi yine en iyisi sen bilirsin.
Ya şey gibi bir yerden ben de bilmek gibi değil de gerçekten söylediğin şey çok...
güzel ve büyük bir nokta.
Hollandaca ya yani hani çok şey var ve Hollandaca.
Ben gidiyorum Hollandaca da olsa.
Gerçekten. İzliyorum yani mesleğimle alakalı bir şey olduğu için.
Ama hadi bir git, iki git sonrasında kötü tiyatro izlemek de güzel bir şey.
Geliştirici oluyor ama dili de bilmediğin andan itibaren iyice her şey sarpa sarıyor.
O yüzden hani böyle İngilizce bir şey bulmak çok zor dediğin gibi.
Londra falan inanılmaz yani.
Evet. O dünya çok başka.
Londra zaten. Evet.
Peki. Avrupa'ya daha birine ya da buraya gelirken ne beklentilerin vardı?
Ne hayal kırıklığına uğrattı seni?
Hayal kırıklığına uğradığın bir şey oldu mu yani?
Hayal kırıklığına uğradığım bir şey oldu mu?
Şu an full hep böyle çok Avrupa'nın markası her şeye pozitif gitmiş gibi.
Yok yok ama neyse o yani.
Şey yaptım ama...
Ya Dublin'de çok negatif bir şey yoktu açıkçası.
Bir de çok uzun sürede kaldığımı düşünmüyorum orada.
2-2,5 sene hani zaten öğrenciydim, sonra çalıştım.
Sonra sana küçük gelmeye başlamıştı.
Yani yeterince işte etkinlikler yok, farklı yapabileceğin şeyler yok.
Sana çok fazla beslemiyordu ve sunmuyordu açıkçası.
Amsterdam'da da... Beni bence en çok hayal kırıklığına uğratan şey ben böyle farklı kültürden insanlara tanışmayı vesaire çok seviyorum.
Ve kesinlikle böyle arkadaşlarım oldu ama hepsi işim sayesinde oldu.
Onun dışında maalesef insanlara tanışmak çok zor.
Mesela Hollandalı arkadaşım yok.
Bu evet belki çok klişe bir şey ama evet bilmiyorum neden bu kadar zor o insanlara yetişim kurmak, bir yakınlık kurabilmek.
Tabii ki kültürle de alakalı bir şey ama bu kadar uluslararası bir şehirde buna hala bu kadar belki kapalı ve mesafeli yaklaşmalar beni birazcık üzüyor açıkçası.
Ve son yıllarda... Hani Dublin ve Amsterdam dışında sanırım biraz da İstanbul'u övelim.
Ben İstanbul'un gerçekten zenginliğini özlüyorum.
Çünkü Amsterdam çok güzel bir şehir.
Böyle çizilmiş gibi, tiyatro gibi.
Ama böyle her sokağa köşesi birbirine çok benziyor, çok tatlı.
Ama her şey tek tip.
İnsanlar tek tip. Hepsi işte sarışın, uzun boylu, giyim tarzları belli, sokaklar aynı.
Ama İstanbul o kadar zengin bir şehir ki.
İşte sokakta gördüğün dededen işte...
Çok daha genç bir kıza kadar.
İşte giyim tarzları, sokakları, restoranları, mağazaları, dükkanları.
Yani İstanbul seni o kadar sürprizle gönderebilir ki evine.
Bunu çok özlüyorum. Son zamanlara bunu fark ettim.
İstanbul'un aslında beni ne kadar yorduğunu ama aynı zamanda ne kadar çok beslediğini.
Özellikle mesela senatçıdan çok merak ederim.
Çünkü bir sanatçı olarak bence bu çok önemli bir şey.
Versus bence Amsterdam mesela beni o kadar beslenen bir şehir değil.
Yani her şey çok düze, çok bir şekilde.
Yani bu da hani çok haykırıklığı gibi değil ama eğer karşılaştırırsam biraz böyle olması bazen sıkıyor beni yani her şeyin çok aynı olması diyebilirim.
Ben buna %100 katılıyorum.
Yani her şeyin mükemmel olması belli bir süre sonra yoruyor.
Yani sorun yok, kaos yok.
Bir kavgayla oturup izleyelim ya.
Kanalımızda var bu bizim. Kavga yok ya evet gerçekten.
Öyle bir şey yok yani şey çok komik oluyor.
Ben çok şeye denk geldim böyle tam arabadan iniyor iki kişi.
Birbirlerine böyle karşı karşıya geliyor.
Fuck you, fuck you, fuck, fuck.
Okey deyip dağılıyorlar.
Yani bu ne?
Hani bu kadar. Evet.
Olmasın tabii canım kavga niye olsun.
Evet tabii ki. Peki son sorumuza gelelim yavaş yavaş.
Çok çabuk geçti. Evet bayağı oldu şu an bayağı sürdü yani.
Gerçekten. Çok olmuş.
Normalin üzerinde olmuş. Gerçekten.
Tamam. Son olarak bavulunda ne var?
Bavulunda ne getirdin gelirken?
Ya da ne götürüyorsun? Ne getirip götürüyorsun?
Bu soruya iki şekilde cevap vermek istiyorum.
Bir tanesi biraz daha elle dokunabildiğimiz şeyler.
Daha somut dediğimiz şeyler.
Türkiye'ye giderken tabii ki daha çok böyle küçük hediyeler vesaire götürüyorum.
Orada kullanacağım şeyleri götürüyorum.
Çünkü ister istemez artık orada da yavaş yavaş nasıl odamın, hayatımın bir şekilde Boşaldığını demek istemem çünkü o doğru bir kelime olmaz ama hani çok aktif olmadığını gördüğüm için de hani aktif kullandığım şeyleri hep buradan
oraya götürmem gerekiyor.
Ama gereken hep peynir getiriyorum.
Peynir benim için çok önemli bir şey.
Henüz hiç yakalanmadım.
Polislere teşekkür ediyorum. Lahmacun getirdiğim bile oluyor.
Öyle bir noktadayım. Kesinlikle yemek üzerine getirdiğim şeyler.
Ama onun dışında ilk bu yola çıktığımda, ilk derbime taşındığımda kesinlikle ailemin, arkadaşlarımın ve kendime olan bence inancım, o maneviyatım vardı giderken.
Ve her döndüğümde de aslında bu yeni olduğum kişiyi, tecrübelerimi, üzerine koyduğum şeyleri götürüyorum.
Ve orada da işte ailemle, arkadaşlarımla veya sokakta tanıştığım, bilmiyorum herhangi kafedeki bir insanla bile paylaşıp bu hayat tecrübesi de olsa, onlarla ilgili yapabileceğim bir şey de olsa onları paylaşmaya çalışıyorum.
Onlara götürüyorum diyebilirim. Ya çok tatlı.
Peki son bizi dinleyecek olanlara söylemek istediğin bir şey var mı?
Bizi dinleyeceklere söylemek istediğim bir şey, yani...
Önemlisi bence ne istediğini bir tık bulmaya çalışmak.
Bunun içine kendini anlamaktan geçtiğini düşünüyorum ben.
O yüzden kendilerini umarım anladıkları bir süreçselerdir ve bununla ilgili istedikleri yere de hayatlarında ulaşırlar diyorum.
Çok teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim. Bugünkü konumuz İpek Tosun diyeyim o zaman.
Suzan'ı kullanmıyoruz. Anneannem duymasın.
Çok keyifliydi.
Çok teşekkürler. Bir de bu sürecin içinde...
Var olup da gelip burada bizimle paylaşman da bence çok değerli.
Çünkü hiçbir şey dışarıdan görüldüğü gibi gürlük güristanlık değil.
Çok zor bir sürecin içindesin ve ne olacağı belli olmayan bir periyotta bekliyorsun.
Umarım her şey olumlu sonuçlanır ve bir sonraki bir kere daha kayıt yaparız.
Ve onda da aldım deyip daha farklı bir perspektiften bir şeyler dinleriz belki.
Teşekkür ederim. İyi ki geldin.
Eğer Bavulda Ne Var? podcastini beğendiyseniz bizi takip edin arkadaşlar.
Yeni kayıtlarda, yeni hikayelerde...
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
