
Tahmin edilen yollar, yaşayınca zor olan göçler
11 Şubat 2026 · 47 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Göç, dışarıdan bakıldığında bir rota gibi görünür; yaşanınca ise duygu, kayıp ve yeniden kurma sürecidir. Bavulda Ne Var’da bu bölümde, Tolga ile göçün planlananla yaşanan arasındaki farklarını kişisel deneyimler üzerinden konuşuyoruz. Bavulun içine sığmayanları, geride kalanları ve yol boyunca dönüşenleri birlikte açıyoruz.
Transkript
Selam. Burası Kumpanya Performing Arts Stüdyosu.
Bavulda Ne Var? podcast serisini dinliyorsunuz.
Ve bugünkü konuğumuz Tolga.
Abi nasılsın? İyiyim.
Her şey yolunda. Yılın ilk podcastine konuk olduğum için de mutlu oldum.
Keyifler yerinde diyeyim. Sen nasılsın?
İyiyim. Nasıl gidiyor karlardan?
Güzel. Bugün Amsterdam karlı bir Amsterdam.
Hatta buraya da bisikletle geldim.
Karlı bir bisiklet yolculuğu oldu ve ilk kez böyle bir şey yaptım.
Keyifli. Gerçekten keyifli gidiyor.
Uzun uza direkt cevap vermeye başlayayım mı yoksa bunu bir ılık soru olarak alayım mı?
Bunu bir ılık soru olarak alalım.
Biraz şey diyecektim.
Birazcık bize kendinden bahseder misin?
Biraz göç hikayenden bahseder misin?
Nedir, ne değildir? Nasıl göç ettin?
Ne zaman göç ettin? Burada neler yapıyorsun?
Tabii, tabii. Ben kim olduğumdan başlayayım.
Ben Tolga Akbulut.
Aslen bir kentsel tasarımcı ama daha sonra yaklaşık 10 yıl boyunca mimarlık stüdyolarında tasarımcı olarak çalıştıktan sonra kendi stüdyomu kurmaya karar
verdim ve çok niş bir işe kendimi yönlendirdim.
Ve wayfinding designer diye geçen bir iş yapıyorum şu an.
Bu bir yönlendirme tasarımcısı olarak çevrilebilir.
Yönlendirme tasarımı yapıyorum özetle.
Buna odaklanmış bir stüdyom var Amsterdam'da.
Daha önceden İstanbul'da yaşıyordum.
İstanbul'da biraz önce bahsettiğim mimarlık ofislerinde çalıştım.
Ve daha sonra İstanbul'da aslında şirketimi kurdum.
Ve 2000... Ne zaman oluyor?
2022 yılında İstanbul'dan Amsterdam'a göç ettim.
Aslında bir üç buçuk dört yıl.
Aynı dönemlerde gelmişiz.
Evet. Yani çok...
Çok uzun zaman olmadı ama buraya alışmak ve buranın zehrini almak için yeterli bir zaman oldu diyebilirim yani.
Peki işle mi göç ettin?
Çünkü bu Türkiye'deki yaptığın şeyler belli ki çok niş ve hani sen de buraya başka bir işle mi göç ettin yani?
Yok aslında ben yancıyım tam olarak.
Eşimle beraber geldim.
Eşim bir iş buldu.
O daha önceden...
Arçelik'te çalışıyordu.
Sürdürülebilirlik iletişimcisi olarak çalışıyordu.
Daha sonra bir Amerikan firması Boeing, uçak üreten Boeing firmasıyla iş görüşmesi yapıp İstanbul'dayken burada bir iş buldu.
Ve ondan sonra biz de taşınmaya karar verdik.
Ve 2022 yılında dediğim gibi beraber göç ettik.
Ben de onun yanında, onun duygusal olarak destekçisi, her şeyin destekçisi olarak buraya geldim.
Sen olmasan çok zor olurdu bence.
Çok ciddiyim. Peki. Eşle beraber göç etmenin getirdiği zorluklar oluyor mu?
Sonuçta sen bir işinle gelmiyorsun buraya ya hani Türkiye'de İstanbul'da yaptığın işler var.
Nasıl bir zorluğu vardı senin için?
Ya da zorluğu var mıydı? Belki de yoktu da.
Ya aslında ben bu tür yolculukları veya bu tür hareketleri çok zorlu bulan bir insan değilim.
Birazcık kabını hızlıca değiştirebilen, birazcık bulunduğu ortama çabuk alışabilen bir insanım.
O yüzden bu yolculuk aslında zorluktan ziyade heyecan doluydu benim için.
Tabii benim için bir kolaydı.
Yani aile evimizdeki aslında dinamiklerde eşim daha stresli olan taraftı.
Tabii ki o çünkü bilmediği bir ortamda bilmediği bir işi yapacak.
Daha doğrusu bildiği bir işi yapacak ama bilmediği bir çevrede yapacak.
Ama benim için bildiğim bir işi yine bildiğim bir environment'da online'da olarak sürdürdüğüm bir ihtimal vardı.
Bir yol vardı önümüzde.
O yüzden ben çok stresli değildim.
Daha çok keyifle birazcık heyecanla buraya kaç ettik.
Ama tabii ki dinamikler çok fazla, çok fazla etmen var.
Buraya geldiğiniz zaman bir ev bulma telaşına düşüyorsunuz, kendinize yeni bir dünya yaratmaya çalışıyorsunuz, yeni networkler, yeni arkadaşlıklar, 36-37 yaşınızdan sonra yeni bir sosyal çevre
kurmaya çalışmak gibi aslında herkesin tahmin edebileceği ama yaşayınca birazcık daha farklı olduğunu bence gördüğü bir deneyim yaşadım.
İş hakkında da...
Kendi işimi yaptığım için aslında ve online olarak da üretebildiğim bir iş olduğu için grafik tasarım beni o kadar zorlamadı burada olmak.
Müşterilerimin birçoğu hala Türkiye'de.
Çalışan arkadaşlarımın birçoğu hala Türkiye'de.
Beraber çalıştığım insanlar.
Dünyanın her yerinden insanlarla çalışmaya çalışıyorum ama hala aslında bir ayağım Türkiye'de.
O yüzden çokça gidip geliyorum.
Ve iş anlamında da o zorluğu henüz çok hissetmedim diyebilirim.
Peki aslında... Nevi şahsına münasır bir iş ya seninki.
Burada bir değer buluyor mu?
Türkiye'de aslında bunu yapıyordum.
Şöyle bir şey yapıyordum. İstanbul'da bir şekilde işimi çok rahatlıkla yürütüyordum.
Ve burada bu alanlarda, Hollanda'da böyle bir iş sektör, böyle bir kol var mı senin işinle alakalı?
Bu soruya şöyle cevap vereyim.
Bu işi yapmaya başladım ama bundan 5 sene önce böyle bir iş var mıydı dünyada diye sorsan aslında bildiğim bir iş değildi.
Ya da 10 sene önce sorsan.
Yani böyle bir iş kolunun dünyada olduğunun çok farkında değildim.
Benim kariyerim birazcık önüme çıkan şanslara az da olsa hazır olmakla bence şekillendi.
Bu şanslar işte bir kentsel tasarımcıyken aslında kentsel tasarım ofisinde çalışırken bir anda bir mimarlık ofisine zıpladım.
Orada gelen projelerle beraber hem yaş olarak hem de iş olarak büyüdüm aslında.
Oradaki patronum da çok öğretici bir insandı.
Ve bize gelen projeler daha çok büyük projeler.
Master plan dediğimiz bizim.
Böyle bir kişinin iki kişinin evi değil aslında mahalle ürettiğimiz.
mahalle tasarladığımız veya birçok insanın bir anda içinde bulunabileceği büyük convention center'lar, büyük konferans merkezleri gibi aslında birçok kişinin aynı anda o mekanı deneyimlediği
mekanlar yaratıyorduk. Bunun içerisinde tiyatroların, sinemaların veya public alanların diyeyim çokça olduğu projelerde çalıştık.
Ve bu projelere çalışırken mimarlık ofisinin içerisinde aslında bu projenin hem brandingi yani aslında bunun adına olacak Nasıl görünecek tabelası nerede olacak gibi sorularla
ya bunları biz mi çözsek acaba mimarlık ofisinde acaba bunu biz halledebilir miyiz gibi sorularla başladı bütün kariyer yolcunun.
Ve bu soruları sorarken araştırırken de bunun point ettiği bunun üzerine çalışan bir mesleğin olduğunu fark ettim aslında.
O da yönlendirme tasarımı.
Türkiye'de tabelacılık da denebilir.
Çünkü Türkiye'de bunun bir tasarım unsuru veya bunun bir mesleki değer olarak katfedildiği bir çevre yok.
Bilinmiyor. Yani buna değer vermiyor Türkiye demek çok yanlış olur.
Genellikle bu projelerde en çok insanların gördüğü AVM'lere gittiğimizde hangi dükkanın, hangi markanın kaçıncı katta olduğu.
Food court dediğimiz yemek alanlarının nerede olduğunu anlayabilmek için baktığımız yüzeyler vardır.
Bunlara biz totemler deriz ayaklı.
Bazen de haritalar vardır.
Bir National Park'a gidersiniz işte nerede hangi tür hayvanlar varmış, nerede neler varmış diye büyük bir harita okursunuz.
O haritaların tasarımlarını ve o totemlerin, o yüzeylerin tasarımlarını yapıyorum aslında.
Ve Türkiye'de de böyle küçük küçük projeler olmaya başlayınca ya ben bunu yapabilirim.
Bu benim çünkü yapmak istediğim şeyleri birleştiriyor diye düşündüm.
Kafam hep şöyle çalışıyor.
Çalışmayı çok seven bir insan değilim.
O yüzden yaparken zamanın nasıl geçtiğini çok anlamadığım bir şeyleri yapmayı hep tercih ediyorum.
Ve bundan para kazanabilirsem de ne mutlu bana.
Bu benim için çok değerli oluyor.
Grafik tasarım hep benim için böyle bir yerdeydi.
Çünkü ben kentsel tasarım okudum ama tasarımın 101'ini almıştım.
Grafik tasarımda kendimi geliştirmeye çalıştığım bir yerde.
Mimarlık yaparken de bunu hep grafikle beraber birleştirmeye çalışıyordum ki...
projelerin hep görselliğini ön plana koyarak nasıl daha iyi yaparım düşünerek hareket ediyordum.
Bu grafik tasarımı bir yere koydum hayatımda ve ondan sonra bununla mimarlığı yani o çok sevdiğim diğer mesleği birleştirdiğim bir alan olduğunu fark ettim ki biraz önce anlattığım alan.
O da wayfinding tasarımı dediğim şey.
Aslında mimarlıkla gerçekten grafik tasarımı bir araya getiriyor.
Hem malzeme bilmeniz gerekiyor hem de bence en önemli olan şey insanın bir mekanda bir alanda nasıl hareket edeceğini bilmeniz gerekiyor.
Bence bu çok önemli bir noha ve bu beni bu mesleğe yönlendirdi.
Çok havalıymış ya.
Şimdi dinlerken şey oldum.
Allah'ım ya ne kadar güzelmiş.
Şeyi de çok sevdim. Tembelim ama hani zamanın nasıl geçtiğini bilmediğimiş.
Evet. Tembelim değil yani çalışmayı sevmiyorum.
Sanırım şey gibi kendimde bir anda bir şey keşfettim.
Ben de çok sevmiyorum çalışmayı.
Yani böyle Birisi için ya da bir şey için değil de hani böyle keyif alacağım bir şey yapmayı çok seviyorum.
Ve onu yaparken çok fazla zaman harcıyorum.
Çok vakit geçiyor ve o hiç bana vakit geçiyormuş ve zaman harcıyormuşum gibi gelmiyor.
Ve bu cümle çok bir anda kafamda bir yere oturdu yani.
Bence çok önemli.
Çünkü gerçekten hayatımızın çok büyük bir kısmını yani çok klişe olacak ama evet yani çalışarak harcıyoruz.
Ve bunun için emek sarf ederken mutlu olabiliyorsak ve kendimizden birçok şeyi verebiliyorsak.
Bu beni çok mutlu ediyor özellikle.
O yüzden de şanslıyım bence.
Yani bunu birçok insan düşünebilir.
Ama bunu birçok insan gerçekleştiremiyor olabilir.
Ben sevdiğim şeyi yaparak para kazanabiliyorum.
Çok güzel. Peki nerede okudun abi?
Yani şeyi nerede okudun? Yani kentsel tasarım.
Ben Mimar Sinan'da okudum.
İstanbul'da Mimar Sinan'da şehir bölge planlama ve kentsel tasarım okudum.
Bunu okurken de aslında bir mimarlık fakültesinin içerisinde olan bir bölüm burası.
Mimarlık ve kentsel tasarım şeyi planlama.
Havalı okullar. Havalı evet gerçekten havalı.
Yani İstanbul'da bence okunabilecek en güzel yerlerden bir yer.
Çünkü okulun kalitesi anlamında söylemiyorum bunu.
Onu ayrıca bir parantez içinde belirtiriz ama boğazın kenarındasın.
Gerçekten hayatla olan ilişkini suyla kuruyorsan ki ben Antalyalıyım.
Hayatta olan bütün ilişkimi suyla kuruyorum.
O yüzden yani İstanbul'da bence zamanımı geçirebilecek, okurken zamanımı geçirebilecek en güzel yerlerden birisiydi.
Antalya'dan mı gittin İstanbul'u okumak için yoksa?
Evet Antalya'dan gittim. Aslında önceden bir göçün daha var yani.
Evet ondan da önce bir göçüm var ama benim hatırlamadığım.
Ben Trabzon'da doğdum ama ondan sonra Antalya'ya göç etmişiz.
3 yaşında. Daha sonra da okumak için, üniversite için.
İstanbul'a geldim. Orada da bir göçüm var evet.
Peki İstanbul'da ne kadar süre çalıştın?
Yani hep İstanbul'da mıydın?
Onun arasında okuldan mezun olduktan sonra başka bir yerler başka bir şeyler oldu mu?
Yok hep İstanbul'daydım. 2008'de girdim üniversiteye.
Artık 2022'ye kadar 14 yıl İstanbul'daydım.
Yani oradaki göç hikayesi de gerçekten bence bir göç.
Çünkü eşim mesela İstanbulludur.
Ben ona bazen anlatırım.
Biz küçükken ATV'de haberler şöyle kapanırdı.
İşte iyi akşamlar ekstra bir haberiniz veya bizi bilgilendirmek istediğiniz bir şeyler varsa adresimiz der ve bunu sessiz olarak okurlar.
Gayrettepe İstanbul diye geçerdi.
Benim aklımda kalmış neden bilmiyorum.
Ben İstanbul'a gittiğimde aa Gayrettepe aa ATV binası.
Çünkü benim için çok yabancı bir yerdi orası.
Ve ben buna eşime anlattığımda tabii ki çok gülümsüyor yani bana.
Hani onun herhangi bir yeri.
Ben de 15 sene yaşadıktan sonra benim için de herhangi bir yer ama İstanbul, İstanbullu olmayan için gerçekten bir Avrupa'ya göç etmişsin gibi bir göç hikayesi yaratıyor.
Yani şey gibi bir yerden hani başka şehirlerin alan kodunu bilmezsin telefon alan kodunu ama İstanbul'unkini mutlaka bilirsin yani.
Çünkü hep görüyorsun.
Bir de televizyonda, haberlerde, gazetelerde her şey İstanbul'la alakalıdır.
Buna İstanbullular çok fark etmez aslında.
Yani aslında Türkiye haberlerini aldıklarını zannederler ama aslında hayır İstanbul haberlerini alırız.
Ve ben onu İstanbul'a gidince fark etmiştim.
Bütün her şey halbuki orada dönüyor falan.
Evet. Peki okuduğun, şu an gerçi okuduğun bölümle alakalı yine bağlantılı bir şey yapıyorsun ama bölümün ya da işin burayla bir karşılığı var mı?
Merak ettiğimden soruyorum sadece. Çünkü bazı bölümlerin bazı...
Mesleklerin bizim üniversitede okuduğumuz bildiğimiz bölümlerin buralarda karşılığı yok.
Varsa da çok farklı bir adda ya.
Çünkü senin okuduğun hani şehir çevre planlama çok değerli bir şey halbuki.
Burada o tarz bir şeyin karşılığı var mı biliyor musun hiç?
Yani o kadar var ki hatta okulla ders için bir projenin bir projeyi ya da bir konuyu anlayabilmek için birçok case study için Amsterdam'a gelip burada bazı projelerin bazı mahallelerin oluşumlarını
incelemiştik. Yani çok var.
Çünkü yaptığım iş, mimarlık tabii ki işin çok özünde var.
Ya da hepimiz bunu bir mimarlık olarak biliyoruz ama alt kırılımlarını bilmiyoruz.
Ama bir mimara bir bina gelinceye kadar aslında mahallenin o mahallede kaç bina olacağını, ne kadar yeşil alan olacağını, mahallede kaç tane okul, ne kadar dini yapı...
ne kadar hizmetle alakalı veya ticari birimi olacağı bunların hepsini aslında bir şehir plancı, bir kentsel tasarımcı belirliyor.
Yani bu mahallenin bir insan için yaşanabilir olmasını bir mimardan ziyade bir şehir plancı, bir kentsel tasarımcı veriyor.
Şehir plancı ve kentsel tasarım da aslında şöyle ayrılıyor, kısaca anlatayım.
Bizim bölümümüzün adı şehir ve bölge planlama.
Biz hem şehirlerde, mahalle ölçeklerinde planlamalar yapıyoruz.
Hem de aslında bölge planları da yapabiliyoruz.
Yani bölge planı dediğim Marmara bölgesinin kalkınmasını destekleyecek.
Veya İç Anadolu bölgesinin kalkınmasını destekleyecek.
Gibi gibi böyle büyük ölçekli, büyük metre kaleleri kapsayacak alanlara da aslında hizmet ediyor.
Döneyim kentsel tasarıma.
Yani bu mahallelerin daha yaşanabilir, daha insan odaklı olabilmesini sağlamak için aslında biz çalışıyoruz.
Uluslararası literatürde diyeyim.
Türkiye bunun için çok büyük bir oyun alanı değil.
Aslında çok büyük bir oyun alanı ama başka tabii ki politik ve siyasi nedenlerden dolayı aslında çok oyunu alanı olmayan bir yer.
Oraya çok girmeyeceğim ama çok zor bir meslek Türkiye'de yapılması.
Ve onun da eğitimini alırken özellikle bunun gibi yani Amsterdam gibi iyi yerleşmiş, iyi planlanmış, nüfus kontrolü iyi yapılmış, bir mahallenin gereksinlerinin iyi okunduğu örnekleri
çok baz aldık. Bu da işte Amsterdam'da dolaşırken herkesi çok memnun eden, ya çok evet burası bir kuzey şehri.
Kuzeyin başkenti.
Kuzey Avrupa'nın başkenti diyeyim.
Ama bu kadar soğuk, bu kadar karanlık olmasına rağmen inanılmaz bir kozi, herkesi kucaklayan, sıcak bir durum var.
O nasıl oluştu? O işte bir mimarın, bir şehir plancının tasarımının ne oluşu burada?
Hiç bir anda başka bir şeyle de ayrılmam.
Çünkü... Burada bakıldığında hiç öyle düşünmemiştim ben.
Bana da sanki bir şehir planlamacı demek ki ben de gerçekten bilmiyorum.
Şehir planlayıcısı yokmuş gibi hissettiriyor çünkü...
Çok doğal geliyor. Çok doğal ve her şey o kadar birbirinin benzeri ve her yerde gerçekten o kadar yaşam alanı var ki.
Örnek veriyorum bir yerde...
İşte inşaat yapacaklar.
Çok uzun sürüyor. Çünkü ilk önce sanırım oradaki yaşam alanlarını kurmaya başlıyorlar.
İşte ilk önce hani neler olacak çevrede nasıl hani o çocukların gideceği okul bilmem.
İlk önce o imkanları sağlıyorlar ve sonra yapıyorlar.
Ve hani sanki bunlar zaten buranın bir normali.
Ve hani bütün binalar birbirinin benzeri ya da işte bütün her şeyde mutlaka bir yerde bir park olmalı, mutlaka toplanma alanı olmalı.
Bu zaten hani belediyelerce belirlenmiş ülkenin genel politikası ve hep öyle yapılıyor zannediyordum.
Hiç öyle düşünmemiştim, bilmiyordum da yani.
Bu son söylediğin cümlenin alt kırılımları aslında.
Yani belediyelerce devletin, devletin koyduğu işte kurallar aşağıya doğru inmeye başlıyor hiyerarşide.
Belediyeler, belediyelerin, mahalleler, mahallelerin artık senin binana kadar...
tekabül eden belli kurallar bütünü.
Bu İstanbul'da da var. Ama hani uygulanabilmesi, uygulanamaması ve kuralların aslında çeşitliliğiyle alakalı.
O yüzden burada çok örneği olan, ya bir de şöyle de bir geçmiş var tabii ki.
Mimaride bir akım vardır. Bauhaus akımı.
Aslında bu bir tasarım akımıdır.
Bauhaus bir okul, yani tasarım okulu.
Hemen hemen aynı zamanlarda çıkan bir okul da, bir tasarım anlayışı da Amsterdam School diye geçer.
O da buranın aslında tasarımın, mimarinin, rengin, hiyerarşinin, kompozisyonun aslında bunların hepsinin oluşması için dünyada literatürde kabul gören okullardan bir tanesidir.
Herkes aslında Bauhaus'u bilir tasarımdan ilgilenen ama hemen hemen aynı dönemde çıkan Amsterdam School döneminde bir akım vardır ki buradaki birçok mimari ondan etkilenmiştir.
Onun da örneklerini görmek en azından İstanbul'da mimarlık okuyan öğrenci için bir şey.
Bizim var mıydı peki Türkiye'de mimarlık örneği gibi bir şeyimiz?
Tabii yani Türkiye'de belli dönemlerde belli mimari tiplerimiz var.
Türk evi diye tabir ettiğimiz ev var.
Daha sonra Türkiye'deki Cumhuriyet dönemi yapıları var.
Bunlar artık Cumhuriyet'le beraber hem Avrupa görmüş mimarların hem artık birazcık daha yerleşmiş olan bir tasarım anlayışının, fonksiyondan doğan bir tasarım anlayışının oluşturduğu
Cumhuriyet dönemi evlerimiz var, yapılarımız var.
Daha sonra kamu yapılarımız çok fazla.
Bunlar bizim mimarlar tarafından yapılan.
Ondan sonra... Başka tabii ki bizim cumbalı diye tarif ettiğimiz o köy evlerimizi gördüğümüz, Safranbolu'ya gittiğinde gördüğün hani o birazcık daha bizim olan evlerimiz de var.
Yani mimari akımlarımız var ama dünya literatürüne soktuğumuz en büyük kavram nedir dersen gece kondu derim.
En şehirlerin en güzel yerlerinde deniz manzaralı.
Yani gece kondu şey olarak, tabir olarak.
Dünya literatürüne girmiş bir mimari akım diyebilirim size.
Çok havalı geldi.
Bir an nedense gecik oldu.
Peki yaklaşık dört yıl önce göç ettiniz ya.
Süreç senin için zor oldu mu?
Bir dil öğrenmen, bir sınava girmen nasıldı?
Partnerle gelmenin bazen çok zor yanları da olabiliyor ya.
Senin için nasıl geçti peki o süreç?
Bence zor günler kapıda.
Çünkü henüz 4 yıl olduğu için dille alakalı en azından.
Dutch öğrenmek ve birazcık daha toplumun veya burada yaşayan Dutchların içerisine dahil olabilmek için bu dil bariyerini bence geçmek gerekiyor.
Dutch öğrenmek için son 1-1,5 yılımız.
Yani en azından vatandaşlık ve onu geri kalan süreçleri için.
O 1-1,5 yıl içerisinde bu dili öğrenip birazcık daha bence sosyal olarak dahil olmuş hissetmeyi istiyoruz.
şehir ya da Hollanda üzerinde konuşayım.
Avrupa'da en çok İngilizce konuşulan yerlerden bir tanesi olduğu için herhangi bir dil bariyeri yaşamadım.
Yani anlaşmakta zorlandığımız hiç kimse olmadı.
Bunu evimize gelen elektrikçisinden tutun da, boyacısından tutun da artık Amsterdam'ın demeyeyim Hollanda'nın en ücra köşesindeki bir köyde karşılaştığınız herkese ileri
derecede İngilizce konuşabiliyorsunuz.
O yüzden o konuda çok bir sorunumuz olmadı.
Ama tabii ki kendimizi buraya attığımız zaman sosyal olarak zorlandığımız, boşluğa düştüğümüz bir hayat yaşadık yani.
Peki tabi olduğun resmi bir zorluk oldu mu?
Hani sonuçta eşin iş bulup geliyor ya.
Senin partner durumunda geldiğinde bir şey soruyorlar mı?
Senden bir şey istiyorlar mı? Yoksa zaten eşin geliyor ve sana da otomatik olarak vize çıkıyor gibi, oturum izni çıkıyor gibi mi oluyor?
Anladım, şimdi anladım sonra.
Evet aslında belli statülerle buraya gelebiliyorsunuz.
Hani bilmeyenler için anlatayım.
High skilled immigrant olarak gelebiliyorsunuz buraya.
Beyaz yakalıların. Türkiye'de beyaz yakalı olarak çalışıp burada iş bulduğunuz zaman belli iş kollarından geliyorsanız eğer high skilled immigrant olarak sizi taşıyor Hollanda buraya.
Bu da belli kuralları var.
Ama bu size şunu sağlıyor.
Buraya geldiğiniz zaman örnek veriyorum.
Sürücü belgeniz, ehliyetiniz otomatik olarak Dutch ehliyetiyle çevriliyor.
Yani biz herhangi bir sınava girmedik.
Ve bu başını sallamanı görüyorum.
Bu önemli bir özellik gerçekten.
Benimkini değiştirmediler çünkü.
Ya bu gerçekten neden yaptıklarını çok anlamadığım umarım buradan bizi dinlemez ve duymazlar.
Çünkü kendine has hem kuralları hem de bir kültürü olan bir yer burası.
Trafik kültürü olan bir yer burası.
Yani bisiklet kültürü bambaşka bir şey.
O yüzden kesinlikle sınava girmemiz veya ekstra bir eğitim almamız gerektiğini düşündüğüm bir coğrafyada bize hızlıca Türk ehliyetini direkt Hollanda ehliyetine çevirdikleri bir iyilik yapıyorlar diyeyim.
Bunun dışında çalışma vizesini hemen benim için de sağlıyorlar.
Ben ekstra bir şeye başvurmak zorunda kalmadım.
Kendi şirketimi açabiliyorum.
Kendim sağlık kuruluşlarıyla bütün işlerimi halledebiliyorum gibi gibi.
Hatta tam olarak ne demek olduğunu bilmesem de eşinden daha iyi özelliklere sahipmişim ben hakları açısından.
Ama gerçekten altını bilmiyorum ne demek olduğunu.
Peki sen buraya göç ettin ya.
Şimdi online işlerini yürütüyorsun.
Şey gibi bir şey oluyor mu?
İstanbul'da olsam çok daha rahat olurdu.
Online çok zor oluyor artık ve hani yürütmesi bazen zor oluyor diyebildiğin bir şey mi?
Yoksa zaten hani bu işler remote online'da zaten götürebildiğin bir yerde miydi?
Merak ettiğimden bu da benim.
Güzel bir soru. Çünkü tam olarak şu an bunlarla uğraştığım bir dönemdeyim.
Türkiye'de bir şirketim vardı ve bu şirketin...
Varken artık daha işin çok başında olduğum için sadece ben çalışıyordum.
Bazen de bir arkadaşımı çekip hadi şöyle bir proje var beraber yapalım dediğim bir süreç yaşıyorduk.
Buraya taşındıktan sonra Türkiye'deki kontaklarımdan gitgide daha iyi işler, daha büyük işler almaya başladım ve birazcık ekibim büyüdü.
Şu an 12 kişi olduğumuz büyük bir, kalabalık bir ofis diyebilirim artık.
Ama bu insanların %70'i şu an Türkiye'de.
Ve evet tasarım nasıl yapılır az çok biliyoruz.
Wayfinding nedir biliyorum.
Bunlar nasıl yapılır biliyorum ama bir ofis yürütmek, insanlarla beraber çalışmak bunlar benim süreç içerisinde öğrendiğim şeyler.
Ve bu gerçekten zor bir şey.
Ve bunun için hem çalışıyorum, öğrenmeye çalışıyorum.
Hem gerek online eğitimler olsun, gerek başka mentorlardan, arkadaşlardan, çalışan ve bu yoldan geçmiş insanlardan bilgi alarak.
Hem de deneme yanılma yöntemiyle.
Ben birazcık böyle dirsek teması seven bir insanım.
Bütünü görmek, beraber çalışmak, beraber çalışıyorsak yan yana olmayı çok isteyen birisiyim.
Ama bu süreç içerisinde gerçekten zorlandım.
Yani iş tamamen online yapılabiliyor evet.
Pandemi sağ olsun. Gerçekten bize bu altyapıyı sağladı.
Pandemi sonrası da ben buraya geldiğim zaman zaten hazır olan bir online çalışma kültürü altyapısıyla geldim.
Ama zaman içerisinde...
Gerçekten birilerini yanıma çekip birileriyle yan yana oturup hadi şu projeyi çözelim artık dediğim anlar çok oluyor.
Ve onun için de zorlanıyorum gerçekten.
Peki Türkiye'de ya da iş arkadaşlarınla çalıştığın bir ofisin olsa bunu çok daha rahat yürütürdün.
Evet bunu bazen evde söyleniyorum yani evde hani eşime de bunu anlatıyorum.
Ya keşke Türkiye'de olsam dediğim bazı noktalar var tabii ki hayatta.
Bu noktalardan bir tanesi de bu.
Sadece ofis ve çalışma anında Türkiye'de olup tekrar geri dönmek isteyebilirim.
Yani böyle bir şey mümkünse.
Bir ofisim olsun isterdim Türkiye'de.
Belki burada şu an onlarla çalışıyorum.
Belki o dünyayı, o environment'ı burada da oluşturacağım ama.
Türkiye'de bir ofisim olsa bazı şeyler daha kolay olurdu gerçekten.
Ya bunu şeyden soruyorum.
Hani aslında baktığında hep...
Şunu söylüyorum ben kendime.
Bunu da çok diyorum. Sonuçta Amerika'da değiliz.
Hollanda'dayız. Baktığında 3 saatlik bir mesafe.
İstediğin zaman gidebilirsin.
Ve Türkiye ile ne zaman iş yapsam, istesem yaparım.
Hani basit diye kendimizi, kendimi özellikle telkin edeyim yerde.
İşin içine girdiğinde o kadar da öyle olmadığını fark ettim.
Bence hiç değil. Yani tabii ki nasıl anlatabilirim bunu?
Antalya'dan İstanbul'a göçtüğümde de buna benzer çalışma hayatım Antalya'da kurulmuş olsaydı buna benzer bir şey hissedeceğime eminim.
Çünkü kurulu bir çalışma kültürünüz varsa veya bir çevreniz varsa, bir iş yaptığımız için söylüyorum bir network'ünüz varsa bundan kopmak bu zor bir şey.
Hem iş yapış şekli açısından hem de duygusal olarak çok zor bir şey.
Ben duygusal birisiyim yani gerçekten arkadaşlarımın desteği olsun çok isterim.
Çalışan insanların ya çok iyi yaptık diye el sıkıştığımız ya da birbirimize high five yaptığımız anları ben yakalamak isterim.
O yüzden zor geliyor zaten.
Duygusal olarak gerçekten düşündüğümden çok zor oldu.
Biraz önce yani bu konuşmanın başında dedim ben biraz daha kolay uyum sağlarım.
Kabıma çok hızlı değiştirebilirim.
Ama bu taşınma benim duygusal açıdan gerçekten beklediğimden biraz daha zor oldu.
Ki ben buraya taşındığımda benden iki yıl önce taşınmış bir ablam vardı.
Yani aileden birisi buradaydı.
Lisede en yakın arkadaşlarımdan bir tanesi hemen Amsterdam merkezde oturuyordu.
Yani aslında duygusal olarak tabii eşimin yanı sıra söylüyorum bunları.
Duygusal olarak destek alabileceğim insanlar vardı.
Ta ki herkesin aynı anda dünyanın bir yerinde olduğu, tatile çıktığı, Ya da meşgul olduğu diyeyim.
Bir anda ben de duygusal bir destek beklediğim ya da istediğim anda bu karşılığı bulamadığım anda gerçekten çok uzakta hissettim.
Ama bu kilometre uzaklığı değil.
Bu duygusal bir uzaklık.
O uzaklık gerçekten ilk kez bana evet böyle oluyormuş demek ki dediğim bir anda yani.
Bana onu yaşattı. Ama böyle öğreniyoruz.
Bence böyle büyüyoruz. Hani o eksikliği de yaşamak insanı kendine döndürüyor.
O da güzel bir şey. Şey çok hoş duyuluyor uzaktan.
Aslında her anlattığın şey, her bir deneyimini öğrenim olarak görüp bunu perspektifte bakmak bence çok değerli geliyor.
Bana bilmiyorum başkalarına nasıl gelir ama.
Çünkü her biri aslında öğrendiğimiz ve deneyimlediğimiz ve bizi aslında bugünkü yapan kişiler oluyor ya.
Ve bunlar aslında bizi bir şekilde büyütüyor ve bunları duymak da çok iyi geliyor.
Ben her zaman şeye takılmışımdır ve dikkat etmişimdir.
Belki işimle de alakalı olabilir bilmiyorum.
Ya bir tasarım işinde olduğum için ister istemez insanlarla kendini karşılaştırıyorsun.
Yaptığın ürünleri karşılaştırıyorsun ki bence çok kötü bir şey.
Bunu yapmayan insanı gerçekten tebrik ediyorum burada.
Ve bu zor bir şey. İnsanlarla kendini karşılaştırdığın zaman.
Veya karşına böyle iyi bir marka, iyi bir iş, iyi bir kurulu bir düzen diyeyim.
Gördüğün zaman aa ne kadar iyi diyorsun.
Ama bu işin bitmişi.
Yani o işin son hali ve artık vitrine koyulmuş hali.
Ben bu vitriniyle değil de birazcık herkesin oraya o vitrini o ürünü koyarken ne kadar çok çabalamış olabilme ihtimalini düşünmeyi seviyorum.
Bu bana çünkü çok insan hissettiriyor.
Bunu yapmazsam çok ayaklarım yere basmamaya başlıyor ve kendime bu sefer yüklenmeye başlıyorum.
Bak şunu senden daha iyi yapmış, bunu bu kişi daha iyi yapmış.
Bundan uzaklaşmam için bir tool'a ihtiyacım var özetle aslında.
O yüzden bu bitmiş ürünlere bakıp ya da Instagram'dan aa Amsterdam'a taşınmış ya hayatı harika gibi bitmiş bir fotoğrafa bakıp bence hayatlarımızı kıyaslamamak
veya oradan bir şey çıkarmamak gerekiyor.
Kendimize dair. Orada öğrenim biraz önce söylediğim gibi yani.
Her adım bir şey öğretiyor ve her adım bir zorluğu var.
Ben çok şükür çok büyük bir zorluk yaşamadım.
Bazı arkadaşlarımız geldikten sonra buraya 3 ay içerisinde işten çıkarıldı.
Türkiye'deki her şeylerini satıp buraya gelmiş olan insanlar bir anda geri dönmek zorunda oldular.
Biz öyle bir deneyim yaşamadık ama herkesin kendi çapında kendi zorluğu var aslında yaşadığı.
Ve o da bir şey öğretiyor diye düşünüyorum, düşünmeye çalışıyorum.
Ben de ortalama aynı yerdeyim.
Peki örnek veriyorum.
Şu anki buradaki deneyimin ne?
Hollanda'da yaşadığın 4 yılla ve de Türkiye'de yaşadığın uzun yıllarla.
Bir kıyaslama yap desem. Mesela Türkiye'de mi ofis açıp çalıştığın arkadaşlarına Türkiye'de mi kalmak istersin?
Yoksa yok Amsterdam'da bir ofis açayım ve Amsterdam'da onların burada olduğu bir dünya mı olsun?
Hangisi senin için daha konforlu ve daha iyi üretebileceğin bir alanmış gibi hissettiriyor?
Şimdi ideal dünya tabii ki aslında.
Atıyorum İtalya'da en yakın arkadaşlarımla her yıl, her hafta, her ay güzel bir güneş, iyi bir deniz.
Böyle bir ortamda yaşayalım ve sevdiklerimizle çevrili olalım isterim.
Yani bunu İtalya için söylemiyorum da aslında sıcak bir memlekette.
Her şeyin çok iyi olduğu, sosyal olarak çevrende sevdiğin insanlarla yan yana olmak.
istiyorum. Ama evet bu zor bir ideal bir dünya.
Ama benim burada yapmak isteyeceğim ya da ilk olsun ve gerçekleşsin diyeceğim şey galiba kısa vadede en azından Amsterdam'da evet ben ofisim gerçekten fiziksel olarak da burada
insanlarla beraber çalıştığım bir yere götürmek ve sevdiğim insanlarla bir şekilde burada olmayı tercih ederim.
Bu sorunun şöyle de bir cevabı var ama o cevap biraz daha politik bir cevap.
Biraz daha siyasi bir cevap oluyor neredeyse.
Yani ben Türkiye'den aslında çok mutsuz değildim öyle söyleyeyim.
Ama öyle sıkıldım ki öyle bunaldım ki eşim de öyle biz başka bir şey yapmalıyız dedik.
Yani yoksa ben Antalyalıyım diyorum yani ben denize, güneşe yani her zaman hayatımın her noktasında bunlar vardı zaten.
Oradan kalkıp buraya gelmek çılgınca geliyor kulağa.
Ama hayat standardı olarak burayı tercih ediyorum şu an.
Ve bu kesin bir cevap değil.
Nihai bir cevap da değil.
Yarın buradan belki işte Fransa'ya, belki Barcelona'ya, belki örnek veriyorum Türkiye'ye, Antalya'ya tekrar döneceğim.
Hani o yüzden çok kesin bir cevap vermek istemedim.
Ama bu hayat standardını bence herkes tatsın isterim.
Çünkü bizim Türkiye'de çok az bir insan kitlesi bu kadar...
Güvenli bir çevre veya iyi bir sosyal çevre, sosyal çevre demeyeyim de iyi bir çevreyle büyüyor.
Gördüğü her şeyden bahsediyorum bu arada.
Yani kapı kolundan tutun pencerenin çerçevesine.
Oradan bakkalda gördüğün ürünlerin ambalajından kitabı açtığın zaman gördüğün tasarıma.
Yani tasarımla her şeyin iyi düşünülmüş bir çevre hayal ediyorum.
Burası biraz yakın ve böyle bir çevrede büyüsün isterim herkes veya yaşasın isterim yani.
Ya aslında bu soruyu şuraya da bağlayacaktım.
Kendini burada iyi üretebiliyormuşsun gibi hissediyor musun?
Mesela burada mı iyi üretebiliyorum yoksa Türkiye'de mi iyi üretebiliyorumuma da bağlayacaktım.
Evet. Bu son söylediğimden oraya geçiş yapayım.
Burada daha iyi üretim yapıyorum.
Çünkü gördüğün her şey bir...
Yani şöyle düşünün.
Şu an bizi dinleyen ya da dinleyecek olan insanlar gözünü şöyle odasında bir sağa sola çevirsin.
Her şey bir tasarım ürünü. Yani bu çok iyi tasarlanmış anlamında söylemiyorum.
Her şey kafa yorulmuş bir ürün.
Şimdi Türkiye'de de çok iyi örnekleri var ama buraya geldiğin zaman gördüğün şey buna değer verildiğini ve bunun iyi bir yerde olduğunu görüyorsun.
Belediye bir poster astığı zaman bu bir tasarımlı bir poster oluyor.
Veya size bir şey dağıtan, yolda gördüğünüzde flyer dağıtan insan gördüğünüzde elinize aldığınızda iyi tasarlanmış bir şeyden bahsediyor oluyoruz.
İyi bir kağıt kullanılmış oluyor.
Dokunduğunuz şey Türkiye'de ekstra para vererek ekstralarla iyi bir kurumun çıktısı olabilecek bir ürün olabiliyor.
Her zaman böyle değil tabii ki ama yani ortalama için konuşuyorum.
Yolda yürürken dediğim gibi şimdi birçok Instagram hesabı var.
İnsanlar da arayıp bakabilir. Amsterdam'ın kapı numaralarına dair hesaplar var.
Çünkü kapı numaralarındaki kullanılan tipografi yani o harf font ailesi diyeyim.
O tipografi çok değerli ve birbirinden çok farklı ve çok farklı şekillerde üretilmiş.
Farklı metaller, ahşaplar, bazen bizim ateş tuğlası dediğimiz tuğlalarda o harfler, o numaralar verilmiş.
Sadece sokakta yürümeniz size güzel şeyler gösteriyor.
O yüzden de iyi şeyle beslenince iyi çıktılar veriyorsun.
Bunun da bence bu kadar iyi bir çevreyle eğer kendini donatırsan...
iyi çıktı alacağına da bence yavaş yavaş emin oluyor insan.
O yüzden burada daha iyi üretim yapıyorum özellikle diyebilirim.
Bir şey oldu bundan sonra her artık apartmanların şeylerine bakacakmışım gibi hissettim bir an.
Kapı numaralarına. Peki dört yıldır ortalama burada senin.
Ben artık Hollanda'ya ya adapte olduğum artık diyebiliyor musun?
Yani burada doğmamış birisinin bunu diyebileceğini çok iyi, çok düşünmüyorum ama Bunu diyebiliyorsa yani gerçekten helal olsun derim o insana.
Çok bariyer var. Bir tanesi dil tabii ki.
Bence bunu biraz daha dil sorununu aştıktan sonra, Dutch konuştuktan sonra konuşmak daha iyi olur.
Çünkü insanlar gerçekten İngilizce değil de Dutch'a döndüğünüzde daha farklı cevaplar vermeye başlıyor.
Size daha farklı yaklaşmaya başlıyor.
Ve bu çok anlaşılabilir bir şey.
Bu ırkçı bir yerden değil yani aslında.
Bu çok bizim dilimizi konuşuyor ve artık bir adım atmış gibi yaklaşıyorlar göçmenlikten ziyade.
O yüzden dil aşaması önemli.
Onun dışında da kültürel büyük farklılıklar var.
Belki ikliminden mi bilmiyorum ama insanlar gerçekten...
daha kendi çekirdek gruplarının içerisinde yaşamaya çok eğimliler.
Biz de tanımadığımız bir insanı masaya davet etmeyi seven bir kültürden geliyoruz.
Yani iyi bir akşam geçirdiğiniz, güzel bir sokakta, dışarıda rakı masanızı kurduğunuz bir yerde size iyi bir sohbet edebilecek bir insan gibi birisini görürseniz yani ya gel falan dersiniz
yani bizim kültürümüzde. Ama burada gerçekten o çok yok.
Ve bir de Klişe işte evet Dutchlar her şeyi takvimle yaşıyorlar.
Bir görüşmek istediğinizde 3 hafta 4 hafta sonra hani randevu alabiliyorsunuz diyeyim.
En azından benim çevremde öyle.
Hani şeyleri de görüyorum tabii.
Sadece Dutch ve Dutch çevresi olan insanlarla İspanyol bir kız arkadaşı veya erkek arkadaşı olan birisiyle Fransız bir kız arkadaşı erkek arkadaşı olan yani birazcık daha farklı kültürleri vakit geçirmiş insanların
davranışları biraz daha farklı oluyor.
O yüzden sosyal çevrede birazcık o insanları bulmak gerekiyor.
En azından yavaş yavaş topluma entegre olabilmek için.
Bir sonraki sorunun çok güzel pasını attın.
Yani burada peki var olan yani senin yarattığın ya da var olan sosyal çevren daha çok Türkiye'li insanlar mı?
Yoksa böyle international çok fazla insan var mı?
Daha çok Türkiye'li insanlar diyebilirim.
Biraz önce saydığım sebeple yani hem ablam buradaydı hem de liseden arkadaşım burada.
İşte en çok şey tip insanlar var ben onlardan değilim.
Birçok meetup'a giden, birçok etkinlik kovalayan ve birçok insanla tanışan insanlar var.
Ben maalesef o insanlardan biri değilim.
Çok zor benim için yani. Benim hani sosyal çevrede tanımadığım insanlarla en azından bizim kültüre ait olmayan insanlarla çok zor sosyalleşiyorum.
Bu benimle alakalı. O yüzden birazcık daha Türkiye'den bir çevrem var.
Bunu böyle aa yok benim Türkiye'den kimseyle görüşmek istemiyorum.
Burada daha çok yabancı olmalı gibi bir yerden de yaklaşılabilir.
O da var çünkü çevremizde.
Onu yapmaya çalışan insanlar da var.
Saygı gösteriyorum. Çünkü farklı bir kültürle yan yana gelmeye çalışıyor.
Ama benim biraz daha Türkiye'den diyebilirim çevrem.
Tabii bu yine söylediğim gibi Türkiye'ye iş yapmak ve kendi şirketimin sahibi olduğum için.
Yani bir ofise gidip bir yerde çalışıyor olsam farklı olurdu.
Peki burada bir şeyler de zor gitmiş olabilir.
Mesela buradaki bir şeylerin zor gitmiş olacağı senaryo nedir senin için?
Buradaki şu şey çok zor.
Ev bulmak çok zor. Ya da işte bisiklet toplu taşımayı kullanamamak çok zor.
Ya da hani hava çok zor.
Burada sana şu çok zordu benim deneyimimde dediğim bir şey var mı?
Merak ediyorum. Bence çok unique bir deneyimim olmadı o konuda.
Ama herkesin düşüneceği gibi iklim biraz zorladı.
Yine hatırlatayım Antalyalıyım.
İklim biraz zorladı.
Ama yağmurlu havayı da seven bir insanım.
O yüzden çok dert etmedim. Sadece karanlıkla alakalı bir derdimiz oldu.
Geçen yıl çok zordu. En azından.
Geçtiğimiz yaz mükemmeldi ama kışı çok zordu gerçekten.
Onun dışında şey...
taşındık mesela yani buraya taşındık ev bulmak zaten çok zor hani o konuya gireyim mi bile bilmiyorum yani bunu çok kolaydı diyen insan çok azdır biz şanslıydık ama gerçekten 10 günde
bir ev bulduk buraya biz 2 ay arama diye gelip 10 günde ev bulduk.
İlk teklif ettiğimiz eve çıktık gibi bir şey oldu.
Zor dememin kastı da biz bütün zorluklara sanki o zorlukları yaşamışız gibi hazırlandık.
Excel'ler yapıldı, işte portfolyolar hazırlandı diyeyim.
Hani kimle ne konuşacağımız her şeyin hazırlığı yapıldı.
Bir atımlık barutumuz varmış gibi attık ve ev oldu gibi bir şey oldu yani.
O yüzden çok zorlanmadan geçti.
Eve taşındık sonra. 5 gün sonra kapı çaldı.
Ve bizim kapının, apartmandan da tek oturan biziz.
Başka bir komşumuz yok.
Ve şeyde zilde bir kamera var.
Yani kimin çaldığını görebiliyorsun.
Baktım hani bir kapı çaldı.
Baktım iki tane polis.
Ve eşimle beraber evde sadece film izliyoruz.
Yani böyle bir kapı çaldıktan sonra böyle iki de polisi görünce bir gerildim.
Çünkü daha ne bir yerden sipariş verecek kadar bir yere ne adresimizi girdik.
Hani ne de burada birisinin oturduğunu bilen bir insan var.
Ve hemen bir gerildim.
Çünkü tanımadığım bir yerde ilk haftan.
Çok gergin gerçekten. Sonra iki de polis olunca yani ve bir anda kapıyı açtık işte aşağıdan kapıyı açtık yukarı çıktılar ve tam kapımıza yani salona kadar kapıya kadar
gelip bu evde kim oturuyor böyle bazı sorular sormaya başladılar ve ben ne oluyor dedim ve orada şey dediler yani komşularınız eşinize şiddet uyguladığına dair şikayette bulundu.
Şimdi yabancı bir coğrafyadasınız ilk kez evinize çıkmışsınız ve Üçüncü gününüz, beşinci gününüz kapınıza iki polis dayanıp eşinize dair, şiddet uygularınıza dair bir şey söylüyor.
Ve o kadar gergin hissediyorum ki çünkü nasıl yaklaştıklarını da bilmiyorum.
Belki benim bir söz hakkım yok örnek veriyorum.
Ve çok gergin bir 3-5 dakika yaşadım.
Ve hemen beni kenara çekip sizinle değil sorularımız eşinizle diye böyle hemen bir şey yaptılar.
Haklılar da yani. Eşimin konuşmasını istediler.
Tabii ki film izliyorduk. Filmden belki de bir sesi falan algılayıp çünkü daha şeyin bile farkında değiliz.
Duvarların ne kadar ince olduğunu, komşularımızın hayatlarına bizim burada ne kadar dahil olabildiğimiz falan çok farkında değiliz.
Çünkü İstanbul'da biz beton evlerde yaşıyoruz ve izolasyonlu evlerde yaşıyoruz.
Burada öyle değil. Evimiz bizim 1826 yılında yapılmış bir ahşap ev yani.
Öyle olunca bir şeyleri tartamadık galiba.
Seslerin falan yüksek olmasını.
Polisi çağıracak kadar herhalde böyle bir şey yaşadık.
Ve ilk deneyimim 3. 5.
gün böyle bir şeydi. O anda göçmen olmanın ne olabileceğini az çok algıladım.
Çünkü dediğim gibi ben daha rahatım ve böyle şeyleri hızlıca çözeriz.
Ne olacak yaparız diyen bir insanken kapına polis dayandığı zaman evet bu iş başkaymış.
Çünkü hiçbir şeyini bilmiyorsun.
Dilini, kuralını, haklarını yani hiçbir şeyini bilmiyorsun.
Hani ne olurdu bilmiyorum ama yani sonuçta gergin bir an.
Öyle bir deneyimimiz oldu diyebilirim.
Onun dışında da en büyük zorluğu gerçekten sosyal çevreyle alakalı.
Yani bana çok standart sorunlarım var yani burada.
Öyle söyleyeyim. Bu polis olayı çok gerginmiş.
Sen anlatırken gerildim ben.
Ya bilmediğin bir ülkede sanırım böyle şeyler çok geriyor insana.
Bilmediğin bir coğrafya. Bir de çok yeni gelmişsin.
İki tane polis. Şiddet.
Ne alaka? WhatsApp grupları var.
Türklerin birbirine dayan...
dayanışma için kurduğu, bilmediğimiz şeyleri sorabileceğimiz yani her yabancı ülkede vardır o.
Yani orada okuyorum bazen. İşte sabah kalktım arabamı çalmışlar.
Sabah kalktım camımız inmiş.
Yani böyle şeyler okuyunca hemen insanlar yazınca gerçekten o işte sosyal çevrenin o hemen dayanışma şey yapıyor.
İnsanı rahatlatıyor.
Yani bir diğer de işte bu sosyal çevreden yola çıkarak şey diyebilirim.
Türkiye'de son depremler yaşandıktan sonra İstanbul'da olsam sokağa çıktığımda bütün çevre Herkes Türkiye'de olan depremi konuşarak aslında senin
etrafında bir destek bir aurası çiziyor.
Yani herkes bu konuyu konuşuyor.
Herkesle aynı ortadasın. Ortak paydadasın hissi var.
Her şey bu kadar da insan vefat etmişken bu kadar büyük bir durum varken ortada insanların bunu paylaşmasını da istiyorsun zaten desteğin için.
Şimdi aynı şey oldu.
Biz buradayız. Sokağa çıktık.
Hadi bir kahve içelim diye eşimle.
Bütün hayatın aynen devam ediyor oluşu.
Kimsenin hayatında böyle bir hani Türkiye'de deprem olmuş gibi bir realitenin olmuyor olması da sana bir yalnız hissettiren bir şey.
Sonra bir kahveciye gittik.
Orada şansımıza yeni Zelandalı bir arkadaş Türkiye'deki böyle bir haberi okumuş ve bize sordu aileleriniz güvende mi diye.
Ve biz kendimizi gerçekten mutlu hissettik.
Yani birisinin bunu size söylemesi.
Aynı şeyi yani gerçekten sohbet edince insanlarla şeyi çok iyi hissediyorum.
Belki de o yüzden hala devam ediyoruz.
Yani %90 aynı şeyleri yaşamışız.
Deprem olduğunda ne yapacağını bilemiyorsun.
Çıktık dışarı. Ben de ortalama aynı şeyle çıktım.
Ve o kadar kötü hissediyorum ki insanların mutlu olmasına sinirleniyorum.
Ve sonra işte 2-3 tane arkadaşımla buluştum.
Ve beraber buluşup onun üzerine konuşmak o kadar...
Yani böyle yapabilecek hiçbir şeyin yok.
Ama paylaşabileceğin de hiç kimse olmaması o kadar böyle farklı bir his ki.
Yani sanırım herhalde göçün...
zor kısımlarından, en zor kısımlarından biri yani.
Evet. Ben çok daha büyük zorluk yaşamış insanlara saygım sonsuz.
Ben ki çok büyük zorluk yaşamadım.
Ona rağmen kolay değildi diyorum ki kolay olacağını düşünüyordum.
Evet. Gerçekten zor bir adımmış.
Ama hani daha uzun vadeli bence iyi bir adım attığımızı düşünüyorum.
Ama yarın ne gösterir bilmiyorum işte.
Yani yarın ülkemize hemen geri dönmeyi de isterim yani.
Ama şu an değil. Peki.
Yavaş yavaş toplayacağım ki çok uzadık.
Ne kadar Hollandalısın abi?
Yani örnek veriyorum pencerende perde var mı?
Ya da ne kadar bisiklet biniyorsun?
Ya da hala herhangi bir yerin giyebiliyor musun mesela?
Bence ben dili kenara koyarsak bayağı Hollandalıyım ya.
Yani bisiklet hayatımın büyük bir parçası.
Çünkü Antalya'da da bisikletle çok seyahat ederdim.
Yani çok kullanırdım. Düz bir şehir olduğu için.
O da Amsterdam gibi.
Burada da şehir merkezinde oturduğumuz için her şeye bisikletle ulaşıyorum.
Ve o yüzden hiç araba almak, ne bileyim bir taşıt almak falan hiç önceliğimiz değil.
Burada bisiklet benim için gerçekten vazgeçilmez.
Dediğim gibi işte bugün de karlı bir havada yine bisikletle gelmeye çalıştım yani.
Onun dışında mutfakları pek olmadığı için en kibar ifadeyle böyle söyleyebilirim.
Mutfakları pek olmadığı için çok zorlamıyor beni mutfakları diyeyim.
Ama herinde yerim yani.
Hiçbir sıkıntım yok.
Onun dışında zaten bir patatesimiz var.
O konuda da bir sıkıntım yok.
Zorlandığım bir şeyleri var mı Dutch olma konusunda?
Direktliklerine hala alışamadım.
Yani eşim mesela çok Eşim direkt Dutch'tır.
Çok direkt bir insandır. Ama ben hiç öyle değilim.
O yüzden bir şeyin hala yumuşatılarak karşı tarafını düşünmerek söylemesi gerektiğini düşünüyorum.
Diyebilirim. Evet.
Peki podcastımızın da adı olan bavulunda ne getirdin?
Bavulunda ne getirdim?
Bavulunda iki kedimi getirdim.
Ve bence iyi bir yerde büyüme ihtimalini getirdim.
Diyebilirim. Çok güzelmiş.
Peki götürürken ne götürüyorsun buradan?
Ne götürüyorum buradan? Yani şimdilik bir şey götürmemeye çalışıyorum.
Çünkü bir şey götürdüğüm yer çok iyi durumda değil.
O yüzden yardım ediyormuş hissi ya da birisine bir şeyin daha iyisini eline veriyormuş, oraya götürüyormuş hissini yaşamak istemiyorum.
Birisinin desteği veya yardım isteği olmadan.
O yüzden şu an ben kendimleyim bence.
Henüz bir şey götürmüyorum.
Güzel şey hiç beklenmedik ve sorgulatan bir cevap oldu yani.
Beni sorgulatan bir cevap oldu.
İşim de soyut olduğu için biraz soyut alıyorum bu cevabını.
Şeyi sorun. Evet evet evet. Soyut olarak böyle bir şey diyebilirim.
Şu an bir şey götürmemeye çalışıyorum.
Peki... Çok teşekkür ederiz vakit ayırıp geldiğin için.
Ben teşekkür ederim. Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
Bizi dinleyen Türkiye'den ya da başka yerlerden dinleyen insanlara.
Ne olabilir? Yani Türkiye çok güzel bir ülke.
Yani umarım her şey çok daha iyiye gider.
Yakın zamanda daha iyi gider.
Uzun vadede iyiye gideceğine eminim.
Daha iyiye gider yakın zamanda.
Ve ara verdiğimiz bazı şeylere tekrar devam ederiz diyeyim.
Teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim.
Bugünkü konuğumuz Tolga Akbulut'tu.
Bavulda Ne Var? podcast kanalını dinlediğiniz için teşekkür ederiz.
Yeni konuklarla, yeni hikayelerle tekrar burada olacağız.
Beğenmeyi ya da takip etmeyi unutmayın.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
