
Bu bölümde konuğumuz Sercan Aksoy. Ankara’dan başlayıp Almanya’ya, oradan da Hollanda’ya uzanan yolculuğunda göçü, iki ülke arasındaki farkları ve yeni bir hayata başlamanın getirdiklerini konuştuk. Tiyatro ve doğaçlamaya değinmeden edemezdik tabiki.
Transkript
Selam. Bavulda Ne Var? Podcast kanalına tekrar hoş geldiniz.
Tekrar Amsterdam'da Kumpanyan'ın stüdyosundayız.
Ve bugünkü konuğumuz Sercan Aksoy.
Sercan hoş geldin. Merhabalar efendim.
Teşekkür ederim öncelikle beni konuk ettiğiniz için.
Böyle çok didaktik didaktik konuşmayacağımız bir yayın olur inşallah.
Olmaz olmaz kendi modumuzu enerjimizi buluruz birazdan.
Ne yapıyorsun Sercan? Nasılsın?
Teşekkür ederim efendim. Amsterdam'ın sıcak günlerinden faydalanıyoruz bugünlerde.
Ben geleli 5 yıl oldu Amsterdam'a.
Ve yaşadığım en sıcak yaz diyebilirim.
Hadi ya. Evet. Birazcık kendinden bahseder misin?
Türkiye'de neredeydin? Nerede okudun?
Neler yaptın? Nasıl göç ettin?
Kim? Sercan kimdir? Bize birazcık kendinden bahseder misin?
Tabii. Hızlı bir CV vereyim sana.
Olur. Karlı bir Eylül akşamı Ankara'da dünyaya gelmişim.
Bir cuma namazına yakın bir vakitte olduğu söyleniyor.
Öğle vakti. 89 yılında.
Ankara'da dünyaya geldim.
Çok uzun süre Ankara'da yaşadım daha sonra.
Yaklaşık 25 yaşıma kadar Ankara'da yaşadım.
İlk orta üniversite eğitimi Ankara'da tamamladım.
Gerçek bir Ankaralıyım.
Gerçek bir Ankaralıyım gerçekten. Yani yeni mahallede geçirdim çok büyük bir kısmını.
Biraz keçi öğren dolayları var.
Son kısmını da Etimeskut'ta bir kısmını da Bilkent'te.
Kendi evime çıktıktan sonra Bilkent'e geçtim.
25'li yaşlarımda yanılmıyorsam İstanbul'a.
göç ettim. Orada da bir buçuk yıl kaldım.
27 yaşında da Almanya'ya göç ettim.
5 yıl bir Münih maceram oldu.
Münih'teki hizmetimizi tanıdıktan sonra da Amsterdam hizmeti için.
Şimdi böyle hizmet deyince de yanlış anlaşılacak.
Şey diyelim yani orada bir iş bulmuştum.
Eşimin doktora eğitimi dolayısıyla Almanya'ya gittik.
Doktorasını tanıdığında da Almanya'dan başka nereye gidebiliriz diye bakıp karşımıza Hollanda'nın çıkmasıyla Hollanda'ya göç ettik diyelim.
Daha doğrusu Hollanda bizi transfer etti.
Okey. 25 yıllık Ankaralı Sercan eşinden dolayı Ankara'ya gitti yani.
Yurt dışına. Yurt dışına.
Evet. Eşimden dolayı demeyelim.
Ben hep yurt dışına çıkmak istiyordum.
O yüzden o zamanki kız arkadaşım, şu an eşim olan insanı da bayağı teşvik ettim yurt dışına gidebilmek için.
O da zaten yurt dışına çıkmak istiyordu.
Ben de destek oldum diyelim.
Beraber bir ortak vizyonumuzdu.
Ne okudun peki? Yani ne iş yaptın yurt dışında yani?
Türkiye'de ne yapıyordun? Ankara'dan ilk İstanbul'a mı gittin?
Evet. İstanbul'da ne yaptın?
Ankara'da ne okudun? Şöyle gelişti olaylar.
Benim dayım elektrik elektronik mühendisi.
Kafası da açık bir insandır. O yüzden bilgisayarla biraz erken tanıştım diyebilirim.
Ailem benim memur. Birisi Türk Telekom'da, diğeri Posta'da çalışıyordu.
PTT eski adıyla. Hala öyle bilmiyorum.
O yüzden bilgisayarla tanışmam erken yaşta oldu.
Ve çok da seviyordum bilgisayarı.
Ama böyle oyunlarla falan değil de.
Genelde bu nasıl çalışıyor, burası nasıl?
Bakalım bunu hackleyebiliyor muyuz?
Onu kırabiliyor muyuz?
Kurcalamayı seviyordum yani bilgisayarı.
O yüzden küçük yaştan beri bir şey empoze edildi bana.
Bu çocuk bilgisayar mühendisi olur.
Çünkü bilgisayarla ilgili bilinen tek şey ya format atacaksın ya bilgisayar mühendisi olacaksın gibi bir yerde gidiyordu.
Küçük yaşta bana bu da empoze edilince ben de onu içime almışım galiba.
Ben nasıl olsa bilgisayar mühendisi olacağım diye düşündüm.
Tabii ÖSS zamanı baktım ki çok oluru da var mı yok mu?
İyi bir yere giremiyoruz, giremiyor muyuz?
O ara... Mühendis olayım en azından gibi bir şey oldu.
Karşıma gelen bütün mühendislikleri yazdım ve 11.
tercihim olan Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliğine girdim.
Yani o kadar sayısal loto gibiydi ki benim tercih listem.
Bilkent'in bir üstü gazi makine mühendisliği, Bilkent'in bir altı da kırık elektrik elektronikti.
Yani herhangi bir yerde herhangi bir mühendislik okuyabilirmişim gibi.
Şans eseri Bilkent'te bilgisayar mühendisliği okudum diyelim.
Bana göre çok daha her türlü mühendislik çok daha böyle zekice geliyor da gerçi.
Sana göre peki iyi bir şey neydi?
İyi bir bölüm neydi de onu kazanamayacağım da mühendis olayım dedin?
Neydi o iyi bölüm? Aslında ben hep mühendis olmak istiyordum.
Daha iyisi şey yoktu ama hani bir prestijli yerler vardır ya.
Mesela Otto Elektrik Elektronik çok yüksektir yani.
Oraya giriyorsan sen artık tanır gibisin.
İlk bindesin yani çok şeysin.
Orada hani şey gibi de bir yerden yaklaşıldı.
Bir at yarışında önce bitirmek gibi bir şey var ya.
Hep verilen... Örnektir.
O yüzden hani şeydi.
Ben de ÖSS'de çok yüksek bir başarı gösteremedim.
O yüzden hani o üniversitelere giremeyeceğim belliydi.
Artık aşalarda ne kaldıysa.
Mühendislik olsun da. Bir yerden çok cahil bir yerden girmişim.
Vallahi çok da şanslıymışım.
Ki bilgisayar mühendisliği olmuş.
Diğer mühendisliklerde bu kadar başarılı olabilir miydim?
Ki kendimi başarılı atfediyor muyum?
O da tartışmalı ama. Kendi çapımda bir başarım var.
Onu da şans eseri oldu diyelim.
Bilkent'e girmem ve...
Bilgisayar mühendisi olarak kariyerimi kurmam.
Peki bilgisayar mühendisi yani İstanbul'da nerede çalıştın?
Neredeydin? İstanbul'da bir start-up firmaya girdim.
Aslında çok değişik bir kariyer hikayem var.
İlk başta şey dedim ben. Büyük bir şirkete veya devlete girmeyeceğim.
Çünkü oralar kariyeri bitiriyor.
Ben küçük yerlerde başlayıp kendi kendime öğreneceğim deyip bir Amerikan start-up'ına girdim.
Ve start-up'taki işlerin nasıl yürüdüğünü görmem 6 ayımı aldı.
Dedim ki burası benim canımı okur.
O arada yapay zekadır, big data'dır gibi konulara ilgim vardı.
Benim ilgimi keşfeden bir hocam da sağ olsun benimle çalışmak istediğini beyan edip beni master öğrencisi olarak himayesine aldı.
Ve o arada dedi ki merkez bankasıyla ortak bir projem var ama senin orada çalışmanı istiyorlar.
Sen merkez bankasına girer misin sözleşmeli olarak?
Ben girerim. Daha sonra ortaya çıktı ki o çalışacağım yerde merkez bankası...
Değil aslında. Merkez Bankası tarafından yönetilen ama third party bir kuruluş.
Adı Bankalar Arası Takas Odaları Merkezi.
Bugün mevcudiyetini hala devam ettirmiyor.
Artık takas banka devredildi birkaç yıl önce.
Orada bir üç sene devlet tecrübesi edinmiş gibi oldum.
Ne kadar Merkez Bankası'nın içinde çalışmasam da Merkez Bankası yöneticileriyle belirli periyotlarda görüştüğüm.
İşe karavatla, ceketle gittim.
Yani 22 yaşında. pürupak, her gün takım hepsi düğüne gider gibi işe gittiğim bir dönemim oldu.
Onun dışında İstanbul'a geçerken artık şey diye geçtim yani.
Gideyim de biraz rahat olalım.
Tekrar bir start-up tecrübesi edinelim diye.
Ve güzel de bir tecrübe edindim.
Açıkçası oradaki projelerimden de çok memnundum.
Çok kafası açık insanlarla tanıştım.
Ve o şirket, İstanbul'da çalıştığım şirkette bir buçuk yıl çalışmama rağmen çok iyi dostluklar elde ettim.
Hala görüştüğüm insanlar var oradan.
Ve oradaki insanlar dünyanın her tarafına gittiler.
Bir o anda beraber bulunmuşuz.
Sonra şimdi Apple'da çalışan tanıdığımız var.
Türkiye'de hala aynı yerde devam eden insanlar var.
Hollanda'da şu an beraber olduğumuz arkadaşım var o şirketten çıkıp.
O bir buçuk yıl çok kafa açıcı.
Bana çok iyi gelen bir yıl oldu.
Master'ı da mı şeyde yaptın Bilkent'te?
Master'ı Bilkent'te bitiremedim.
Evet oraya çok hızlı geçtim.
Bu Merkez Bankası sürecinde devletle el ele beni himayesi altına olan hocam da bana çok iyi davranmadılar beraber.
Ve bir şekilde ben...
Zaten çok akademik bir insan değilmişim.
Süreç içerisinde anladım.
Ben biraz daha bu işi icra edebilen ama bilimi çok üretebilen bir yerdeymişim sanırım.
Bilim üretmek benim başarılı olamadığım bir yerdi.
O yüzden master'ımı üçüncü yılda bıraktım.
Ve çok değişiktir. Yani çok çalışkan bir insanmışım ben.
Onu fark ettim. Bayağı inek bir insanmışım.
O yüzden derslerimde genelde başarılı olabiliyorum.
Master ortalamam çok yüksek benim bana göre.
4 üzerinden 3,5-3,55 falan bir ortalamam vardı.
Fakat tez yazamıyorum.
Yani olmuyor. O yüzden o tezi teslim edemediğim için ve şeye de kendimi yediremedim.
Yani öylesine bir tez yazalım da mezun olalım.
Hikayesini de kendime yediremedim.
Tez yazmayı reddettim diyelim ve okuldan istifa ettim gibi bir şey oldu.
Ben okuldan kaydımı aldım. Ya bu bana mesela çok şey geliyor.
Sen böyle adlandırır mısın bilmiyorum da.
Bu mesela bana bir çeşit...
Protesto geliyor, bir çeşit karşı duruş geliyor.
Benim çok hoşuma gidiyor böyle hikayeler.
Yani samimi bir yerden şey gibi söylüyorum.
Ben bunu yapamıyorum, bu bana mantıklı ya da iyi hissettirmiyor ve ben bunu yapmıyorum diyebilmek bence çok güzel bir protesto, çok güzel bir duruşmuş gibi geliyor.
Evet yani çok zor oldu.
Açıkçası böyle kolay karar verilmedi.
İlk kere ailemden çok büyük baskı gördüm.
Yani saçmalama, onca yıl okudun, şimdi bırakılır mı?
Bana doğru gelmiyorsa benim ne arkadaşlarım var nerelerde neleri bıraktılar.
Yani mezun olmadan önce bu meslek bana göre 4 yıl okuyup 4.
sınıfta okulu bırakan insanlar var.
Bir şeyin sana göre olmadığını anladığın an hiçbir şey için geç değil.
Ve cidden protesto gibi de oldu.
Gerçekten hani kendime yakıştıramadım öyle bir şey yapmaya.
Bu title'ı hak ederek almayacaksam almam daha iyi.
Böyle bir şey oldu. Tam Sercan'a yakışır bir hareket.
Peki... Ankara'daki startup zor muydu?
Neydi o sana şey gelen kısım?
Hani böyle anladım işte startup'ın ne demek olduğunu o altı ay çok böyle.
Evet şimdi didaktik olacağımız yerlere geldi.
Genç arkadaşlara sesleniyorum buradan.
Ankara'daki startup ortamı genelde şu şekilde ilerliyor.
Hala öyle mi bilmiyorum. Benim zamanımda diyeceğim o şekildeydi.
Yurt dışında bir şekilde bir yerlere gelmiş başarılı insanlar.
Ucuz iş gücü olması sebebiyle üniversitelerin tekno kentlerinde belli anlaşmalarla şirketler kuruyor.
Bunlar İngiltere'de olabilirler, Amerika'da olabilirler.
O zamanlar çok popülerdi bu iş.
O şekilde gelen küçük şirketler yaklaşık 5 kişiden 6 kişinin çalışabileceği bir ofiste bu insanları bir araya gelip Türkiye'de yazılımı üretip yurt dışına satma üzerine ilerliyor.
Bu karlı bir iş. Çok da mantıklı bir business modeli.
Bunun çalışmayan tarafı şu, yani işinde ehil insanlara iş yaptırırsın ve bunu satarsın ve kaliteli bir ürün olur.
Bu çok iyidir ama sen yeni mezun insanları alıp herhangi bir şekilde bir mentörlük vermeden iş yaptırdığın zaman hani yeni mezun bir insanın da ne yaptığından hiç haberi yok.
Bir şey yapıyoruz, doğru mu yapıyoruz, yanlış mı yapıyoruz bilmiyoruz ve bunu günün sonunda bir müşteriye satıyoruz katma değeri olan ve müşteri yabancı.
Kültürümüz çok farklı. O benden bir şey istiyor ben yanlış anlıyorum.
Hem oradaki iletişimi yürütmek zorladı.
Saat farkı çok zorladı bir kere.
Müşterinin seninle iletişime girdiği saatte sen ayakta olman gerekti.
Biz akşam çalışıp müşteriyle konuşuyorduk.
Sabah akşam müşterinin verdiği işi yapıyorduk.
O yüzden mesai saatimiz yoktu.
Ofiste sabahladığımız çok gün oldu.
İş yetiştirmekle ilgili.
Amerikalılarla çalışmanın şöyle kötü bir tarafı var.
Gerçekten çok hırslılar. Bu hırs başarı getirebiliyor.
Dolaylı olarak belki bilmiyorum.
Hırs her zaman başarı olmasa da.
Genelde hırslı insanlar bir tık bir şeyleri elde ediyorlar.
Bu da kötü yönetimi beraberinde getiriyor bazı zamanlarda.
Çünkü onlar şirketin sahibi.
Hırslılar kazanmak istiyorlar.
Ve sen de onlarla beraber o hırsı paylaşmanı istiyorlar.
Ama sen günün sonunda maaşlı çalışansın.
Hani onun kazandığı kadar kazanmıyorsun.
Şeyler oluyor mesela. Atıyorum bir ürün satacak ama senden 10 ürün istiyor.
Ve sen günün sonunda bir ürün veriyorsun.
Ve 10 yapamadığın için üzgün oluyorsun.
Ama o zaten biri bekliyordu senden.
Sadece beklentiyi yüksek tutmuş ki sen biri de yapasın falan.
Bu şekilde sömürüldüğümüzü fark etmem.
Gerçekten bir alta yani hızlı fark ettim diyebilirim aslında.
Daha uzun süre de sürebilirdi bunu fark etmem.
Ne satıyorlardı ki Amerika?
Yani yazılım satmak demek ne demek?
Aslında güzel bir ürün geliştiriyorduk.
Biz o şirketle medya işi yapıyorduk.
Medya işi derken işte atıyorum Game of Thrones çıkacak.
Game of Thrones'un bize çıkmadan önce bize geliyordu bölümü.
Bizim uygulamamıza veriliyordu.
O uygulama içerisinde bir trailer hazırlayabiliyorduk.
Atıyorum 40 dakikalık bölümden bir dakikalık bir trailer hazırlıyorduk.
Ve aynı zamanda bu syndication deniyor İngilizcesi, Türkçesi ne şu an?
Dağıtım diye çevireceğim.
Ve bu platform dağıtım da yapıyordu aynı zamanda.
Her tarafa entegrasyonumuz vardı.
Çeşitli işte televizyon kanalları, online video streaming kanalları artı YouTube gibi.
Oradan timer'lar kuruyorsun.
Senin istediğin zamanda her tarafa gidip işte televizyonda reklam olarak çıkıyor, YouTube'da şey olarak çıkıyor falan filan gibi.
Komple yani çok büyük bir iş ya.
Yönetmenden sonra bize geliyordu video ve biz daha sonra dağıtımını yapıyorduk.
Video dağıtım şirketiydi aslında.
Bu eş zamanlı olarak spor müsabakaları için de geçerliydi.
İşte atıyorum Amerikan futbolu şeyleri, masa tenisi turnuvaları ne bileyim aklına ne geliyorsa.
Aynı şekilde bu spor müsabakalarında dağıtımını yapıyorduk.
Ve dünyanın her yerinde illaki bir şey oluyor.
O yüzden sen 724 çalışıyorsun gibi bir durum oluyor.
Hani sürdürülebilir de bir iş değildi.
Zaten şirketi sonra Google'ı satın aldı.
Büyük bir iş bu arada ya. Peki şeyi farklı mıydı?
Yani Ankara'daki startuplar diye ayırdın ya.
İstanbul'daki startuptaki deneyimin farklı mıydı?
İstanbul'daki startuptaki deneyimim biraz daha farklıydı.
Neden olduğunu bilmiyorum açıkçası ama belki insan faktörüdür.
İstanbul'daki startup'ın kurulduğu yer Londra'ydı.
Ankara'daki San Francisco'ydu.
San Francisco'daki kültürle Londra'daki kültür de biraz farklı.
Londra'daki insanlar Türkiye'den göçmüş ekspatlardı.
Amerika'dakiler artık Amerika'da göçeli 25 yıl olmuş insanlardı.
O aradaki bence insani kültürel fark da vardı.
Bir de şey gibi de bir yerden doğru mu bilmiyorum ama belki de bir tık izlediğim ya da gördüğüme de alakalı bir şey.
Amerika insanların tercih etmesini tercih edenlerin çoğunluk sebebi maddi para.
Yani ekonomik olarak daha iyi kazanmaları, daha çok gelir elde etmeleri.
Ama Avrupa gibi ülkeleri tercih etmelerinin nedenlerinden biri para.
Bir diğer nedenlerinden biri çalışma sistemi, hayat koşulları, ekonomi ve işte eğitim falan gibi işte sosyal standartlar da çok etki ediyor.
O yüzden hani böyle belki de o farklar çok şey olmuştur.
Birinin amacı para kazanmak safi.
Diğerinin amacı sosyal hayatın da içinde olmak olabiliyor.
Belki de öyle bir şey olabilir mi?
Olabilir. Kesinlikle olabilir.
Bir de hırslar da işin içinde.
Yani Amerika'daki taraf Biraz daha para kazanma hırsı olurken Londra'daki taraf biraz daha bilimsel yaklaşıyor.
Yani para kazanmak değil, ürünü parlatalım.
Yaptığımız işi parlatalım.
Zaten para kazanılır ürün iyi olursa.
Yani güdü seni güden şey farklı oluyor.
Aslında bizim biraz sanatımızda da öyle değil mi?
Hani biz bir şey yapalım. Sanat sanat için midir, insan için midir kısmına geleceğiz ama aşağı yukarı aynı şey gibi geliyor bana.
Peki Sercan, ilk göçün İstanbul olmuş ve ikinci göçün...
Almanya. Evet. Sen mi iş bulup gittin yoksa hani o zamanki sevgilin aslında gitti oraya okumaya mı oldu?
Nasıl oldu? O Almanya sürecini biraz anlatır mısın?
Almanya sürecimiz şu şekilde oldu.
Eşim benim moleküler biyolog.
Biraz niş bir alan. Yani bilgisayar mühendisliği kadar her tarafta uygulayabileceğim bir şey değil.
O yüzden onun seçenekleri biraz daha azdı.
Ben o yüzden yani şöyle bir karar verdik.
O doktoraya bir yer bulacaktı.
O gittikten sonra ben onun gittiği yere iş bakacaktım.
O yüzden ilk önce Ezgi başvurular yaptı.
Artık neresi gözüne kestirdiyse.
Bunların içerisinde İngiltere de vardı.
Çok Amerika yoktu. Genel olarak Avrupa'ya baktık.
Almanya oldu. Yani karşılıklı ısındıkları yere Almanya'da karar kılındı.
Ben aslında Almanya'ya biraz daha soğuktum.
Lise döneminde ben Alman lisesinde okudum.
Ve hiç Almanca öğrenmeden mezun oldum.
Çok büyük bir başarı gerçekten.
Nasıl olabilir ya? Nasıl olabilir?
İşte karşı duruş herhalde protest kısmı buradan geliyor benim bilmiyorum.
Ben dedim ki bu dili öğrenmeyeceğim.
Siz bana bunu öğretemezsiniz.
Gerçek mi Sercan?
Yapmayacağım deyince yapmıyor.
Gerçekten çok hocalar da çok zorlandı.
Ben de çok zorlandım öğrenmeme konusunda.
Ve bir şekilde beni artık hadi git diye mezun ettiler sağ olsun.
O yüzden hiç Almanya istediğim bir yer değildi.
Ve çok komiktir.
Almanya'ya gittikten sonra Alman...
Diline karşı bir sempati geliştirdim.
Bir Stockholm sendromu oldu.
Şu an Almancayı aşırı seviyorum.
Konuşabildiğim ortamlara koşarak gidip Almanca konuşmak istiyorum.
İnanmazsın. Gidince öğrendin.
Gidince öğrettiler. Ezgi doktorayı Almanya'da nerede yaptı?
Münih'te. Münih Teknik Üniversitesi'nde.
Çok zor be. Ezgi zeki.
Ezgi nereden mezun? Ezgi Bilkent.
Moleküler Biyoloji Undergrad mezunu.
Oradan koça geçti. Koçta da Master'ını tamamladı.
Oradan da Münih Tekne'ye geçti.
Vav. Sonra da akademiyi bıraktı.
Ezgi'yle de podcast kaydedeceğiz.
Konuştum ben Ezgi'yle. O kadar daha keyifli bir podcast olur eminim.
Yok yok öyle. Bu da bence çok keyifli oluyor.
Peki Almanya'da sen nasıl iş buldun?
Öyle random hemen iş bulabildin mi?
Hayır. Tabii ki.
Çünkü Ezgi gitti sen kaldın.
Ben kaldım. Aramızda bir 8 ay var.
Ezgi'yle benim aramda. Ezgi gittikten hemen sonra ben iş bakmaya başladım.
Fakat İngilizce çalışabileceğim bir ortam bulmak çok zordu.
Ben de çok naiftim yani.
Bunlar İngilizce istiyor istemiyor falan gibi böyle 3-5 yere başvuruyordum.
Baktım ki kimse geri dönmüyor. Bir yerden sonra Almanca isteyen ilanlara da başvurmaya başladım.
Oradan da gelmeyince ben artık Allah ne verdiyse açık olan bütün pozisyonlara başvurmaya başladım.
Orada çok komik şeyler de oldu.
Mesela bir şirkete başvurmuşum.
Beni reddetmişler. Ama ben hiç hatırlamıyorum.
Bir daha başvurmuşum. Onlar bana cevap atıyorlar.
Tekrar çok özür dileyerek reddediyoruz.
Sizi iki ay önce reddetmiştik.
Gene reddediyoruz. Meyiller aldım.
Ben de kusura bakmayın ya fark etmemişim.
Gibi şeyler oldu. Yaklaşık 100-120 tane başvuru arasından 3 tane mülakat alabildim.
Ve bu 3 mülakatında 2 tanesinde başarılı oldum.
Değişik bir şekilde. O da komik bir hikayedir.
Örnek olsun diye anlatmıyorum.
Kimse bunu yapmasın.
Ben bir şirketten kabul aldım.
Şirket çok Alman Alman bir şirket.
Yani öyle ki normalde yazılımın dili İngilizcedir bir şekilde kabul.
En azından okulda öyle gördük.
Piyasada da onu gördük.
Ama bu şirket bir şekilde kodu Almanca yazmayı başarmış.
Ve ben hiçbir şey anlamıyorum yani.
Okuduğum şeyi anlamıyorum gibi bir şey oldu.
Allah dedim ne yapacağız?
Burada nasıl becereceğiz?
İki hafta sonra başka bir şirketle görüşüp...
Oradan da teklif aldım ama ben ilk şirkete okey demiştim.
Çünkü tek bulabileceğim iş yeri burası diye düşünmüştüm.
O şirketin teklifini kabul edip vizeye başvurdum.
O şirket üzerinden ben mavi kart aldım ve Almanya'ya gittim.
Almanya'ya gittiğim ilk gün, daha doğrusu ilk iş günümde şirkete istifamı verdim.
Çünkü dedim ben başka iş buldum.
Teşekkür ederim beni Almanya'ya getirdiniz.
Ve gidip başka şirkete başladım.
Yani örnek olsun diye söylemiyorum ama böyle şeyler yapılabiliyor.
Kendini hain gibi hissediyor musun?
Başta biraz hissettim. Çünkü süreçte biraz onlar da zorladılar.
İşte kağıt kürek işlerini yaparken ay şimdi veririz, veremezsiniz.
İmza atacaktık, ay atamazdık falan filan gibi biraz süreci yokuşa sürdükleri anlar oldu.
O yüzden vicdanım da çok rahatsız olmadı.
Nasıl çevirmişler ya Almanca yazılım dilini?
O öyle çevrilebilen bir şey mi?
İşte çevrilmiyor. İlk başta öyle yazmışlar.
Hiç çevirmek uğraşmamışlar yani.
Sonuçta Türkçe de yazarsın yazmak istesen.
He anladım.
Vay be helal olsun ya.
Yani evet. O dedi risk budur.
İlk gün istifa edip.
Peki hiç mi pes etmedin?
Yani 120 başvuru çok ya.
Hani ne kadar sürede 120 yere başvurdun?
8 aylık süreçte mi 120 yere başvurdun?
8 aylık süreçte 120 yere başvurdum.
Yani işte o kademe kademe gitti.
İlk başta biraz daha seçici.
Kendi de çalışabileceğim.
Onların da bana çalışmak isteyeceği yerlere başvururken.
Bir yerden sonra o kadar. Ümitsiz bir yere geliyorsun ki artık ne iş olsa yaparım.
Yeter ki bir gideyim. Peki neden 5 yıl kaldınız ve sonra başka bir yere gitme isteği mi oldu?
Neden başka bir yere göç ettiniz?
Güzel soru. Bunun birkaç cevabı var.
Aslında Almanya bireysel olarak bana çok kötü davranmadı.
Ama biraz Ezgi'ye daha kötü davrandı bence.
Kendisine de cevap hakkı da oldu şu an.
Kendisi anlatır. Ben Münih'e alıştım aslında.
Münih çok jeopolitik olarak da çok güzel bir yer.
Direkt öyle bir ortada ki 2 saat sonra Avusturya'ya, 3 saat sonra İsviçre'ye, 4 saat sonra İtalya'ya varabiliyorsun.
Hırvatistan'a gidiyorsun, Çek Cumhuriyeti'ne gidiyorsun.
Çok gezebildiğin bir yer.
Doğası çok güzel. Her köyün kendi kayak merkezi var.
Benim için bir cennet gibi.
Herkes kaya tırmanışı yapıyor, dağlara çıkıyor.
Her hafta sonu bir yerde yapıyorsun.
Şehrin merkezinde her yer boş.
Dağlarda gidip sıra bekliyorsun.
Öyle bir sportif bir yer.
Kimse öyle şık şıkıdım giyinmiyor.
Herkes çok sporcu.
Tam bir şey gibi. Üniversite akademisini tabiri vardır ya bizde böyle botlarla şeylerle gezen.
Öyle gezen bir şehir. O yüzden ben çok rahat hissettim.
Çünkü hiç böyle şık şıkıdım giyinmene gerek yok.
Herkes çok rahat. Herkes çok sporcu.
Tek sıkıntımız Almanca ve Almanlardı.
Entegrasyon sorunu yaşadık. Yaklaşık bir buçuk yıl boyunca bir komünitemiz yoktu.
Yine de evlendiğimiz için o sıraya ilgili.
Hani herhalde cicim aylarını baş başa geçirmek.
Gayet keyif aldık.
Ama bir süre sonra baktık ki kimse yok.
Yani iş arkadaşlarına iş bittiği anda leşkin de bitiyor.
Ve sosyal hayatımız yok gibi.
Başkalarıyla hep beraberiz.
Bir yerden sonra biraz daha sosyal çevre edinmek istedik.
O zamanlarda Münih'in çok top olduğu zamanlar değildi.
Yani çok fazla internasyonel şirketler yoktu.
Çok fazla ekspat almıyordu şehir.
O yüzden bir komünite kurmakta çok zorlandık.
Ve bir buçuk yılın sonunda...
Toplasan 10 tane arkadaşımız.
Gerçekten iki elin parmağına geçecek kadar bir arkadaş grubumuz yoktu yani.
O 10 kişiyle biz bir üç buçuk sene daha geçirdik.
Ve sonra dedik ki yani Münih'de bizim için bu kadar olsun.
Gidip başka bir yer deneyimleyelim artık.
Burası burada hayatın geri kalanı burada geçmez.
Peki Ezgi akademide devam mı ediyordu orada?
Akademide devam ediyordu. Doktorasını bitirdi.
O hedef koyduk zaten. Dedik ki yani Ezgi doktorasını bitirsin.
Biz sonra başka bir yere çıkalım.
Bu sefer de Ezgi bana şey dedi.
Hani sen bir yere git arkandan ben geleyim.
Hani ilkinde sen benim için geldin Münih'e.
Bu sefer ben senin için bir yere geleyim.
Var be. Peki sen ne iş yaptın gidince Münih'e?
Yani ilk iş neydi?
İkinci iş neydi? Seni niye aldılar yani?
Ben bilgisayar mühendisi olarak çalıştım yine oradan.
İlk gittiğim şirket bir yazılım programı yapıyordu.
Otaket gibi. Ama daha çok bina tasarımı.
İçinde böyle bir program var, boru döşüyorsun, kanalizasyon yapıyorsun, elektrik çekiyorsun falan.
Öyle bir yazılım işiydi.
Bayağı da global bir şirketti aslında.
İstanbul'da fandeci servitörlükleri vardı bir şeydi.
Bu mühendislerin, mimarların çok kullandığı bir uygulamaymış sanırım.
İkinci girdiğim işte otel işi yapıyordu.
Küçük ve orta ölçekli otel zincirlerine biz yazılım sağlıyorduk.
Yani tek bir otel de olabilir, üç otel ile zincir de olabilir.
Hani öyle bildiğimiz Marriott'tır, Hilton'dur değil de adamın üç tane oteli var.
Öyle küçük. Butik yerlere yazılım veriyorduk.
İşte odalarını nasıl kiraya verecek, temizliğini nasıl ayarlayacak falan gibi.
Çok minnoş, tatlı.
Genelde Almanlara hitap eden.
Bütün arayüzün Almanca olduğu ve ben ne yazdığımı hiç fark etmediğim şekilde.
O yüzden şey zor oldu mesela.
Müşteriyle aramdaki ilişki de çok zor oldu.
O yüzden hep aramıza birini almamız gerekti.
Müşteriyle iletişime geçmek için.
Peki Türkiye'deki yaptığın iş farklı.
Almanya'ya gittiğinde yaptığın yazılım işi farklı.
İlk işle ikinci iş arasında fark var ya.
Hani her seferinde yeni bir şey öğreniyormuşsun gibi mi hissettin?
Bir de Almancanın getirdiği zorlukla beraber bu iş süreci senin için zor muydu?
Nasıl hissediyordun?
Yani kendini bazen beceriksiz yapamıyorum gibi hissettin.
Anlar dönemler oldu mu? Oldu.
Olmaz olur mu? İşin şöyle bir farklılığı var tabii.
Bizde mesleki olarak domain, Deniyor.
Türkçesinde ne denir? O alan hakkında bilgi sahibi olman gerek.
Bir nebze de olsa bir bilgi sahibi olman gerekiyor.
İş nasıl işliyor? Bir anlaman için.
Yazılım açısından çok büyük bir şey değil.
Yazılım çünkü yani.
Günün sonunda aslında matematik yapıyoruz.
Bir fonksiyon var. Fonksiyonda girdileri çıktıları var.
Ama tabii biraz da günün sonunda o müşteri bunu nasıl kullanacak?
Empatisini yapman gerekiyor.
Bir yerde hani müşteri gidip anlaman gerekiyor.
Gerçekten bu günlük hayatta bunu ne yapıyor?
Müşterinin kullanım case'ini anlaman gerekiyor ki ona göre bir yazılım geliştirebilirsin.
O açıdan domain değiştirmek evet farklılıkla yaşattı.
Yani biraz arada bir 6 ay, 8 aylık bir öğrenme süreci oluşturdu.
Çünkü dediğin gibi Ankara'da Merkez Bankası gibi bir yerde çalışırken İstanbul'a gidip bir anda havalimanları ve süpermarketlerle çalışmaya başladım.
Sonra Almanya'ya gelince bir anda otellerle çalışmaya başladım.
Hollanda'ya gelince çok başka bir iş yapmaya başladım mesela.
Peki şey de çok merak ediyorum.
Bu Münih'te 10 kişi kadar insan vardı dedin ya.
Ve bu 10 kişi nereliydi?
Yani şeyden soruyorum.
Hani bu international insanlar mıydı?
Almanlar mıydı? Yoksa Türkiye'li insanlar mıydı?
Nereliydi bu insanlar? Bu insanların hepsi Türk'tü.
Benle de alakalı bir durum olabilir.
Çok fazla international arkadaşlarım olmadı.
Yani hala görüştüğüm birkaç international arkadaşım var ama.
Bizim belki iş yerlerimiz de bizi bu konuda çok desteklemedi.
Belki benim sosyal bataryam yeteri kadar kuvvetli değildi.
Sosyal yeteneklerim o kadar iyi değildi bilmiyorum.
Çok international arkadaşım olmadı.
Genelde Türklerle yani ben kültürümü yani bir şekilde kendimi Türkçe daha iyi ifade edebiliyorum.
Hani İngilizce espri yapamıyorum gibi bir yerde değilim.
Ama çok fazla ortak bir şeyimiz yok gibi çok yüzeysel kalıyor iletişimimiz.
O yüzden onlarla yaptığım arkadaşlarla da derinleşemiyorum.
O derinleşme olmayınca da bir yerde kopuyorsun.
Peki Münih'teki bu Türkiye'li arkadaşlar daha önceden göç etmiş birinci jenerasyon dediğimiz kesimden insanlar mıydı?
Yoksa sonradan senin gibi göç etmiş insanlar mıydı?
Aşağı yukarı aynı zamanda göç ettiğimiz insanlardı.
Hollanda'da gerçi böyle bir tecrübe yaşamadım ama Almanya'da biraz yaşadım.
Bu üçüncü nesil Alman diye tabir edilen, Almancı diye tabir ettiğimiz insanlarla aslında bizim iletişimimiz...
çok kolay olmuyor. Çünkü kesişme alanımız da çok fazla olmuyor.
Çalıştığımız iş yerlerinde karşılaşamıyoruz.
Çünkü bir şekilde Almanlarda da var bu.
Almancılarda da var bu. Eğitim sistemlerinde veya hayatın dikte ettiği şeylerde daha kolay olduğunu düşündükleri işi yapıp aynı maaşı alabiliyorlar.
Çünkü bir şekilde bir skala çok farklı değil.
Yani mühendis böyle bir şey yaparken tekniker, teknisyen şu kadar maaş alıyor gibi değil.
Aramızda gerçekten çok az bir maaş farkı var.
Onlar diyor ki yani O zaman ben niye daha zor bir iş yapayım, daha sorumluluk isteyen bir iş yapayım?
O yüzden mesleki ortamlarda karşılaşmamız çok mümkün değil.
Sosyal ortamlarda da onlar kendilerince bir dil geliştirmişler.
Kendilerince bir kültür geliştirmişler.
Yani Almanca gramer içerisinde Türkçe konuşup veya Türkçe gramer içerisinde Almanca konuştukları ve bizim kesinlikle anlayamadığımız bir dil konuşuyorlar kendi aralarında.
Öyle olunca bir şey de paylaşamaz duruma geldik.
Ben onların arasında rahat hissedemedim çünkü muhabbet edemedim.
Onlar da bizim aramıza gelip de bizle muhabbet etmediler.
Peki biraz daha geriye gideceğim.
Çünkü Almanya'yı aşağı yukarı anlattığın gibi oldu.
Sonuçta İstanbul'da da iyi bir işin vardı.
Ezgi de bir iş bulabilirdi.
Zaten master yapmış.
Bu Avrupa'ya gidelim ya da buradan gidelim isteği neden vardı?
Neden yani gitmek istediniz?
Neden çıkmak istediniz? Sizi ne itti?
Benim kendi özelimde aslında merak.
Bir şekilde yani toplumdan gördüğüm şeyler olabilir.
Başkaları belki bir şey söylemiştir ondan olabilir ama bir şekilde Türkiye'nin yeterli olmadığı ve Batı'nın daha üstün bir yerde daha iyi imkanlar olduğu söylenildi.
Bu imkanlardan kastım şey yani ben de çok iyi bir potansiyel var.
Nasıl bir şeysem artık kendimi beğenmişlik nasıl bir şeyse.
Bende çok iyi bir şey var ve bu Türkiye'de helak olur.
Biz bunu gidip başka bir yerde gösterelim.
Onlar bunun kıymetini daha iyi bilir gibi bir ego mu denir artık?
Algı. Ne denirse yani şey gibi oldu.
İlk başta ben üniversiteden mezun olurken bir ara yurt dışına çıkarım ama hani burada biraz tecrübe edinip bir şeyler daha şu an yurt dışına gitmek için yeterli değilim.
O yeterliliği alayım ve o zaman yurt dışına gideyim.
Orada kendimi daha da geliştireyim.
İstek. Bir de orada neler var, onu da göreyim, merakı vardı.
Üniversiteden mezun olduğumda bir baktım ki insanlar patır patır Amerika'ya, Avrupa'ya gidiyor.
Ben gidebileceğimizi farkına değildim.
Aa dedim, demek ki bizi şu anda da alabiliyorlar.
Biz aslında şu anda da yeterliyiz.
Ben neden yetersiz hissediyorum ki kendimi?
O andan itibaren aslında etrafında gördüğüm insanlar beni biraz etkiledi.
Onlar gidiyor, ben niye gidemeyim?
Ben de en az onlar kadar iyiyim.
Kendimi gösterme çabası.
Olabilir hani gidip orada bir şeyler yapayım.
Aslında iyi olduğunu kendine ispatlamadan dolayı da bir şey gibi diyebilir miyiz?
Diyebiliriz. Diğer taraftan da yaptığım işin de global olmasını istedim.
Yani ben bir şey yapacağım ve bu yaptığım şey birçok insana etki etsin.
Ben birçok insanın hayatına dokunabileceğim bir şey yapabilirim.
Peki Avrupa'ya ilk çıktığında Almanya'daki çalıştığın şirkette ki çalıştığın beraber çalıştığın arkadaşlarını görünce Kendini yetersiz hissettin mi?
Onların daha iyi olduğunu düşündün mü?
Yoksa tam tersi mi oldu? Yani bu yeterlilik algısı kafanda nereye gitti yurt dışına çıkınca?
Bu içinde bulunduğum ortama göre çok değişebilecek bir soru.
Yani benim tecrübemle başkalarının tecrübeleri kesinlikle çok farklıdır.
Benim gittiğim yerde şöyle bir şey oldu.
Ben bir şekilde Türkiye'de küçük projelerde çalışma imkanı bulmuştum.
Almanya'ya ilk gittiğimde çalıştığım proje büyük bir projeydi.
Yani Türkiye'deki atıyorum Türkiye'de benim 15-20 müşterim varsa Almanya'ya gittiğimde bir anda o müşteri 100 müşteriye ulaştı.
Daha çok insana dokunduğum bir yer oldu.
Böyle olunca daha büyük bir ekosistemin bir parçası oldum.
Ve bu büyüklük aslında oha dedi bana hani biz ne kadar büyük bir iş yapıyoruz.
Ama yeterlilik konusuna geldiğin zaman baktığımda herkes de benden çok farklı bir yerde değiller.
Yalan yok çok şey öğrendim.
Hani ben İstanbul'da çalışırken tamam ben bu işi bitirdim artık.
Her şeyi biliyorum derken Almanya'ya gittim de ben baya bir şey bilmiyormuşum deyip baya çok şey öğrendim.
Hollanda'ya geldim de daha başka bir ortam oldu aslında.
Daha da yani öğrenilecek çok fazla şey var derya deniz gibi.
Bana ama oradaki insanlar çok yüksek ben alçakmışım gibi hissettirmedi.
Bu bence çok güzel iyi hissettirdi bir anda.
Çünkü şeyi çok duyuyorum. Biz Türkiye'deki aldığımız eğitim Avrupa'dakinden 100 kat daha iyiymiş gidince öğrendim falan gibi.
Halbuki aslında herkesin kendi Deneyimi nevi şahsına münasır bir yerde yani.
Sonuçta gittiğin ve bir öncekinde senin yaptığın işe göre de değişiyor.
Peki Münih nasıl geldi sana Ankara ve İstanbul'dan sonra?
Yani hani sonuçta bir konfor olanın var Türkiye, Ankara ya da İstanbul neresiyse.
O konfor alanındaki her şeyi bırakıp hiç bilmediğin bir Almanya'ya gidiyorsun Münih'e.
Ve bilmediğin neredeyse...
Bir dil konuşuyorlar ve İngilizce konuşmak çok zor.
Bu sana nasıl hissettirdi? Yani neresindeydin burada?
Duygularının neresindeydin?
Dönmeyi düşündün mü? Çok mu zordu?
Nasıl bir süreçti o süreç?
Birazcık bundan bahseder misin? Ben bu süreci bir ilişki sürecine çok benzetiyorum.
Yani şey derler hep.
Genel algı olarak işte bir ilişkinin basamakları vardır.
İlk baştası işte balayı süreci.
Sonra işte birbirini tanıma süreci.
Evlilik süreci, çocuk süreci falan gibi kademelerle.
Bir şekilde bence göç.
Ve aşağı yukarı aynı steplerden geçiyor.
İlk 6 ayı bir balayı süreci geçirdik.
Ben çok farklı bir yerdeyim.
Farklı şeyler deneyimliyorum.
Yabancı bir dil deneyimliyorum.
Ne kadar iyi ne kadar kötü tartışılır.
Başka bir kültür deneyimliyorum.
O arada bir balayı süreci yaşadım.
Çünkü her şey çok farklı geliyor.
Bir anda bir bebek gibi oluyorsun.
Her şeyi yeniden öğreniyor musun gibi oluyor.
İlişki kurmayı da yeniden öğreniyor musun gibi oluyor.
Kime neyi söyleyeceğini. Mesela Türkiye'de birine bir şey söylediğinde alınmayacağını bildiğin bir şeye oradaki insanlar alınabiliyor.
Bu sosyal kodları da tekrar öğreniyorsun.
Keyifli bir zorluk yani. Hiç bilmediğin birini tekrar tanımak gibi.
O altı ay, o balayı süreci geçtikten sonra asıl kötü taraflarını da görmeye başlıyorsun.
Yani şikayet etmeye başlıyorsun.
Burada kötü yani demeye başlıyorsun.
Zaten herhalde o orayı açtıktan sonra orada artık hayatını kurmaya başlıyorsun.
Kurulu düzen denilen şey herhalde o aşamayı açtıktan sonra geliyor.
Biz mesela kurulu düzenimizi kuramadık.
O yüzden Hollanda'ya göç ettik.
Hollanda'ya kurulu düzenini kurdun mu sorarsan onu belki sorduğun zaman cevaplarım.
Şimdi aslında oraya gelecektim.
Çünkü burası daha farklı bir göç sanırım.
Kaç yıldır Hollanda'dasın?
5 bitti. Ortalama aynı süreler.
Çok güzel. Peki Amsterdam'da ilk sen mi iş bulup geldin?
Evet. Peki... Ezgi sonrasında nasıl iş bulabildi?
Basit oldu mu onun için bu süreç?
Benzer süreçlerden geçtik aslında.
Ezgi'nin de Hollanda'ya taşındıktan sonra iş bulması tam 8 ay sürdü.
Ezgi için biraz daha çileli bir süreçti.
Çünkü akademik bir hayatta var olup belli bir yaşa geldikten sonra corporate hayata geçmek tabii farklı oluyor.
Çok kızgın sulardan kızgın kumlardan serin sulara mı atlıyorsun?
Tam tersi yani çok farklı bir yerden farklı bir ortama geçiyorsun.
Bizim 20'li yaşlarımızda Tecrübe ettiğimiz o mülakat tecrübesini Ezgi 30'lu yaşlarında tecrübe etti.
O yüzden afalladı.
Öğrenmesi de gerekti.
Çünkü şirket ne istiyor?
Akademi ne istiyor?
Şirket ne istiyor? Çok farklı yerlerde.
Akademide senin bir research ve develop beklerken şirket para kazandırmanı bekliyor.
Birisi para yakmak üzerine kurulu.
Öbürü para kazanmak üzere kurulu olduğu için.
Orada bir afalladı.
CV nasıl yazılır?
Şirket nedir? Level'lar nedir?
Hierarşi nedir? Tabi bunu biraz yatırım yapması gerekti o alanda.
Öğrenmek için zaman yatırımı. Peki Alman vatandaşı olmuş muydunuz?
Buraya nasıl geldiniz? O süreç kolay mı oldu?
Zor mu oldu? Süreç kolay oldu.
Fakat vatandaş olmadık.
Çünkü bizim Almanya'da bulunduğumuz zaman vatandaşlık için 8 yıl kalmak gerekiyordu.
Biz 5. yılda Almanya'dan çıktık.
Avrupa Birliği içerisinde oturum iznimiz olduğu için şeyler arası geçiş gibi oldu.
Biz kalktık oradan geldik buraya.
oturduk gibi oldu. Geldiğimizde de hemen burada göçmenliğe başvurduk.
Almanya'daki oturum iznimiz devam ederken.
O yüzden burada ikamet konusunda sıkıntı yaşamadık.
O yüzden işler çok hızlı ilerledi.
Orada birkaç hakkımızdan vazgeçerek geldik tabii Almanya'dan gelirken.
İşte vatandaşlık hakkımızdan vazgeçtik.
Kalıcı oturum hakkımızdan vazgeçtik.
Tamamen bürokratik olarak göçmenlik sürecine sıfırdan başladık diyebilirim.
O da bir yatırımdı çünkü.
Almanya'da beş yıl kalmak bir yatırım.
Ve bu yatırımın karşılığında sen kalıcı oturum alabilirsin.
Vatandaşlık alabilirsin. Belli bir sosyal haklar alabilirsin.
İşte belli bir mahallede 2 yıl kaldıktan sonra oy verebilirsin falan gibi bir şey.
Bürokratik hakların var. O haklarından vazgeçiyorsun.
Belirken. Ve buraya tekrar sıfırdan başlıyorsun.
Ya şöyle bir şey der misin peki?
Ya Almanya'da o kadar artık bardağı doldurdum ki 3 yıl daha kalıp bu haklarımı almak istemedim.
Gibi bir şey der misin? Çok düşünmedim açıkçası.
Yani üç yıl daha kalayım da vatandaşlığım alayım sonra gideyim gibi matematiği kurmadım.
Herhalde ben vatandaşlık için de öyle bir bağ da kurmamış olduğum için olabilir.
Yani benim için vatandaşlık biraz cahil bir yerden geleceğim ama seçme ve seçilme hakkı gibi geliyor.
Ben Türkiye'de de seçemiyordum ve seçilemiyordum.
Sonuçta Almanya'da da seçip seçilemiyorum.
Benim için çok büyük bir fark yok yani.
Şu an aslında pasaportsuz da olabilirsin bir yerde ama böyle bir şeye kutsal olarak izin verilmiyor.
Hani bakarsan çok benim bakış açım tabii bu yani biliyorum çok cahil de bir yorum yaptım.
Kesinlikle böyle değil ama. Değil ya yani.
Benimki mesela buna çok yakın.
Ben de mesela vatandaş olmanın bir artısı olacağını düşünmüyorum.
Bir tek oy veriyorsun. Gerçekten hani bir de işte emeklilik memeklilik belki de bilmiyorum ki ben o kadar yaşayacak mıyım.
Onu düşünmüyorum yani. Ama mesela benim için tek artı yanı şu an vatandaş olursam askere gitmiyorum Türkiye'de.
Askere gitmemek için para da ödemiyorum.
Buranın vatandaşı olursam direkt düşüyormuş o.
Ve şu an askerlik 8 bin euro falan.
Ben veremem yani 8, vermem yani olsa da herhalde bilmiyorum.
Belki olsa veririm de. Olmayınca insan yok diyor.
Ya öyle bürokratik haklar derken, bu da bir hak yani bürokratik bir hak olarak geliyor.
Tabi onun verdiği avantajlar ve dezavantajlar da var.
Hollanda'nın bizim için cezbedici olan tarafı maddi oldu biraz.
Benim açıkçası çok fazla Hollanda ile ilgili fikrim yoktu.
Ama bu %30 avantajını biliyordum.
Ve buraya geldiğimde daha iyi bir maddi koşula geleceğimi biliyordum.
Aslında şöyle bir şey de vardı. Münih'ten çıkmamızın en büyük motivasyonu benim orada daha iyi koşullarda iş bulamamamdı.
5 yıl orada çalıştığım süre içerisinde ben işimden artık mutsuz olduğum bir seviyeye geldim.
Son 2 yılımda özellikle.
Ve ben bir şekilde alternatif bir iş bulamadım Münih'te.
Ve Münih çok kapalı bir ekonomiydi.
Yani gene çok fazla uluslararası şirket yoktu.
Biz taşındıktan sonra Google'da, Amazon'da ofis açtı.
Biz oradayken yoktu bunların ofisleri ya da yeni açılıyordu.
Ben bir şekilde iş bulamadım Münih'te.
Ve gene bir egosal sıkıntılar yaşadım.
Ve dedim ki yani görecekler öyle bir iş bulacağım ki beni kaybettikleri için mutsuz olacaklar.
Öyle paralara maaş alacağım ki bunlar bana 3 kuruş maaş verdikleri için kendileri utanacaklar.
Hiç de utanıklarını zannetmiyorum. Umurlarında da değildir yani.
Ama öyle bir egosal sıkıntı...
Gençsin tabii yani oluyor ya herkes bunları yaşıyor muhtemelen.
Ama normal ya. Peki 5 yıldır Hollanda'dasın.
5 yıldır Amsterdam'da mısın?
Evet. İlk nerede iş buldun ya da hep aynı işte misin 5 yıldır ne yapıyorsun?
Hep aynı iş yerindeyim.
Valla şu anda... İnşallah nazar değdirmem çok da fena gitmiyor.
Bir 5 yılda hak alırım gibi aynı yerde.
Bilmiyorum. 5 yıldır hangi şirkettesin özellikle?
Booking'de çalışıyorum. Sen 5 yıldır Booking'de mi çalışıyorsun?
Evet. İlk defa bu kadar uzun süre Booking'de ya da şey Booking demeyeyim de yazılım sektöründe uzun süre kalana denk geldi.
Çünkü herkes 2 yılda bir iş değiştiriyormuş.
Doğru. Aslında mantıklı olan da o.
Başka türlü maaşını yükseltemiyorsun.
Çünkü bir yerde kaldığın zaman maaşın ortalama bir yere geliyor ve orada saplanıyor.
Eğer maaş olarak bir zıplama istiyorsan ya da title olarak zıplama istiyorsan insanlar genelde iş değiştirme yoluna gidiyorlar çünkü kolay.
Aynı bulunduğun şirkette gerçekten yükselmek ve maaşını da yükseltmek o kadar kolay bir şey değil.
Booking'in beni cezbeden tarafı daha doğrusu beni bir şekilde eline tutmasının sağlayan şey içerideki dinamik ortam oldu.
Ben çok büyük bir şirketin içerisinde sürekli yer değiştirdim.
Bir o işi yaptım. İki yıl sonra başka bir yere geçip başka iş yaptım.
İşte bir yıl sonra başka bir yere geçtim.
Mesela şu an 3 ay içerisinde çok başka bir yerde çalışıyorum.
İçeride yani her seferinde iş değiştirmiş gibi oluyorum aslında.
Peki bu bölüm değiştirmen aynı şirkette maddi olarak bir değişiklik sağlıyor mu yoksa sadece bölüm değiştirmiş olur?
Maddi olarak da bir şey sağlamıyor.
Titir olarak da bir şey getirmiyor.
Ben sadece donanmış oluyorum içeride.
Ama eş dinamik kalmış oluyor yani.
Sürekli yeni biriyle tanışıyorum gibi bir heyecanım oluyor.
Peki 5 yıldır buradasın.
Almanya ile arasında nasıl bir fark var?
diyemeyeceğim. Amsterdam diye karşılaştırabileyim.
Çünkü ben çok fazla Hollanda deneyimiyle yaşamadım.
Almanya derken gerçekten Avusturya'sı, İsviçre'si, İtalya'sı çok gezdik.
Ben sana hani Bavarya'daki Almanlarla Avusturya'daki Almanları karşılaştırabilirim gibi bir tecrübelerim varken Hollanda'da öyle bir tecrübem yok.
Ben Amsterdam'dan fazla dışarı çıkmadım.
Nedenini de bilmiyorum. Bir şekilde çok gezmişiz herhalde Almanya'da.
Buraya gelince durulmaya mı karar verdik, yaşlandık mı bilmiyorum.
Çok bir Hollanda deneyimi yaşamadım.
Amsterdam açısından bakarsak da Amsterdam Hollanda için bile çok kozmopolit bir yer.
Bir rivayete göre %50 ekspat yoğunluğu var diyorlar.
Yani %50'si Dutch, %50'si Dutch değil gibi bir oranı varmış.
Böyle olunca tabii ki çok nasıl diyeyim misafirperver davrandı bize.
Yani her işimiz... Almanya ile İtalya arası bir kültüre sahipler bürokraside de.
Yani çok kuralcılar okey ama sen gittin de ha öyle mi?
Tamam ya şöyle depo verelim diye yardımcı da oluyor.
Almanya'da biz böyle bir şey görmedik.
Kural var. Bu böyle olacak.
Diyorsun ki ama hani benim şu an durumum yok.
Şöyle yapalım. Olmaz diyor.
Ama Hollanda'dakiler tamam ya öyle mi?
Hallederiz biz seni. Senin canın sıkılmasın gibi bir yerden yaklaştılar.
O açıdan daha misafirperver bir kültürle karşılaştım ben geldiğimde.
Peki ikisi de Kuzey ülkesi ve bu kadar misafirperver olması Amsterdam'ın sence çok fazla...
göçmen olması mı? Yoksa yani göçmenler var buradalar ve o yüzden misafirperverler.
Yoksa göçmenler aslında onlar ekonomik olarak da bir şey kazandırıyor gibi bir yerden.
Hani bir çıkar ilişkisi olduğu için mi böyle?
Yani yoksa kendileri aslında misafirperverler mi?
Nasıl sence bu? Kendileri misafirperverler mi sorusunun cevabı bende yok.
Hollandalıları dediğim gibi çok şey yapamıyorum.
Değerlendiremiyorum. Ama Amsterdam'da olanlar, misafirperver olanları Amsterdam'da kalmış.
Olamayanları demiş ki lanet olsun gidelim biz.
Çünkü ben onu da tecrübe ettim gibi oldu ucundan kıyısından.
Çalıştığım şirketin şehir dışında ufak ofisleri vardı eskiden.
Bazen oralara gidiyorduk.
Orada çalışan arkadaşlar, Hollandalı arkadaşlar şey diyordu ya Amsterdam'a hiç gelip gidemiyoruz.
Sizin gibiler yüzünden doldurduğunuz Amsterdam'ı biz dışarı çıkmak zorunda kaldık gibi bir söylemlerde bulunuyorlar.
Şakayla karışık. Ne kadar şaka ne kadar ciddi tabii tartışılır ama Amsterdam'da bulunanlar genelde misafirperver olanlar.
Burada olmaktan memnun olanlar.
Çünkü zaten memnun olmasa bize de yansıttırdı o memnuniyetsizliğini.
Ben o kadar memnuniyetsizlik hissetmedim.
Hissetmiyorum sokaklarda. Peki burası dördüncü göçün.
Buradan sonra bir yere daha giderim diyor musun?
Tekrar böyle ya burada iyi hissetmiyorum bir yer daha olsa iyi olur dediğin bir şey var mı hayatında?
Burada iyi hissetmiyorum demiyorum.
Ama bundan sonra başka bir yere gitmem de demiyorum.
O kadar sert kararlarım veya uzun vadeli planlarım yok açıkçası.
Yani gün gelir bir yere daha gidelim mi?
Bir fırsat olursa bir ortam gelişirse başka yere de gidebilirim.
Gitmem demem. Peki kendini bir yere ait hissediyor musun?
Kendimi bir yere ait hissediyor muyum?
Çok zor soru. Yani özlediğim...
Yerler var. Ama sanırım o özlediğim zamanı, o ortamı özlüyorum.
Şimdi oralara gitsem oraların da eskisi gibi olmadığını görüp hayal kırıklığına uğrayacağım muhtemelen.
Öyle bir yerde olunca hani şu ana ait hissetmeye çalışıyorum.
Neresi peki orası mesela hani?
Ait olmaya çalıştığım yer ailem aslında.
Hani bir fiziksel bir yerle bağ kurmamaya çalışıyorum.
Aslında çok fazla bağ kurarım ben.
Yani şu içinde bulunduğumuz stüdyoda ben mesela bir yıldır çalışıyorum.
Bu stüdyoyu kapatmaya kalksan oturur ağlarım.
Öyle bir bağ kuruyorum yani. Ve bunu yapmamaya çalışıyorum.
Çünkü her taşındığım evde bu sefer ağlamaya başlıyorum.
Saçma oluyor yani. Saçma bir yere gitti olay.
Evet anlıyorum.
Peki Ankara, İstanbul, Almanya ve Amsterdam.
Bu dördünün arasında bir yeri seçmek istesen ve bir yerde yaşamak istesen.
Kendini özgür, ekonomik olarak daha iyi ya da hani...
Bu hayatın getirdiği standartları değerlendirerek mi birini seçersin?
Yoksa birini seç ve orada yaşayacaksın deseler neye göre neyi seçersin?
Nasıl bir şey yaparsın yani? Ben şartlarımı çok zorlamayı seven bir insanım.
O yüzden böyle bayağı pazarlık edebilirim.
Yani Almanya'nın şusu olsun da Hollanda'nın busu olsun, İstanbul'un da şusunu koyalım gibi bir şey çok isterim.
Hibrit bir şey olmasını. Yani o yüzden gene öyle bir cevap vermem şansım varsa aslında Hollanda'daki refah seviyemi Almanya'ya taşıyabilsem aslında...
Sanırım Münih coğrafya olarak benim çok istediğim bir yerde.
Almanya'nın coğrafya olarak yaşamak isterim.
Ama Hollanda'yı da yani bana çok iyi davrandı.
Geçtiğimiz beş yılı ben çok iyi geçirdim.
Kendimi daha iyi tanıdığım bir yer oldu.
Bendeki yere ayrı. İstanbul'u hiç bilmiyorum.
Çünkü bir buçuk sene kalabildim ve çok hızlı bir tecrübeydi benim için.
Rüya gibi. İstanbul benim için bir tatil gibiydi gerçekten.
Çok keyif aldığım bir buçuk yıl geçirdim.
İstanbul'u tabii herkes farklı yaşıyordur.
Benim tecrübem iyiydi İstanbul'la ilgili.
Çok güzel ya. Ama hani İstanbul'da yaşamak isterim de diyemem.
Yani çünkü ben de o metrobüste bulundum.
Bilmiyorum Hollanda'da kalmak isterim herhalde.
Peki Hollanda vatandaşı oldun mu?
Sercan 5 yıllığın sonunda olduğunu da biliyor ya sen.
Yok olmadım. Düşünüyor musun?
Düşünüyorum. Çünkü yani bana böyle bir hak verilmiş.
Neden olmasın gibi bir yerdeyim.
Ama hala dil öğrenmedim.
Hala sınavlara girmedim. Gördüğün gibi bir vatandaşlık benim için bir...
Anlam ifade etmiyor mu?
Etmiyor yani. Peki burada seni zorlayan, rahatsız olduğun neler oldu?
Hollanda'da ya da Almanya'da. Seni en çok rahatsız eden nedir?
Irkçılıkla karşılaştın mı Almanya'da ya da Hollanda'da?
Çok bariz bir ırkçılıkla karşılaştım desem yalan olur.
Çok bariz bir ırkçılıkla karşılaşmadım.
Beni en çok rahatsız eden...
Ben de çok kolay rahatsız olan bir insan değilim aslında.
Ama beni en çok rahatsız eden Almanya'daki insanların didaktikliğiydi.
Yani Almanlar...
Şikayet edecek ya da seni azarlayacak bir durum olmadığı sürece senle çok konuşulan insanlar değil.
Yani. O ne demek ya?
Normalde yolda merhaba nasılsın desen iyiyim teşekkür ederim deyip yoluna devam eder.
Ama karşıya geçerken kırmızı da geçsen Allah sıçtın yarım saat.
Fena yani yarım saat boyunca sen orada azar yiyebilirsin.
Veya atıyorum otobüsteyken telefonun çaldı telefonla konuştun.
Aa telefonla konuşulmaz otobüste falan deyip azar yiyebilirsin.
Öyle bir kural mı var bilmiyorum ama.
O an uydurup sana azarlayabilir.
En çok hoşlanmadığım şey gerçekten beklemediğim rastgele insanlardan rastgele azar yemek oldu.
Hollanda'da bu henüz başıma gelmedi.
Ama Hollanda'nın köylerinde de böyle şeyler olabiliyormuş sanırım.
Peki bu kısa anlattıklarından yola çıkarak göçle ilgili yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.
Yaşadın mı şöyle yaşayacaksın dediğin şölenin içini nasıl doldurursun?
Köşeli olmayacaksın. Uyum sağlayabileceksin, dinleyebileceksin.
Empati... Gerçekten önemli bir yetenek.
Ben böyleyim kelimesi bence çok zarar veriyor insanlara.
Kendini de o ortama göre adapte edebiliyorsan hani omurgasız da ol demiyorum.
Tabii ama yani gittiğin yerlerin merak ya.
Gerçekten meraklı olacaksın.
Öğrenmeye çalışacaksın, anlamaya çalışacaksın.
Bu şeyler çok keyif katıyor hayata.
Bu göçle alakalı da değil.
Yani hiçbir yere göç etmediysen bile de merak, hoşgörü.
Hayata çok başka bir yere taşıyor.
Bu şey çok hoşuma gidiyor.
Bazı sohbet ettiğimiz kişiler de aynısını söylüyor.
Merakla geldim. O merak vardı.
Çok insanı canlı tutan bir şey.
Mesela bunu çok anlatıyorum ya.
Belki sana da bunu belki 50 kere söyledim.
Biz seninle tiyatro atölyesi sayesinde tanıştık.
Kumpanyadaki. Değil mi? Başka öncesinde bir ara tanışmadık.
Tanıştık ama beraber çalışmaya kumpanyayla başladık.
Kumpanyayla beraber başladık.
Ve tiyatro atölyesine girip gidiyorsun işte.
Oyunculuk atölyesine girip gidiyorsun. Ve bir gün işte doğaçlama başka bir atölyede doğaçlama atölyesinde kayıt olmadan çat diye kapıdan geldin.
Ben geldim ve bunu merak ediyorum diye geldim demem mesela çok mutlu eden bir şeydi.
Bir kendimi bu ülkede Amsterdam'da özellikle bir Rillerinin hayatında bir şeylere ait bir yerde hissettim.
Yani hani senin buraya çat diye gelmiş olman ben sanki hayalimdeki bir şeyi başarmışım gibi hissettim.
Yani böyle hayalimde bir yer olacak. Birileri orada bir şey vardır ve ben oraya gittiğimde kendimi ait hissedebileceğim.
Orada var olabileceğim.
Orada biri beni yargılamayacak ve ben orada üretebileceğim diye düşünecek ve oraya dahil olacak.
Ve bu benim aslında bir nevi hayal gibi bir şeydi.
Çünkü hedef değil.
Çünkü bunu hedefleyemezsin.
Bir başkasının adına... karar veremezsin ama bu bir hayal gibi bir şeydi ve ben bunu başarmışım gibi hissettim.
Ben bunu birçok yerde anlatıyorum. O yüzden bu göçteki merak unsuru, seni merak ederek gelme unsurun bende de öyleydi göç derken ve insanlarda da bunu duyunca çok iyi hissediyorum.
Çünkü sonuç itibariyle bir yerlerden göç edip geliyoruz ve göç edip geldiğimiz yerlere sık sık da gidiyoruz.
Yani orayı bırakamıyoruz. Kafamızın bir yerinde orası bizi inşa etmiş oluyor ve bu inşanın finalinde hala içimizde merakın bitmemiş olması Çok güzel bir şey yani.
O yüzden çok güzel bir şey söylüyorsun bence.
Merak. Bir yer daha olursa oraya da merakla gidebilirim.
Bence çok birilerinin belki göç düşünüyorsa ya da bir yere gitmeyi düşünüyorsa belki de temelde merak duygusu var mı?
Yani bir yer araya kaçayım, hayatımı kurtarayım duygusuyla olacak bir şey değilmiş gibi geliyor bir tek bana.
Çok katılıyorum. Yani bu Türkiye en azından henüz orada değil.
Bizim bir şekilde iltica edip de tabii bazı kesimler var.
İltica etmek zorunda kalıyorlar. Talihsiz bir şekilde.
Ama daha doğu ülkeleri gibi ülkemizde ülkelerinde savaş olan insanların kaçmak zorunda olduğu gibi bir ortamda değil ya.
Hala buna seviniyorum. Allah inşaatta olmaz böyle bir şey.
O yüzden bir seçme şansım var aslında.
Ben ilk Almanya'ya gittiğimde gideceğimi öğrendiğimde arkadaşlarımla konuştuğumda anlatıyorum durumları.
İşte diyorum ki şu kadar maaş alacağım.
Ve hani orada bir ev bulduk 22 metrekare.
22 metrekare yaşayacağız. Diyorlar ki sen niye böyle bir şey yapıyorsun?
İstanbul'da senin 3 artı 1 bir evde kalıyorsun.
120 metrekare. Zaten alacağım dedin maaşı.
Sen şu anda da alıyorsun. Niye gidiyorsun?
Çünkü kafada hep şey olayı var.
60'larda 70'lerde göç eden bir Türk furyasının öğrettiği bir şey var.
Oraya gidip para kazanacaksın.
Türkiye'ye gelip yiyeceksin. Sen orada para da kazanmayacaksan niye gidiyorsun?
Şeyini bir türlü algılayamıyorlar. Merak ediyorum.
Başka şeyler deneyimlemek istiyorum.
Orada yeni bir teknoloji var. Onu öğrenmek istiyorum.
Başka insanlarla, başka kültürlere bakmak istiyorum.
Şeyini algılayamıyor insanlar.
Belki de Amerika'daki şey de olabilir senin ilk başta bahsettiğin.
Amerika daha böyle bir maddi odaklı gidilen bir yer.
Amerika'ya giden arkadaşlarımla konuştuğumda da fark ediyorum onu.
Genelde çok fazla hareket etmeyip aldıkları evlerden, aldıkları arabalardan konuşuyoruz.
Maddi şeylerden konuşuyoruz yani.
Ama Avrupa'daki insanlarla genelde nereleri gezdiklerinden, ne yemek yediklerinden konuşuyoruz.
Ya bu bence çok büyük bir fark yani.
Hani şeye dair de büyük bir fark gibi geliyor bana.
Anlatıyor da yani fark mı?
Fark demeyeyim de çok net anlatıyor gibi geliyor bana.
Resmin sağ tarafı ve sol tarafına baktığında bir tarafın resmini çizdiğinde böyle iki katlı bir villa, büyük bahçesi olan ve kapısının önünde büyük garajı ve büyük bir arabası olan bir resim geliyor.
Diğer tarafa baktığında bir sürü şey var küçük küçük.
Yani hani belki bir apartman dairesi ama böyle hani o apartman dairesinin arkasında gidilmiş bir dağa, sürülen bir bisiklet, keşfedilen başka bir şeyler varmış gibi geliyor.
de şey çok düşünüyordum yani.
Evet abi Avrupa öyleymiş, Avrupa böyleymiş.
Gelince gelelim bakalım ne oluyor diye çok o merakla gelmiştim yani.
Karşıladı mı o da tartışılır hala.
Senin burada olman bizim için ayrı bir şans.
Bireysel olarak konuşabiliyorum.
Bir de yani şu da bir gerçek.
Gerçekten belli tarihler var.
Türkiye için çok önemli.
Mesela 15 Temmuz gibi.
Veya bu yolsuzluk davaları gibi.
O dönemde çok fazla göç etmiş insanlar var.
Ben o yüzden şeyi karşılaştırabiliyorum.
Ben bu olaylardan tam 15 Temmuz sonrası göç ettim ben Münih'e.
Ve oradaki komüniteyi gördüm.
Ben 10 kişi zor buldum.
Arkadaş yapabileceğim. Ama geçen senelerde Münih'e gittiğimde Münih'de daha geniş bir komünite olduğunu gördüm.
Çok fazla insan göçmüş.
Aynı kafa yapısına uygun insanlar göçmüş.
Bir şeyler yapabiliyorlar. Mesela ben Münih'te 5 yıl boyunca kaldığımda Türkçe tiyatro hayal edemezdik.
Şu an sahnesi olan topluluklar var Münih'te.
Ve orayı...
Ev yapan ya da ait hissettiren şey biraz da orası.
Sen şimdi sordun ya nerede yaşamak isterdin, nereye ait hissediyorsun?
Aslında ben buna Hollanda, Almanya diyemem.
Aslında ben bu insanlara ait hissediyorum kendimi.
Ben bu kumpanyaya girip bir şey üretebiliyorsam kendi dilimde, bir şey anlatabiliyorsam, bir duruş sergileyebiliyorsam aslında buraya ben aidiyet hissediyorum.
O yüzden o tarihlerde göçen insanların da burada oluşturdukları komünite aslında aidiyetleri hani bubble diyorlar ya bubble ile beraber geliyorlar.
Düşünürsen. Doğru ya.
Bilmiyorum. Çukur'dan rakı içmeye gideceğiz gibi.
Öyle hissettim ben de evet.
Ben sabah şekerine dönüşüp şeye başlayalım mı?
İlaç tavsiyesi vermeye. Ne kullanıyorum?
Son bir iki tane onları soracağım.
Kapatacağım. Çok uzun sürüyor.
Ben çok konuşuyorum ben de.
Türkiye'deki çalışma ortamıyla Avrupa'daki çalışma ortamını çok kısa birazcık kıyaslar mısın?
Nasıl hissettirdi sana? Güzel.
Şöyle. Türkiye'deki çalışma ortamında çok Türk var.
İnanmazsın. Gerçekten.
Avrupa'daki çalışma ortamın daha international oldu.
Hem Almanya'da hem burada. Fakat ülkelerin kültürleri de çok etkiliyor.
Mesela Almanya'daki çalışma ortamında çok az Alman çalışmasına rağmen Alman'dan çok Almancılık söz konusuydu.
Herkes bir Alman gibi olma şeyi vardı.
Hollanda'da onu hissetmedim.
Hollanda'da herkes kendi kültürünü getiriyor yanında.
Ve farklı kültürlerle gerçekten deneyimleyebiliyorsun.
En büyük farkı bu. Yani Türkiye'de, Türkiye'nin %99'unun Türk olması bence bu çeşitliliği engelliyor.
Amsterdam'ın veya bilgisayar mühendisi olmanın bir avantajı olabilir diye düşünüyorum.
Bizde kültürel de çok fazla iş olmadığı için mühendis olman yeterli buraya katkıda bulunman için veya biraz matematik bilmen yeterli mühendis olmak şart değil.
Biz bir şekilde farklı kültürleri denemeyebiliyoruz.
O yüzden en büyük farkı diversity, çeşitlilik.
Peki Hollanda'da ya da Almanya'da bir şey değiştirmek isteseydin neyi değiştirmek isterdin?
Ay yemek kültürünü herhalde.
Bir hakkım varsa ondan kullanırım muhtemelen.
Yok çünkü. Yemek kullanısında sıkıntılıyız.
Türkiye'den de usta gelmiyor.
Buradan Türkiye'deki ustalara seslenmek istiyorum.
Avrupa'daki ortam çok iyi arkadaşlar.
Ben restoranlarla konuşuyorum.
Soruyorum diyorum ki bu daha iyisi yapılabilir.
Onlar da diyor ki usta yok.
Bulabildiğimiz usta da bu kadar yapabiliyor.
Ustalar gelmiyormuş. Bu ustalara açık çağrı.
Bir şekilde dükkan ayarlarız.
Yeter ki gelsinler. Gelin ve bize yemek yapın.
Allah rızası için. Peki artık kapatmam gerekiyor ve son soruyu soracağım.
Bavulunda ne var? Bavulunda ne getirdin?
Bavulunda ne getirdim? Evet.
Sucuk falan diyormuşum. Bavulunda aslında meraklarımı getirdim herhalde.
Yani o keşfetme heyecanımı getirdim sanırım.
Peki ne sıklıkla gidiyorsun Türkiye'ye?
Giderken bavulunda ne götürüyorsun?
Türkiye'ye gitme sıklığım çok azaldı son yıllarda.
İlk göç ettiğim zamanlar daha sık gidiyordum.
Yılda en az iki kere, üç kere gidiyordum.
Artık belki iki yılda bir gidiyorum.
Birileri evlendikçe gidiyorum gibi bir durum oldu.
Ne götürüyorum? Bir dönem şey götürdüm.
Yalan olmasın. Gerçekten arkadaşlar Avrupa hayali taşıdım oraya.
Çünkü Almanya'dayken özellikle.
Almanya'daki yalnızlığım Türkiye'ye yansıdı.
Ve dedim ki siz de gelmez misiniz?
Gerçekten Almanya çok güzel.
Siz de gelin. Ben dönmek istemiyorum Türkiye'ye ama sizi götürmek istiyorum.
Gibi bir hayal tüccarlığı yaptığım bir dönem oldu.
Çok güzel ya oralar çok güzel falan diye.
Ama bu dönemde yakın zamanda bu hayalleri satmayı bıraktım artık.
Tecrübe götürüyorum giderken.
İşte soruyorlar nasıl oralar ne yapıyorsunuz?
Teknik olarak böyle diyorum. Sosyal olarak şöyle tecrübe götürüyorum oralar giderken.
Çok tatlıymış. Teşekkürler Sercan.
Gelip sohbet ettiğin için. Bu arada Sercan'ın yeni sezonda oyunu oynayacak.
Leons ve Lena. Eğer Hollanda çevresindeyseniz gelin.
Şehir şehir gezip oyun oynuyorlar.
Evet çok isterim sizi ağırlamayı sahnede arkadaşlar.
Çıkın çıkın gelin. Çıkın çıkın.
Teşekkür ederim ya vakit ayırıp geldiğin için.
Ben biraz oyunun reklamını da yapayım.
Çok absürt bir oyun.
Bu kadar bence yeterli sizin oyuna dahil olmanız için.
Gelin. Evet güzel bir oyun çalıştık.
Keyifli bir oyun çalıştık. Eğleniyoruz.
İnsanlar çok eğleniyorlar.
Sorguluyorlar. Düşünüyorlar. O öyle miydi?
Bu böyle miydi? Diyorlar. İkinci kez izleyen var.
En üzücüsü kumpayanın en iyi oyunu diyenler var.
Diğer üçünü de ben yaptım.
Kendimi kötü hissediyorum.
En son seyrettiğin şey en iyisi oluyor.
Tabii en yakın anıların onunla ilgili olduğu için.
Ama onun dışında ben şeyi de seviyorum.
Doğaçlama benim için çok ayrı bir yerde.
İyi ki diyorum. O gün merak edip doğaçlamaya gelmişim.
Doğaçlama benim hem kişisel gelişim serüvenimde hem oyunculuk serüvenimde çok başka bir yere taşıdı.
Doğaçlama seyircisi de çok güzel bir seyirci.
Bu macerayı da beraber yaşamak isterim arkadaşlar gelirseniz.
Sahnede beraber doğaçlayalım.
O zaman öpüyoruz, görüşürüz.
Teşekkür ederiz efendim buraya kadar dinlediğiniz için.
Hadi bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
