
Kodlardan Sahneye: Türkiye’den Almanya’ya, Oradan da Hollanda’ya Uzanan Bir Göç ve Dönüşüm Hikayesi
16 Nisan 2025 · 43 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Almanya’ya yazılım mühendisi olarak göç eden, ardından Hollanda’ya yerleşip oyunculuğa yönelen ilham verici bir konuğumuzu ağırlıyoruz. Kod satırlarından tiyatro sahnesine uzanan bu yolculukta, göçün getirdiği zorluklar, kimlik arayışı, kariyer değişimi ve sanata tutunmanın dönüştürücü gücü üzerine samimi bir sohbet sizleri bekliyor. Göçün sadece bir yer değiştirme değil, aynı zamanda bir iç yolculuk olduğunu hatırlatan bu bölümde, bavulda neler var birlikte keşfediyoruz.
---
Istagram: Bavulda Ne Var
Transkript
Merhaba, ben Saadettin Yalta.
Burası Bavulda Ne Var? Podcast'ı.
Kumpanya Performing Arts olarak göç edenlerin hikayelerini, yaşadıklarını, zorluklarını, kültürel adaptasyon süreçlerini, çalınan bisikletlerini, bırakılan, unutulan eşyalarını, işyerlerini konuşacağımız
bir podcast kanalı. Ve bugünkü konuğumuz Çağla.
Hoş geldin, nasılsın? İyiyim, teşekkür ederim Saadettin.
Sen nasılsın? İyiyim ben de, nasıl olsun?
Koşturmaca, iş güç. Ne yapıyorsun?
İyi ben de aynı şekilde koşturmaca, iş güç, Türkiye gündemi bu yoğunlukta devam ediyor.
Güzel. Nereden geldin buraya?
Ne yapıyorsun? Böyle biraz kendinden bahseder misin?
Oradan yola çıkarak da sohbet ederiz biraz.
Tabii. İstanbul'dan geliyorum.
Beş senedir Hollanda'da yaşıyorum.
Onun öncesinde bir iki yıllık Almanya tecrübem var.
Mühendisim. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde okudum.
Burada da buranın büyük bir mühendislik firmasında çalışıyorum.
Birazcık daha artık project management tadında işler yapıyorum.
Havalı. Eindhoven'da yaşıyorum.
Buraya bir buçuk saat kadar uzaklıkta.
Öyle. Almanya'da neredeydin?
Almanya'da Regensburg diye bir şehirdeydim.
Münih'le Nürnberg arasında.
Çok da uzak değildin buraya mı?
Uzak. Sekiz saat falan trenle.
Wow okey uzakmış.
Almanya'nın güneyinde. Ben okulda da çok kötüydü coğrafyam ya.
8 saat çok uzakmış ya.
Evet ben de orada yaşamaya başlayınca ne kadar uzak olduğunu fark ettim buraya gelmesin.
Avrupa'da 8 saat çok uzak her yere gibi.
Evet bir de aynı zamanda şey de yok böyle direkt uçak da yok.
O yüzden işte Münih'e git uçağa bin Amsterdam'a gel oradan aynı doğumuna git falan.
Bu totalde bir 12 saatlik yolculuğa sebep oluyordu.
Neresinden İstanbul'un? Yani İstanbul'da ailem hala Bayrampaşa'da.
Ben doğma büyüme İstanbulluyum.
Üniversiteden mezun olduktan sonra ben karşıda, karşının çocuğu oldum, karşının taksisi oldum.
Kadıköy'de yaşıyordum. Ama çok uzun değil yani.
Benim İstanbul'da çalıştığım bir buçuk yıl kadar falan.
Ondan sonrasında iş arama süreciyle beraber ilk önce Almanya, sonra Hollanda.
Bayrampaşa'dan ilk önce Avrupa yolculuğu olarak Kadıköy'le bir deneyim yaşanmış.
İstanbul'un Avrupa'sı diyebilir miyiz Kadıköy'e?
Kesinlikle diyebiliriz ya. Bence de öyle.
İstanbul'un kalbi de diyebiliriz hatta belirli noktalarda.
İstanbul'un kalbi Yeldeğirmeni ve ben hala evimi kapatmadım.
Ben de Yeldeğirmeni'ndeydim.
Biraz Küçükyalı, biraz Yeldeğirmeni.
Karışık. Çok güzel Yeldeğirmeni.
Ben çok seviyorum ya. Bayılıyorum Yeldeğirmeni.
Hala duruyor evim. Peki, İTÜ'de ne mühendisliği okudun?
Kontrol ve Otomasyon Mühendisliği diye bir bölüm okudum.
Elektrik ve Elektronik Fakültesi bünyesinde.
Girerken çok bir bilgim yoktu.
Hani ne olduğuna dair.
Ben çok İTÜ'yü kazanmak istiyordum.
Böyle bir... Kendi içimde bir tutkum vardı.
Bir de mühendislik okumak istiyordum.
Açıkçası birazcık okurken öğrendim.
Aa bu da buymuş falan dediğim.
Bizim mezunların çoğu otomotiv sektöründe çalışıyordu.
Dolayısıyla ben de otomotiv sektöründe çalışmaya başladım mezun olduktan sonra.
İstanbul'da Aveli diye bir firmada aslında yurt dışı firması ama Türkiye'de de varlar.
Ve dolayısıyla yurt dışındaki projelere destek veriyordum.
Aslında Regensburg'taki şirketim aynı şirketti.
Aslında oraya geçmiş oldum.
Okey. Aynı şirketle ama şehir değiştirdin, ülke değiştirdin.
Yani önce o şirketten ayrıldım İstanbul'da.
Çünkü geçiş yapmak o kadar kolay değil.
Çünkü herkes yurt dışına gitmek istiyor.
O yüzden onlar diyorlar ki aynı şirkette çalışırken geçemezsiniz.
Ben AVL'nin rakibi olan farklı bir firmada çalışmaya başladım.
7-8 ay sonrasında da iş arayışına girdiğimde...
İlk kontak kurduğum insanlar Almanya'dakiler oldu.
Zaten beni tanıyorlardı, biliyorlardı.
Proje için oraya gitmişliğim, orada bulunmuşluğum vardı.
İşte görüşmeler yaptık falan güzel geçti.
Daha sonrasında aslında birkaç tane alternatifim vardı yurt dışına taşınmak için.
İşte Hollanda'da bir firma vardı, İsveç vardı.
Ama hem Almanya'nın bilinirliği hem şirketi biliyor olmam.
Orada çalışmak istediğim için orayı tercih ettim.
Zor muydu üniversitede okurken?
Çünkü şey bu okuduğun bölüm bana çok şey geliyor böyle hani.
Meslek dizisi gibi geliyor öyle.
50 tane erkeğin arasında okumuşsun gibi.
Aslında enteresan bir şekilde değildi biliyor musun?
Bizim bölümde epey kadın vardı.
Yani yarı yarıya diyemem.
Ama 1 bölü 3 gibi bir orandık biz.
Çok büyük. Yani birden fazlaysa bile çok büyük.
Aynen öyle. Zordu.
Zor bir bölümdü. Yani çok fazla yemek sarf etmek, böyle üniversiteyi okurken o hayatı keşfetmek çok mümkün olmuyordu.
Çünkü ya projen var, ya kuisin var, vizen var vs.
derken çok fazla vaktini alıyordu.
Dolayısıyla benim üniversite hayatım liseden çok farklı değildi.
Biraz aileyle de yaşadığım için aslında.
Onun devamı gibiydi diyebilirim.
Zordu. Zor ya.
Üniversiteyi aileyle aynı şehirde okumak çok zor.
Ama İTÜ'de okumak güzeldi.
İTÜ güzel bir üniversiteydi.
Güzel imkanları olan bir üniversiteydi.
Bence eğitim kalitesi en azından benim okuduğum dönemde benim bölümümde gayet iyiydi.
Çok iyi. Yemekleri de çok iyiydi.
Yemekleri de iyiydi. Çok ucuzdu.
O zamanlar çok ucuzdu.
Ben çok gidiyordum. Kuzenim İTÜ'de okuyordu.
Çok gidiyordum yemek yemeye.
İnanamıyordum. Ve şey diyordu. 25 kuruş zaman oldu.
Protez de yapıldı geçen hafta falan diyordu.
Allah'ım inanamıyordum ya.
Biz İstanbul Üniversitesi kadar değildik ama yine de bir buçuk.
TL olduğunu hatırlıyorum yani.
Yemekhanede yemek yemenin.
Ve kampüs güzeldi yani.
Kampüste olmak güzeldi.
Kampüste okumak güzeldi.
Kocaman bir kütüphanemiz vardı. Orada sabahlayarak ders çalışıyorduk.
Laboratuvarlarımız vardı. Orada sabahlıyorduk falan.
Güzel günlerdi açıkçası.
Peki nereden istedik?
Yani neydi seni göçe sürükleyen?
Neden gitmek istedin Türkiye'den?
Düşündüğümü şimdi geriye dönüp bakınca çok üstüne kafa yormamışım aslında bakarsan.
Böyle bir 2017-2018 döneminde benim çalıştığım firmalarda çok fazla insan yurt dışına göç etmeye başladı.
İlk furya o zaman ortaya çıktı.
Böyle her hafta yeni bir istifa geliyor.
Yeni biri bir yere bir yerde iş bulmuş gidiyor vesaire.
O tam da dolar euro kurunun daha hafiften yükselmeye başladığı dönemlerdi.
O yüzden böyle bir şey canlandı kafamda.
Yani gitmek mi lazım acaba?
Bu tecrübeyi edinmek mi lazım acaba?
Ve ben kendime hiç güvenmiyordum.
Çünkü bir buçuk senedir çalışıyordum.
Yeterli tecrübem olduğunu düşünmüyordum.
Ama böyle olmadığını fark ettim.
İş aramaya başladıktan sonra gerçekten o dönemde haller uldur Türkiye'den mühendis alıyordu firmalar.
Hem Almanya'da hem Hollanda'da.
Ve iş aramaya başladığımda aslında seçeneklerimin çok daha fazla olduğunu fark ettim düşündüğümden.
İngilizcemi hiç güvenmiyordum. Ki bence güvenmemekte çok da haksız değildim yani.
Çünkü şeyle ilgili çok sorun yaşadım.
İş yerinde falan İngilizce konuşuyordum sürekli işte.
Yurt dışı firmalarına destek verdiğim için ama sosyal İngilizce sıfır.
Yani bunu yurt dışına taşındıktan sonra fark ettim.
Çok zordu. İlk gittiğim günü unutamam ya.
Hayatımda daha yalnız hissettiğim bir an yoktur herhalde.
Hiç böyle işte havaalanından ildim.
Valizlerimi taşıdım böyle paylaşımlı bir ev bulmuştum ve o evdeki insanlar tatildeydi ben vardığımda.
Bir haziran günüydü.
Eve otu girdim içeri, valizlerimi kenara koydum falan böyle.
Kapıyı kapadım. Dedim ki ben şu anda bu şehirde hiç kimseyi tanımıyorum.
Ve başıma hiçbir şey gelirse gidebileceğim hiç kimse yok.
Ailem 2000 kilometre uzaklıkta.
Çok yalnız hissettim.
Bir de yani 24 yaşındaydım ben bu olduğunda.
Küçükmüşüm de şimdi düşününce.
Çok zorlandım yani.
Çok üzüldüm. Çok pişman oldum gittiğime.
İlk üç ay böyle bir dönsem mi?
Ben ne yapacağım burada? Nasıl arkadaş bulacağım?
Okumaya gitmek gibi de değil.
Çok cesurca geliyor bana ya.
Özellikle toplumsal normları kadınları bu kadar cesur kılmayarak yetiştiren bir ülkede bu kadar cesurca bir karar alıp yurt dışına tek başına çıkmak çok cesurca geliyor bana.
Yani gerçi şey de düşünüyor olabilir insan.
Ben Türkiye'de survive ettiysem.
Bayram Paşa'da yaşadıysam.
Her yerde yaşarım gibi gelen bir güvende var tabii.
Evet ama çok cesurca geliyor ya.
Tebrik ederim valla. Teşekkür ederim.
Peki nasıl gelişti süreç?
Yani iş buldun, başvurdun ve okey hemen gel ve çalışma da oldu.
Yani hemen hemen öyle oldu.
Evet böyle bir ay gibi bir sürede benim oraya gelmemi istediler.
İşte Blue Card'a başvuruldu.
Şirket Blue Card'a başvurdu.
Almanya'da daha yaygın, Hollanda'da pek değil.
Blue Card'a başvurdular. O böyle iki üç hafta içerisinde geldi.
Tabii şey yani işte ev bulmam gerekiyordu.
İşte nerede kalacağım, edeceğim.
Orada İstanbul'da yaşarken Almanya'da ev bulmak çok zor.
Yani uzaktan bunu halletmek çok zordu.
O yüzden daha çok böyle paylaşımlı öğrencilerin yanında kaldım bir iki ay.
Dolayısıyla böyle bir ay içinde gibi taşınmış oldum.
Kısa sürede oldu yani açıkçası.
Bu oradaki evimi kapatmam gerekti, eşyalarımı satmam gerekti.
Daha Ikea'nın taksitlerini ödüyordum falan bir yandan.
O yüzden çok hızlı gelişti açıkçası.
Nasıl olduğunu anlamadım bile.
Ben kendimi bir anda Almanya'da Regensburg'da yaşıyorken buldum.
Blue card ne ya? Ben bu kadar hızlı bir ülke değişikliği, bu kadar hızlı ev bulma falan ben hiçbir şey duymadım hem de.
Blue card hızlı çıkıyor. Yani benim galiba iki haftada gibi bir şey de gelmişti.
Yani kontratı imzaladıktan sonra şirket...
Sürecin çoğunluğunu halletti zaten.
Ben sadece konsolosluğa gidip işte parmak izle fotoğraf vermek gibi şeyler yaptım.
2-3 hafta içerisinde elimdeydi.
Hemen uçak biletini book ettiler ve ben gittim.
İşte bu galiba Mayıs'ın başındaydı imzaladım.
Haziran'ın başında işe başladım.
Ben bu kadar hızlı hiç kimseyi duymadım ya.
Vav çok çılgınlık yani.
Şey de acayip zor bir şey değil mi?
Ev bulmak. Öyleydi tabii canım yani kim böyle...
Bir sürü platformda bir sürü insana yazdım.
Beni böyle görüşmeye falan çağırdı genç genç kızlar.
18 yaşında öğrenciler işte atıyorum birisi odasını 3 aylığına kiraya veriyor yaz tatili.
Ya da Erasmus'a gidecek işte 1 aylığına kiraya veriyor gibi.
Ve hiçbir belirliliği yok yani.
Gidiyorsun orada bir ilk gittim 1 ay kaldım ama 1 ay sonra nerede kalacağıma dair hiçbir fikrim yoktu yani.
Gerçi en kötü herhalde şirket yardımcı olurdu öyle bir durumda ama.
Of çok şey geliyor.
Vav. Çünkü...
Ben kendimden pay biçiyorum.
Benim de İngilizcem çok kötüydü ilk göç ettiğimde.
Ve online kalacak yerlerindeki insanlarla şey diye anlaşmıştık.
Gelince Amsterdam'a yüz yüze görüşürüz diye anlaşmıştık.
İlk hostelde kalıyordum. Bir on gün falan hostel buku etmiştim.
Benim Amsterdam'a indiğim gün lockdown oldu ülkede.
Ve ilk lockdown'a denk geldim.
Ve 45 gün evlerle görüşmeye gidiyorum.
Hani evde kalırım en azından diye.
Evler anlatılmayacak derecede çok kötü.
Odada kapı yok. Banyoda kapı yok.
Yani üç katlı ve altı kişi kalıyorlar evde.
İşte çocuk bana odaya gösterecek sadece yerde bir tane şey var.
Metris var. Kapı yerine duş perdesi var.
İçeriden banyodan da bir tane kız çıktı duştan çıplak.
Duşta kapı yok.
Benim odamda kapı yok. Her yer çok pis.
Çocuk bir tane bardak pis lavabodan alıp suyla çarkalayıp içine çay getirdi bana.
Ama bardağın üstünde leke var.
Ben... Şey dedim o an.
Ben sanırım döneceğim. Ben ikinci, üçüncü gün döneceğim diyordum.
Çünkü lockdown vardı ve yemek yiyecek yer bile yoktu.
Amsterdam'da ben geldim de. Her yer kapalıydı.
Hostel bana çıkmayacak mısın dedi.
Kimse yok. Sekiz kişilik odada tek başıma kalıyorum.
Amsterdam merkezde.
O yüzden bana şey geliyor yani.
Bu kadar cesurca iki hafta içinde nasıl atlayıp geldin.
Benim altı ay sürdü çünkü süreç.
Ben altı ay da kendimi hazırladım.
Açıkçası bence orada birazcık yaşın etkisi var.
Ben şu an 32 yaşındayım artık.
Eğer ki... Bu yaşımda olsaydım bu kadar cesur olmayabilirdim.
Şu an artık her şeye daha temkinli yaklaşıyorum.
O birazcık gençliğim verdiği etkiyle bir şeyin içine dalmak çok daha kolay geliyor.
İşte o belirsizlikle mücadele etmek daha kolay.
Ya da işte senin dediğin gibi yani evin yapısı farklı, içerideki insanlar farklı, kültür o kadar farklı ki.
Ama bir şekilde bununla daha iyi mücadele edebiliyorsun.
Ben insanların yaş geçtikçe açıkçası benim kendi içimdeki muhafazakarlığım bir miktarda arttı.
Benim de öyle ya. Belki de benim yaşla alakası var.
Peki sen neler yapıyorsun burada?
Burada neler yapıyorum? İşte bir yandan çalışıyorum full time olarak.
Ofis işi. Paramı kazanıyorum.
Bir yandan oyunculukla ilgileniyorum.
O benim büyük bir hobim burada.
O yüzden Amsterdam'a sık sık geliyorum aslında.
Çünkü akademim burada. Yani aynı da onda küçük bir grupla başladı.
Daha sonra da ben bunu çok sevdiğimi fark ettim.
Dolayısıyla şu an artık birazcık bir akademide eğitim almaya...
Mezun olacağım yakında. Onun dışında böyle küçük eventler organize ediyorum Eindhoven'da.
Belki so far sound'u duymuşsundur.
Evet biliyorum. Daha çok yeniyiz Eindhoven'da.
Amsterdam'da ve Utrecht'te ya da Hollanda'nın diğer şehirlerinde yaygın ama Eindhoven'da yoktu.
O yüzden öyle bir iş yerinden bir arkadaşımla bir girişimde bulunduk.
Ya biz bunu Eindhoven'a getirsek mi diye.
Çünkü ben müzikle de çok ilgileniyorum bir yandan.
Dolayısıyla onun eventlerini ayarlama, organize etme, artistlerle tanışma.
Konsere falan gidiyorum epey.
Koşuyorum, spor yapıyorum.
Derken hayat geçiyor yani bir miktar aslında.
Ne güzel ya bir sürü sosyal bir şey yapıyorsun mühendisliğin dışında.
Mühendisler hani nerd falan derler ya.
Yok ya aslında öyle değil. Ama bu birazcık şeyle alakalı bence.
Şimdi buraya geldikten sonra çok fazla zamanım var.
Yani İstanbul'da o hayatın koşuşturmasında iş zaten sabah kalk işte metrobüste bin işe git.
Akşam dön zaten yorgunsun derken.
Burada o zamanın hepsi var.
Tabii bu zaman böyle elinde kalınca bununla bir süre ne yapacağını bilmiyorsun.
Ne yapacağım ben bu zamanı artık falan.
Bir şeyle ilgileneyim bari.
İşte kendimi keşfedeyim falan.
Benim kendimi tanıdığım yerdir yani Hollanda açıkçası.
Yani Almanya'da bir tık daha hızlıydı.
Ama Hollanda'ya geldikten sonra esas.
Bu arada ben de Covid döneminde gelmiştim.
O da ayrı bir şoktu benim için yani.
Covid'den hemen önce geldim aslında.
Covid'im... Geleceğini bilmeyerek.
Dolayısıyla büyük bir şoktu buraya gelişim.
Ama işte dediğim gibi buraya geldikten sonra o var olan zamanda bir şekilde ne yapayım hayatta şunu yapayım şunu da yapmak istiyorum dediğim bir nokta evli.
İş benim için tabii ki de önemli.
Ama hayatımın tamamı değil.
Irmağının akışına ölürüm Hollanda diyebilir miyiz?
Aynen. Ne güzeldir ormanları.
Ne güzeldir Almanlık şiiri geldi aklıma.
Peki ilk buraya göç ettiğinde seni şaşırtan şey ne olmuştu?
Ya da Almanya. Yani ilk Türkiye'den çıktığında ne seni şaşırtmıştı en çok?
Çok fazla şey var. Düşünüyorum artık ne şaşırtıyor beni, ne şaşırtmıştı beni diye.
Genel olarak herhalde en şaşırdığım şeylerden biri ilk çıktığımda insanların iş ve özel hayatlarını ne kadar ayrı tuttukları olmuştu yani.
İnsanlar ofise geliyorlar orada 8 saat çalışıyorlar sonra gidiyorlar.
O insana daha hiçbir şey tanımıyorsun, bilmiyorsun.
Benim en yakın arkadaşlarım...
Olmaya başlamıştı iş yerindeki arkadaşlarım Türkiye'de çalışırken.
Çünkü 10 saati geçirdiğimiz için beraber yani hani zorlu bir 10 saat.
Dolayısıyla arkadaş oluyorsun.
İşten sonra çıkıp bir yere gidip bir şey içiyorsun.
Böyle Almanya'da çalışmaya başladığımda burada da aynısı oldu.
İnsanlar işini yapıyor gidiyorlar.
O insanlarla hiç onların kişisel hayatlarına dair bir şey bilmiyorsun.
Paylaşmıyorlar. Yapılan konuşmalar genelde çok yüzeysel.
Hafta sonu nasıl geçti gibi zorlama.
Bu beni çok şaşırtmıştı.
Çünkü ben insanları genel olarak iş yeri üzerinden tanıyacağımı düşünmüştüm.
Tam bir small talk ülkesi ya Avrupa.
Hollandalılar çok iyiler özellikle yani.
Bence de öyleler. Bir de şeye şaşırıyorum artık.
Yani hala şaşırıyorum buna.
Ne kadar rahatlar genel olarak.
Rahatlar, sakinler yani.
Kaygıları yok ya. Bir yerde bekleyecekler mi?
Bekliyorlar. Yani acele yok ülkede genel olarak.
Sakinler. Bu bazen mesela beni sinirlendiriyor.
Ben sen anlatınca da sinirleniyorum.
Aklıma markette beklediğim süreler geliyor.
Ve hani boşuna beklediğim süreler geliyor.
O kadar sinirleniyorum ki. Beklerken de sinirleniyorum.
Telaş yok ülkede genel olarak.
Ya mesela kasada biri tartışıyor ya biriyle.
Herkes bekliyor. Hiçbir şey olmamış ki.
Böyle duruyor. O tartışmanın bitmesini ve sıranın ona gelmesini bekliyor.
Çıldırıyorum. Neden bir kasa daha istemiyoruz?
Niye hakkımızı aramıyoruz diyorum.
Bir kasa daha istiyorum. Bir çalışan geliyor sinirli bir şekilde.
Tamam işte açıyoruz diyor.
Gel aç ya madem imkanın var.
Niye bekliyorum ben yarım saat daha?
Ya da mesela restorana bir yere gidiyorsun.
İşte biri gelecek de sipariş alacak da.
En son İstanbul'a gittiğimde böyle işte ailemle restorana gittik falan.
Daha girdik oturduk. Beş dakika geçmedi böyle abim direkt şey.
Niye gelmedi bu? Benim falan böyle direkt sinirlendi.
Ben şöyle öyleydi değil mi ya burada falan.
Karışıyor artık hatlar birbirine karışıyor.
Öyle ya uzun süreden sonra gidince öyle oluyor.
Peki Avrupa'da bir şey hayal ediyor muydun yaşamayla ilgili ve hayal ettiğini bulabildin mi?
Hiçbir şey hayal etmiyordum aslında bakarsan.
Ben üniversitede okurken aklımda oluşan resim.
Gelecek hayatıma dair ve şu an yaşadığım hayatlar arasında çok büyük farklılık var.
Bununla da birazcık bocalıyorum aslına bakarsan.
Çünkü hiç böyle bir kendimi görmemiştim.
Yurt dışında yaşıyorum ve hayatımı burada kuruyorum gibi.
Ki bence yurt dışında yaşarken ilk 3 sene böyle balayı.
Yani aa gezeceğim, aa oraya gideceğim falan diye geçiyor.
Aa yabancı arkadaşlarım olacak falan.
2-3 sene sonra gelen bir şey var.
Ben burada yaşayacağım galiba.
O birazcık depresiflik getirdi.
Ben de getirdi en azından. Benim hayatım burada artık.
Dolayısıyla böyle bir beklentim yoktu ben okurken.
Şu an sahip olduğum hayatta seviyorum.
Seviyorum tabii ki de. Mutluyum.
Minnettarım. Ama...
Kendi beklentimden o böyle bizim nesil vardır ya işte üniversite ÖSS'ye giren çocuklar, işte durmadan test çözen insanlar, işte büyüyünce o büyük büyük firmalarda çalışmak isteyen ben
de onlardan biriydim yani.
Ben şey zannediyordum ya mezun olacağım işte Bağdat Caddesi'nde belki otururum.
Bilmiyorum artık neyse yani o dönemki kendimi iyi bir nokta görmüştüm.
Arabam o araba kredisi ödeyebilirim.
Belki morguç ödeyebilirim falan gibi düşünceler vardı aklımda.
Şu an hayatım ondan çok başka şekilde evrildi.
Yani ama hayattan mutluyum genel olarak.
Hala morguç ödüyor musun? Peki burada ödüyor musun morguç?
Ödemiyorum. Ben ev alıp satıp şu an kirada olanlardan.
Benim seyrim birazcık daha farklı ilerledi.
Yani morguç ödüyordum ama kişisel hayatımdaki değişimlerden dolayı evi satmak durumunda kaldım.
O yüzden şu anda kiradayım ama şey var tabii kafamda.
Yani ben parayı sokağıma atıyorum şu an gibi.
Çünkü herkes bir ev alma telaşında olduğu için burada.
Ekspatlar arasında. Herkes ev alıyor.
Bende de aynı. Ben yaklaşık bir buçuk iki yıl öncesine kadar ben burada iken de aynı şey dedim.
Mülk gereksiz.
Mülk sahibi olunca insan değiştirip.
Benim Kadıköy'deki evimin anahtarı en az on arkadaşımda vardı.
Hala daha var birilerinde. Birileri kalıyor evde yani.
Burada da öyle. Şimdi bakıyorum herkes işte çöpe atıyorsun paranı falan diyor.
Bakıyorum herkesin evi var falan.
Böyle ilginç bir yaşam var. Sanatçı, arkadaşlarımın hepsi ekspat %90'ı.
Hayatla bakış açım değişti bu ekspatlar yüzünden.
Kesinlikle öyle be. Aslında şey sorusu çok burada manidar oldu.
Çünkü ben evde yaşarken işte bir ev satın aldıktan sonra böyle 3 kat klasik Hollanda evi var ya.
Ben bahçeye çok uzun süre balkon dedim.
Yani alışmamışım çünkü yani bahçe...
Ama ben balkona çıkıyorum falan.
O kadar uzun süre dilime oturmadı benim o.
Yani balkon benim için bilinirlik balkon.
Bir evin balkonu. Bahçeli evde hiç yaşamadım.
Hiç büyümedim. Hiç oturmadım.
Dolayısıyla bahçeli bir evde yaşamak benim için enteresan bir deneyimdi.
Sanki şey gibi olmadı benim üstüme tutmadı gibi hissettim birazcık da.
Şu an bir apartman dairesinde yaşıyorum.
Bununla daha mutluyum. Çünkü daha bilinir tanıdık geldi bana.
Şu an balkona çıkıyorum.
Bilmiyorum ne dediğimi anlatabildim mi?
Ben şimdi sen bahçe ve balkonun arasındaki farkı deyince ben de mesela bahçe bir şey ekilen bir yer.
Hiç hayalimde benim yoktu mesela.
Ben de balkon diyorummuşum içsel olarak.
Oha fakirmişim ya içimde.
Şeyi fark ettim. Evet ama o zaten balkon değil mi diye düşündüm ya.
Bahçe mi deniyormuş oraya? Evet o bahçe.
Evet üç katlı ev. İşte bahçesi var.
İşte onu kesip ekip biçiyorsun da güzelleştiriyorsun.
Öyle ekip biçebildiğin bir yer mi?
Yani şey işte ya. Belki Amsterdam'da çok o kadar yaygın değil.
Amsterdam'ın daha çevresinde olabilir ama en azından Eindhoven'da...
...insanlar ev aldıkları zaman genelde üç katlı büyük böyle büyük bahçesi olan...
...böyle oraya bahçe takımı koyabildiğin evler alıyorlar.
Ben de öyle bir ev almıştım zaten.
Ama dediğim gibi tutmadı yani hissetmedim bahçeyi.
Senin hissedemediğine kıskandım şu an.
Ben az evvel hissedememiştim.
Çok iplemiyordum. Şu an anlatınca...
Farkındalık yarattın değil mi?
Bakalım bundan sonra bahçeye balkon diyecek misin?
Demem. Olsa da demem.
Keşke olsa yani. Peki buraya göç ettiğinde sevdiğin ya da sevmediğin dediğin şeyler olabilir mi ya da Almanya'ya?
Sevdiğim... Ya şeyi çok seviyorum ya açıkçası.
Doğaya yakın olabilmeyi genel olarak çok seviyorum.
Yani işte çıkıp bir ormana, bir yeşilliğe çok kolay ulaşılabilirliği.
Bu benim çok taktik yani hayatta müteşekkir olduğum bir durum.
Bunu çok sevdim. Bir de ben bu bahsettiğim sakinliğe alıştım aslına bakarsan.
Yani çok bağırmayalım, bekleyelim ne olacak.
Hani beş dakika daha beklesek bir şey olmak mantalitesi beni genel olarak daha fazla sakinleştirdi.
Sevmediğim şey genel olarak aslında...
Şeye ait hissedememek.
Kültüre ait çok hissedemiyorum.
Ben burada herhalde 20 yılda yaşasam ne burası ne orası olacak bir noktada.
Bunu fark ettim. Bence bu ekspat psikolojisi.
Bu beni birazcık üzüyor.
Yani dili anlıyorum epey ama konuşamıyorum çok fazla.
Zaten Dutch arkadaşım da neredeyse yok.
O yüzden bir dışarıda kalmışlık durumu oluyor.
İnsanlar böyle güleç.
Genel olarak güler yüzlüler falan filan ama onu da çok samimi bulmuyorum ben.
Bu benim sevmediğim bir şey genel olarak buraya dair.
Bir de her İstanbul'a gittiğimde bunu daha fazla fark ediyorum.
Kültür olarak doyurulmayı çok özlüyorum.
Yani Eindhoven tabi Amsterdam'dan da çok daha geride bu konuda.
İşte İstanbul'a gittim de Kadıköy'e gidip bir tiyatroya gitmek, bir sinemaya gitmek, bir kitapçıda.
Yani bunu inanılmaz özlüyorum.
Küçük bir aktivite bir şey, sanatsal herhangi bir exhibition bir şey.
Bunlar çok ulaşılabilir İstanbul'da.
Tabii ben gittim de turist gibi gidiyorum artık.
Ama aynı doğum bu açıdan çok çok çok çok geride.
Sen Türkiye'nin neresinde yaşıyorsun?
Kütahyasında yaşıyorsun değil miyiz?
Evet, aynen öyle. Yani aslında baktığında kendi içinde küçük hareketliliği olan ama o kadar yani.
Kendi ortamın varsa tam bir Kütahya öğrenci şehri gibi yani.
Ben artık şehir merkezine de gitmiyorum yani.
Şehir merkezine de çok bir gittiğim yok.
Zaten bir arkadaş grubum var.
O da kurması zaman aldı ama var olduğu için çok mutluyum şu anda.
Çünkü bir arkadaş grubuna ben çok ihtiyaç duydum.
Yani ben büyük bir ailede büyüdüm.
Dolayısıyla... Etrafım hep insanlarla doluydu.
Burada ailem yok ama arkadaşlarım var en yakın insanlarım onlar.
Dolayısıyla onlarla buluştuğumuzda da genelde evde buluşuyor oluyoruz yani.
Evde oturup muhabbet ediyoruz.
Bir şey oynuyoruz.
Çay kahve içiyoruz.
Türklerle oturup dizi izliyoruz falan.
Akşamları. Çok Türk arkadaşın var mı?
Var ya karışık.
10-15 kişilik bir grubum var.
Böyle herkesi resmen zorlayarak hadi tanışın da kaynaşın hep beraber arkadaş olun sık sık diye onları bir araya getirmeye çalıştım.
Tuttu. Biraz sürdü ama tuttu.
Dolayısıyla şu anda böyle bir Türk grubumuz var işte.
Mesela atıyorum şey dedim onlara pazartesi günü bayram ya.
İşte pazar günü sabah kahvaltımı etsek hep beraber bayram kahvaltısı diyebileceğim bir grup arkadaşım var.
Ama işte onların bir büyük...
bir ölçüde olanı da var.
Onların da içinde olduğu. Aa karaoke mi yapsak bu hafta?
Aa bu hafta şuraya mı gitsek?
Hiking'e mi gitsek? Diyebileceğim bir grupta var.
Güzel ya tatlı. Böyle bir komünite edinebilmek bence burada en değerli şeylerden biri.
Yoksa insan çok iyice yalnız hissediyor.
İçine kapanıyor falan yani. Bu çok zordu benim için bu arada.
Yani inşa etmesi epey zaman aldı.
İşte acting sağ olsun oradaki tiyatro grubundan yakın arkadaşlarım olmaya başladı.
Çünkü orası insanları daha bir Oradaki mecrada yakın arkadaş olmak daha kolay.
Genel olarak yaptığın şeylerin absürtlüğünden dolayı.
O insanlar yakın arkadaşım olmaya başladı.
Sonra iş yerinden bir arkadaşımla yakın olduk.
Aa sen de gel buraya gel.
Başka bir Türk arkadaşımla tanıştım.
Aa sen de bu gruba uyarsın aslında diye diye diye diye.
İşte Sofar çıktı ortaya.
Aa sen de bize yardım etsene falan deyip oraya çağırarak.
O böyle yavaş yavaş büyüdü.
Ama komünite inanılmaz önemli burada.
Dediğim gibi yoksa var olmak çok zor.
Çok yalnız hissettiriyor.
Peki hava durumu ya da yemek kültürü bu yalnızlığını ne yapıyor?
Aa evet sevmediğim şeyler konusuna tabii oraya es geçmiş oldum.
Ya hava çok depresif.
Hepimiz depresif değil miyiz ya bu yüzden?
Şey manyak oldum ben.
Yani mesela güneş çıkıyor ya.
O kaldırımdan yürüyorum güneş varsa.
Böyle artık şey derecesinde.
Hani delilik derecesindeyim.
Yani güneş mi çıktı hemen gidip balkonda birazcık şöyle durayım.
Gibi bir moddayım.
Türkiye'ye gittiğimde falan da İstanbul'a gittiğimde iki hafta önce nerede güneş arası yürüdüm.
Yani buna çok fazla ihtiyaç duyuyorum.
Hava sürekli kapalı, yağmurlu ve bu şeyde zorlaştırıyor.
Dışarıda bir şey yapmayı da zorlaştırıyor.
O soğuk diye çıkmıyorsun.
Ya ilk geldiğimde şey çok saçma geliyordu bana.
İnsanlar güneşi görünce duruyorlar ve bileklerini açıp güneşe bakıyorlar.
Ve ben bununla ilgili çok dalga geçiyordum.
Bütün arkadaşlarıma anlatıyordum ya bunlar mal.
Yani güneş görünce durup yolda falan gibi şeyler yapıyordum.
Bir gün evin birinden biri ayaklarını çıkartmış intihar edecek zannediyordum falan.
Baya hani böyle saçma güneşle ilgili hikayelerim vardı.
Geçen yıl çok karanlıktı ya hava böyle uzun bir süre.
Sonra bir güneş çıktı.
Kendimi feribotla...
Giderken şöyle buldum güneş var bisikleti bırakmışım feribotun ortasında dışarı çıkmışım.
Şöyle duruyorum güneşe bakıyorum.
Bir fark ettim yani feribot durmaya yakın.
Oha dedim ya yani ve burada doğup büyüdüğünü hayal etsene insanlar burada doğup büyüyorlar ve hep burada hep güneşle.
Ve şey çok normal gelmiyor mu şu an işte 15 derecede bikini giyip dışarı çıkmaları bana normal geliyor.
Bana da çok normal geliyor işte arkadaşlarım buradaydı geçen hafta Türkiye'den ben tişörtle geziyordum.
Nasıl alışabildim buraya? Diyorum ki güneş var.
Çok iyi diyorum hava. Yani çok yüzülebilir falan diyorum.
Sen kafayı yemişsin diyorlar. Bence ben alış...
Şeyim böyle kötü hissediyorum.
Bak güneş konuşunca heyecanlandım.
Son mesela galiba bir 10 gündür falan hava güzel.
Çok iyi. O kadar mutluyum ki.
Modum değişti. Ben benim de öyle.
Ezberlerimi çok daha hızlı yapıyorum ben mesela.
Ya bu çok etkiliyor.
Yemek konusunda birazcık şey olmaya başladım ben açıkçası.
Şöyle bir yerden yaklaşıyorum olaya.
Tabii ki de Türk yemeklerini çok özlüyorum, seviyorum falan filan ama genel olarak dışarıda bir yerde bir şey yediğinde ya da marketten alışveriş yaptığında içerikler çok daha temiz burada.
Bu Türkiye'de son 3-5 senede çok daha kötüye gitmiş bunu da biraz fark ediyorum.
Ama genel olarak buradaki o içeriğin temizliği...
Beni memnun ettiren bir şey.
Türkiye'ye gittiğimde mesela dışarıda falan yemek yediğimde böyle şey çöküyorum yani hani yağdan ve ağırlıktan vesaire.
3-4 gün güzel ama ondan sonra bir de ben burada da çok dışarıda yemek yiyen bir insan değilim genel olarak.
Yani evde bir şey yapmaya yöneliyorum genel olarak.
Ama kendi mutfakları ve kültürleri yok.
Ama deneyebileceğim bir sürü farklı mutfak var.
Bence de evet yani bir mutfak kültürleri yok ama.
Evde yemek yapmak, bir de dışarıda yemek yemek de iyi hissettiriyor burada.
Yani ne yediğini biliyorsun, güveniyorsun ya bir şekilde güveniyorsun.
Evet, aynen öyle. Benim Avrupalı arkadaşım dalga geçiyor bana mesela.
Hala marketten tavuk alınca yıkarım ben tavuğu.
Çağla burası bir Avrupa ülkesi, Avrupa regulasyonları var.
Senin ülken gibi fakir değil o yüzden tavuğu yıkamana gerek yok gibi söylemlerde bulunabiliyor.
Benim ilk değil de mesleklerimden biri en uzun yaptığımın ne olduğunu biliyor musun?
Ben yaklaşık 7 yıldan fazla kasaplık yaptım.
13 yaşından 21 yaşına kadar konservatuvar kazanmadan önce yani.
Tavuk yıkanmaz Çağla. Türkiye'de de tavuklar çok güzel temizleniyor.
Cahillik ya bunların. Hayır bir de tavuk yıkandıktan sonra lezzeti değişir.
Damak tadı değişir. Yıkama tavuğu.
Bak bir anda bozuldum tavuğu yıkıyorum.
Kırmızı eti falan yıkıyor musun?
Ben hepsini yıkarım.
Gerçekten mi? Çok üzüldüm şu an.
Kendi kültürümden getirdiğim bir tane adetim var.
Onu da benden almayın. Yıkayacağım yani.
Tamam peki. Sanatla eğitimle ilgileniyorsan buradaki ortamı nasıl buluyorsun diyecektim ama sanatla çok yakından ilgileniyorsun aslında.
Yani oyunculuk atölyesi ya da işte akademide eğitim aldın.
Nasıl bir akademi? Ne yaptın? Ya da ne seni itti burada tiyatroya gitme?
Ya da hani Türkiye'dekiyle buradakinin arasında nasıl fark var sanat açısından?
Valla beni bu çok uzun zamandır itiyor.
Ben Türkiye'de yaşarken de bakıyordum acaba işte müjdat gezenin çeşitli akşam kursları vardı.
İşte orada da çeşitli stüdyolar vesaire oyunculuk akademileri bakıyordum.
Ama Türkiye'de çok pahalı.
Yani inanılmaz pahalı.
O yüzden kazandığım oradaki yeni mezun mühendis maaşım buna yetmiyordu.
Buraya gelince artık o ekonomik baskıdan kurtulduktan sonra bunu aramaya giriştim.
İlk önce Eindhoven'da bir İngilizce tiyatro grubuna katıldım.
Bu ekspatlar için bir gruptu.
Ama bir kurs gibi değil yani.
Üç ay süren, üç ayın sonunda performanslar yaptığımız, işte her hafta çeşitli değişik, bazen impro, bazen işte skriptlerden ya da oyunlardan adaptasyona yaptığımız bir şeydi.
Ben bunu iki sene boyunca yaptım işte.
Dört kere de performans eyledik.
Ve bir tiyatro sahnesiydi, güzeldi yani.
İşte doksan kişilik bir tiyatro sahnesi, insanlar geliyor, izliyor falan.
Güzel şeyler yaptık. Ama ben çok sevdim.
Genel olarak oyunculuğa dair öğrenmeyi.
O yüzden biraz araştırmaya başladım yani ne yapabilirim diye.
Aynı zamanda böyle bir imkan yok. Hollandaca konuşmuyorum.
Dolayısıyla İngilizce bir şey olması gerekiyordu.
Zaten Türkçe bir hayal.
Yani öyle düşünüyorum.
Türkçe bulmak mümkün bile değil.
O yüzden İngilizce olanakları araştırmaya başladım.
Mulholland diye bir akademi.
Genel olarak bilinirler anladığım kadarıyla Amsterdam'da.
Tek tek kursları da var. İşte atıyorum kamera oyunculuğu ya da çeşitli metal, işte Meissner tekniği.
İşte 1, 2, 3 diye gidiyor.
Ben önce bir tane ders aldım kamera oyunculuğuna dair.
O zamana kadar hep tiyatroda bir şekilde bir şeyler öğrendim.
O yüzden kamera enteresan geldi bana, farklıydı.
İşte çeşitli monologları ezberleyip kamera oyununda profesyonel bir şekilde çekim yapıyorduk.
Ondan sonra Meissner aldım.
Meissner benim çok çok hoşuma gitti.
Çok ufkumu açtı.
Sonra da oradaki yönetmenimiz işte Alex'le konuşurken o da bana dedi ki acaba yıl program yapmayı düşünür müsün dedi.
Ya ben de olur ama yani üç gün nasıl geleceğim Amsterdam'a ben aynı onda yaşıyorum dedim.
Dedi ki onu bir şekilde ayarlarız iki gün yaparız falan tamam deyip öyle başladım aslında.
Yani bu yıl programının içerisinde işte çeşitli acting metodolojileri bazen onların kombinasyonu ama özelinde yani en fazla performansa dayanan bir eğitim.
Biz her yedi haftanın sonundaki derslerde bir performans eğiliyoruz.
Butik bir tiyatro. Genelde işte eş dost yakınları çağırıp performans eğiliyoruz.
Onun dışında kısa filmde rol aldım.
Yine böyle araştırıp internetten bulup student projeklerinde yer aldım.
Bunun sayesinde... Çok farklı mecralardan insanlar tanımış oldum tabii.
Oraya gelen, akademiye gelen insanlar çok değişik hayatları var.
İşte atıyorum şef olan var, modellik yapan var.
O yüzden farklı insanlar genel olarak o benim ufkumu açan, besleyen, genişleten bir şey.
Buradaki, Eindhoven'daki ekspat komünitesi genel olarak herkes mühendis.
İşte daha sınırlı bir çevre.
O birazcık dünyayı küçültüyor.
Konuşulan konuları küçültüyor.
Ama bu mecranın içinde var olmak...
Bana çok şey ekledi açıkçası.
Peki Türkiye'deyken nasıldı sence?
Yani Türkiye'de sanat nasıl, burada nasıl?
Bu konuyla ilgili bir eleştirdi ya da söyleyebileceğim bir şey olabilir mi yani?
O kadar yakın mıydın Türkiye'de?
Türkiye'de o kadar yakındım ya. Türkiye'de ne kadar yakındım...
sanatı icra etmek konusuna yakın değildim ama genel olarak işte Kadıköy'de yaşadığım için nerede işte konser var.
Yine küçük bir grubun konseri var.
İşte kaset falan vardı belki orada.
Hatırlarsan küçük sahneleri var.
Ya da işte Kadıköy başka sinemada filme çok giderdim yani her çarşamba günü.
Kadıköy Meca'da çok doyurucu bir yer.
Genel olarak ya da sokak müziği çok fazla var.
Yine aynı şekilde. Ya da çok alternatif olarak herhangi bir alternatif anda bir event bulmak, iyi bir müzik dinlemek, iyi bir performans izlemek, iyi bir tiyatro oyunu izlemek çok mümkün.
Burada bu çok kısıtlı geliyor bana.
Amsterdam'da dahil bunun içerisinde.
Tabii canım ben kesinlikle katılıyorum.
Burada spontane hadi bu gece gidelim de bir şey dinleyelim deyip iyi bir şey dinleme ihtimalinin yüzde on.
Yok. Yani yok hiçbir şey yok.
Ve aynı şekilde şeyde de çok fazla fark var.
Gelen insanların motivasyonu oraya bulunması sebepleri.
Yani şöyle bir örnek verebilirim. Çok fazla konsere gidiyorum ben burada.
Özellikle küçük salonlarda ya da büyük salonlarda.
Gelen insanlar birazcık oraya müziği dinlemeye değil de bana sosyalleşmeye geliyormuş gibi geliyorlar.
Yani adam konsere geliyor.
Hiçbir hareket yok. Böyle put gibi duruyor.
Böyle müziği dinliyor. Yani bir dans et kardeşim.
Bir şarkıya bir iki bir eşlik et.
Yani yeme benim ruhumu da yani.
O canlılığı çok özlüyorum açıkçası.
Türkiye'de İstanbul'da bir konsere gittiğinde insanlar bağıra bağıra şarkıyı söylüyorlar.
O bir coşkulandırıyor, alevlendiriyor yani.
Ya da atıyorum işte bir tiyatro oyununa gittiğinde daha insanların oraya o ilgi için geldiklerini hissediyorum.
Burada birazcık sosyal yapmış olmak için yaptım.
Mac gibi geliyor biraz.
Bilmiyorum. Ya sanırım buraların en büyük sorunu sosyalleşebilmek.
İnsanların nasıl sosyalleşebileceklerini de bilmiyorlar.
Çünkü sadece small talk yapabiliyorlar.
Aslında sosyalleşmek sanırım small talk'tan bir tık daha ileriye gidebilmek.
Yani oyun üzerine sohbet edebilmek, bir şeyleri konuşabilmek, oturabilmek, daha çok vakit geçirebilmek.
Yani atıyorum bir oyundan çıktın.
Random bir yanında oturan seyirciliğe şurası nasıl deyip sohbet edip devamında kalıp sohbet etmen burada çok zor.
Çünkü mutlaka oradan sonra başka planlı programı oluyor.
Kesinlikle bunu çok çekiyorum mesela bir yabancı bir oyuna gittiğimde ya da bir konsere gittiğimde genelde tek başıma gidiyor oluyorum çünkü.
Sonrası ya da oradayken de konuşabilmek çok mümkün değil insanlar çok kapalı geliyor bana dışarıya.
Ve sanatın çok büyük bir kısmı tüketen tarafta olunca aslında onu paylaşmak üzerine.
Peki sence buradaki kültürel farklar ne yani Türkiye ile buranın kültürel farkları?
Çok fazla değil mi ya?
Ama böyle yok spesifik olarak şunlar çok büyük farklar dediğin ne olabilir ki?
Yani birincisi insanların daha içine dönük olması geliyor bana.
Daha dışarıya daha kapalı ol.
Daha konservatif ol. Biz daha böyle şey bir toplumuz.
Çabuk yakınlaşırız ama çabuk da uzaklaşırız.
Yani yaşadığımız duygular daha dışarıdadır.
Biriyle, Türk biriyle bağ kurmak, yakınlaşmak çok kolay.
İçine kapalı olduklarını düşünüyorum.
Yani şey değil, somurtkan değil, güleç ama soğuk insanlar genel olarak.
En büyük farklılık bence soğuk insanlar olmaları.
Kesinlikle katılıyorum. Fake bir gülüş geliyor yani.
Mesela şeye dikkat ettin mi?
İşte herkes işte kapı açıyorsun ya biri geliyorsa oradan kapıyı tutar sana.
İşte sen beklersin o da tutar falan.
Bu davranış bana biraz fake gelmeye başladı artık mesela.
Yani... Onu yapmak için yapmış olmak gibi.
Bazı yerleşmiş davranışları var kibar olmaya dair.
Onları yapmaya devam ediyorlar.
Ama ben onları ne için yaptıklarını bildiklerinden tam olarak emin değilim.
Soğuk insan olmaları bana en çok gözüme çarpan şey bu oluyor.
Çünkü şey gibi de bir yerde bu örnek geliyor bana.
Yani kendilerinin kültürlerinde var olan bir şey değil.
Buraya göç etmiş, göçmenlerden öğrendikleri ve başkalarından öğrendikleri için de çok sakil duruyor üzerlerinde.
Yani hani yapmak için yaptıkları birçok şey var.
Yani hani insanlar çok soğuksunuz dediği için sanki sürekli gülüyorlarmış.
Sen gittikten sonra hemen normale dönüp kaşlar çatık yürümeye devam edebiliyorlar.
Ve o hay sadece şu kaş çatıklıktan gülerek hay deyip sonra tekrar kaşın çatıyor olması bu öğrenilmiş bir şey.
Sonradan öğrenilmiş bir şey. Yani bu tarz kuzey köylerinde yaşayan insanların bildiği bir şey değil gibi.
Ve o yüzden de sanırım...
Bize sakil gelen kısım mı olabilir ya?
Mesela şey dedin ya işte bu small talk.
Mesela iş yerinde her pazartesi günü o kahve içerken biri sana soruyor işte hafta sonu nasıldı diye.
Ben şey oluyorum artık. Gerçekten ilgileniyorsa insanlar benim hafta sonuma sorsun bana.
Çünkü yani yüzeysel cevap iyiydi, güzeldi deyip geçmekten biraz sıkıldım.
Yani ben birine gerçekten ilgileniyorsam soruyorum çünkü.
O insanın hafta sonuna ilgilenmiyorsam sormuyorum.
Ama buradaki o small town culture'ından dolayı böyle bir problem var.
Peki burada seni hayal kırıklığına uğratan bir şey oldu mu?
Dediğim gibi çok büyük bir beklentiyle gelmediğim için galiba olmadı.
Şu ana kadar öyle o hayallerim çöktü gibi bir durum yok.
Ama şöyle bir hayal kırıklığım var.
Genel olarak sanki yurt dışında yaşama fikrini kendi içinde çok idrak edemediğim için sana o dediğim...
Birkaç sene sonra gelen benim hayatım burada, ben burada yaşıyorum artık.
Bu aynı zamanda bir hayal kırıklığıydı.
Yani evet bu, bundan sonra bu.
Son olarak yani yavaş yavaş bitirmemiz gerekiyor sanırım.
Son olarak şeyi merak ediyorum aslında.
Şimdi Eindhoven'da yaşıyorsun, küçük bir yerde yaşıyorsun ama iş yerin orada olduğu için orada yaşıyorsun ya.
Mesela başka bir yere göç etmeyi ya da tersine göç yapmayı falan düşünüyor musun?
Türkiye'ye dönmeyi düşünmüyorum.
Bu biraz şeyden dolayı.
O kapı kapandı benim için ama şey, bir kere çıktıktan sonra geri dönemem bu durumu gibi geliyor.
Bana artık ne orası ne burası yani.
Gidince burası, burası derken orası gibi.
Eee, Eindhoven küçük bir şehir.
Çok uzun süredir düşünüyorum Amsterdam'a taşınmakla alakalı, Amsterdam'a yaşamakla alakalı.
Ama yaş geçtikçe de biraz sakinliği olan özlemim...
Artıyor benim genel olarak.
Gerçekten böyle. Ya kendini çok yaşlıymış gibi görüyorsun.
Hayır yaşlı görmüyorum. Sadece sakinlik genel olarak çok hoşuma giden bir şey benim.
O yüzden buraya gelmek güzel ama burada yaşamak istemiyorum sanırım.
Çağla sadece Amsterdam'a iş için, koşturmacı için, geldiğin için burası sana çok yön geliyorsa.
Sen İstanbul'da doğup büyümüş birisin.
Amsterdam hiç hareketli bir yer değil göründüğü gibi.
Aynı onda yaşadıktan sonra 5 sene öyle.
Eindhoven köy. Eindhoven köy.
Ya ben şu noktadayım artık.
Dışarıda yaşayayım ama bir yarım saat trenle Amsterdam'a gidebileyim.
Bir buçuk saatle değil, yarım saatle gidebileyim.
O yeter. Ama orada tabii en büyük etken iş.
Yani işin de burada olması lazım.
O da hayatta büyük değişiklikleri gerektiriyor.
Galiba o noktada değilim.
Ama dediğim gibi yaş aldıkça benim Amsterdam'a taşınma isteğim giderek azaldı ya.
Yani şöyle olacak. Yaş aldıkça 90 oldum.
Valla 30'dan sonra ben çok değiştim ya.
Hiç böyle değildim.
Bu ülke beni yaşlandırdı yani.
Ben birkaç sene öncesine kadar sürekli şikayet ediyordum aynı da ondan.
Amsterdam'a gideceğim her şey orada.
Niye burada yaşıyorum ki zaten falan.
Şimdi böyle yok evladım ya.
Evli falan mı arkadaşların böyle işinde gücünde sadece işine gücüne gidip gelen insanlar?
Yok hiç değiller. Herkes bekar hatta yani.
Ne bu enerji düşüklüğü ya?
Biz sakiniz ya böyle.
Biz hiking'e falan gidiyoruz.
Peki güzel. Peki son olarak sorumuzu soralım.
Klasik. Bavulunda ne var?
Ne götürüyorsun buradan Türkiye'de?
Türkiye'den buraya ne getirdin? Türkiye'den en son gelirken ne getirdim?
Bu sefer bir şey getirmedim. Az gitmiştim.
Yani bavulum yoktu.
Ama gelirken bir ezine peyniri.
Muhakkak. Yasak değil mi ya?
Burada her şey var da.
Bizim bakkalınki çok iyi yani.
Türkiye'ye özel değil, bizim köşedeki bakkala özel.
Kuru et, böyle şeyler.
Genelde yiyecek yani benim.
Bir de annemin sarma doldurması çantaları.
Buradan giderken hiçbir şey götürmüyorum.
Buradan oraya taşımam gereken hiçbir şey yok kendim dışında.
Vav güzel. Peki teşekkürler.
Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
Yok teşekkür ederim sohbet için.
Podcast'ın da başarılılığını, devamını diliyorum.
Teşekkür ederiz. Okey.
Bugünün konuğu Çağla'ydı.
Teşekkürler Çağla. İyi ki geldin, iyi ki sohbet ettik.
Bence çok keyifli oldu. Seni zorla hamser adama taşımaya çalışıyormuşum gibi oldu finalde.
Eğer Bavul'da Ne Var podcast'ini beğendiyseniz takip edebilirsiniz.
Teşekkür ederiz. Yeni bölümlerde yeni hikayelerle...
Burada olacağız. Daha farklı meslek gruplarından birilerini davet etmeyi planlıyoruz.
En azından kasapları davet edelim.
İnsanlar tavukları, etleri yıkamasınlar.
Teşekkürler. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
