
Bavulunda sadece eşyalar değil; biraz merak, biraz cesaret, bolca da soru işaretiyle yola çıkan birini ağırlıyoruz bu bölümde. Nazli, Türkiye’den Hollanda’ya uzanan yolculuğunda değişen meslekler, dönüşen kimlikler ve “Ya o normlarla büyümeseydim?” sorusuna verdigi kişisel bir yanıtla bizimle.
Transkript
Merhaba, ben Saadettin.
Burası Bavul'da Ne Var Podcast'ı.
Kumpanya Performing Arts olarak göç edenlerin hikayelerini, yaşadıklarını, zorluklarını, kültürel adaptasyon süreçlerini ve merak edilen her şeyi konuşacağımız bir podcast kanalı.
Bu seride yurt dışına taşınanların hayatlarına dair ne varsa masaya atıyoruz.
Eğitim, sanat, yeme içme alışkanlıkları, hava durumu, aile, çalınan bisikletler, neler varsa onları konuşacağız.
Bugünkü konuğumuz arkadaşım.
Buradaki ilk yaptığım oyunun başrol oyuncusu Nazlı.
Naber Nazlı nasılsın? Merhaba Saadettin.
İyiyim sen nasılsın?
Çok teşekkür ederim beni davet ettiğin için programına.
İyiyim ben de teşekkür ederim.
Heyecanlı, keyifli, yoğun bir süreçten geçiyorum.
Atölyeler, oyunlar falan, provalar, yorucu.
Sen ne yapıyorsun? Sen nasıl gidiyorsun? Ben de iyiyim.
Heyecanlı senin yeni oyununu bekliyorum.
Umarım istediğin gibi olur.
Bütün inceliklerini halletmiş olursun.
sahneye koyacağın zaman.
Onun dışında neler yapıyorum?
Bu ara biraz sahneye ara verdim ben.
İşle uğraşıyorum.
Onun dışında havalar çok güzel gördüğün üzere.
Havaların tadını çıkarıyorum.
Çünkü ben yaklaşık 5 senedir Hollanda'dayım ve ilk kez böyle bir yaz geçiriyorum.
Gerçekten iyi ki yaza herhangi bir başka ülkeye plan yapmamışım diyorum.
Biraz böyle hayatın tadını çıkarmakla geçiyor.
Ay güzel. Valla ben mutluyum ya.
Yani bu sıcak terlik şort benim en sevdiğim şey.
Yani böyle özgür, rahat dolaşabilmek.
Bu ülkede hiç olmuyordu. Ben de 3 yıldır buradayım.
Şimdi ben yaklaşık 1 aydır böyle aralıklı da olsa...
Terlik şort çıkıyorum dışarı bence çok güzel yani.
Ben şahsen inanamıyorum hala ve sürekli hava durumuna bakıp şey yapıyorum.
Ay bu hafta nasıl olacak acaba?
Bu hafta gidiyor mu bu sıcaklar?
Bu hafta yağmurlar dönüyor mu?
Dün daha dün şöyle bir Temmuz ayına baktım.
Temmuz ayı boyunca güzel bir hava bizi bekliyor galiba ve onun rahatlığıyla ben böyle artık...
Çünkü şuna girmişti artık bir nevi FOMO'ya dönüştü.
Ya hava çok güzel kesin dışarı çıkmam lazım.
Hava çok güzel kesin... Artık dedim ki tamam bir ay boyunca istediğim zaman çıkıp istediğim zaman rahatlayabilirim.
Çünkü bizimle sıcaklar.
Katılıyorum o yüzden gerçekten.
Şey diyebiliyor musun? Biz pembe götlüler küresel bozukluğu çok umursamıyoruz artık.
Açıkçası birazcık. Geçen gün arkadaşlarımla konuşuyorum.
Tam olarak böyle bir cümle kurdum. Dedim ki ya herhalde işte küresel ısınma falan ama ben şu an biraz umursamıyorum bunu ve tadını çıkarıyorum.
Bir arkadaşım şundan bahsetti.
Bilmiyorum artık hangi araştırmaya dayanıyor.
Aslında biz Hollanda'da küresel ısınma iyice arşa çıktığında bir tür polar soğukluk dalgası yaşayacakmışız.
Sıcaklıktan ziyade. Yani iklim daha da soğuyacakmış.
Zaten herhalde o zamanı görmem hiç.
O yüzden hiç de kendimi de şey yapmayayım, kötü bir konuma koymayayım.
Rahatça bu havaların tadını çıkarmaya devam edeyim.
Dediğin gibi yani birazcık pembe götlülük olabilir bu.
Yaşamayız ya o kadar. Bu 150 yıl sonrasının planıdır.
Biz o kadar yaşamayız yani.
Peki Nazlı, ne yapıyorsun? Nereden geldin?
Burada neler yapıyorsun? Biraz kendinden bahseder misin?
Biraz kendini tanıtır mısın bize? Ben İstanbul'da doğdum, büyüdüm.
Buraya gelmeden önce son 10 yıl yaklaşık Ankara'daydım.
Ankara'da okudum üniversiteyi.
Master'ımı orada yaptım.
Ondan sonra Hollanda'ya taşındım.
Veri analistliği yapıyorum burada, data analistim.
Türkiye'de de endüstri mühendisliği okumuştum.
Biraz oradan veri analistliğine geçtim.
Genelde de yapılan bir şey.
Çok fazla veri bilimci ya da veri analisti çıkıyor endüstri mühendisliğinden.
Böyle bir kısaca buraya geliş hikayem var.
Ankara'dan direkt buraya mı geldin okul bitince?
Ankara'da okul bittikten sonra okulda kalıp araştırma görevliliği yaptım.
Master yapıyordum onu yaparken yine aynı bölümde.
Bu bir üç yıl sürdü.
Ondan sonra buraya geldim direkt aslında.
Vay. Niye bıraktın ya?
Hangisini araştırdın? Araştırma görevliliğini.
O kadar çok.
Yani niye devam etmedin desen hani şey pardon.
Niye devam ettin desen çok az şeyim olurdu cevabım olurdu buna.
O kadar çok neden var ki bırakmam için.
Kendi adıma ve etrafımda da aslında çok fazla bırakan görüp hikayelerin benzerliğini fark ettikçe.
Birkaç neden sayayım.
Ben akademiye girerken çok...
idealist yaklaşıyordum.
İşte diyordum ki tamam dışarıda, özel sektörde çok fazla şey yolunda gitmiyor ama akademide büyük ihtimalle şunlar şunlar çok...
İyi işliyordur. Yani her şey okeydir.
Herkes de akademideki idealisttir vesaire.
Tabii ki öyle bir ortam yok.
Zorluklarını çok fazla görüyorsun.
Türkiye'de bu işi yapmanın zorlukları çok fazla zaten.
ODTÜ'de okuduğum devlet okulu.
Devletten belli bir maaş alıyor öğretmenler, işte profesörler.
Ve fakat onun yanında araştırmaya yapmaya zamanları ya da araştırma yapsalar onları fund edecek bir kuruluş.
Yani ben çok fazla...
Bunları gözlemleyemedim. Bizim okulda bunlar çok fazla sorun değildi.
Ama eminim ki diğer okullarda bu tür sorunlar çok yaşanıyor.
Bunun dışında bir yayın yapmaya kalksanız.
İşte öyle bir şey geçti mesela başımdan.
Bir yayını Amerika'da bir dergiye yolladık.
Şimdi bir yayını yolladığınızda 2-3 hakem yayını yapanı görmeden objektif olması adına.
O yayını yorumluyor ve diyor ki işte şurada şunların eklenmesi iyi olur.
İşte burası aslında yanlış, burası doğru vs.
Ve siz böyle bir rapor alıyorsunuz.
O raporun sonucunda yayına işte...
güncelleyip tekrar gönderiyorsunuz hakemlere vesaire.
Ve başımızdan şöyle bir şey geçti.
İşte o raporu aldık biz ve hakemin adını da görmüyorsunuz pardon.
Onlar bizim adımızı görüyor da biz onların adını görmüyoruz.
Ama şöyle bir şey var.
Yapılan yorumlarda hep bir ismin sürekli citation'ının yapılması bekleniyor.
Yani ona referans atın, şuna referans.
Halbuki alakasız makaleler bizim yazdığımız makaleden.
Ama işte sürekli şunu da ekleyin, bunu da ekleyin.
Biz oradan şöyle bir sonuca vardık.
Okey bu insan büyük ihtimalle hakem.
Kemlerden birisi ve kendi yayınını referans verdirmeye çalışıyor.
Ve tabii ki bu demotive edici bir şey.
Yani benim yaptığım yayınla alakası yok.
Tamamen kendi statüsü için yapmaya çalıştığı şeyler insanların.
Neyse böyle şeyler başımdan geçti.
Ve dediğim gibi yalnız çalışıyorsun akademide.
Bu da belki üçüncü neden diye sayıyorum ama en başında gelen benim bırakmamın nedenlerinden birisi.
Çok sıkıcı. Yani çok yorucu.
Yalnızsın. Sürekli tek başına düşünüyorsun bir şeyler yani tabii ki araştırma grupları var ama biraz öyle bir zorluğu var akademinin.
Katılanlar olur, katılmayanlar olur bilmiyorum ama böyle.
Biraz uzun anlattım ama.
Yok ya ben farklı nedenler ama ortak sonuçlar ben de okulda akademisyen olarak işte araştırma görevlisi olarak kalabilirdim.
İşte birazcık deneme süreci gibi bir şey oldu ve 9-5 mesai ya hani...
Şey gibi değil ki bizim bölüm.
Oyunculuk bölümü okuyorum ben.
Oyunculuk bölümünden mezun olacağım. 9-5 ne yapacağım okulda ben?
Bu mantıksız. Yani hem yüksek lisans yapacağım hem 9-5 okulda geleceğim.
Yani evrak işleriyle uğraşıyorsun.
O geldi mi bu gitti mi?
Ne bileyim bir tuhaf gelmişti bana da.
Farklı sektörler, farklı dünyalar ama ortak sonuçlar.
Yapılamayacak işler gibi geliyor yani.
Çok sabırlı ve sadece gerçekten başka alternatif olmasa...
Aa evet falan dersin ama alternatif çok sağ.
Özellikle bizim bölüm için diye düşünüyorum ben.
Neden yapayım? Akademisyen olmak için bir basamak.
Hani okulda kalmak için ya da eğitmen olmak için.
Tamam ama ne yapayım öyle akademisyenliği demiştim yani.
Bende hiç çok yorucu bir şey.
Peki veri analistliği ne?
Yani burada sonuçta okuduğun bölümle arasında nasıl bir bağ var?
Veri analistliği ne yapıyorsun mesela?
Spesifik olarak biraz açıklayabilir misin?
Nerede çalışıyorsun? Booking'de çalışıyorum ben.
Booking'in flights kısmındayım.
Uçak bileti satmaya başladı 5 yıl, yaklaşık 5 yıl önce Booking.
Oradaki verileri, aslında çok geniş bir kapsamı olabilir veri analizlerinin.
Benim yaptığım taraf da e-commerce şirketlerindeyim.
Genellikle müşteri verisinden, müşteri verisini inceleyerek şirkete yardımcı olabilecek...
Herhangi bir sonuç çıkarmaya çalışıyorsun.
Yani bu bir trend olabilir.
İşte diyelim ki uçak biletleri satışlarında aslında biz her yıla baktığımızda yıllar içinde bir pattern görüyoruz.
İşte nedir bu? Yaz aylarında bilet satışları biraz azalıyordur.
Çünkü insanlar tatildeler ve çok fazla bilet almıyorlar atıyorum.
Ocak ayı gibi çok fazla, çok büyük bir demand görürüz yani.
Burada İngilizce, Türkçe gidip geliyorum.
Onun da nedeni günlük hayatta çok fazla İngilizce kullanınca artık gerçekten karışmaya başladı ve bu benim belki geliriz oraya göçle ilgili yaşadığım ve aslında canımı sıkan problemlerden bir tanesi.
Çünkü şey yapıyorum. Bir dakika Türkçeyi o kadar iyi kullanamaz hale mi gelirim acaba?
Ne olur ne biter diye. Neyse.
Geri dönecek olursam veri analistliğine dediğim gibi işte Ocak ayında daha fazla bilet satışı görürüz falan filan gibi.
Bu bir örnek sadece. Bunun gibi elimizdeki verilerden biznes'e yardımcı olacak, şirkete yardımcı olacak, ne gibi sonuçlar elde edebiliriz gibi kabaca bir şey yapabilirim.
Keyifli bir alan aslında.
Çünkü... Yani böyle her gün aynı işi yapmıyorsunuz işte genel olarak.
Problemler farklı oluyor her zaman uğraştığınız.
Böyle anlatabilirim.
Peki göç etmeye nasıl karar verdin Nazlı?
Beş yıl önce geldin değil mi sen?
Nasıl karar verdin? Nasıl gelişti orada süreç?
Ya o biraz çok ilginç.
Ben bilmiyorum sende nasıldı.
Küçüklüğümden beri bir şekilde...
Yurt dışında yaşayacağımı bilir bir şey vardı içimde.
Yani hiçbir zaman Türkiye'de bir hayat hayal etmemiştim.
Nasıl oldu, nereden çıktı, bu nereden geldi çok bilmiyorum.
Ama hep bir içimde vardı o.
Bunun galiba ilk adımı tabii işte 18-19 yaşında genelde artık bizim zamanımızda herkesin yaptığı gibi bir interrail yaptım.
İşte o zaman bir Avrupa'yı arkadaşlarımla gezdim, keşfettim falan.
Keyifliydi. Ve şeyi hatırlıyorum çok net.
Bir arkadaşım... Neredeydik hatırlamıyorum.
İşte Venedik olsun. Bir yerlere gidiyoruz, geliyoruz.
Ya şurayı da göremedik demişti.
Ben de şey demiştim. Ya geliriz yine.
Hani ne olacak? Sanki hep de vizemiz varmış gibi.
Altı üstü Venedik der gibi bir laf olmuştu o zaman ama dediğim gibi o zamandan sanki ben zaten oraya ileride bir zamanda rahatça erişebilecek bir yere gelirim gibi bir şeyim vardı içimde.
Avrupa'da yaşamak değildi özellikle belki ama neyse.
Eskiden Kanada'ya dair çok büyük bir isteğim, arzum vardı lise yıllarında.
Kanada'da okuyacağım diye.
O zaman da annemin arkadaşları şey yapardı bana.
Bilir misin bilmiyorum. Bir ara maillerde, yaşım da ortaya çıkacak şimdi.
Hatırlarsın belki böyle mailler olurdu.
Birbirimize forwardlardık işte.
Bunu arkadaşlarına yoldaş, üç arkadaşına at falan filan gibi.
Bu mailde... O kapsamda değildi ama herkesin artık mailbox'ında olan bir mail haline gelmişti.
O da şu. Birisi Kanada'ya göç etmiş ve bir günlük tutmaya başlamış.
İlk gününde şunları yazıyor işte.
Çok güzel her şey, her yer bembeyaz, kar çok güzel lapa lapa yağıyor işte vesaire.
İkinci güne geliyor. Bugün geyik gördüm, çok güzel gidiyor her şey.
İnanılmaz bir hava var, inanılmaz bir doğa var.
Üçüncü gün böyle, dördüncü gün artık onuncu güne geliyor.
Ben başlayacağım bu havaya artık hala kar yağıyor durmadı kar bir türlü yeter artık diye böyle artık sonlara doğru havadan sıkılan bir mum.
Bana bunu gönderip beni işte bak emin misin gitme Kanada'ya falan diye vazgeçirmeye çalışıyorlardı.
Çok da yaklaştım bu arada Kanada'ya gitmeye doktora başvuruları yaparken kabul almıştım Kanada'dan onu reddetmek.
Çok zor olmuştu benim için.
Neyse dediğim gibi hani hep biliyordum.
Bir 10 yıl kadar önce de buradaki University of Delft, Delft Üniversitesi'nde exchange yaptım.
Değişim programıyla oraya geldim.
Bir yıl kadar Hollanda'da yaşadım aslında.
İşte o arada bir 6 ayda Amsterdam'da staj yapmıştım vesaire.
Belki onun bir şeyi oldu bende.
Hani Hollanda'ya o zaman geri döneyim.
Güzeldi orası gibi bir.
şey olmuş olabilir. Onu ben de bilmiyordum.
Peki çok çalışkan bir öğrenciydin.
ODTÜ oku sonra gel ODTÜ'de araştırma görevlisi ol sonra Kanada'ya gitmeye bu kadar yaklaş falan.
Diyebiliriz evet. Yani iyi bir şey mi bu kötü bir şey mi tartışılır.
Şu an dönüp bakınca neden o kadar disiplinli, o kadar çalışkan.
Şöyle şu anki hayatıma çok fazla yardımcı olan tarafı var o geçmişimin.
Ama gerçekten bir yandan da yıpranmışım onu fark ediyorum.
Çünkü Türkiye'deki sistemi biliyorsun yani sürekli bir şey.
Benim şöyle bir hayatım vardı yani bir dakikan boş geçmeyecek.
Çünkü geçmemeli kendini geliştirmelisin falan.
Güzel ama bir yere kadar yani bir yerde artık...
Bırakayım aman boşver demek olmalı aslında esası.
Bir yarışın içinde gibi değil miyiz ya Türkiye'de?
Hadi şey yani at yarışı gibi yani hadi ring açıldı.
Geçmen lazım diğer arkadaşın.
Koş koş koş koş koş. O bunu yapmış şu bunu yapmış sürekli bir kıyas bilmem ne.
Evet. Ama seninki de manyaklık ya ottu mottu.
Yani bana çok çılgınlık geliyor öyle iyi üniversiteler.
Ya şöyle aslında. ODTÜ'deki zamanımı hatta keşke daha iyi değerlendirseymişim diyorum.
Çünkü çok kültürel olarak ODTÜ'de o kadar çok şey yapabilecek imkanın var ki.
İşte tiyatro yapabilen, çok ciddi bir tiyatro topluluğu var.
İşte dans edebilen. Ve hani bunlar öylesine dans etmek değil.
Gerçekten işte yarışmaları düzenleyen bir dans grupları var vesaire.
Şunu da biliyorum.
Bu arada ben ODTÜ'den önce başka bir okulda okuyordum, tıp fakültesi okuyordum.
Ve orada evet yani daha da şeye gidiyor bu, kötüleşiyor durum.
Orada okurken bırakma nedenlerimden biri şuydu.
Ya ben şimdi öyle bir üniversite, şimdi tıpçılar kızmasın bana ama çoğu şöyle bir üniversite hayatı yaşıyor.
İşte okula gidelim, çalışalım, sınavları geçelim.
İşte yolumuz belli gibi bir hayat.
Ve benim olduğum okulda da çok şey yoktu böyle.
Kültürel aktiviteler ya da işte vesaire.
Mesela bir gitar çalıyordum ben o zamanlar.
Bir gitar topluluğuna gideyim dedim.
Haftada bir gün bir tane öğretmen eşliğinde toplanıyorlarmış sadece.
Ve o da topluluğu da bir profesör yönetiyor falan.
Hani öğrencinin kendi elini alıp.
Bunu ben yapıyorum ve işte inisiyatif alabiliyorum.
Ben ne istersem onu yapabilirim bu okulda.
Çünkü şöyle bir yanım var benim onu da arkadaşlarımla paylaşmak istiyorum gibi bir ortam yoktu yani.
Dolayısıyla o bana hala lise okuyormuş gibi bir his verdi.
Ve onun üstüne bırakıp o zaman da işte ODTÜ'de bir arkadaşım vardı okuyan biraz ona özeniyordum.
Biraz öyle bir şey oldu mesela bende.
ODTÜ olmasının nedenlerinden biri.
Öyle yani sen İstanbul'da okudun mesela.
Yani İstanbul'da okumanın çok büyük bir avantajı var.
Çünkü mesela Ankara'da Ottu güzel, Hacettepe güzel vesaire kampüs olup diğer insanlarla beraber bir şey yapabilmek.
İstanbul'da da okuduğun okuldan bağımsız herkesle istediğin şeyi yapabilecek ortamın var.
Ve eminim ki çok beslendin okuduğun yerden.
Bilmiyorum ne düşünüyorsun? Ben de öyle düşünüyorum.
Çünkü ben mesela mesleğimle de alakalı olarak başka şehirlerde aslında üniversite okuma ihtimalim vardı.
Çok daha rahatlattı. Yani Kocaeli'de okuyup ihtimam çok yüksekti.
Ailem orada İzmitliyim.
İzmit'te okuyabilirdim yani ama hiç istemedim.
Sınava dahi girmedim. Ailemin yaşadığı, doğup büyüdüğüm yerde üniversite okumak istemedim.
İzmir denedim, Bodrum denedim.
İzmir ve Bodrum'da da İzmir'de ikinci aşamaya geçemedim.
İşte müzikten kaldım, kulaktan.
Bodrum'da da okumak istemedik.
Yani Ahmet'le gitmiştik çok yakın arkadaşımla sınava.
Yani dedik ki ne yapacağız?
Yani kışın ev var, yazın evden çıkacaksınız diyorlardı.
İşte evi kiralayacağız. Atıyorum.
Paramız yok yani. Para lazım.
Çalışmamız lazım. Hiçbir şey yok.
İş yok. Güç yok falan. Dedik ki İstanbul en güzeli.
İstanbul'da da iki yerde tam burs kazanmıştım.
O yüzden Maltepe'yi seçmiştim.
Ama Ankara falan seçeneklerimin arasında yoktu.
Yaşım geçmişti. Yani üst yaş sınırı vardı.
Devlet okullarının sınavlarına giremiyordum.
Ama şey gibi de geliyor bana ya Nazlı.
Ottu mesela ben oyunculuk okudum ama Ottu'nun tiyatro şenlikleri inanılmaz olur yani.
Hani baktığında Bir konservatuar ya da bir güzel sanatlar fakültesi yok.
Tiyatro topluluğu ama yani konservatuarlar oralarda oyun oynamaya gidiyorlar.
Yani hani o kadar iyi bir yer.
Ve o yüzden hani Ottu Şenlikleri dediğin zaman Türkiye'de üniversite okumuş herkes bilir yani.
Bilmeyen hiç kimse yoktur. Özellikle son ben 10 yıldır biliyorum belki eskidir de.
Yani mezuniyette o törendeki o...
İnanılmaz pankartlar, o zekice yazılar yani bu mizahla beraber göndermeler inanılmaz yani.
O deyince wow diyorsun.
Tıp nasıl okudun ya sen? Tıp okuyup tıp bıraktın.
Dur oraya gidelim. Ya evet çok bir yıl oradaydım.
Ondan sonra hemen fark ettim zaten okey ben bunu yapamayacağım.
O biraz şeyden geliyor.
Benim ailem hep sektörün içinde, tıp sektörün içindeler.
O bir işte o zamanlar...
Oluyor ya işte bir puan alıyorsun üniversitede, üniversite sınavı sonucunda ve eğer böyle belli bir ya ben şuna takığım bu olacak demediğin sürece biraz bocaladığın bir şeye dönüşebiliyor o seçme süreci.
O arada da artık benim puanım da böyle çok arada kalan bir puan olmuştu o zamanlar.
İşte ODTÜ Endüstri tutmuyordu mesela atıyorum.
Galiba İstanbul Üniversitesi İşletme Mühendisliği de o zamanlar şu an nasıldır bilmiyorum öyle bir şey vardı.
Annem onu okuyayım çok istemişti mesela.
Canım ben tıp yazarken ağlamıştı annem böyle ne olur okuma lütfen diye.
Çünkü biliyor zorlukların işi.
Neyse uzun lafın kısası çok öyle uzun bir şeyim olmadı orada.
O birazcık ailem istemese bile tamamen o ortamın içinde büyümekten gelen bir hani biliyorum ya herhalde bir şekilde okurum.
bir tercihti. Çok da aşırı bilinçli olduğunu söyleyemem yani.
Kısaca Ottu'nun tiyatrosuna gelecek olsam çünkü şundan bahsetmek isterim.
Belki bizi dinleyen Ottu'da öğrenci olanlar olur falan.
Benim hayatta öyle çok büyük pişmanlıklarım yoktur ama Ottu tiyatro topluluğuna niye o kadar şey yapmadım?
Neden başından beri girip orada biraz kavrulmadım?
Bir şeyimdir mesela.
İçimde ukdedir. Sonra Deniz'le konuştuğumuzda işte Deniz Göktaş'la.
Onda da mesela böyle şey beklerim işte Tiyatro topluluğuyla çok fazla arkadaşı var oradan.
Ama mesela Deniz özellikle tiyatro topluluğunda var olmamış.
Ben böyle şey yapıyorum. Tamam ya bak Deniz de öyle.
Hani böyle bir kendime şeyi arıyorum.
Okey yalnız değilim falan gibi.
Yine de oluyor sahne işi falan gibi bir şeyim vardır.
Ama dediğin gibi yani şenlikler falan son yıllarda biraz canımızı sıktı.
Tabii çok yaptırtmadılar.
Galiba bu yıl güzel bir şenlik yapılmış diyebiliyorum.
Sorun çıkarmamış rektörlük ama dediğin gibi yani bir şeyi var.
Rottü'deki o ortamın.
Güzelliği. Yani parmakla gösterilecek yerler.
Peki burada ne yapıyorsun 5 yıldır?
Yani işçinin dışında vatandaşlık aldın mı Nazlı?
Az kaldı. Sınavları geçtim.
Ocak gibi. Teşekkür ederim.
Daçım o kadar zaten.
Hollanda'cığım şu anda. Eylül'de şeyim var.
Randevum var. Eylül'de işte evrakları teslim etmek için randevuya gideceğim.
Umarım ondan sonra çok bir sorun olmaz ama.
Senin de az kaldı.
Benim? 2 yılın kalmadı mı?
Benim neyin sayılıp sayılmadığı belli değil ya.
Benim ilk yılım staj.
Sonra arada böyle biraz bekledim falan ya.
Böyle bir ilginç benim yani böyle karışık.
Ama hep Hollanda'daydın o süreçte.
Evet. O okey yani onların hepsi arka arkaya ekleniyor diye biliyorum.
Ama belki bir check etmen.
İşte bakacağız. Her neyse bana şimdi 5 yıllık oturum verdiler.
Bu saatten sonra bir şekilde alırım.
Aynen öyle. Eylül'de ne evrak teslim edeceksin?
Eylül'de işte bir gidip şey diyorsun.
Bakın ben hazırım vatandaşlığa başvurmak istiyorum.
İşte diplomam bu. Sınavları geçtim.
İşte bir iki evrak daha istiyorlar.
Doğum belgesi mi öyle şeyler galiba.
Hani başvurmak için bir ofisyal şey.
Yani Eylül'e kadar dolular mı yani?
Yok ondan değil. Benim beşinci yılım Eylül'de doluyor.
O yüzden Eylül. Çok sinirlendim bir anda.
Bu randevu olaylarını çok uzatıyorlar ya.
Ama doğrusun çünkü geçenlerde biriyle bir arkadaşım bahsetti galiba.
İşte 5-6 ay önceden almak gerek.
Ben de Mart'ta aldım ne olur ne olmaz diye.
Çünkü insan şey oluyor tedirgin oluyor yani.
Burada her şey her şey randevuyla.
Yani o kadar artık bir noktada tatsız.
Tamam organize olalım güzel planlı olalım falan da.
Yani ben arkadaşımla görüşeceksem 3 hafta önceden kahve içmek için şu gün.
Ben de biraz onu dönmeye başladım eleştiriyorum ama herhalde.
Konforlu geliyor alışıyoruz ya.
Mesela bugün hadi gel podcast kaydedelim.
deyip buluşmuş olmamız komik oldu.
Evet yani çok uzun zamandır hele podcast kaydetmek için böyle denk gelmek çok kolay bir şey değil yani asla gerçekten.
Güzel denk geldi. Peki ya Türkiye'den hep bir şekilde Avrupa'da yaşayacağını zaten hayal etmişsin ya peki nasıl bir şey hayal ettin de hayal ettiğini buldun mu yani burada umduğunu bulabildin mi?
Buldum ne hayal ediyordum dersen böyle özellikle şunu hayal ediyorum gibi bir cevap veremem galiba ama şunu biraz daha Geniş bir kapsamda belki söyleyebilirim.
Şimdi Türkiye'de doğuyoruz, büyüyoruz ve aslında belli kalıpların içinde fark etmeden büyüyoruz ya.
Benim bir isteğim vardı hep.
Acaba böyle beni bu kalıplar içine sokan bir sistem...
Bu arada Türkiye bazında değil bu işte.
Burada doğsam da buranın kalıplarıyla büyüyecektim vesaire.
Hep bir şey, bir merakım vardı.
Başka bir yere gitsem ve sıfırdan...
Bir ben yaratabilsem gibi bir merakım vardı hep.
Nasıl biri olurdum acaba?
Bu kalıplardan komple arınabilsem gibi.
Bunun da herhalde benim için en kolay yollarından birisi yurt dışına çıkmak.
Çünkü bambaşka bir kültür.
Tamam artık globalizasyonla beraber biliyoruz Amerika'da belki yaşamak nasıl Avrupa.
Hani böyle çok...
ne bileyim bir iki podcast önce mi birisi söylüyordu.
Japonya'ya gitsem çok farklı olurdu belki ama diye.
Gerçekten yani öyle bir çok bilmediğimiz bir kültüre gitmediğimiz sürece inanılmaz bir belki kültür şoku yaşamıyoruz ama yine de yaşıyoruz esasında işte.
Biriyle buluşmak için üç hafta önceden sözleşmek hiç beklemeyeceğin bir kültür şoku.
Neyse böyle bir şeyim vardı.
Merakım vardı. Acaba ben nasıl birisi olurum diye.
Galiba biraz buraya geldikten sonra da Bana kendimi yeniden inşa etme ve istediğim şekilde inşa etme alanı sağladığı için bu ülke bir şekilde.
Ama bunu şu demiyorum, Hollanda'ya gelen herkes de bunu yaşar demiyorum da bence herkesin hayat macerasında bir nokta vardır bunu bir şekilde yaşayabileceği.
Belki şehir değiştirmektir ülke değil de neyse.
O açıdan mutluyum Hollanda'da olduğuma.
Çünkü herkes... Ne veya kim olursa olsun kabul görüyor ya.
Evet. Bu büyük bir şey benim nezdimde.
Bence de öyle yani bir şekilde kendini var olan bir yere adapt etmeye çalışmıyorsun.
Toplumsal normlar olabilir ama senin sen olduğun...
haliyle kabul ediyorlar yani hiç.
Yadırgasalar bile dedikodu yapıyorlardır arkandan.
Herkes gülüyor, güler yüzlü bir şekilde devam ediyorsun.
Gelip sana şunu söylemiyor.
Sen bu olamazsın bu arada.
Bu yasak demiyor ya.
O çok güzel. Bir de işte onun dışında böyle biraz daha pratik taraflara gelecek olursam.
İş yaşam dengesi işte ben beşten sonra bilgisayara bakmasam oluyor.
Akademide mesela bu çok şeydi.
Hep tezin bir yerde vardır kafanın bir yerinde ve hiç çıkmaz.
Öğrenciler akşam mail atarlardı ben onlara dönerdim mesela falan.
Hani hiç o bir denge bende kaymıştı bu.
Tabii herkes de farklıdır ama.
Hani onlar çok rahatlatıyor.
Benim gözlemlediğim ya da benim hikayemde.
Böyle. Ya o şey çok ilginç.
Mesela Türkiye'de buna alışıyorsun ya.
Bu çalışma biçimine alışıyorsun ve normalin bu olduğunu düşünüyorsun.
Ben Avustralyalı bir yönetmenle çalıştım.
Türk asıllı Avustralya'da büyümüş.
Görkem. Görkem Acarolu.
Çok seviyorum. Çok tatlı bir kadın.
Biz Türkiye'de bir iş yaptık.
Bomontiada'da. Böyle egzibisyon ama böyle performing arts egzibisyon.
Böyle iki farklı performans.
Aynı sergide. Ve biz bir buçuk ay Görkem ile çalıştık.
Eşini çocuğunu her şeyini bıraktı Avustralya'da.
Geldi kadın. İstanbul'da çalışıyoruz aralarında.
Ama manyak gibi çalışıyorum hemen.
Aynı zamanda okula gidiyorum. İşte okuldan çıkıyorum, çalışıyorum.
Gece 12-1 mail atıyorum falan.
Görüken bir haftanın sonunda şöyle bir şey dedi.
Mail atmış sabah 9'da.
Bir daha bana gece 10'da, 11'de, 12'de mail atacaksan çalışmayalım.
Ben zannettim ki saatle ilgili sorun var.
Bir de dedi bunu yarın konuşalım falan demiş yani buluştuğumuzda.
Ben hani o saatlerde atmayayım.
Hani ayıp oluyor, telefonu titriyor falan diye düşündüm.
Dedi ki senin kendine ait bir alanın var.
Bir yaşam biçimin var. Ve bu yaşamı sürdürmen lazım.
Bizim sadece çalıştığımız belli saatler olması lazım.
Ve o saatlerde çalışması.
Sen biz bir buçuk ay içinde burada proje yapacağız diye bir buçuk ay boyunca bunun için çalışamazsın sadece 24 saat.
Kendine zaman ayırman lazım.
İşten sorsun yap.
Ben dedim ki dalga geçiyor benimle.
Ve de hiç Türkiye'den çıkmamıştım o zamanlar.
Hiçbir fikrim yok yani. Hani yurt dışından hocalar geliyordu çalışıyorduk ama böyle değildi.
Sonra benim bunu sinirmem de çok uzun sürdü.
İlk başta kadın benimle çalışmak istemiyor mu dedim.
Yanlış mı anlıyor dedim. Gecenin bir vakti bir erkek mesaj atıyor öyle mi düşünüyor falan dedim.
Çalıştıkça görkemli başka bir dünya olduğunu fark ettim, keşfettim.
Ben de mesela o yüzden çok Avrupa'ya çıkıp görme isteği olmuştu.
Mutlaka gidip görmem lazım.
Bu kadının çalışma biçimi normal değil.
Böyle bir şey yok. Bana 11 deme...
Değil mi? Biz sabah...
Beş dakika derse geç kalınca almıyor hoca oyunculukta.
Yani siktir git diyor affedersin.
Yani git gelemezsin. Kimsin ki sen diyor.
Bir buçuk saat önceden gelip hazırlanacaksın diyor.
Ulan yani. Değil mi?
Yani hani normalimiz olmuş dediğin gibi.
Ve kime göre neye göre normal.
Ve insan kendini o kadar kötü hissediyor ki.
Değersiz hissediyorsun yani.
İşte ben derse giremiyorum.
Neden? Ben hakkım değil mi?
Hani öğrenmek için geldim vesaire.
Ve orada çok büyük bir bence bir ego savaşına dönüşen de bir şey oluyor.
Belki yine. Geriye dönüp şey yapacak olursam akademinin belki zorluklarından biri bu oluyor.
O hiyerarşik şey benim çok da hoşuma gitmeyen bir taraf.
Ve burada herkes o kadar eşit ki ve çok güzel anlattın iyi ki bunu.
Hatırlıyorum bunu daha önce konuştuğumuzu ve bunu anlattığını bana.
Bana da şunu hatırlattı.
Ben burada değişim öğrencisiyken staj yapıyorum demiştim ya.
Orada bir gün aynı şekilde...
Galiba Singapur'da bir ofisi vardı şirketin.
Oranın tabii saatleri farklı olduğu için bana gece bir mail geldi.
Ben de uyanığım saat 2 gibi maile dönüş yaptım.
Bana gelen mailde bir daha lütfen bu saatte dönüş yapma maillere.
Sorun değil. Lütfen sadece kendi Amsterdam'ın çalışma saatleri içinde çalış diye.
Ben de afallamıştım.
Ve neyi hissettim biliyor musun?
Ki bu bence biraz da acı bir şey.
Ya ben... Kendi ülkemde galiba değer görmüyorum ama burada altı aydır buradayım.
Beni tanımayan birisinden aldığım cevapla kendimi daha değerli hissediyorum.
Yani bu tabii işte başka şeylere de kayar kendimize verdiğimiz değer vesaire ama ben burada çalışırken şeyi fark etmiştim.
Ya evet ben buradaki organizasyonun bir parçasıyım ve benim hayatıma saygıları var insanların.
Ya bu çok büyük bir katılıyorum yani.
İyi ki dediğin gibi anlattın bunu.
Beni de çok etkilemişti bu.
Belki de yeniden buraya gelmemin şeylerinden biri olabilir nedenlerinden.
Ve burada kalma isteğini de arttıran bir nedene dönüşüyor yani.
Değerli hissetmek çok iyi geliyor insana.
Yani sonuç itibariyle bizim de kendimizi iyi hissetmeye hakkımız var.
Çünkü Türkiye'de şey oluyorsun. Kendini iyi hissetme hakkını unutuyorsun.
Çünkü o kadar fazla...
Sorunun etrafında dönüp dolaşıyorsun ki haberleri takip ediyorsun, Twitter'ı takip ediyorsun, bilmem ne takip ediyorsun.
Ve halbuki senin kendini mutlu edecek haberlere bile sevinecek enerjin kalmıyor.
Yani ilginç.
Özellikle senin yaptığın işte düşünsene sen kendine değer vermediğin sürece ya da o değeri görmediğin sürece dışarıdan oradaki mekanizma bozuksa.
Sen ne kadar otantik bir şey üretebilirsin ki?
Çünkü belki bir sürü fikrin var, bambaşka yerlere akacak fikirler ama diyeceksin ki okey bu kabul görmeyebilir dışarıdan işte ya sanat camiasından ya toplumdan bilmem ne.
Halbuki şunu bilsen ki ya ben özgün bir bireyim ve ne üretirsem kabul görecek okey.
Bulacağı kitle şudur budur ama onu önemsemiyorum.
Bu ne kadar büyük bir özgürlük ve ne kadar aslında bir sanatçının ihtiyacı olan bir şey değil mi?
Kesinlikle yani şey gibi bir yerden.
Bir kaygı güçmeden sanat eseri üretmek çok değerli yani.
Çünkü Türkiye'de kaygısız hiçbir şey üretemiyorsun ki bir tek sanat eseri de değil.
Aynen öyle. Hani şey gibi bazen şey gibi duyulsun istemiyorum.
İşte gitmişler oradan atıp tutuyorlar.
Ben hala evimi kapatmadım ya Kadıköy'de.
Ben hala orada üretmek istiyorum yani.
Hala orada var olmak istiyorum. Yani burada bir yaşam...
Ama orada da aynı yaşamı sürmeye ve sürdürmeye devam etmek istiyorum.
O yüzden bazen şey gibi geliyor arkadaşlarımla konuştuğumda.
İşte oradasın rahat konuşuyorsun. Ben Türkiye'de olsam da bunun mücadelesini vermek isterdim ama tabii o kadar verebiliyorsun yani.
Yani şu aslında gönülden geçen keşke biz bunları orada yaşayabilsek ve orada deneyimleyebilseydik.
Umarım belki uzun vadede bu olacak ama artık bir yerde şey oluyorsun.
Ya tamam ben bir deneyimliyim sonra bakalım.
Ne yansıtabilirim Türkiye'ye?
Çünkü ürettiğin şeylerle belki bir şey ortaya koyacaksın.
Sadece belki onları üretebilmek için bir özgürlük alanına ihtiyacın var.
Onu da burada buluyorsun. Bunun yansıması belki yine Türkiye'ye dönecek sonuçta.
Dediğin gibi hala orada iş yapmak istiyorsun çünkü.
Ya da bambaşka şeyler.
Mesela Dicle'yi hatırlıyor musun?
Evet, evet. Mesela Dicle bir oyunda yardımcı yönetmenlik yaptı.
Hard Love diye. Normal tiyatro akımının çok dışında.
Mesela şimdi kendi yaptıkları oyunda öyle.
Var olan akımın çok dışında.
Deneysel işler yapıyorlar. Buluşup işte fiziksel tiyatrodan yola çıkarak metinler oluşturuyorlar.
Oyun dünyası kuruyorlar. İşte iki sezon oynadılar.
Yani seyirciye çok zor ulaşıyorlar belki.
Hani belki yüzlerce nedenden dolayı olabilir.
Mesela belki yarın oyunları var.
Sold out. Ama ülkede bir gündem çıkıyor ve oyunu iptal etmek zorunda kalıyorlar.
Belki de bu yüzden. Yani binlerce sebep olabiliyor.
Ama insanlar bir şekilde deneyip üretiyor ya.
Ama bu insanlar bile artık belli bir süre sonra...
Yoruluyorlar. Çünkü hayatta kalma mücadelesine dönüyor hayat.
Burada da aynı şey var.
Burada da var olan sistemin içine ayak uydurman gerekiyor.
Ama kendin özgün alabileceğin işler de üretebiliyorsun eğer yapmak istersen.
Bu sana kalmış bir şey. Bu sana bırakılmış tercih olması çok değerli geliyor bana yani.
Evet yani sen çok sevmiyorsun burnout'u ama bu ona dönüyor.
Niye biliyor musun? Survival'da yaşıyor insanlar.
Hayatta kalmak için sadece.
var oluyor bir yerden sonra insan toplumda ve fakat eğer onun içinden çıkabilip bir şekilde artık o üretme seviyesine çıkabilirse insan işte o Maslow'un hiyerarşisi vardır ya orada zaten otantik
bir şeyler üretmeye başlayabiliyorsun ve maalesef ki bence artık şöyle bir burnout kültürü diye de bir şey vardı galiba.
Artık o kadar normalize ki hani bu bizim dediğin gibi yani bu bizim normalimiz.
Yaşama şeklimiz böyle ve fakat o aslında normal bir state değil.
Onu buraya gelince mesela ben gördüm.
O yüzden de söylüyorum yani evet o kadar yıl işte iyi bir öğrenci iyi bir bilmem ne ama o normal bir state miymiş acaba?
Sanki çok da değilmiş gibi yerlere kayıyor yani.
Kesinlikle öyle. Peki burada neler yapıyorsun başka işin dışında?
Booking nasıl gidiyor? Mesela booking çok havalı.
Yeni binanız çok havalı.
Evet, yeni binamız çok güzel.
Oraya da Campus diyorlar.
Central Station'ın hemen yakınlarında.
Çok güzel bir manzarası var.
Benim en sevdiğim şeylerden biri açıkçası.
Çünkü ofis bir yerden sonra insanı çok sıkabilecek bir ortama dönüşebiliyor ya.
Burada biraz işte hem manzarası hem iç dizaynında falan biraz dikkat etmeye çalışmışlar.
Gitmek ofise bana çok iyi geliyor.
Booking güzel. Her...
organizasyon gibi işte iyi tarafı kötü tarafı vardır ama çalışmak için önerebileceğim bir yer.
Onun dışında başka neler yapıyorum?
Seninle bir oyun yaptık geçen yıl.
Sen yönetmenliğimizi yaptın.
Teşekkür ederiz çok. O mesela benim için böyle bir şeydir.
Ne denir? Mihenk taşı mı diyorduk onlara?
Evet. Öyle bir şey olmuştur.
Benim Çok hayatımın en zor dönemlerinden birinde aslında hayatıma girdi bizim bu kumpanya oluşumumuz.
Ve dediğim gibi yani aslında biraz o dönemin içinden çıkmama da çok yardımcı oldu.
Her zaman sanat diyoruz ya terapatik tarafı da vardır vesaire diye.
İşte arkadaşlıklarımız oradaki, ortaya bir şey koyuyor olmanın verdiği iyi hissetme hali vesaire.
O vardı. Ondan öncesinde işte seninle tanıştığımız zamanlar stand-up.
zamanları var. İşte oyun sonrasında bir iki stand-up gösterisi yaptım vs.
Biraz öyle. Aslında şu hoşuma gidiyor.
Senin şu anda kurduğun oluşumun sonuçlarının da getirdiği bir şey.
Herhangi bir etkinlikten sonra ben insanlarla konuşmaya başladığımda biriyle yeni tanışıyorsam şöyle bir şey oluyor.
Aa işte şu da senin arkadaşın bunu da buradan mı tanıyorsun vesaire ve şuna döndü.
Ben sanki okul çıkışı arkadaşlarımla bir yere gitmişim de orada birileriyle muhabbet ediyorum.
Yani bu o kadar... Önemli bir şey ki şu anda insanların hayatında bir tek kendi adıma da değil, konuştukça herkesin söylediği şey de bu oluyor.
Bu işte komünite hissi, topluluk olma hissi.
Çünkü bundan 10 yıl önce göç etmiş olsak böyle bir oluşum yoktu mesela belki ve bu insanın aslında adaptasyonunu...
da kolaylaştırıyor.
Bir şekilde hepimiz benzer zorluklardan geçiyoruz ve işte birbirimize destek oluyoruz.
Ve orada biliyorum ki ben işte doğaçlama gecesinin çıkışına gitsem oradan güzel ayrılacağım çünkü keyifli vakit geçireceğim arkadaşlarımla.
İşte sahnede de Türkçe bir şeyler izleyeceğim vesaire gibi.
Böyle yani orada tanıştığım arkadaşlarımla bir şeyler yapıyorum.
Elif'le bir şeyler yapma planlarımız var mesela.
Şu an biraz brainstorming kısmında ama galiba Ağustos gibi bir şeylere başlayacağız.
Böyle biraz üretmekle de geçen bir taraf var işin yanında.
Öyle. Yani geziyorum bir yerlere gidiyorum.
Gitmediğim ülkelere.
O da keyifli geliyor.
O da besliyor çünkü insanı bir yandan.
Şey güzel geldi bir yanda.
Bizim kumpanya demek çok hoşuma gidiyor duymak.
Yani böyle gerçekten şey gibi hissettiriyor bana.
Skapin'le aslında bu kadar çok büyüyen bir şeye dönüştüğünü düşünüyorum.
Çünkü biz Scopin'den önce ben kendim çocuk tiyatrosu yapıyordum.
Bir de Dicile'yle Pizzacı'da oynadığımız oyunu yapıyordum yani.
Hani onun dışında böyle zaten burada yaşama hayalim yoktu.
Burada duruma ümidim yoktu.
Yani hiç öyle bir şeyim yoktu. Dönecektim.
Hadi atölye ben sizin oyunun belki ilk gösterisini göremem diyordum.
Belki vizam çıkmaz geri gönderirler diyordum.
Ben hatırlıyorum hala vizam çıktı dediğin günün böyle şeyini.
Stand up. Biriniz yok açık mikrofona gitmiştik galiba orada böyle.
Erkan Kolçakösten gibi vardı.
Çok komik yani. O yüzden şey hoşuma gidiyor böyle bizim deyip sahiplenmek çok hoşuma gidiyor sizden duymak.
Çünkü beraber yaptık. Bir de şey de komik geliyor bana.
Herkes seni tanıyor mesela. Çok ilginç değil mi?
Bana hala çok garip geliyor.
Bana da çok garip geliyor. Herkes seni tanıyor.
Şeyden de garip geliyor. Manyak gibi de bir kostümün içinden çıkıp seni tanıyor olmaları da çok komik geliyor.
Çünkü bazıları erkek diyetledi mesela.
Evet çünkü ben de kendimi tanıyamıyorum o kostümden çıkınca yani o bir dakika ben işte oyun bitti kızlara şey diyordum artık saçımı uzatacağım oca sürmeyi çok özledim tırnaklarımı uzatacağım yani o artık öyle bir hale gelmişti
ki işte bir oyun seslerin şeyindeydik ya işte onun bir süreci vardı ben de ufaktan başında böyle bir katılmıştım orada da Artık birisi şey dedi ya işte şu rol kısaymış da erkek
roluymuş hatta oynayabilirsem dedim ki ne olur bir erkek oynamayayım bir süre yani bir böyle güzel bir şeyler giyeyim falan artık onun şeyi gelmişti yani hissi ben de şaşırıyorum yani nasıl tanıyorlar.
Geçen gün birisi geldi doğaçlamanın çıkışında ya dedi ben seni sen sahneye çıktın mı bir yerden hatırlıyorum dedi ama sen zayıflamışsın bir şey olmuş falan yani çünkü farklı geliyor artık insanlara şeyi
dediğin gibi evet.
Ya bir de şeydi o karakteri cinsiyetsizleştirmiştik yani hani böyle çok cinsiyet ataması yapmadan Skapin diye.
Skapin'deki... Skapin acaba kadın oynamış mı hocadan?
Çok merak ediyorum yani Türkiye'de. Bunu ben de merak ediyorum.
Geçen de Zerrin Tekindor'un galiba bir kısa röportajına denk gelmiştim.
Orada sorulardan bir tanesi...
Biriyle yemek yeme şansın olsa kimle yerdin?
Ya da kimle sohbet ederdin?
O da mol yer diye cevap verdi.
Ve şunu sormak isterdim dedi.
Neden herkes erkek karakterlerin?
Ben de dedim ki gel beraber soralım kendi içimden tabii.
Hiç bilmiyorum. Gerçekten vardır herhalde diye düşünüyorum.
Oynanmıştır herhalde diye düşünüyorum.
Çünkü o kadar çok oynanmıştır ki.
Belki Türkiye'de değilse de ne bileyim.
Fransa'da vesaire vardır.
Türkiye'de bilmiyorum. Şey oynuyorlar İtalya'da komediler de çok yapıyorlar onu.
Ama sen koskoca Zerrin Tekin'de birine soru soracak olsan gidip Moller'e de sormazsın ne bileyim yani.
İşte belki şey kadın olmanın verdiği bir şeyle kadın erkek eşitliğine hemen kayan bir şeyimiz oluyor gerçekten.
Çünkü bizim hatırlasana aldık teksti.
Şimdi kaç kişiyiz? Kadın ağırlıklı bir kadromuz vardı.
Ve çevirdik birçok karakteri.
Biz erkeği kadın yaptık.
İşte Argant'ı Merve oynadı vesaire.
Hani başka türlü oynayamayacaktık çünkü.
O kadar erkek ağırlıklı bir cast var ki orada.
Birçok elden geçti aslında o şey.
Text. Şeyi unutamıyorum.
Geçmek zorunda kaldık. Bir tane bir yerde buluştuk ya biz.
Kaç? 7-8 saat. Ben tuvalete gidiyorum, yüzümü yıkıyorum, geliyorum.
Hadi bitirecek. Gizlere baktıkça böyle gözüm bulamıyor yani.
Artık kusacak gibi olduk.
Ki sonrasında hayal ile devam ettik biz o uyarlamayı yapmaya.
Üstünden bayağı şey geçti.
Şey de çok tatlı geliyor mesela.
Biz o ara Ayberk ile Ayberk Erkay ile yazı çevirmenle de meyilleştiğimde.
Dilediğiniz gibi kullanın demiştim.
Mesela şey çok hoşuma gidiyor. Öyle bir şeye başlıyorsun bir sanat eserine.
Birilerinin sana yardımcı olması çok hoşuma gidiyor.
Mesela hiçbir şey teklif etmedi bizden.
Hiçbir şey talep etmedi. Yani ben hatta şey dedim ona.
Gelmek isterseniz misafir etmek isteriz falan demiştim.
Bakarız falan. Yani böyle bizim işimiz de çok kolaylaşmıştı.
Bir şeye başladık ve aktı yani.
Ve sonrasında Berlin'e turneye gittiniz ya.
Evet yani çok güzel deneyimlerdi gerçekten ve dediğin gibi birilerinin köstek olmak yerine destek olması o kadar büyük motive ediyor ki insanı.
Çünkü sonuçta amatör yaptığın bir şey ve yani şeyde en başında ortaya koyarken bütün kastımız öyle vesaire.
Ve hani ortaya bir şey koymak istiyoruz eğer bir yerde önümüze bir engel çıksa o çok...
kısa sürede böyle bir demotivasyona da neden olabilecek bir şeye dönüşebiliyor ki bu başka türlü büyük işler yapsan da öyledir eminim ama destek gördüğünde de bu tam tersine artarak ilerliyor.
Ya evet o zaman daha yani ben bu yes'i aldıktan sonra daha iyi bir şey ortaya koyayımın şeyi çıkıyor.
O teksti öyle bir adapte edelim ki işte ne bileyim işte çevirmen de çok okey olsun buna vesaire.
Ekstra kamçılıyor bence iyi anlamda.
Peki var mı? Elif'le bir şeyler yazmayı mı planlıyorsunuz?
Elif'le bir şeyler yazmayı planlıyoruz.
Şimdilik aslında bir tiyatro oyunu düşünüyorduk.
Ama galiba ondan önce belki biz de bir podcast işine gireriz diyoruz.
Çünkü şöyle bir şeye dönüştü.
Bizim her buluşmamızda konu o kadar derinleşiyor ve o kadar öyle yerlere geliyor ki bir noktada ya biz bunları paylaşsak aslında gibi bir şeye döndü.
Böyle ufak bir dediğim gibi.
brainstormingimiz var. Ama bir oturup böyle bakalım podcast olarak kaydettiğimizde ne ortaya çıkacak diye.
Tabii biraz da böyle işin içine komedi, Elif de komedi yapıyor bildiğin üzere işte stand-up yapıyor.
İşin içine biraz da komedi taraflarını katıp yani biraz farklı bir yerden belki burada olmaya ya da başka şeylere nasıl bakabiliriz gibi bir şeyimiz var.
Kafalarımız çok uyuşuyor.
O bence büyük bir şans çünkü biriyle iş yapmak Bir şey üretmek kolay değil ama kafanın uyuştuğu biriyle üretince daha da zevkli bir hale geliyor ya işler.
Onun verdiği bir güzellik var.
Öyle bakalım böyle bir iki şey var aklımızda proje.
Herhalde ortaya koyarız bir şeyler yakında.
Elif çok tatlı ya ben çok seviyorum Elif.
Elif ile biz bir de konuştuk.
Acaba bir şeyler mi yazsak beraber diye.
Ben ona yazdıklarımı gönderdim.
O bana yazdıklarını gönderdi.
Ama ben tabii bir şey yapacak bir şey vakit yok.
Sen çok yoğunsun ama bu ara evet gerçekten.
Ama bak burada mikrofonlar var.
Her şey var. Gelin burada kaydedin.
Bir şey almayın. Masraf yapmayın yani.
Teşekkür ederiz. Vallahi. Her neyse bunu konuşalım sonra.
Tamam. Peki tiyatroya yapmak istiyor musun tekrar?
Ya da stand-up'a devam ediyor musun?
Bir şey çıkıyor musun? Bir şeyler yapıyor musun yani?
Ya çok gariptir. Bugün işte fizyoterapiste gittim.
Orada lafı açıldı. O bana sordu işte ne düşünüyorsun diye.
Şöyle bir şey dönüştü bende.
Yani hayallerin var mı bu konularla ilgili dedi.
3 yıl önce belki daha net hayallerim vardı.
Stand-up'ta şöyle şeyler yapmak istiyorum ya da bunda şöyle şeyler.
Şu an biraz neye döndü biliyor musun?
Tabii ki hedefsizlik ya da hayalsizlik değil ama biraz daha hayatın akışı bakalım önüme ne getirecek.
Geldikçe ben o alanlarda neler yapabilirim gibi bir şeye döndü.
Şöyle bir hedef koymak istemiyorum kendime.
Stand-up'ta da bir saatlik bir setim olsun ben artık kendi gösterilerime başlayayım gibi bir şeyden ziyade.
İşte mesela Elif'le konuşurken şöyle bir şey çıktı.
Biz iki kişilik mi bir şey yapsak?
Okey ona bakın. Yani biraz orada açtım kendimi şeye.
Fırsatta demeyeceğim de bakalım neler olur ha.
Açtım kendimi. Çünkü onun daha öyle belki esnek olmanın beni daha çok beslediğini fark ediyorum.
Bir şeye tamam bunu böyle yapacağım.
O esnek olup bir şeye karar verdikten sonra ilerlemek, disiplini oraya aktarmak gibi bir şeyim var.
Tiyatro hala bir şey.
Çünkü Skapin'de dediğim gibi benim için çok zor bir dönemdi o.
Ve geriye dönüp baktıkça ya ben Skapin'de şunu da yapabilirmişim, ben Skapin'de bunu da yapabilirmişim.
Yani orada bir tatmin olmama hissi, daha iyisini aslında ortaya koyabilecekken.
İşte var olan bazı sorunlar nedeniyle onu koyamamış olmanın bir şeyi var.
Belki onu kompense etme ihtiyacı gibi bir şey üzerine var.
O da işte tiyatro ile ilgili ne yaparım diye.
Sercan'la konuşuyorduk geçen gün.
Hatırlıyorum seni. Suzan'ın atölyesine katılmış o da.
Onlar şimdi okuma yapıyorlarmış Shakespeare vs.
Gel pazar günü oku biliyorsun oyunu.
Ben seni hemen alayım o gruba.
Yok bilmiyorum. Ne okuyacaklarını da bilmiyorum.
Yani bahar noktasını okuyacaklar.
Öyle bir şey olursa gelmek istersen ben seni hemen alırım o gruba.
Konuşalım bir Sercan'la da konuşayım tekrar.
Sercan'a gerek yok. Gelmek istersen sen gel.
Yani şey ne yapıyorlar diye. Ben sana anlatayım ben şeyi.
Serkan falan orada herhalde.
Tamam konuşalım bunu. Öyle dediğim gibi biraz esnek bir şeye bakış açısından.
Ya ben şeyde de küçük bir şey yaşıyorum mesela.
Hatta arada sorsam mı falan diyorum insanlara.
Ya mesela hatırlıyor musun?
Burak gelmişti Türkiye'den arkadaşım.
Genel seyircili programı izlemişti Skopje'de.
Ve şey demişti. Bana işte kulağıma.
Oğlum insanları korkutuyor musun?
Yani yanlış yapmamak üzere oynuyorlar insanlar.
Sonra da size eğlenin arkadaşlar.
Eğlenin, keyif alın. Hani demişti ya.
Sonra ben bu yıl cimri çalışırken oyundan önce lütfen eğlenin.
Siz eğlenince çok daha keyifli oluyor.
falan gibi bir şeyleri getirmeye başladım.
Bazen şey diyorum. Bir şey çalışırken çok mu manyaklaşıyorum?
Acaba böyle hani prova yapacağız.
Aman oyun olacak. İyi olsun diye böyle insanları çok mu darlıyorum falan diyorum.
O yüzden Skapin'de o şey de vardı acaba bende.
Çok mu darladım acaba insanları diyorum.
Acaba sen öyle bir şey mi hissettin de acaba kendini açmadığın gibi bir yerde miydi?
Şöyle benim zaten içimden gelen bir kendime baskı yapayım ve en iyisi olmaya çalışayım ama hemen en başından en iyisi olmaya çalışayım mekanizmam var.
Ve fakat ilk kez Böyle bir prodüksiyondayım.
İlk kez başrol oynuyorum.
Yani şeyde olamam değil mi?
İşte Oscar'lık bir performans tabii ki sergileyemem.
Ama onu ortaya koyamadıkça kendime kızmak işte.
Çünkü bir yandan şöyle bir zorluğu var.
Şimdi içinden çıkıp bakınca Cimri'yi de izledikten sonra ve o çok seyirciye geçti bu arada.
Cimri'nin premierini izlemiştim ben.
Çok eğleniyorlar ve ben onu çok hissediyorumu görmüştüm.
Orada da mesela Mert'in performansını izledikten sonra şunu fark ettim.
Aslında bu oyunlarda hem Scopin'de hem Cimri'de yan karakterlerin oyununu parlatma ihtimali daha şey kolay diyeyim.
Yani şey kıyas açısından söylemiyorum ama ben en azından kendi adıma söyleyeyim.
Şöyle bir sorumluluk hissediyordum.
Ya ne olursa olsun her şey kotaracak halde olmam lazım ve öyle çıkmam gerekiyor sahneye.
Ve galiba onun baskısıyla ben böyle bir şey yırtamadım.
O hani olur ya işte çıkayım ve evet tamam bu oyunu sahipleneyim şeyi olmadı bir türlü orada.
Çünkü sürekli bir kontrol hali.
Sürekli bir işte her şey yolunda gitsin hali falan.
Onu hissediyorum. Galiba o vardı bende.
Biraz dediğim gibi benim kişisel kişilik özelliklerimden de.
Ama şöyle bir şey düşünebilirsin.
Hiç Türkiye'de amatör tiyatro yaptın mı?
Ya da amatör bir toplulukla tiyatro çalıştın mı?
Bir şey yaptın mı? Yok iyi. Mesela bak Türkiye'de amatör topluluklar bu işten para kazanmayacak.
Ya da bu işi hobi olarak yapan insanlar bir oyunu maksimum iki kere oynuyorlar.
Çünkü genelde oyunlar bir beklenenin altında kalıyor.
Ya da ekip dağılıyor. Ya da bilmem ne oluyor.
Yani yüzlerce sorun çıkıyor.
Ya da seyirci bulamıyorlar falan.
Yani maksimum hadi üç kere oynuyorlar.
Ama biz burada on kere oynadık oyunu.
Yani oyun kötü olsa seyirci bulmazdı.
Ve biz neredeyse her oyunu soldaat oynadık.
Berlin'e gittik. Yani buradaki bütün işte devlet yetkilileri gelip...
...neye ihtiyacınız varsa biz karşılayalım dediler.
Ama sonra tabii hiçbir şeye yardımcı olmadılar.
Buradan sesleniyor. Sesleniyoruz buradan.
Yani hani... Gerçekten yaptığınız şey kötü bir şey değildi ve bence normalin bir tık beklenenin üstündeydi yani.
Ve ben şey diyorum mesela Scopin sayesinde ben hem Jim Ray çalışabildim.
Scopin'den sonra iki kere oyunculuk atölyesi açtım ve ilk oyunculuk atölyesine 30 kişi başvurdu.
Ben intervju yaptım insanlarla görüştüm.
Yani hani ikinciye 3 ay sonra tekrar atölye açtık tekrar doldu.
Hani ne yapsak geliyor ve bunu sağlayan şey...
İnsanlar finalde bir şey gördüler.
Yani siz finalde kötü bir şey çıkarsaydınız insanlar gelmezdi.
O yüzden ben şeyim ya bence çok keyifli bir şey iyi bir şey çıkarttınız.
Skopin'den razıyım diyorsun.
Ben çok razıyım. Gerçekten dediğin gibi hani ortaya iyi bir şey çıktı bence de ama bu hani şeydir ya sonu yok.
Mükemmelleştirmenin yaptığın işi gibi işte şimdi oyun çıkarıyorsun.
yani eylül demesen şeye bir son gün olarak sen onu 3 yılda üstüne uğraşıp hiç ortaya koymadan şey yapabilirsin çünkü onun bir içsel şeyi var bir hep daha iyisi olsun daha iyisi öyle
bir taraf var ama katılıyorum yani evet çok kapı açıldı ve buradan güzel ilerledi her şey bence de yani her neyse biz şeylere devam edeceğiz ama şimdi bu Eren'in stand-up atölyelerinin açık mikrofonları
olacak yani şey planımız var işte hani açık mikrofon olsun Ama açık mikrofon gibi de olmasın.
Atıyorum ilk sette kimin çıkacağı belli.
Nazlı, Eren, Ali, Ayşe çıkıyor.
İkinci set açık mikrofon.
Gelmek isteyenler önceden mesaj atabilir ya da o an orada söyleyebilir gibi bir şey planlıyoruz.
Eylülden itibaren bunları yapacağız sık sık.
Belki böyle bir şeylere gelirsin işte.
Yani şey çok güzeldi.
Geçen gün bu Atölye'nin yedilisi miydi artık adını karıştırıyorum isimleri ama.
Çok eğlenceli ya hatta birisinin yorumu işte biriyle tanıştım o gün konuşuyorum şey dedi.
Ya ben normalde stand-up sevmem dedi ama bugün herkes çok komikti dedi.
Dedim ki okey zaten bu belki de şey olmalı yani tamam evet.
Herkesin komedisi uymayabilir sana ama o günden belli ki o iki saatten dolu dolu keyif almış o insan.
Ve bence bu çok büyük bir güzel bir geri bildirimdi.
Eren'e de ilettim mesela.
Bunu işte dediğim gibi böyle şeyler çok motive ediyor insanı.
Eminim Eylül'den sonra da çok keyifli bir şekilde ilerleyecek.
Ya bakalım yoğun bir program planlıyoruz Eylül, Ekim, Kasım böyle sezona.
Hani hem atölyeler devam etsin hem de hep etkinlik olsun.
İşte birileri kim ne üretmek istiyorsa gelsin.
Nasıl stüdyo var bilmem ne var.
İşte şimdi film izlemeleri yapmaya başlayacağız.
İşte bir şeyler falan. O yüzden sahnelere dön Nazlı.
Peki son olarak klasik sorumuzu sorayım.
Bavulunda ne var Nazlı?
Ne getirdin? Ne götürüyorsun?
Ne getiriyorsun? Yani böyle manevi olur, maddi olur hiç fark etmez.
Benim galiba cevabım bunu çok soyut kılacak ama.
Ne getirdim buraya getirirken bavulumda?
dayanıklılık varmış onu fark ediyorum bu beş yılın sonucunda.
Kötü bir yerden değil çok iyi bir yerden.
Bir dayanıklılık.
O adaptasyon yeteneği diyeceğim.
Yani bir şekilde kendinden vazgeçmeden ve belki de kendini yeniden bularak burada var olmak ya da bir yerde var olmak ona adaptasyon demiş olayım.
O var ve bir şekilde galiba kültürel çeşitlilik var.
İşte Türkiye'de de başka şehirlerde yaşamışlığım var mesela ara ara.
İşte buraya geldi mesela şu andaki erkek arkadaşım Arjantinli ve şunu fark ediyorum yani derdim ki işte o kadar da ne kadar farklı olabilir kültürel farkımız.
Biz aynı saatte yemek yiyemiyoruz mesela.
Yani 10'da yemek yiyorlar, 10'da 11'de.
Ben 6'da açım yani iş çıkışı.
Çok basit bir örnek ama o bir kültürel çeşitliliğinin, ben bavulumda getirdiğim kültürel çeşitliliği, başkalarının getirdiği çeşitlilikle böyle harmanlayınca ortaya çok tatlı ilişkiler çıkıyor.
Sadece romantik anlamda değil, arkadaşlık anlamında vs.
de. Galiba bu üçünü biraz dediğim gibi soyut olarak sayabilirim.
Niko çok tatlı ya. Yabancı damadımız Niko.
Peki son olarak söylemek istediğin bir şey olur mu?
Yani ne buradan olur, Türkiye'den olur, herhangi bir yerden bir şeyle örnekle bir şey bitirmek istersen ne olursun?
Ya ben çok havada kalsın istemem ama yine soyut bir yerden biraz herkese cesaret dileyebilirim.
Ya da onun mesaj vermek gibi bir cümle falan kurmak istemiyorum ama.
Çünkü... İşte uzaktan davulun sesi hoş geliyor.
İşin içine girince az önce deminden beri aslında konuştuğumuz şeyler, bütün konuştuğumuz şeylerin özünde bir şey motive olmak ve bir şeyi cesaretle üretmek ve bir yerde cesaretle var olmak var.
Yaptığı insanların her işte ya da oldukları her yerde, her duruşlarında onu bir yerde hep akıllarının arkasında bir yerde ya da içlerinde var olsun dilerim.
Onunla işler yapsınlar dilerim ve buralara gelmek ya da herhangi başka bir şey yapmak gibi bir hayalleri varsa da o ilk adımı, o cesareti göstersinler, atsınlar derim.
Vay be. Teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
Bugünkü konuğumuz Nazlı'ydı.
Biricik başrolümüz, ilk başrolümüz, skapinimiz Nazlı'ydı.
Teşekkür ederiz Nazlı.
Eğer Bavulda Ne Var? podcastini beğendiyseniz takip etmeyi unutmayın lütfen.
Yeni bölümlerle, yeni hikayelerle burada...
Kaydedeceğiz. Teşekkürler Nazlı. Görüşmek üzere.
Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
