
Kelimelerin Arasında: Türkiye’den Hollanda’ya Uzanan Sesim
23 Ekim 2025 · 39 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Türkiyeli bir dilbilimcinin Harvard ve Oxford mezunları arasında yüksek lisans yolculuğu.
Transkript
Merhaba ben Saadettin Yalta.
Burası Bavulda Ne Var? podcastı.
Kumpanya Performing Arts olarak göç edenlerin hikayelerini, yaşadıklarını, zorluklarını, kültürel adaptasyon süreçlerini, çalınan bisikletlerini.
Yani merak edilen her şeyin konuşulacağı bir podcast serisi bu.
Bu seride yurt dışına taşınan genelde arkadaşlarımızla sohbet ediyoruz.
Bugünkü konuğumuz da Fatma Nur.
Fatma Nur hoş geldin, nasılsın?
Hoş bulduk Saadettin, teşekkür ederim.
Sen nasılsın? İyiyim ben de.
Neler yapıyorsun burada?
Nereden geldin? Bizi nereden tanıyorsun?
Böyle birazcık kendinden bahseder misin?
Tabii. Ben 2019 yılında Hollanda'ya yüksek lisans için taşındım.
Ankara'da yaşıyordum, Türkiye'deyken.
2019'dan beri de aktif bir şekilde burada önce yüksek lisansımı bitirdim.
Sonra da ufak ufak çalışmaya başladım.
Seninle hatta bir araştırma esnasında tanışmış bulunduk.
Kendi yaptığım araştırma, ben dil bilim uzmanıyım ve dil bilim araştırmam içerisinde çocuklarla birlikte yapmam gereken ufak tefek bazı deneyler, bazı oyunlar vardı.
O oyunlarda çocuklarla tanışmak için gittiğim bir eventte seninle de karşılaşmış.
O günden beri olmasa da o günden 3-4 ay sonrasından itibaren hatırladığım kadarıyla yanlış hatırlamıyorsam.
Evet ben de öyle sanki. Bir arada bir şeyler yapabiliyoruz.
Evet. Peki Ankara'da mı okudun lisansı?
Yok lisansı Kırıkkale'de okudum.
Ailem Ankara'da yaşıyordu.
Kırıkkale'de yaşadım ama ailem Ankara'da ikamet ettiği için Kırıkkale Ankara arasında sürekli bir git gel yaşandı.
Ne okudun lisansta? İngilizce mütercim tercümanlık bitirdim ben.
Burada yüksek lisansta hangi üniversitede okudun?
Burada Ütreft Üniversitesi'nde araştırma alanında yüksek lisans yaptım.
Bölüm gibi bir şey oluyor mu yüksek lisansta?
Ne oluyor? Dil bilimi. bölümü okudum.
İngilizce dil bilimi. Yok normal dil bilim.
Dillerin bilimini okudum.
Ben eğitimimi İngilizce aldım.
Yaptığım araştırmanın üzerinde de Hollanda'ca ve Türkçe alanında derin araştırma yaptım.
Cahille sohbete hoş geldiniz.
Estağfurullah. Hiçbir fikrim yok.
Olur mu öyle şey? Hangi diller üzerine dil bilimi yaptınız falan diye.
Çok şey geliyor bana ya.
Bu dil bilimi dediğin bir yerden kökenine gidip araştırmak gibi bir yerden mi?
Yoksa hani bu Antropoloji gibi bir yerden mi?
Dil kökenine gittiğimiz bilim dalı filoloji.
Dil bilimi biraz daha dili nasıl kullandığımızla ilgili.
Bunun aslında bir matematiksel kısmı da var.
İşte sintaks gibi yani gramer alanları.
Bir de aynı zamanda anlam kısmı var.
Anlam bilim veya işte sosyo-dil bilim dediğimiz insanlar arasındaki iletişimi araştırdığımız bir alan var.
Ben ikisinin tam ortası arasına karışık bir şey yaptım.
Yani sayısal anlamda bir araştırma gerçekleştim.
Ama bunu daha çok çocukların kendi aralarındaki iletişimlere içinde yaptım.
O yüzden sosyo dil bilimi normal dil bilimle karıştırdım.
Peki neden Hollanda'yı tercih ettin böyle bir şey için?
Şöyle aslında neden Hollanda'yı tercih ettiğimin tam bir cevabı yok.
Ben üniversitelere başvurdum yüksek lisanslara.
Kabul aldığım ilk üniversitelerden bir tanesi Utrecht'ti ve Utrecht Üniversitesi'nin Avrupa ve Dünya dahilinde de öbür başvurduğum okullara nazaran daha güzel bir derecesi vardı.
O zaman Utrecht'e gidelim dedim.
Peki araştırmanın Temeli çocuklar mı yoksa her şeyi kapsayan bir yerde mi?
Benim şahsi araştırmam çocuklar üzerine oldu.
İsterdim biraz daha kapsamlı özellikle yetişkinlerin kendi iletişimleri arasındaki sorunları incelediğim bir araştırma yapmış olmayı isterdim.
Ancak ben spesifik olarak çocuklarla ilgilendim bu araştırmamda.
Peki çocuklarla ilgili araştırma nasıl yaptın burada?
Yani hani dil bilimiyle ilgili Hollandalı çocuklarla mı yoksa?
Göçmen ailelerle mi? Neydi yani?
Benim tez konum aslında tezden çok daha önce ben yüksek lisans esnasında bir araştırma projesine işe kabul edildim.
Yüksek lisansı yapıyorken aynı zamanda çalışıyordum ve ben orada asistan olarak çalışmaya başladım.
Bu asistanlığım esnasında tez sürecimde başlayınca rica ettim sağ olsunlar ekstradan bir kontenjan açtılar benim için.
Hem stajımı orada yaptım hem asistanlığımı orada yaptım hem de tezimi orada yazdım yani.
Ve bu proje Türkçe ve Hollanda'ca iki dilede sahip olan küçük çocukların, 4 ve 6 yaş arasındaki küçük çocukların dil karıştırma esnasında ne tür problemler yaşadıklarına bakıyorlardı.
Yani biz mesela gün içinde Türkçe konuşurken araya event gibi kelimeler sokuyoruz.
Bunun adı code switching yani içine Türkçeden kelimeler şey İngilizceden kelimeler sokuyoruz ya da işte aklıma şu an tam spesifik mesela spesifik evet ödünç aldığımız bir kelime ama İngilizcesini kullandığımızda biz Türkçe cümlenin
içerisinde İngilizce soktuğumuz her kelime code switching'e giriyor.
Benim spesifik Yaptığım araştırma çocuklar neden code switching yapar?
Code switching yapmaları iyi mi kötü mü?
Bunların etrafında dolandım.
Çünkü bunu birçok veli kafa karışıklığı olarak sayıyor.
O yüzden de göçmen çocuklarla ilgilendim.
Aa çok güzel. Peki nerede çalıştın?
Neresi sana? Üniversite mi kontenjan iş yeri açtı?
Nasıl iş yolu? Üniversitenin araştırma projesiydi bu.
Ütrekt Üniversitesi'nde çalıştım.
Orada araştırma görevlisiydim.
Aynı zamanda tezimi de orada yazdığım için tezimin bitmesiyle araştırma görevliliği sürecim de tamamlanmış bulundu.
Peki. Bir sonuca varabildin mi?
Yoksa sadece bir araştırmaydı veya hani araştırdın ve bitti gibi bir yerden.
Yani böyle elinde somut sonuçlar var mesela.
Hani böyle çocuklarda böyle şeyler oluyor dil olarak.
Böyle bir gelişim var, böyle bir yararı ya da zararı var gibi şeyler var mı?
Aslında birazcık şuna bakıldı.
Çocuklar karıştırırsa bu dili veliler tarafından bazen uyarılabiliyorlar.
İşte One Parent One Language diye bir eğitim şekli var.
Veliler, iki farklı dil konuşan veliler.
Çocuk mesela İngilizce Türkçe çiftini alalım.
İngilizce sadece anne konuşuyor, Türkçeyi sadece baba konuşuyor ve çocuk bu ebeveynlerden başka dil duymuyor.
O yüzden de çocuğun bu şekilde büyümesini talep ediyorlar.
Bu güzel bir teknik olmakla birlikte çocuklar bazen haliyle iki dili de bildikleri için Türkçe cümlenin içinde İngilizce kelime kullandıklarında veliler tarafından uyarılıyorlar.
Ben de bu sebeple aslında bu yapılan araştırmanın sonucu velilere bunu yapmanız gerekmiyor.
Çocuklar bu dili karıştırdıklarında da bir problem yaşamıyorlar diyebilmek istedim.
Onu da diyebilmiş oldum çünkü çocuklar bize göre çok daha zeki davranıyorlar.
Bize göre çok daha güzel ayırabiliyorlar o dilleri birbirlerinden.
Ve beyinlerinde küçük küçük odacıklar var böyle.
Her oda içerisinde bir tane dili barındırıyorlar.
Başta zannediyorlar ki her bildikleri kelime bir dile ait ama zamanla empati yetenekleri artıyor.
Empati yetenekleri arttıkça bakıyor ki Saadettin'le Türkçe konuşabilirim ama Fatma Nur'la konuşamam.
Fatma Nur anlamıyor diyor. Ve bu empati yeteneğinin gelişmesiyle birlikte çocuk bunları pek âlâ ayırabiliyor.
Bir cümle içerisinde iki farklı dili konuşmasında bir sakınca olmadığı ortaya çıkıyor yani.
Bu çok güzel bir araştırma.
Peki bu araştırmaları yaparken çocuklarla konuşuyor muydun yoksa velilerle mi konuşuyordun?
Velilerle anketlerimiz vardı.
Nasıl eğitiyorsunuz çocuklarınızı?
Evde kaç saat hangi dile maruz kalıyorlar?
Çünkü onları da öğrenmemiz gerekiyor.
Ama asıl baktığım konu çocukların kendi deneylerimiz.
Yani deney demek istemiyorum.
Oyunlarımız vardı. Bu oyunlardan çıkan sonuçlara baktım ben.
Peki bunu araştırırken bir psikolog ya da...
Bir psikodrama merkezi ya da bir kurumdan yardım aldın mı yoksa tek başına aslında sohbetle evlere gittin mi ya da nasıl olduysa proses?
Şöyle bu araştırma zaten pedagoji yani dil, bilim ve pedagoji alanlarının, fakültelerinin bir araya gelip çıkarttığı bir araştırmaydı.
O yüzden zaten oyunların temelinde, anketlerin temelinde her zaman bir psikolojik danışmanlık sonucu ortaya çıkmış oyunlar ve anketler vardı.
Ben bu anket ve oyunları aldım ve elimde bir küçük valiz vardı.
Valizin içine bu oyunlar, işte çünkü bebeği var, yok çekmecesi var, ilginç ilginç oyuncaklar var.
Bu oyuncakların hepsi bir valizin içerisindeydi.
Bir valizle ben beni kabul eden velilerin evlerine gidip çocuklarla oyunlar oynadım.
Bunların ses kayıtlarını aldım.
Ondan sonra da alıp bunların hepsinin transkripsiyonunu yapıp değerlendirdim.
Of çok güzelmiş ya.
Aslında bu konu üzerinde konuşmayacaktık.
Senden bahsedecektik biraz ama çocuk deyince bir anda şey oldu.
Çok özel ilgi alanıma girdi.
Son bir soru daha sorayım bununla ilgili.
Peki mesela annesi babası Türk ya da annesi babası Hollandalı neyse.
Ya da işte İngiliz ya da Fransız neyse buraya göç etmiş.
Ama burada bir şekilde okulda Hollanda'cı öğrenen bireylerde oluyor.
Ve bu bireylerin kısmen çoğu...
aileleri Hollanda'ca bilmiyor.
Sadece çocuklar okulda Hollanda'ca öğreniyor.
Ve aileler sadece onlarla kendi dillerinde konuşabiliyorlar.
Örnek veriyorum. Türkiye'li aileler Türkçe konuşuyorlar.
Bir de İngilizce konuşuyorlar.
Ve Hollanda'ca bilmiyorlar.
Ama çocuklar okula gittikleri andan itibaren Hollanda'ca öğreniyorlar ve her şey Hollanda'ca dönüyor.
Bununla ilgili bir araştırma ya da bir şey, bir konu ya da ya şöyle bir makale var, şuraya bak dediğim bir şey olur mu?
Çünkü ben şimdi her pazar çocuklarla çalışıyorum ya burada.
Ve mesela bu o ailelerin Sanırım en çok korktuğu ya da en çok böyle hani kaygılandığı durumlardan biri.
Mesela geçen işte Merve ile konuştuk.
O da bununla ilgili bir korkudan bahsetmiyor ama hani bazen onu anlayamamaktan ve onu anlayamayacağındaki endişesinden bahsetmişti.
Ve bu çok anlaşılabilir bir şey.
Mesela bu konuyla ilgili var mı söylemek istediğim bir şey?
Eğer hani hangi makaleleri okuyabileceğini veya bunun hakkında daha çok soracağın sorulara daha çok cevap arıyorsan benim danışmanım Elma Blohm vardı.
O da Utrecht Üniversitesi'nde.
Bu araştırmanın başındaki profesörümüzdü.
Onun yazılarının hepsi bu konularla ilgili ve özelinde de Türkçe ve Hollanda'ca öğrenmekte olan çocuklarla ilgili.
Onun yazılarını okumanı tavsiye ederim.
Akıcı da bir dili var. Güzel.
Ama onun dışında eğer benim fikrimi soruyorsan bu konuyla ilgili çocukların iki dili öğrenip bunu bir şekilde yani Aslında çok hemen spoiler vermiş olacağım ama kaygılanacak hiçbir durum yok bu aşamada.
Sadece iki dille birlikte büyümesini istiyorsak bu çocukların, iki dile de maruz bırakmak zorundayız.
Yani bir bayram geldiğinde, seyran geldiğinde Türkiye'ye gidip çocukları zoraki babaannelerimize, dedelerimize Türkçe konuşturmak zorundayız.
Diğer türlü bu çocuklar burada sadece anne ve babadan duyunca bu dili Türkçeyi kaybetmek aslında yatsınamaz bir durum yani.
Her türlü kaybedersin.
Bugün bile ben şu yaşımda komple bırakayım Türkçe konuşmayı.
Kendimi şu an işte yaşıyorum aynı şeyi ya da gittiğim herhangi bir sosyal etkinlikte yaşıyorum.
Burada tiyatroya geldiğimde ben kendi repliklerimi çeviremiyorum.
Ağzımdan çıkmıyor yani. Ana dilim ama çıkmıyor.
O yüzden maruziyet çok çok önemli.
Evde çocukların Hollanda'cayı hiç konuşmuyor olup Türkçe konuşmaları velileri kaygılandırmasın.
Okula gidip sadece Hollanda'ca konuşuyor olmaları da kaygılandırmasın.
Yeter ki ikisine de tam 50-50 yapmak çok mümkün olmasa da oranları birbirine yakın tutup ikisine de maruzluk sağlayabilirsek çocuklar pek âlâ onları beyinlerinde ayrıştırıp çok güzel dil öğrenirler.
2 bile 2 değil yani 3, 5, 10, 20 sınırsız bunun sayısı.
Güzel. Şöyle de bir kaygı var ama gerçi bunun bizle ya da seninle bir alakası yok sanırım.
Veliler kendileri iletişim kurmaktan da çok çekiniyorlar.
Peki mesela şey gibi bir araştırmaya hiç denk geldin mi?
Ya da biliyor musun?
Benim örnek veriyorum çocuğum şimdi Hollanda'cı konuşuyor ama ben konuşamıyorum.
Ve kafamda da sürekli şu var.
Ben bu yaştan sonra bu dili nasıl öğreneceğim?
Ve bu çocukla aslında temelde öğrendiği dilde ilgili çok iletişim kuramayacağım.
Ve ben acaba kendim bunu nasıl çözebilirim?
Dil öğrenmek mi buradaki sorun yoksa bir önemi yok.
gibi bir şey. Bilmiyorum hiç böyle bir şey böyle bir sorunla karşılaştım ya da böyle bir şey duydum ya da bunlarla ilgili bir şey var mı aklımda söylemek istediğim.
Ya ben, tabii ki ben ve kardeşim çok küçük yaşlı değiliz ama ben ailemle birlikte yaşıyorum bu ülkede.
Yani birlikte yaşamasak da ailem de burada.
Benim annem babam 50-51 yaşlarında insanlar ve buraya geldiklerinde de 45 yaşlarındalardı.
İkisi de benden daha iyi Hollanda'ca konuşuyor şu an.
O yüzden dil öğrenmenin, hani çok klişe bir laf ama dil öğrenmenin yaşı yoktur, eğitiminin yaşı yoktur.
Dil öğrenmenin gerçekten yaşı olmadığı için insan dil öğrenmek istemiyor olabilir.
Buna da sonsuz saygı gösteriyorum ama şu an dil mi öğreneceğim?
kaygısına giriliyorsa bir insan çocuğu olsun olmasın girmesin öyle bir kaygıya.
Bence kesinlikle öğrenilebilecek bir şey.
Bunu Hollanda'ca bilmeyerek söylüyorum.
Ama çocuklarıyla bu kaygıya girmeleri çok doğal olmakla birlikte ana dilleri var hala mevcut ve bununla konuşabiliyorlar, bununla iletişime geçebiliyorlarsa yani yeni bir dil öğrenmeleri gerekmiyor cümlesini
kullanmak istemiyorum. Bence yeni bir dil her zaman öğrenilmeli.
Ama eğer buna gerek duyulmuyorsa evde çocuğu çok yüksek derecede Türkçe'ye maruz bırakıp Onların Hollanda'cı öğrenmelerine de engel olmayacak şekilde yetiştirilebilirler.
Ama onların Hollanda'cı dünyasını da bence duymak çok önemli, kıymetli.
Çünkü bir dil bir insan olayına geliyor.
Kesinlikle evet. Her bildiğimiz yeni, hatta şöyle bir şey de varmış.
Çok özür dilerim konudan konuya atlıyorum ama.
Her yeni öğrendiğimiz dille bizim yeni bir karakterimiz de açılıyor.
Ben Türkçe'de böyle bir karaktere sahibim ama İngilizce konuştuğumda aslında arkadaşlarım belki beni farklı tanıtırlar sana mesela.
Çünkü her yeni öğrendiğimiz dille yeni bir kültür yükleniyor bizim vücudumuza, bünyemize ve her yeni kültür yeni bir karakter çıkartıyor ortaya.
O yüzden çocuğunuz, siz Hollanda'ca bilmeyip çocuğunuz Hollanda'ca biliyorsa onun çok büyük bir karakterinden bence noksan kalır insan.
Bu bir araştırma sonucu değil, bu benim şahsi fikrim.
Doğru ya, evet. Bence onu edinmek lazım yani.
Teşekkürler, şey gibi oldu. Bir anda bu çocuk ve dille gelince içimdekileri hızlıca sorup dökeyim istedim.
Ne demek? Yani ama sizinkiler de bir örnek değil Fatma Nur, sizinkiler çok zeki ya.
Yani hani çok çalışkan insanlar.
Babana hangi şarkıyı söylesek pat diye çalıyor adam bağlamayla.
Çok komik yani hani bağlamayla her şey çalınmaz gibi bir algı vardı herhalde bende.
Yani Şenlik'te Ahmet Kaya'dan Kufu'ya kadar adam her şeyi çaldı.
O kadar komik ki yani hani.
Babam gerçekten benim için de hani çözülmeyecek sorun yoktur cümlesinin tam tanım olarak karşılığı yani bu bağlamadan örnek verdik gerçi ama genel olarak öyle babam.
Öyle öyle yani hani olur olur hallederiz yani bir kere prova yaptılar hep beraber olur olur hallederiz falan hepsi böyle bir anda oturuyor olur olur hallederiz babam.
Abi yani hani ben bir de böyle bakıyorum hiçbir şey de anlamıyorum ya.
Yani böyle durup bakıyorum provada bir saat.
Ben gideyim falan dedim. Olur olur sen git falan dediler.
Biz hallederiz. Öyle dediler yani hani beni dehlediler.
Peki birazcık kendinden bahset ya Fatma Nur.
Hani neler yapıyorsun burada?
Burası senin için bir göç gibi oldu aslında herhalde.
Çünkü üniversiteye geldin ve sonra bir şekilde burada yaşamaya karar verdin ve burada kaldın.
Biraz bu süreçlerden bahseder misin?
Yani üniversite iki yıl mıydı?
Evet yüksek lisansın iki seneydi.
Ben biraz uzattım.
Bitince ama burada kalıyorum dedin artık.
Evet çünkü iş bulmuştum.
İşe devam edebildiğim için de kalabildim.
Peki yani nasıl geçti üniversite senin için burada?
Sonuç itibariyle hani şey bir algımızda var ya.
ODTÜ'de okuduysan her yerde iş bulursun.
Hani Boğaziçi'nde okuduysan her şeyi yaparsın.
İşte oyunculuk okuduysan hiçbir şey yapamazsın.
Ama hani şey gibi de bir algımız var.
Böyle hani okulların değerleri.
Bence bu bir gerçek de bir yandan da.
Ama hani senin öyle çok bilinmeyen bir üniversitede okuyup.
Kesinlikle. Yani şu anlamı ama hani öyle bir yerde okuyup.
Sonra buraya gelmek, burada okumak, burada kalmak.
Bu bir anda baktığında grafik olarak çok yükseklerde görünen bir şey ya.
Hani neydi seni burada kalmaya ve burada okumaya iten en çok şeylerden biri?
Sen keşke bir de benim lisemi görseydin o zaman sadece.
O neydi? Harşit Anadolu Lisesi artık mevcut değil Gümüşhane'de.
Ufak ufacık tefecik böyle tatlış minnoş bir 100 tane öğrenciden falan ibaret.
Gerçekten. Yani oradan çok güzel işler yapan çok güzel arkadaşlarım oldu.
Lütfen aklınıza yanlış bir şey gelmesin ama benim için Kırıkkale'den çıkmak bir olay değil de Harşit'ten çıkmış olmak aslında bir olaydı yani.
Yani evet lisede çok kötü bir şey değil mi?
Düz liseydi. Adının Anadolu olduğuna yalancıktan Anadolu yani.
Sonradan Anadolulaştırılmış aslında hiç anası dolu olmayan bir liseydi yani.
Ama şöyle Kırıkkale'den çıkıp ben tercüman olmayı çok istiyordum.
Tercümanla yani lise boyunca tercüman olmayı çok istiyordum.
Lisansa başladım böyle öle öle okudum okulu gerçekten hatta hala söylerim hani deselerdi ki 4 sene aynı eğitim ölene kadar her 4 senede bir başa sarıp sarıp alacaksın.
Kırıkkale'de okurdum ben 4 sene 4 sene ölürdüm yani orada öyle.
Tabii ki öyle bir durum olmadığı için öğrencilik hayatımı nasıl uzatabileceğime bakıp dedim ki bunu yüksek lisansla taçlandırmalıyız.
Ama yüksek lisans o sene Kırıkkale'de yoktu.
Yani bizim bölümümüzde Kırıkkale Üniversitesi'nde yoktu.
Öyle olduğu için de o zaman biraz Kırıkkale'nin dışına Ankara'ya, Hollanda'ya, Almanya'ya falan bakalım dedim.
Nasıl bir dışsa o bakalım.
Hollanda'ya başvurup kabul aldık.
Yani tabii ki Türkçe tercümanlığı buralarda okuyamayacağım için.
Yüksek lisansı biraz daha dil bilim alanında olsun en azından.
Biz bu tercümanlığı nasıl yapıyoruz?
Bu dil nereden geliyor? Bu aradaki iletişimi biz nasıl kuruyoruz o zaman diye onu araştırmak istedim.
Hatta lisansı yapıyorken gazeteciliğe fazlasıyla yöneldim.
Gazeteciliğe yönelmenin sonucu dedim ki ben belki spikerlik yapabilirim ya da dublaj yapabilirim.
Altyazısını, dublajını çevirdiğim filmlerin seslendirmenliğini kendim yaparım.
Ümidiyle biraz daha medya kısmına yönelmiş oldum.
Aslında ortaya karışık bir şeyler yaptım yani.
Buraya gelmek tabi ki dil bilim alanında yüksek lisansa kabul edilince dedim ki Hollanda'da dublaj sanatçısı olabilir miyim?
Çok yüksek bir ihtimal değil.
Haber spikeri olabilir miyim?
Büyük ihtimalle olmaz dedim. Radyoda sunucu olabilir miyim?
O da olmaz ama en azından akademisyen olurum dedim.
Şu an akademisyen değilim ama en azından ilk adım atılmış oldu yani.
Evet evet. Şu an ama akademisyen de değilim.
Yani hani bu süretteyim hala.
Peki kaç dil konuşabiliyorsun?
Konuşabilme açısından 3 dil konuşabiliyorum.
Yazı, idrak, okuma konusunda da 4 dille sahibim diyebilirim.
Neler onlar? Türkçeyi sayabiliyor muyum içine?
Say. Tamam. Türkçe, İngilizce, Hollanda'ca, Fransızca.
Vay be. Havalı.
Evet. E sen Hollanda'ca çeviri de yapıyorsun ya Fatma.
Hollanda'ca çeviri yapabilirim.
Hollanda'ca biraz konuşabilirim.
Biraz değil aslında birazdan biraz fazla konuşabiliyorum.
Peki Türkiye'de hiç dublajla ilgili bir şeyler yaptın mı ya da seslendirmeyle ilgili?
Yani şöyle aktif bir şekilde bir yerde yayınlanmış bir şey yapmadım ama kendi çapımda birkaç bir şey yapmış bulundum.
Stajım esnasında yaptım.
Onun dışında başkent akademisi vardı Ankara'da.
Başkent akademisinde önce diksiyon ondan sonra dublaj ve spikerlik eğitimleri aldım.
Peki bize 26 Ekim...
Saat 3'te Amsterdam Kraya'da Cimri oyunu var diye seslendirme yapar mısın şimdi?
Nerede yazıyor? Yazmıyor.
Bizim oyunun afişi var şu an burada.
Ama hani tarih yazmıyor.
Bir yapsana azıcık eğlenelim.
Ne dedim? 26 Ekim.
Oyunun var ya senin. Oyunun var.
Tarihi anlamı için. 26 Ekim saat 3'te Kraya'da Cimri oyunu.
Evet Amsterdam Kraya'da.
Tamam. Şu an heyecanlandım zannedin.
Niye böyle yaptın? 26 Ekim Amsterdam Kreya'da saat 3'te cimri oyunuyla seyircilerimizin karşısındayız.
Havalı ya. Peki okulda diksiyon dersi falan alıyor muydunuz?
Yok. Üniversitede yoktu değil mi böyle bir şey?
Üniversitede ama dublaj ve altyazı üzerine çeviri eğitimi aldık.
Peki kaç yıldır buradaydın?
6 seneyi biraz geçti.
6 küsür sene.
Peki ilk geldiğinde buraya seni ne şaşırttı Fatma?
Neye çok şaşırdı? Okul olabilir, insanlar olabilir.
Hani neydi burada seni şaşırtan şey?
Tabii ki önce Herşit sonra Kırıkkale olması sebebiyle eğitimin zorluğu çok şaşırttı mesela.
Bununla birlikte eğitimin bu kadar zorlayıcı olup aslında bu kadar bize bütün imkanların sunuluyor olması çok şaşırttı.
Kırıkkale Üniversitesi'ndeyken bize...
Bu hoca bu adam işte dil bilimin yok tercümanlığın bilmem neyin babası diye tanıtılan insanlar tarafından bizlere ders verilmesi çok şaşırttı mesela zamanında.
Eski hocalarımızdan bir tanesinin işte bize getirdiği bir makale vardı Kırıkkale'de.
Ted Sanders diye bir adam yazarı dedi ki bu adam işte dil bilimin babalarından bilmem nesi şöyle böyle abartılı abartılı anlatıldı.
Ben geldim yüksek lisansın ilk senesi Ted Sanders benim...
Hocam geldi adam işte limonata falan getirirdi böyle odasında.
Çok samimi bir ortam olurdu.
Bizde tabii ki böyle ünlü ünlü anlatılan insanların çok relaks ortamlarda çok sakin insanlar olduklarını görmek çok şaşırttı.
O hiyerarşik farkın bu kadar aslında büyük olmadığı hatta o kadar da önemli olmadığını görmek çok şaşırttı.
Marketlerin akşam 5'te 6'da kapanması aşırı şaşırttı sadece.
Çok rahatsız etti.
Bir de ben Friesland'da yaşıyordum ailemle birlikte.
Her yer 5 oluyor bir tık yok yani koridorda.
dışarıda insanlar sokakta falan yok.
Bu tür şeyler çok şaşırtmıştı mesela.
Okulda bir hiyerarşi olmaması gibi bir şey vardı değil mi?
Kesinlikle. Aşırı hem de.
Ya şöyle bir şey söyleyebilirim ben.
Ben bu konuda ben de üniversitedeyken çok şanslı hissediyorum.
Bizde de öyle bir hiyerarşi yoktu.
Oyunculukta. Ama ben herkesten duyduğum işte hocanın kapısına gidemezsin.
İşte bilmem ne. Yani benim Zerrin hocanın yani bölüm başkanının odasında filtre kahve makinem vardı.
Çaycım vardı. Sağ olsun.
O da çok minnoş, çok tatlı bir insan.
Giderdim ben. Kahve demlerdim.
Kahve içerdik. Gürhan hocamız vardı.
Oyunculuk hocamız. Onunla Türk kahvesi içerdik.
Sohbet ederdik. Gerçi Gürhan hoca yani sert de öyle.
Herkeste çok şey yapmazdı ama biz böyle arkadaş gibiydim ben çok hocalarla.
O yüzden kendimi çok şanslı da hissediyorum.
Ama arkadaşlarımdan duyduğum hep böyle nasıl yani hocayla beraber kahve mi içiyorsunuz?
Evet. Ne bileyim. Hani bu normalmiş gibi geliyordu.
Bu hiyerarşi burada kimle konuşsak hep herkes ortalama aynı şeyi söylüyor.
Bu hiyerarşinin burada olmuyor mu oluşu hiç alışık da olmadığımız bir şey ya.
Tabii ben yüksek lisansın ilk senesi derslerden bir tanesine geciktim.
Ve çok geciktim yani böyle yarım saat falan geciktim.
Utandım dedim ki en azından mola versinler molada gireyim derse hani kapı çalıp girmeyeyim falan diye molaya kadar kapının önünde bekledim.
Molayı verdiler içeri girdim hoca dedi ki sen burada mıydın dedi.
Buradaydın da gecikmiştim dedim.
Niye girmedin dedim ki molayı bekleyeyim hani bölmeyeyim dersi dedim dedim.
Sen de buraya eğitime geliyorsun dedi benim işim sana ders vermek senin işin dersi dinlemek dedi.
Gelmişsen girersin dedi ve böyle kızarak söyledi.
Ve bunun aslında çok çok çok aksi yaşanır Türkiye.
Yani en azından benim okulumda çok yaşanıyordu çok aksi yaşanıyordu.
içeri girmişse hocadan önce şey sonra girmek söz konusu filan değildi yani bir ara.
Bunun bu kadar ağır geldiği bir ortamda ben dersi bölmeyeyim aman sakın sesim çıkmasın çıtım çıkmasın diye bekliyorken kadın dedi ki benim işim sana ders anlatmak gireceksin dedi.
Yani ben bunun için para kazanıyorum demişti mesela.
Abi evet. Şimdi bu da hiyerarşiye giriyorsa bizde var tabi.
Derse 5 dakika geç kalırsan hayatta giremezsin yani.
Bir de zorunlu dersler var bizde.
O derslere zaten 3 kere gelmezsen.
Git sen. Nefili nefalim.
Seneye görüşürüz. Gelmesen ne olur.
O çok güzel bir şeymiş.
İlk defa duydum bunu. Peki burada bir şekilde yaşamaya karar verdin ya.
Burada... Yaşamaya karar verdirten şey ne oldu sana?
Hani bir tek iş miydi yoksa Türkiye'de de iş bulabilir miydin?
Türkiye'de de iş bulurdum.
Türkiye'de şu an iş bulmak sürecine girmek ister miydim?
Galiba istemezdim. Dürüst olmak gerekirse.
O sürecin akranlarım, arkadaşlarım, akranlığım olmayan insanların o sürecin onları ne kadar yıprattığını görüyor ve biliyorum.
Hani dağına göre kara...
Bakılacak olursa benim de dağım bu kadarmış.
Hani bana da bu kadar kar nasip oldu.
Ama Türkiye'de iş bulabilir miydim?
Bulurdum. Burada niye kaldım?
Galiba burada artık o kurduğum sadece sosyal değil.
Kendim için kurmuş olduğum hayatı çok sevdim.
Kurulu düzenimiz var olayına gelecek ama kurduğum düzen beni çok mutlu etmeye başladı.
Ve bu çok yakın tarihte oldu aslında.
Yani ben kalmaya karar verdim değil.
Kalıyordum ve kalmaya devam ettim aslında.
Ve çok yakın bir tarihte Temmuz.
Dedim ki oha ya ben çok mutluyum dedim.
Ve böyle çok çok ani gelen bir his oldu benim için.
Ne kadar mutlu olduğumu gördükten sonra da tatil için Türkiye'ye gittim.
Çünkü şu ana kadar şeydi.
Türkiye'ye tatile gidiyoruz, geliyoruz.
Tamam görüyoruz. Çok iyi, güzel.
Ama geri burada bir hayat var.
Şu an şeydi burası çok güzel.
Bir Türkiye'ye gidelim, arkadaşlarımızın düğünü yapalım.
Sonra koşa koşa geri gelelim, hayatımıza devam edelim duygusu vardı.
O duyguya bu kadar zaman sonra sahip olmak çok şanslı hissettiriyor.
Güzel ya. Yani ortalama aynı şeyleri hissediyoruz sanırım hepimiz.
Ve artık çoğu arkadaşım...
Tatile Türkiye'ye bile gitmiyor daha pahalı diye.
Doğru. Yunanistan'a falan gidiyorlar yani.
Peki üniversiteye gelirken ya da buraya gelirken ya da şu an yaşarken hayal ettiğim bir şey var mıydı Fatma Nur?
Şöyle bir şey hayal ediyorum aslında.
Hayal ederek geldim. Ve o hayal ederek geldiğin şey vardıysa gerçekleşti mi?
Aslında hayal diye söylediğimiz şey hani ben daha kötüsünü bekliyordum diyeyim.
Aslında olumlu açıdan beklediğimi bulmamış bulundum.
Tabii ki daha farklı bir hayat bekliyorsun.
Bir de bu benim ilk yurtdışı tecrübem değildi.
Ben çocukken de farklı ülkelerde yaşadım.
Biraz ona güvendim. Dedim ki biz bunu yaparız dedim.
Öyle olmadı tabii ki gelince.
Çünkü artık yetişkinlik hayatına gelinmişti ve önceden sosyalleşmek çok kolaydı.
Öğrenciyi alıyorsun, okulun ortasına atıyorsun.
8 yaşındaki çocuğu arkadaş edinmemesi söz konusu değil yani.
Ama 21-22 yaşında bir yaren edinmek, bir arkadaş edinmek kendine öyle çok çabuk sınıfın ortasına atılmak gibi kolay bir şey değil.
O yüzden de ben zorlandım ilk geldiğimde.
Beklentilerim neydi? Çok aşırı olumlu bir beklentim yoktu.
Gider okuruz. Sonra istersek bir doktora yaparız.
Yapmazsak da geri döneriz.
Belki burada yaparız falan gibi beklentilerim vardı.
Geldim ve çok yakın tarihte bile olmuş olsa da olumlu şekilde devam etti.
Yani beklentilerimi hayır karşılamadım.
Peki üniversitedeki ortam...
Sonuçta böyle bitirip gelmişsin ya ortalama aynı yaş grubunda insanlarsınız değil mi geldiğinde?
Nasıl bir fark vardı?
Şöyle öncelikle hiçbir arkadaşım Kırıkkale mezunu değil ama Oxford mezunuydu.
Cambridge mezunuydu.
Gerçekten mi? Tabii ki buradaki arkadaşlarım çok şahane okullardan mezun olup gelmiş insan.
Benim de okulum çok şahane. Öncelikle ama...
Sport değildik yani Kırıkkale olarak.
Ama kampüste tabii ne yapıyorduk?
Doğal yaşam, inekler, koyunlar.
Lütfen, lütfen. Bizim kampüsümüz öncelikle çok güzeldi.
Buranın mesela Utrecht'in kampüsü dahi yok.
Gerçekten Oxford'dan Cambridge'den insandan mı vardı?
Tabii ki sınıf arkadaşlarımız çok...
Hollandalı mıydı? Yok bizim sınıfta çok az Hollandalı vardı.
İki tane falan Hollandalı, iki üç tane Hollandalı öğrenci vardı.
Geri kalan herkes Fransız, İngiliz, Hint uyruklu yani ilginç farklı ülkelerden gerçekten toplama kampı gibi ortaya karışık bir sınıftık.
Her biri birbirinden şahane insanlardı.
Çok mutlu oldum. Hayatımda hiç görmediğim bir sınıf ortamıydı gerçekten.
Ben hiç bu kadar çok farklı insanın bir araya gelip bu kadar birbirine bayılabileceğini zannetmezdim.
Çok ilginç bir şey. Ben diyordum ya 4 sene Kırıkkale'yi üst üste, üst üste, üst üste okurdum diye.
Yüksek lisansı da 2 sene üst üste, üst üste, üst üste okurmuşum aynı insanlarla.
Aynı şeyi lise ve üniversite hayatım için söyleyemeyeceğim.
Ama şey anlamında sınıf arkadaşlarım açısından.
Ama kesinlikle yüksek lisansdaki arkadaşlarım çok kıymetliydi benim için.
Şanslıyım mısın? Ben meslek lisesinde okudum.
1200 küsür erkekle beraber 4 tane kız öğrenci arkadaşımız vardı gemi bölümünde.
Güzel. Çok güzel. Sonra üniversitede konservatuara gidiyoruz.
Ah işte sanat ortamları harika, ortamlar falan.
Bizim sınıf meslek lisesi gibiydi yine.
15 kişiydik galiba sınıfta.
10 tane erkek vardı.
Halı sambaçları falan yapıyorduk yani.
O kadar erkek ortamıydı.
Çok seviyorum üniversitedeki arkadaşlarımı da.
Ama şey çok komikti yani. Bir anda Oxford, Cambridge falan deyince bizimkiler de işte hani Kartal'dan geliyordu.
İşte biri... Benim sınıf arkadaşım çok azimli insanlar.
Burak vardı sınıf arkadaşım.
Bizim okul Maltepe'deydi. Burak haftanın beş günü Esenyurt'tan geliyordu.
Mesafeyi bana anlatmak zorundayım.
Üç buçuk saat. Yani seni Frislant'tan geldiğinden bir tık daha uzun.
Ve gelip gidiyordu.
Ve ömrümde gördüğüm en iyi yalancıydı.
Mesela arıyorduk.
Hoca soruyordu işte nerede Burak?
Uzak yoldan geldiği için herkes tolerans sağlıyordu.
Nerede Burak? Arıyorduk. Neredesin? Kadıköy'deyim şimdi iniyorum diyordu ama metrobüsün sesi geliyor.
E sen yurt durağındasınız falan böyle.
Çok da iyi bir yalancı değilmiş o zaman.
Çok iyi insan.
Hani öyleydi bizim ortamlar.
Peki sen Friesland'da mı yaşıyorsun Fatma Hanım?
Yok ben Ütrek'te yaşıyorum şu an.
Peki burada başka neler yapıyorsun?
Sosyal bir şeyler yapıyor musun? Okul dışında, şu anki çalıştığın işin yeri aynı mı?
Mezun oldun, neler yapıyorsun? Şu an mezun oldum.
Bir radyoda editör yardımcısı olarak çalışıyorum.
Hollanda'ca yapmaya çalışıyorum bu işi.
Şu ana kadar da yapabiliyorum.
Son 3 aydır, bunun 1 ayı Türkiye'de olmak şartıyla son 3 aydır bu işi yapıyorum.
Henüz kovulmadım. Henüz Hollanda'ca bilmediğimde kimse tarafından anlaşılmadı.
Bakalım, gidiyor böyle. Bazen zaman zaman radyo yayınlarına beni alıp beni konuşturuyorlar.
Böyle yazık garibana da bir konuşsun hadi falan deyip böyle beni araya bir atıyorlar.
Ama onun dışında gelen gazete haberlerini ön editleme, ön düzenlemesi bana veriliyor.
Ben kontrol ettikten sonra sevgili danışmanım Aryan'a uzatıyorum ve o da son imzasını atıp gazete yayınları, televizyon haberleri, radyo haberleri veya normal konuk ağırlama gibi işlerimizi
yapıyoruz. Bunun dışında sosyal aktivite olarak orkestrada keman çalıyorum.
Friesland'da bir orkestra, Amsterdam'da bir orkestra ve Leiden'da bir farklı orkestra olmak üzere üç farklı orkestrada keman çalıyorum.
Bunları amatör olarak yapıyorum ama fazlasıyla eğlendiğim, bana çok iyi geldiğini hissettiğim bir sosyal etkinlik benim için.
Onun dışında da çok sevgili arkadaşlarımla birlikte Kumpanya'da tiyatro yapıyorum.
Aslında ona başlayalı çok olmadı, bir sene oldu.
Geçen fark ettim. Atölyelerimiz başlayalı bir sene olmuş.
Tabii oyunlara başlayalı.
Ne zaman başladık?
Mayıs'ta başladık. Mayıs'ta başladık.
Yani oyuna Mayıs'ta başladık.
Provalara Ocak gibi başladık. Nisan sonunda o ilk oyunu oynadık değil mi galiba?
3 Mayıs'ta oynadık.
3 Mayıs'ta oynadık. Tiyatroya eğer girecek olursak yepyeni bir podcast bölümü haline gelmesi gerekiyor.
Çünkü benim için gerçekten çok...
Belki şu an orkestradan biraz daha önde tuttuğum bir sosyal etkinlik benim için.
Kendimi çok rahat hissettiğim, özgüvenimi çok fazla sulayan bir etkinlik benim için.
O yüzden ben çok mutluyum.
Hem Hollandalı bir sosyal ortamım var, orkestra bunun hepsi.
Normal uluslararası fazlasıyla İngilizce konuşmak zorunda kaldığım bir ütürekli arkadaş ortamım var.
Aynı zamanda doya doya kendimi hissedebildiğim, yaşayabildiğim, aynı zamanda da Türkiye'yi özlememi, hasretimi bir tık da olsa giderebildiğim kumpanya gibi bir ortamım var.
Ya teşekkürler. Peki hangi, ilk önce o soruyu sorayım.
Hangi gazete ya da radyo programında çalışıyorsun?
Adı ne? Aymland Ayn. Bir bölgesel bir şey mi bu?
Evet. Sust, Barn ve...
Bunskoten diye şu an telaffuzunu tam yapamadığım 3 farklı yerel yani küçük ilçe diyebileceğimiz yerlerin toplanıp haberlerinin yapıldığı çok yerel ufacık tefecik tatlış bir radyo
kanalı. Çok tatlı ya güzel.
Senin bilmiyorum konuşamıyorum ya da Hollanda'cam yok dediğin Hollanda'ca büyük ihtimalle yani.
Ya var şöyle sen dedin sohbet edebiliriz ama hani nasıl bir hale geldi bilmiyorum.
Tabii ki burada çalışmaya başladıktan sonra çok hızlandı.
Maruziyet dediğimiz olay mesela dil bilimi okuyup mesela ikinci bir dil nasıl öğrenilir üzerine bir sürü teori var.
Ben kitap açıp öğrenemem yani yok öyle bir yeteneğim yok.
Gramerle çalışıp öğrenemiyorum arkadaşım olmuyor ama beni...
3 ay boyunca Hollandalı bir adamın yanına koy.
3 ay boyunca başka hiçbir girdi olmasın.
Ben 3 ay sonra ana dilim gibi konuşabilir hale gelirim.
Bence herkese de bu böylesi daha kolay olur gibi geliyor bana.
Bana da öyle geliyor ya. Beni de Hollandalı bir hanımefendinin yanına koyarsan 3 ayda ben de öğrenirim.
Şaka yaptım. Kesinlikle şaka yaptım.
Akşam evde sopa var. Peki orkestra dedin ya orkestra...
Biraz yavaş yavaş sonlara gelelim çünkü bayağı süre geçiyor.
Türkçe bir orkestra mı, international bir orkestra mı?
Yok, Hollandalı bir orkestra.
Ne çalıyorsunuz, neler çalıyorsunuz?
Genellikle yani hepsi klasik parçalar oluyor.
Friesland'daki, hep İngilizcesi geliyor aklıma, Friesland'daki orkestra şefimiz Beethoven'la kafayı bozmuş durumda.
her sene ısrarla Beethoven'i çaldırıyor.
Ben de artık seve seve çalıyorum çünkü yani ya seve seve ya.
O yüzden bir şekilde Beethoven'la bir haşır neşirlik söz konusu.
Leiden'de biraz daha özel yani şey Leiden'daki orkestra üyelerimizin kendi yaptıkları besteleri çaldırtıyorlar.
Çünkü orada biraz daha öğrenci var.
Biraz daha öğrencilerin duyulmasını istiyorlar.
O yüzden onların yazdıkları kendi parçaları çalıyoruz.
Benim beste yazmak gibi bir yeteneklerim olmadığı için ben önüme gelen notayı çalıyorum sadece.
Ben şunu merak ettim aslında.
Hani Arap şükrüden bu şehir beni boğuyoru çalabilir misin?
Çalarım. Biraz dinlemem lazım.
Çalarım. Ben söylemek isterdim ama şu an söylemeyeceğim kayıttayken.
Çok havalı ya. Yani sizin ailede ama herkes müzisyen.
Ben onlar kadar değilim.
Ama babamla Yusuf fazla fazla evet.
O ikisi manyak ya. Onlar çok iyi çalıyorlar.
Yani böyle hani böyle Ege ile işte sohbet ettik sonrasında.
Nasılsın? Nasıl geçti prova diyorum.
Ege böyle diyor. Abi diyor ne zaten yapıyor herkes diyor.
Hani çok ilginç bir ekip diyor yani.
Hani böyle herkes her şeyi çalabiliyor.
Herkes her şeyi kimse itiraz etmiyor.
Hemen yapılıyor falan. Dedim ki yani bilmiyorum yani.
Her şey çok ilginç ve sizin hali çok ilginç o konuda ya.
Bir de ben anneme es geçmek hiç istemem.
Bu konularda müzik denince hiç annemin adı geçmiyor ama annem çok güzel dans eder.
Yani biz çalarız annem oynar.
Öyle bir durum. İşte ben de oynarım.
Çok güzel. Ben de oynarım.
Ben annenin oynarım. Ben yani söylerim.
Herkes çok sarhoşsa söylerim.
Dinleyebilecek potansiyeldeyse herkes.
Ondan sonra ben de iyi dans ederim.
Roman havası oynarım yani. Güzel.
Peki yavaş yavaş sonlara doğru geliyoruz.
Buralara şimdi gelirken büyük ihtimalle üniversite diye geldin.
Nasıldı senin için bu geliş süreci?
Yani gelirken standart sorumuza gelelim.
Bavulumda ne getirdin?
Bavulumda aslında çok fazla yük getirdim ben.
Ben çok anılarıma böyle yapışıp geldim buraya.
Bavulumda sadece ve sadece geçmişe dair çok sevdiğim insanları getirmek istediğim için onların anılarını taşıyıp getirdim.
Ve bunlar ne yazık ki demek zorundayım bana çok yük oldular.
Yık olmaları arkadaşlarım değil asla ama o anıları sanki hala bugün yaşıyormuşum gibi sırtımda taşımak bugünü yaşamama çok engel oldu.
O yüzden de yolda buraya kadar getirdim.
Hepsi ütürekte duvarımda orada burada kenarda köşede duruyor.
Ama artık anılarla değil bugünle yaşıyorum.
Bugün de çok severek yaşıyorum.
Bavulumda iyi ki getirmişim diyorum.
Çünkü beni oluşturan öge hepsi her biri.
Ama ben beni oluşturuyor diye bugün de o halde devam etmeye çalışmışım.
Son beş küsür senedir altı küsür senedir.
Temmuz'da fark ettim ki onları duvarda anı olarak bırakmak biraz daha tatlı sanki.
Bırakamıyoruz değil mi yani yaşadıklarımızı anlarımızı?
Yani bir şekilde bak sen yanında bayağı nesne olarak getirmişsin yani.
Peki ne götürüyorsun giderken?
Katillerde mi yoksa genel olarak?
Genel olarak yani mesela hani bavulunda ne götürüyorsun?
Düşünmek lazım onu. Giderken ne götürüyorum?
Aslında artık...
Kaygısız bir Fatmanur götürüyorum Türkiye'ye gittiğimde.
Çünkü Türkiye'ye gittiğimde biraz belki acımasızca geliyor kulağa ama sorumsuz, sorumluluklarını kenara bırakmış bir Fatmanur götürebiliyorum Türkiye'ye.
Öyle olunca diyorum ki burası da benim.
Çünkü önceden burayı benimseyemediğim için, burasının benim olduğunu bir türlü kabul edemediğim için orayı babamın, babaannemlerin çok güzel bir Sivasçı kelimesi vardı.
Yağırsıyordum, orayı özlüyordum, orayı benim değil yani orayı kıskanıyordum.
Bu sene fark ettim ki gittiğimde böyle acı tatlı gibi görünse de aslında gidip bakıyordum.
Aa bunlar benimmiş. Ama zamanında benimmiş.
Artık değilmiş duygusunu taşıyorum.
Ve burayı da fazla fazla artık buraya geldi.
Bu benim, bu kağıt benim, bu bardak benim diyebilir hale gelmişim yani.
Demek biraz zamanımı aldı o.
Biraz üzücü olsa da. Oraya giderken ne götürüyorum?
Biraz daha kaygısız bir insan götürmeye çalışıyorum.
Bol bol peynir ve stroopwafel götürüyorum insanlara.
Yani sonsuz bir şey.
Almancı hala. Klişesiyle bavulumu açıyorum ve içinden bol bol fındıklı çikolata, stroopwafel ve peynir çıkıyor.
Güzel. Peki böyle son olarak bizi dinleyen büyük kütlelerimize neler söylemek, bir şey söylemek ister misin yani?
Ne söylemek isterim? İnsan aslında söylenebilecek güzel hani kıymetli bir sürü şey vardır.
Hiçbiri şu an aklıma gelmemekle birlikte.
Ben buraya geldiğimde geride bıraktığım şeyin aslında çok çiçekli böcekli kaldığını oradan çok fazla gelmek istemediğimi keşke orada kalsaydım duygusuyla gelmiştim.
Sonra fark ettim ki çiçekli böcekli olan ya oranın çiçekli böcekli olmasının sebebi benim orayı çiçekli böcekli hale getirmiş olmamış.
Keşke çiçeklerimi böceklerimi buraya da ilk geldiğimde getirseymişim.
O yüzden gittiğiniz yer siz gittiğiniz için güzelleşiyor.
Bunu söylerdim herhalde büyük büyük kitlelerimize.
Gittiğiniz yerleri güzelleştiren sizin fikirleriniz, düşünceleriniz, ruh haliniz, elinizden gelen bütün çaba.
Tabii ki insan istemediği yerde o çabayı göstermek istemiyor.
Ama o çabanın böyle bir damlası çıkınca bakıyorsunuz ki o çiçekler, böcekler aslında sizin parmak uçlarınızdan çıkmış yani.
Çok güzel ya. Yani bir an ben de aynı şeylere gidiyorum.
Çünkü... Hala tam buraya adapte olmuş gibi de hissetmiyorum.
Ve hala kafamda Kadıköy, işte yaşadığım ev, her şey en güzel yermiş gibi geliyor.
Ama her gittiğimde diyorum ki aa değilmiş.
Ve o yüzden hani bu çok bana da dokundu.
Teşekkür ederim vakit ayırıp geldiğin için.
Bugünkü konuğumuz Fatma Nur'du.
Güzel, keyifli bir sohbet geçirdik.
Çocuklardan, dil biliminden, tiyatroya, kemana kadar birçok şey konuştuk.
Eğer Bavulda Ne Var? podcastini beğendiyseniz bizi takip etmeyi unutmayın.
Yeni bölümlerde farklı hikayelerde tekrar burada olacağız.
Teşekkür ederim Fatma Nur. Çok teşekkür ederim Serhat.
Görüşmek üzere. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
