
İki Kişilik Göç: Aşk, Kültür ve Yeni Bir Hayat
17 Nisan 2026 · 57 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Farklı disiplinlerden gelip aynı hayatta buluşan bir psikolog ve mühendisin gözünden, göçün ilişkilere ve kariyere etkisini konuşuyoruz.
Transkript
Selam ben Saadettin.
Bavulda Ne Var? Podcast kanalına hoş geldiniz.
Bugün normalin dışında bir kayıt olacak.
İki arkadaşımız var. Biken ve Berk.
Hoş geldiniz. Merhabalar.
Ne yapıyorsunuz? Nasılsınız?
İyiyiz. Teşekkür ederiz.
Sen ne yapıyorsun? İyiyim ben de.
Nereden geldiniz sabah?
Yapıyor muydunuz spor? Sabah ben spor yaptım.
Ondan sonra bisiklete spor yaptık.
Bir de ıslana ıslana. Evet ben direkt evden geldim.
Güzel. Peki siz çiftsiniz değil mi?
Evet biz çiftiz. Uzun zamandır çiftiz.
Yaklaşık 12 senedir. Evet 12 senedir çiftiz.
3 senedir de evliyiz.
Öyle bir çiftlik hali. Harika.
Peki bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Bir kem seninle başlayalım mı?
Ne yaptın? Ne okudun?
Buraya nasıl geldin? Sonra biraz da Berk'ten dinleyelim mi?
Tabii. Ben nereden başlayayım?
Üniversiteden mi? Olur.
Psikoloji mezunuyum.
Koçta psikoloji okudum.
Daha sonrasında psikolojiyi bitirdikten sonra bir süre Organizasyon Psikoloji alanıyla ilgilendim.
Ve sonrasında oradaki farklı deneyimlerimden ve hayat yolculuğundan klinik psikoloji programına başvurmaya karar verdim.
Leinen Üniversitesi'ndeki.
Hollanda'ya da aslında bu şekilde adım attım diyebiliriz.
Covid zamanıydı. Biraz kısa mı oldu bilmiyorum.
Üstünden 5 sene geçti. Bayağı da oldu.
Evet bayağı. Aslında biz bayağı da buradayız nispeten.
Eskiden çok öyle fazla gelmiyordu ama.
Evet. Şimdi.
Konuşunca 5 yıl aslında büyük bir kadar.
5 yıl geçti dolu dolu. Hala hiç olanızı bilmiyoruz.
Evet. Hiçbirimizin bilmediğimiz bir şey.
Peki sen Berk? Şimdi Birkem söylemeyi unuttu.
İzmirliyiz. Önce oradan başlayalım.
Hani üniversiteyle var olmadık.
Evet aslında İzmirliyiz doğru.
İzmir'de doğduk muyduk?
Ama Birkem ile İstanbul'a tanıştık.
Ben elektrik elektronik mezunuyum.
Ondan sonra. Yüksek lisansımı Almanya'da yaptım.
Sonrasında bir kem Hollanda'ya gelince.
Münit'in atladım ben de Almere'ye.
İlk Almere'ye geldik Hollanda'da.
Evet ilk bir süre Almere'de yaşıyorduk.
6 ay gibi. Daha sonrasında Amsterdam'a taşındık.
Peki şey gibi geliyor bana.
İzmir'den önce bir yer var mı yaşadınız?
Yani benim annem babam öğretmen.
Ondan aslında uşak doğumluyum.
Ama uşaktan 6 aylıkken ayrılmışız.
İşte hep şey diyorum zaten hiç uşağa ayak basmadım diye.
Ondan sonra Akisar, Manisa Akisar.
8 sene. Sonra İzmir, Alaçatı, sonra Merkez.
Öyle bayağı benim arasında.
Sonra İstanbul. Orada böyle sürekli göç.
Evet bayağı göçebe bir hayat.
Ondan sonra İzmir'den İstanbul'a göçtüm.
İstanbul'dan Münih'e göçtüm.
Münih'ten de Hollanda'ya göçtüm.
Kaç yaşındasın ben? 30.
31 olmak üzereyim. 31 yıla baktığında 8 göç neredeyse.
Saadettin'le aynı gün doğumluyuz.
Bu da önemli bir bilgi. Aynı gün, hakikaten aynı gün.
Aynı tarih, aynı gün.
Ben ama İzmit'te doğmuşum.
Hastanede doğmuşum ben bu arada.
Ailenin tek hastanede doğan çok büyük.
Saçma bir detay ne alakaysa.
Peki sen İzmirlisin ve oradan bir tek İstanbul'a göç, sonra da buraya.
Evet aslında ben 17 yaşına kadar İzmir'de yaşadım.
Ama İzmir'in Bayındır diye bir ilçesinde büyüdüm.
Yani aslında tam merkezde değil de bir ilçede büyüdüm.
Sonrasında oradan İstanbul'a taşındım.
Koç'ta yurda geldim.
Aslında benim hayatımdaki en büyük göç deneyimiydi oy da.
İstanbul'dan Hollanda'ya gelmektense Bayındır'dan Koç'a gelmek daha büyük bir göç serüveniydi.
Çünkü bir... kırsal gibi bir yerden aslında ilk defa çok büyük bir şehre gidiyorsun ve adaptasyon süreci gibi bir yerden değil mi?
Evet aynen o şekilde yani sonuçta daha kırsal ve daha herkesin birbirini tanıdığı bir yerleşkeden çok daha büyük ve aslında senin hiç kimseyi tanımadığın aslında
tekrardan kendi kendini ve hani 17-18 yaş arası da böyle kişinin kendi kimliğini inşa ederken önemli süreçler.
Oralarda yani O zamanlar koça gelmiş oldum.
Peki sen de koçlusun değil mi?
Peki neden koç gibi bir üniversiteden yüksek lisans yapma gereksinimi duydunuz ve bu yurt dışındaydı?
Benim alanım gereği aslında ben daha sonrasında hani klinik psikolog olmak istiyorsam, klinik psikolog title'ını alabilmek için her zaman master yapmam gerekiyordu.
Psikoloji zaten genel olarak çok geniş bir disiplin ve içerisinde bir sürü başka dal var.
Bu da aslında psikoloji okuyan kişiyi belli bir alanda uzmanlaşmasını zorlaştıran bir şey.
Ve hani uzmanlaşmak istiyorsan her zaman master yapman gerekiyor gibi bir durum söz konusu.
Ama neden Lydon?
Neden Lydon?
Genel olarak tabii hani ilk master programlarına başvurduğunda iyi bir okula gitmek istiyorsun.
Çok açıkçası başvuru yaparken de okul...
Okulun kendisi, bulunduğu bölge, oranın kültürel, sosyal durumu, şehrin durumu.
Belki buralar hakkında yerel bilgilere sahip olmak çok mümkün değil.
Benim açıkçası hani o zamanlar başvuru yaparken en çok baktığım şey okulların başarı rankingleriydi.
Leiden'de o anlamda hani iyi bir yerdeydi.
Ve aslında hani Hollanda'da...
Diğer bölümler için de geçerli bu.
Master yaparsan İngilizce bir şekilde yapabiliyorsun.
Hem Avrupa'da olması itibariyle çok uzak olmaması itibariyle İngilizce programlar ve okulun aslında bulunduğu konumu seviyesi itibariyle benim için güzel bir seçenek
oldu. O açıdan tercih yaptım diyebilirim.
Peki sen? Aslında koç gibi bir yerde elektrik elektronik okuyup bir sürü yerde fabrikası olan ya da çok rahat iş bulabilecekken neden?
Bir de Almanya'da partnerinden ayrı bir yerde yüksek lisans.
Vallahi ben açıkçası çok sorgulamadım.
İlk başta yüksek lisans neden yapılır, yüksek lisans yapılmalı mıdır gibi.
Çünkü hani ben uzun yıllar çok profesyonel öğrencilik yaptım.
Hani üniversite bittiği zaman da o öğrenciliğin bitmesi birazcık hani insanı biraz bir boşluğa sürüklüyor tabii.
Bir de çok... Evet ben gerçekten çok profesyonel bir öğrenciydim.
Hiçbir zaman... Bu güzel bir kavram oldu.
Şeyde çok planımız yoktu Türkiye'de.
Hani Avrupa mı olur, Amerika mı olur onu da çok bilmiyorduk açıkçası.
Evet ama bizim buraya gelme sürecimizde açıkçası biz çok planlayıp programlayarak yapmadık.
Ben hani master tercihi yaptım.
Benim master tercihi yapmamla birlikte Berko süreçte Almanya'daydı ve master bitmek üzereydi.
Biz buraya birlikte taşımış bulunduk.
Sonrasında ikimiz de iş bulunca...
Kalmaya karar verdik. Hani böyle aslında biz ülke değiştirelim deyip kökten ülkemizle vedalaşıp buraya böyle bir göç etmedik.
Farkında olmadan burada olmuş olduk gibi bir şey oldu.
Aynen hayat biraz öyle aktı. Hayat biraz öyle aynen ilerledi.
Bir de hiç öyle ben çok öyle Türkiye'ye girdik bırakmış gibi de çok hissetmiyorum kendimi açıkçası.
Her ne kadar burada olsak da.
O zaten bırakılabilen bir şey mi ki?
Ya bazısı bırakmaya çok uğraşıyor.
Yani bir Hollanda'ya ulaşmaya, Avrupa'ya ulaşmaya.
ekstra bir özen gösteriyor.
Bir ne bileyim sosyal ortamına girmeye çalışıyor.
Arkadaşlar ona göre edinmeye çalışıyor.
Yani ne bileyim aslında Amerika'ya gitsen Amerika'da muhtemelen insan arasına karışman daha kolay olur yine.
Ama burada bana yapay geliyor biraz.
Yani tabii ki bence hani içinde doğduğun ülkeyi, kendi kültürünü, oranın sana kattıklarını, oradaki kimliğini bırakıp onu tamamen unutup burada tekrardan
kendini bulmak, inşa etmek sıfırdan çok mümkün değil.
Ama hani belki hala da etkileri üzerinde devam ediyor ama hani bir şekilde yani.
Peki profesyonel öğrenci nedir?
Nasılsın? Nasıl bir öğrenciydin?
Yani şey gibi diyebilirim.
Hani mesela en basitinden ben neden elektrik elektronik mühendisliği okudum?
Çünkü ondan önceki birkaç sene elektrik elektronik mühendisliğinin puanı bilgisayar mühendisliğinin puanı daha yüksekti.
Hani o kadar anlamsız ve hayatını etkileyecek bir karar olduğunu anlamaktan uzak tercihlerle birlikte işte bir önünde izlemen gereken bir yol var ve onda ilerliyorsun.
Peki koçça girmek için de bir başarı gerekiyor ya.
Sonuç itibariyle başarılı bir öğrenci.
Türkiye'de. Burada yüksek lisansdan sonra dönesiniz gelmedi mi?
Yoksa hani sonuçta Almanya'dan sen de buraya göç etmişsin.
Neden Almanya değildi burası ya da?
Çünkü Türkiye'ye de gitmiyorsunuz.
Almanya'da da kalmıyorsun ve Hollanda'yı bir şekilde tercih ediyorsunuz.
Bu iş bulabildiğiniz için mi burada yoksa?
Yani açıkçası hani özellikle yaklaşık iki sene hani o arada birlikte aynı yerde bulunduğumuz dönemler de oldu ama hani şey işte uzak mesafe ilişkisi yaşadık bir kamla.
Bu yüzden hani bunu bitirebilecek herhangi bir yere gitmek bana okeydi.
İstanbul'da gidebilirdik mesela. Zaten İstanbul'daydı ben İstanbul'a dönebilirdim.
Onun Hollanda şeyi olmasaydı.
Açıkçası bir klinik psikolog için Avrupa'nın çoğu yerinde okumak ve sonrasında orada bir hayat kurabilmek çok mümkün değil.
İngiltere'de bile değil. Hani İngilizce okusan.
Hollanda bunu sağlayan tek ülke falan muhtemelen.
Benim için zaten imkanlar oldukça kısıtlıydı.
Çünkü akreditasyon da alman gerekiyor psikolog olarak çalıştığın için.
Sağlık sektörün içerisinde çalıştığından dolayı her ülkenin farklı dinamikleri oluyor.
Akreditasyon süreçleri oluyor.
O yüzden Hollanda'da kurulu bir düzen edinmeye başlamışken...
Burada kalmaktan memnuniyet duyduk.
Belki bir alternatif Almanya olabilirdi ama Almanya'ya kıyasla daha önce Berk Münih de yaşamıştı.
Amsterdam'ı daha çok sevdik ve Amsterdam aslında şehrin kendisi bize entegre olma açısından bence çok daha fazla fırsat tanıdı.
Peki yüksek lisans yaptığınız yerlerin eğitim biçimleri Türkiye'deki okullarınkinden çok farklı mıydı?
Açıkçası benimki çok farklıydı.
Yani hani Koç Üniversitesi küçük bir okul olduğu için nispeten çok öyle 300 kişiyle birlikte aynı anda bir ders aldığın çok nadir oluyor.
Öğretim hayatının boyunca 3 ders belki toplamda.
Onun ayrıca birazcık daha mikro düzeyde geçiyor bu dersler.
Ünit Teknik de daha böyle çok büyük bir teknik okul olduğu için Almanya'nın her yerinden ve Avrupa'nın her yerinden bir sürü insan vardı ve çok kalabalık sınıflar.
Ve hiçbir şekilde devam zorunluluğu yoktu.
Çok kişiye odak.
Kişinin kendi eforuna odaklı.
Bir de yine çok sıkıntı yaratan konulardan biri de %100 finalden oluşuyordu alacağın not.
Hani hiçbir şekilde okula gitmeyip sadece o finalin olduğu gün okula gidip final zamana girip en üst tek notla geçebiliyordun ya da sınıfta kalabiliyordun.
Hiç alışkın olduğum bir şey değildi benim daha öncesinde bu.
Zorladı mı seni? Zorladı tabii.
Bir de özellikle şey çok kısaydı.
60 dakikalık finallere girdim mesela.
olduğu gibi 3-4 ayın emeği ki ne kadar emek veren platinçler o noktada ama sadece hani 60 dakikada o bitiyordu.
Hani normalde bizim alışkın olduğumuz birinci mid dorm olur, ikinci mid dorm olur, işte participation olur, onun projesi olur, busu olur, quizi olur.
Finalin mesela %15 olduğu şeyler vardı bizde de aldığım o dersler arasında.
%100 ve sadece işte 1-2 saatli sığan finaller bana çok çok garip gelmişti.
Bir de her şey ezber beni bekliyor. O çok şey bir iz, çekim bir iz.
Peki Türkiye'deki yüksek lisansların nasıl olduğuna dair bir fikrin var mıydı?
Yok açıkçası. Ama yani Avrupa'daki okulların o kadar da çok övüldüğü kadar iyi olduğunu kesinlikle düşünmüyorum.
Hani mesela şey sıralamasına baktığınız zaman şu an aslında hiç fikrim yok ama Münih Teknik ilk 20'de bir okuldu sunduğu işte müezziniyet eğitiminde.
Koç Üniversitesi 300...
Üstlü sıralardaydı. Belki ilk 500'de biri değildi o sene bilmiyorum.
Ama yani açıkçası benim aldığım eğitim arasında fersa fersa fark vardı.
Hani sadece Avrupa'da olduğu için kıymetli olan bir okuldu aslında.
Önce teknik bir noktada. En azından öğrenci gözünden.
Peki senin Leiden'de okumanın Türkiye'de okumaktan çok daha fark yaratan kısmı okulun İngilizce olması ve International olması gibi bir şey mi Kibik'e?
Yani tabii Türkiye'deki master programlarını bilmiyorum.
Genellikle ama hani Türkiye'deki master programları iki yıllık oluyor.
Ve bu da hani böyle olduğunda bir yılda internship, staj yapmaya ayrılıyor ve aslında çok fazla pratik yapma şansın oluyor.
Ama yine de ben çok büyük beklentilerle gelmedim.
Çünkü master programının bana ne kadar pratik anlamda deneyim sunacağıyla ilgili hani en baştan endişeliydim ve hani burada büyük beklentilerim yoktu.
Yine de ben... Okulun bize verilen ajandasında oldukça pratik bazlıydı eğitimler.
Ve kişilere öğrendikleri teorik bilgileri uygulayabilmeleri alanında çok fazla imkan tanıyordu.
Mesela bir tane dersimiz vardı, gruplarımız vardı.
Hem Hollandalı öğrenciler için hem İngilizce konuşan öğrenciler için ayrı gruplar oluyordu.
Mesela bir direkt...
Psikolojik bir rahatsızlığın olan bir kişinin geldiği tiyatro oyuncusu ve senin onu psikolog olarak tedavi etmeye çalıştığın dersler oluyordu.
Bence bu açılardan imkanlar fena değildi.
Beni çok üzmedi.
Ama bu belki de beklentilerle de ilişkili olabilir.
Okey birazcık gıybete dönelim.
Ne zaman tanıştınız? Çok şey olduk yani ciddi bir şey oldu.
Evet evet çok ciddi başladık.
Çok ciddi başladık. İkimiz de nispeten beyaz yakalı olduğumuz için bir noktada tabii eğitim hayatı istatistik olarak etkili oluyor.
Ben kendimi çok beyaz yakalı da görmüyorum açıkçası.
Şey mi diyorsun? İlişkiye mi?
Bu arada podcast. Şimdiye kadarki konuşmamız gerekiyor.
Değil mi? Aynen. Yok ben nasıl ne zaman tanıştınız dedim.
Evet evet şimdi ona geleceğiz yavaş yavaş.
Ben hani çok ciddi başladık derken.
Anladım. Çok ciddi tanıştık biz.
Biz çok ciddi en başta.
Benimle ciddi sevgili olacaksan olabilirsin dedim belki.
Evet ama şey oluyor böyle bir anda sorular gelince sen düşünüyorsun düşündükçe de ciddileşiyor sanırım.
Bir de uzun süredir aklımdan geçmeyen şeyler üniversite hayatım falan.
Evet. Hazırlıkta tanıştık bir kemde.
18 yaşındayken ikimizde.
Açıldım. Aynen.
18 yaşında tanıştık. Ama hemen bir anda sevgili olmadık.
Aradan küçük bir süre geçti.
Bir 6 ay kadar. 6 aydan biraz daha fazla aslında da yine de üniversitenin ilk en ilk baştaki ailelerinde o kadar fazla bir tanışıklığımız yoktu.
Evet. Bir ortak arkadaşımız vardı.
Aynen. İdil.
Aslında biraz onun vasıtasıyla veya hani ortağımla birlikte tanıştık.
Peki sen yüksek lisans için Almanya'ya gittin.
Sen nasıl hala okuyordun?
Türkiye'de kaldın mı sınıfta? Ben bir süre okumaya devam ettim, evet.
Sınıfta kalmadım.
Aynı zamanda sosyolojiyle yan dal yapıyordum.
Belki işte bilmiyorum, orayı açabilirim.
Ben mezun olmaya yakın Organizasyon Psikoloji'ye başvurmayı düşünüyordum ve başvurularımı da yapmıştım.
Kabul almıştım. O şekilde gelme planı yapmıştım Hollanda'ya.
Sonrasında vazgeçtim. Vazgeçtikten sonra bir dönem daha klinik psikolojiye dair dersler almaya karar verdim.
Ve okulda kaldım. Ben kaldım.
Berk gitti. O şekilde.
Normal People diye bir tane şey var ya.
Aynen onun da akşam son bölümünü izledik.
You will go, I will stay, we will be okay.
Gibi bir hal oldu. Ama çok da gitmedim.
O kadar da çok gitmedim yani.
Gittim orada bulundum.
Ama İstanbul'da da çok bulundum.
Aynı süreçte. Okula devam zorunluluğu olmayınca.
Evet. Aynen öyle. Evet sıklıkla geliyordu.
Ama çok sıkıntılı bir zamandı ya yani.
Açıkçası benim hayatımdaki hiçbirine karıştığım en zor zamandı yani Münih'te yaşadığım zaman.
Peki Münih'te olmak mıydı?
Almanya'da olmak mıydı zorlu olan kısmı yoksa okul mu?
Ya mesela Münih Almanya'nın içerisinde yine elle tutulur.
İnternasyonel insanların sokakta 50-60 yaşında birinin bile İngilizce konuşabileceği bir şey nispeten.
Hollanda'yla kesinlikle kıyaslanamaz bu oran ama yine de hani o dış dünyaya açık bir yer Münih.
Ama ben hiç sevemedim.
Muhtemelen mutlu bir hayat sürmediğim için orada.
Sevginden uzak olmam sebebiyle.
Onun çok etkisi var. Aile daha müniti yaşayan arkadaşlarım çok var.
Müniti yaşamaktan mutlu olan.
Yani şöyle bir şey var.
Sonuçta göç ederken senin Türkiye'de kurduğun bir sistem var.
Ailen, arkadaşların, okulun, bildiğin diller, çevrendeki insanlar, hobilerin.
Tüm bunlar belki de mesela oturduğun mahalle.
Tüm bunlar senin bir kimliğinin parçası, seni tanımlayan şeyler.
Ve başka bir ülkeye göç ettiğinde bunların hepsini geri bırakıyorsun.
Ve oradaki kimse seni bilmiyor, seni tanımıyor.
Bu zamana kadar belki de çok efor sarf ederek sahip olduğun şeyler artık bilinmiyor ve artık anlaşılmıyor.
Burada bu açılardan belki bunu sen daha buradan açabilirsin.
Hani sen nasıl...
hissettin orada? Bunları nasıl deneyimledin?
Belki hani ne açılardan seni üzdü?
Yani Almanya genel olarak çok eğlenceli, keyifli bir ülke değil.
Hani zaten Almanya'nın hiçbir yerine turistik amaçla bile gitmedik.
Hani bir düşününce. Hani bunda bir sebebi var.
İnsanın içinden gelmiyor bir noktada.
Çok soğuk bir yer ve şey gibi Ankara'ları üzmek istemem de Türkiye için Ankara neyse Avrupa içinde Almanya bir tık o gibi.
Hem çok şey oluyor.
Çok büyük. Çok Hani her ne kadar Ankara belki ekonomik merkez değil ama en azından bir siyasetin ve ekonominin döndüğü bir yer ve herkes çok ciddi.
Hayat çok ciddi. Ve sıkıcı.
Çok tek düze. Almanlar çok tek düze.
Çok sıkıcı. Her şey gri.
Her zaman gökyüzü gri.
Hani mesela burada bile gökyüzü gri ama yine de akşamları insanlar ışığını açtığı zaman hani o ışıkların rengi bile sıcak bir noktada.
Almanya'da böyle bir şey de yoktu. Her taraf flörasan gibi düşün.
Öyle bir şey değil tabii ki ama hani insanda yarattığı izlenim o biraz.
Anlıyorum. O yüzden çok keyif almadım ben Almanya'dan.
Genel olarak. Peki lisansla beraber okurken göç etmeyi hayal ediyor muydunuz birlikte?
Hiç. Bence öyle bir hayalimiz yoktu.
Öyle bir hayalimiz yoktu. Peki hayal etmemişsiniz gerçi de.
Yani bu hayal edilebilir bir şey mi diye de merak ediyordum aslında.
Çünkü buraya partnerle gelmenin ya da partnerle göç etmenin yarattığı kolaylıklar da var.
Ve siz bu kolaylıkları nasıl...
Adlandırabilirsiniz. Mesela sizin için neydi kolaylık kısmı partner olarak göç etmenin?
Çünkü bireysel olarak göç etmekle partner olarak göçmek arasında çok büyük fark var.
Evet katılıyorum. Yani en temelde hiçbir zaman yalnız kalmıyorsun.
Eğer bir partininle birlikte göç edersen.
Hani her ne olursa olsun her tek zorlukları birlikte gösteriyorsun.
Evet bu hani bence ilişki açısından oldukça geliştirici ve öğretici bir şey.
Ama bir yandan da tabii ki hani her ilişkinin dinamiğine göre de değişebilir.
Sonuçta ilişki dinamikleri açısından baktığında senin partnerinle olan duygusal yakınlığın, ne kadar zaman geçirdiğin bunlar çok belki önemli değişkenler.
Çünkü evet yeni bir ülkeye iki kişi göç ettiğinizde ikinizsiniz.
Bu bu arada dediğiniz gibi çok kıymetli bir destek.
Tek bireysel göç etmekten çok daha bence imtiyazlı bir hal.
Ama yine de partnerle göç etmenin de zorlukları var belki de.
O da... Ne? O da?
Seni sormanı bekledim.
Yani mesela öncelikle biz önceden...
Ben Bekem'dim, Berk Berk'ti.
Burada mesela tanıştığımız herkesle Bekem Berk olarak tanıştık.
Yani biz bu arada birbirinden çok farklı karakterleriz.
Ve kendi içerimizde de hani reaksiyonlarımız, varoluşumuz bayağı farklı.
Biz böyle ayrı varoluşlardan bir varoluşa geçip...
Sanki bir bir karakter gibi sosyal ortamlarda kendimizi gösteriyoruz gibi bir hal var.
Yani bu da değişik bir şey.
Aslında sosyolojik olarak da farklı bir şey bu sanırım anladığım kadarıyla.
Çünkü ben eğer belki bir yere davet edeceksem otomatikman bir kimi de davet etmem gerekiyormuş gibi.
Tabii ki ayrı arkadaşlarımız var ama çok daha birlikte zaman geçiriyoruz.
Yani ancak ancak aslında ayrı arkadaşlarımız var.
Bir de kesinlikle yurt dışına geldiğin zaman ki o sosyal ortamla kendi ülkende kurduğun sosyal ortam çok farklı.
Özellikle yurt dışında bir hayat kurmayı hayal eden insanların çok da aklından geçmeyecekler bunlar muhtemelen.
Hani bu nasıl diyeyim?
İlk başta tanıştığımız herkese beraber tanıştık.
Hatta şey bile o benim...
İlk başta iş arkadaşlığında beraber buluşmaya gidiyorduk hatırlıyor musun?
Evet. O aynı medeniyetçi arkadaşlarımla.
Yani en başlarda aslında arkadaşlık anlamında belki de çok seçme şansın olmuyor.
Sonuçta hani ister istemez bir yere göç ederken Türkiye'de senin var olan bir arkadaş çevren var.
Kesinlikle. Ve buraya da geldiğinde benzer bir komünitenin bir parçası olmak istiyorsun.
benzer bir arkadaş grubunu edinmek istiyorsun.
Yakınlıklar edinmek istiyorsun.
Ama belki de zaman geçtikçe yani en azından benim kendi deneyimimde küçük ve hani yakın arkadaşlıklar edinmektense belki de burada bir mahalle edinmeyi daha
amaçlamak daha mantıklı gelmeye başladı.
Yani en basitinden başıma bir şey geldiğinde arayabileceğim biri, lavabo bozulduğunda şunu bilir diyebileceğim biri.
Hani daha büyük ve belki de daha çok yakın olmayı hedeflemediğin bir arkadaş settingi peki bu sanırım arkadaş olayı en böyle yakın olmayı
hedeflemediğin biraz orada yanlış söyledim yani şey gibi bir yerden arkadaşlarının varlığını bilmek yeterli yakınlık dediğimiz şey de kişisine göre değişen bir şey.
Evet ilerleyen süreç. Direkt belki de bunu amaçlamak yanlış olabilir.
Evet kesinlikle. Yani biriyle yakın olmak için arkadaş olmuyorsun sonuçta.
Evet. Peki okuduğunuz, lisans okuduğunuz arkadaşlarınızın ne yaptığını biliyor musunuz?
Görüşüyor musunuz hiç? Yani onlardan Türkiye'de olan var mı?
Yoksa yurt dışında mı çoğu?
Yani çünkü... Kısmet dışında evet.
Sonuç itibariyle şey gibi...
Geliyor bana. Ben oyunculuk okudum.
Boş bir şey okudum. Ama siz çok değerli mesleklere sahipsiniz ya.
Aslında ülke için birer nitelikli bireylersiniz.
Ve onların yurt dışına göç ediyor olması ve sizin gibi çok fazla göç var ya.
Arkadaşlarınız ne yapıyor? Onlar Türkiye'de mi?
Onlar da geldiler mi?
Başka bir yerlere gittiler mi?
Biliyor musunuz hiç? Evet. Arkadaşlarımızdan neredeyse hiçbiri artık Türkiye'de kalmadı.
Aynen. Öyle tek tük.
Evet. Göç etmenin aslında bir diğer zorluğu da belki o göç ettiğinde insan ister istemez bıraktığı şeyin aynı kalmasını hayal ediyor.
Ama aslında arkada da hani çok aynı kalan hiçbir şey yok.
Arkadaşlarımızın %90'ı başka ülkelerde, başka şehirlerde.
Hani mesela geri döndüğümüz zaman bile hani İstanbul, İzmir o alışkın olduğumuz gibi değil.
Hani her şey bir garip geliyor. Hani burada Kendimizi Hollandalı hissetmiyoruz.
Ondan sonra Türkiye'ye gittiğin zaman da o aidet hissini hissetmiyoruz.
O aidet hissinin kaybolması çok ilginç bir his.
O hani çok insanı zorlayan bir şey.
Peki şey gibi bir yerde misiniz?
Türkiye'nin değiştiğini mi düşünüyorsunuz yoksa kendinizin değiştiğini mi düşünüyorsunuz?
İkisi de ya. İkisi de. Hangisi daha yüksek?
Yani Türkiye'deyken çünkü ne kadar değişmiş burası dediğinizde ne diyor insanlar?
Yani insanlar çok mutsuz bilmiyorum.
Hani zaten herkes şikayet ediyor.
Yani genel olarak. Ama şey gibi bir yerden.
Yani benim deneyimim şöyle oluyor mesela gittiğimde.
Sürekli bir şeyler değişmiş gibi geliyor.
Ve onların değişmemiş olması ile ilgili şikayetlerime bulunuyorum arkadaşlarımın.
Ve arkadaşlarımın hepsi bunlar hep böyleydi.
Aslında değişik bir şey yok.
Hani ekonominin dışında.
Yani insan ortalama aynı, kültür ortalama aynı.
Onlara öyle geliyor ya bence.
Çünkü onlar içinde o an.
Hani onlar da onunla beraber değişiyor.
Ama biz gidip öyle 6 ayda bir observe ediyoruz gidip oraya parça parça.
Ama peki sen buradayken buranın kültürüne ve buranın aslında varlığına alıştığın bir yerde sen değişiyorsun ya aslında biraz.
Tabii tabii sen de değişiyorsun. En azından baktığın göz değişiyor belki de.
Perspektifin de değişiyor mutlaka.
Ama evet birazcık şey de var hani belki de sen oradayken o resmin bir karakterisin, parçasısın.
Ve dolayısıyla hani hep bütün resmi belki görmek zor oluyor olabilir.
Başka bir ülkeye taşındığında sanki böyle bir zoom out yapıyorsun ve o resme uzaktan bakan bir izleyici gibi oluyor.
O zaman da daha farklı bir yerden analiz edebilirsin.
Ama tabii hani senin de artık bakış açında değişiyor.
Her şey karşı değişiyor.
Hem sosyal hem politik her konuda.
Peki burada neler yapıyorsunuz?
Yani çalışıyorsunuz. Nerelerde çalışıyorsunuz?
İşinizi mi yapıyorsunuz? Mesleğinizi mi yapıyorsunuz?
Sen aslında olabilecek en iyi derecedeki kendi işini kendi ana dilinde yapıyorsun nispeten.
Evet ben psikolog olarak çalışıyorum bir klinikte.
O kliniğe gelen ekspat veya hani burada doğmuş büyümüş göçmen grubuna popülasyonuyla birlikte çalışıyorum.
İngilizce ve Türkçe terapi veriyorum.
Bu şekilde. Peki burada doğup büyümüş insanlar da mı Türkçe terapi almak istiyorlar?
Evet burada doğmuş büyümüş insanlar da çoğunlukla Türkçe terapi almayı önceliklendiriyorlar mümkünse.
Peki bu klinik devletin desteklediği bir klinik mi?
Özel bir klinik mi? Bu devletin desteklediği bir klinik.
Hollanda'da mental sağlık sektörünün içerisinde.
Dolayısıyla bir kliniğe gelebilmek için, psikolojik destek alabilmek için ev doktorundan referral alıp başvuru yapabiliyorsun.
Ve aslında sağlık sigortanda süreci kapsıyor.
Ben bedava terapiye gidebiliyor muyum burada?
Evet. Biraz beklemen gerekiyor mu?
Risikodan belli bir ödeme oluyor.
Ama yine de özel ya. En fazla bir inisantif sağlıyordur ne bileyim.
Az buçuk para ayırıyordur da sağlık sektörü genellikle çok özelleşmiş durumda Orlanda'da.
Genel olarak sağlık sektörünün kendisi özelleşmiş durumda.
Çünkü hepimizin sağlık sigortası ödeme gibi bir yükümlülüğü var.
Aynen o işte sağlık sigortasını ödeme yükümlülüğü kısmı aslında sadece devlet.
Herkesin cebinden minimum her ay 150-560 euro herkes ödemek zorunda ki ihtiyacı olan bir takım insan psikoloğa gidebilsin aslında.
Ama halka Hollanda hükümeti bunun için bütçe ayırmıyor.
O ayırtını zannetmiyorum yani.
Peki mutlu musun burada işini yapabiliyor olmaktan?
Burada çalışma imkanı bulabildiğim için öncelikle mutluyum.
Çünkü bulamamayı tahmin ediyordum.
Sonuçta yani psikoloji terapi yapabilmek için dile hakim olmak gerekiyor.
Ve aslında dilini bilmediğim bir ülkede psikolog olarak çalışmak en başta baktığımda benim için imkansıza yakındı.
Ama sonrasında hani araştırdığımda iş imkanları bulabildim.
Çünkü hani Hollanda'da çok büyük bir Türk popülasyonu var ve ekspat popülasyonu var.
Özellikle Amsterdam'da.
Dolayısıyla da bu hani fırsat tanıyor bir psikoloğa.
Ve özellikle ekspatlarda psikolojik sıkıntıyı yoğun yaşıyor ister istemez.
Farklı bir ülkeye geldikleri zaman.
Sonradan göçlü. Vay be Birkem sen ne?
Göçmenler sensin de para kazandığımızı bilmiyordum.
Ben de öyleyim. Doğru.
Doğru. İyi ki göç etmişler.
Ama farklı yani sanırım burada psikologluk yapmakla Türkiye'de psikologluk yapmak farklı.
Onu da soracağım da ilk önce Berk'e şey sorayım.
Sen kendi işini mi yapıyorsun? Sen ne yapıyorsun?
Ben kendi işimi yapıyorum.
Ya Hollanda'da küçük bir şirkete çalışıyorum.
30-40 kişilik.
Yaptığım işte elektrik elektronik mezunu olsam da hani bir takım yazılım, bir takım elektrik elektronik gibi böyle ikisi arasında nispeten okuduğum şeyi yapıyorum diyebilirim.
Abi şimdi elektrik elektronik deyince çok cahil olacak bunu sorma sana.
Yok estağfurullah. Yani mesela hani bir örnek veriyorum yeni bir inşaat yapılıyor ve bunun elektriğini ve elektroniğini yapmak gibi bir şey değil değil mi?
Yani aslında o işi yapanlar da var.
Elektrik mühendisliği oluyor sanırım o.
Ama o birazcık daha hani imza atmaya bakıyor.
Peki arabanın elektrik elektroniği gibi bir şey mi?
Ben açıkçası bunu kendi evimde elektrik yapamadığım için.
Televizyon bozuldu.
Aç kapı aşkım. Ne?
Televizyonda bir sıkıntı var.
Aç kapı aşkım.
Ondan sonra düzeliyor işte.
En azından onu öğreniyorsun. Açık okuman gerektiğini öğreniyorsun.
Teşekkürler Münih Üniversitesi.
Bravo. Peki elektronik mühendisliğe de mi yazılım yapıyor ya?
O da böyle bir şey. Benim aslında yaptığım şey embedded software ile geçiyor.
Hani böyle bir insan kullanıcısı olmayan yazılım gibi.
Hani mesela arabanın içindeki çoğu şeyin içinde de aslında bir yazılım var.
Ama sadece o kullanıcının baktığı bir ekran.
Bir insandan input alıyor.
Bunun haricindeki her şey hemen hemen de aslında Sofi'yle dönüyor.
O şey gibi biraz.
Hani internet herkes şey kullanıyor.
Wireless kullanıyor ama internetin hala çok çok büyük bir kısmı her da aslında o kablo internet gibi.
Peki ne iş yapıyorsun orada?
Biz en temelde gemiler için batara yapıyoruz.
Bu aslında bayağı Hollandalı bir şirket.
Çünkü özellikle bu gemi sektörü Hollanda'nın çok kültürel yapısında olduğu için.
çok da Hollandalıların yapmak istediği de bir iş bir noktada.
İşte son zamanlarda biraz daha şey için, arabalar için de projeler yapmaya başladık.
Ama en temelde batarya yapıyoruz diyebilirim yani.
Peki bu gemilerin bataryası dediğin mesela Amsterdam kanalında sanırım iki sene sonra bir daha kalkacak benzinli motor.
Aynen. Onları bizim şirket yapıyor tam olarak.
Valla? Aynen. Ama o şey eski jenerasyon.
Ama dünyada hani şey de biliyorum, o içindeki kodu da biliyorum.
Hadi ya. Yani sizin şirketten senin adını vererek indirimli bir batarya alabiliyor muyuz tekneye?
Yani aslında evet.
Belki 20 katıyla. Neden olmasın? Belki 20 katıyla.
Ama bataryalar çok büyük. Hani zor.
Yani küçük bir tane bot alsak ona batarya almaz mıyız?
Ortak bot almayalım mı? Yani aslında alsan olur da yine de ağır.
Her bir batarya 80 kilo.
Haricem motoru takacağız sonuçta da eve götürmeyeceğiz.
İşte onu da bir yere koymak lazım. İşte büyük tekne lazım.
İçinde saklayacaksın. Aynen.
Yani ortalama bir projede Hani 100 tane modül olsa onların her biri 80 kilodan bayağı ağır büyük şeyler.
Teşekkürler. Peki Berk'in içinde vardır büyük ihtimalle.
Hani yükselme ne bileyim hani menajer olma bilmem ne.
Sizin işinizde oluyor mu ya bir kez?
Nasıl oluyor yani? Çünkü mesela bakıyorsun ya internette.
İşte bir psikolog örnek veriyorum 100 TL.
Bir psikolog 1000 TL. Yani 1000 TL'lik psikolog...
Masaj mı yapıyor? 100 TL'lik psikolog sadece sohbet mi ediyor?
Orada nasıl bir fark var? Hadi cahil anlatır gibi anlat.
Ama aslında iki farklı soru sordun şimdi.
Bir deneyimsel olarak fark bir de hani burada yükselme.
Evet. Hani onun yüksek bir rütbede olduğu için mi pahalılığa bağlayacaktım aslında?
Yani tabii deneyim arttıkça o zaman da hani kişilerin verdiği servisin kalitesinin arttığı varsayılarak.
Daha fazla bir ücret talep ediyor olabilir.
Peki gerçekten yükselme gibi bir şey var mı?
Sizin bir üstünüz ne oluyor?
Ya da üstünüz var mı? Yoksa hepiniz aslında ortalama aynı bir şeysiniz.
Hepimiz psikoloz ve sadece deneyim sahibi olduğumuz için böyle bir şey mi diyorsunuz?
Hollanda'da psikologlar CEO denilen bir scale'e tabir.
Aslında her sene belli bir maaş skalasıyla giriyorsun.
Ve her sene kötü giden çok bir şey yoksa deneyimin arttığı için o scale'de yükseliyorsun.
Ama yani aslında bizde diğer hani beyaz yakalı sektöründen farklı olarak çok fazla statü açısından, title açısından level yok hierarşide.
Bir sen klinik psikolog, psikoloji mezunu olduğunda basit psikolog olarak.
çalışmaya başlıyorsun. Daha sonrasında iki yıllık bir eğitim alırsan heyzet psikolog olabiliyorsun.
Heyzet psikolog olduğunda da artık dosyaları takip eden, basit psikologların dosyasını takip eden, onların hastalarını yönlendirmelerde bulunan ve ilk başta kişiler sana intake
'e geldiğinde intake ilk değerlendirme görüşmesi.
Bu görüşmede tanı konuluyor ve kişinin şikayetleri anlaşılmaya çalışılıyor.
Heyzet psikolog olduğunda da tanı koyma yetkisi alıyorsun.
Türkiye'den farklı olarak Hollanda'da psikologların tanı koyma yetkisi var aslında.
Türkiye'de tanı koyulmuyor mu?
Türkiye'de tanıyı psikiyatrlar koyuyor.
Şaşırdım. Peki psikolog psikiyatri yönlendiriyor mu Türkiye'de?
Öyle bir şey oluyor mu yani? Yoksa sen psikiyatriye gidersen tanı koyuluyor şans.
Yoksa psikolog seni yönlendirmiyor gibi bir şey var mı yani?
Yani her zaman birlikte çalışıyorlar aslında genellikle.
Yani Türkiye'deki ama çalışma şartları ve popülasyon da farklı.
Çünkü kişiler Türkiye'de tam olarak tabii ki devlet hastanelerine gittiğinde psikolog servisi ve psikiyatrist servisi var.
Ama genellikle hani herkes psikoloğa Türkiye'de özel olarak.
Yani bu da kendi ücretini vererek bir servis alıyorsun.
Böyle olduğunda da terapi kapsamındaki hedefler, tanı koyma süreçleri tüm bu aslında sistemi etkileyen bir şey.
Türkiye'de insanlar ihtiyacı olduğunu kendileri düşünüp psikoloğa ulaşıyorlar.
Burada ev doktoruna gidiyorsun ve ev doktoru senin psikiyatra...
Tabii ki talep edebilirsin ben terapi almak istiyorum diye ama hemfikir olmanız durumunda yönlendirme alıyorsun.
Ben demek ki ilk soruyu da o yüzden sordum.
Hani özel mi gittiğin klinik devlette çalışan nasıl oluyor diye.
Çünkü Türkiye'de herkes özel ve herkesin kendine ait bir ofisi klinik gibi bir şey var ya.
Burada çalıştığın yeri de öyle bir yer gibi aslında bir an hayal ettiğim bir yerdeydi.
Değil. Yönlendirmelerle geldiği için insanlar aslında hani daha tırnak içerisinde devlet kurumu gibi.
Peki sen burada full time mı çalışıyorsun?
Yaklaşık olarak evet. Peki sen ekstradan istesen freelance böyle birileriyle terapi yapabiliyor musun?
O özgürlüğün var mı yani?
Yani Türkiye'den birileriyle terapi yapmak mı?
Genel burada kendi şirketini açman gerekiyor.
Kendi şirketini açarsan özel olarak da çalışabilirsin ama tabii ki bu çalıştığın kurumla olan anlaşmana da bağlı.
Hani sözleşmene de bağlı.
Belki sözleşmende senin başka kurumlarla çalışmana izin vermeye de bilirler.
Öyle kısıtlamalar da olabiliyor.
O zaman tabii ki bağımsız olarak çalışmak zor olabilir.
Ama hani benim bu zamana kadarken iş arkadaşlarımdan gördüğüm kadarıyla hem bağımsız hem de bir klinikte baz olarak çalışıp sonrasında da kendi işini yürüten de çok insan var.
Hatta belki de deneyim arttıkça ve zaman ilerledikçe biraz insanlar daha bağımsız olarak çalışmaya başlıyorlar.
Çünkü kendi planını programını yapıp kendi aslında işini yürütebilmek için.
Evet. Belki de biraz da finansal kaygılardan da.
Türkiye'de olsaydın neden burada rahat, özgür ya da iyi hissediyorsun bilmiyorum ama Türkiye'de olsaydın bu çalışma şartlarını bulabileceğini düşünüyor musun?
Hollanda'daki. Bilmiyorum.
Biraz tabii farklı yani Türkiye'de kendi kliniğin içerisinde çalıştığın için bağımsız olarak yürüttüğün için hani neyi ne kadar çalışmak istediğini sen kendin belirliyorsun aslında.
Ve buradaki ama belki de zorlayıcı süreç senin her zaman senin bir net bir gelirin olmayabilir.
Burada daha çok maaş...
alıp devam ettiğin bir sistem üzerinden ilerlediğin için bu da bir psikolog olarak yani çünkü bence bu önemli bir süreç.
Psikolog olarak seni daha rahatlatıyor olabilir.
Türkiye'de her zaman biraz daha finansal kaygılar daha fazla.
Ama genel olarak da Türkiye'de kıyasla buradaki çalışma şartlarının daha kolay olup olmadığını açıkçası bilmiyorum.
Biraz psikologları burada biraz yüklendiklerini düşünüyorum.
Burada. Peki belki Senin çalıştığın yerdeki statün ne?
Yani normal bir çalışan mısın yoksa bir lead misin bir şey misin?
İlk başta normal çalışan olarak girdim.
Son bir, bir buçuk senedir işte software takımını lead ediyorum.
Ama yine de küçük bir takım nispeten hani küçük bir şirket olduğu için.
Peki lead dediğin şey Türkiye'de çalıştın mı?
Türkiye'de çalışmadım. Staj falan?
Staj yaptım. Nerede?
Asarsan'da. Havalı bir yer.
Peki şey gibi bir yerde aslında güzel en azından staj yapmış olman.
Türkiye'deki... Bu çalışma ortamlarıyla buradaki çalışma ortamlar arasındaki fark nasıl?
Çünkü sen bir şeyi lider ediyorsun. Ve sen nasıl bir lidsin?
Nasıl bir lidersin? Ve Türkiye'de olsaydın böyle bir lider mi olurdu?
Yoksa daha farklı bir perspektifte bir mi olurdu?
Bu benim anladığım kadarıyla biraz şirket kültürüyle alakalı.
Çünkü Hollanda'da özellikle Amerikalı şirketler de çok var.
Amerikalı bir şirkete girdiğin zaman o çalışma kültürü tamamen değişiyor.
Hatta senden olabildiğince faydalanıp suyunu sıkmaya çalışan şirketler de var.
Ama nispeten çok yüksek mahsulü deyip beklentileri o kadar yüksek olmayan şirketler de var Amerikalı üzerinde.
Hollandalı şirketler ise genel olarak çok sakin.
Hani mesela bizim kontratımız 38 saat ve işte Cuma günü 6 saat çalışıyoruz.
Ve açıkçası hiç kimse olmuyor Cuma günü ofiste bile.
Yani o yüzden bunun gibi bir çalışma kültürünü Türkiye'de bulmak açıkçası çok zor.
Ama bu 38 saatlik süreçte insanlar 38 saatlik emek vermeye de özen gösteriyorlar.
En azından... Şimdiye kadar birlikte çalıştığım çoğu insan.
Aynı şeyin Türkiye'de olduğundan çok emin değilim.
En azından staj yaptığım yer özelinde hani Asarsan'dan konuşacak olursak yani çok bilindik bir şirket ama ortamı biraz garipti açıkçası.
Muhakkak mühendislik yapılıyordu ama bir anda...
insanlar his alıp satmaya başlıyordu.
Ondan sonra hani ofisin bir ucundan derine bağırıp işte o çıkıyor, bunu al, bu iniyor, bunu al.
İşte yapı kredide işte atıyorum Amerikan doları şu kadar, iş bankasına daha düşük falan gibi böyle hiç beklemeyeceğim ve aslında çok da ciddiyet olmayan bir ortam olduğunu gördüm.
Yani aslında iş yeri burada gerçekten iş yeri.
İnsanlar gerçekten iş arkadaşı ve işini yapıp gidiyorlar.
Evet ve kesinlikle öyle. Mesela ilk işim tam olarak öyle değildi.
Çünkü aynı ofiste çalıştığım insanların hiçbiri Hollandalı değildi ve yeni gelmişlerdi onlardan ispaten.
Ama genellikle Hollanda'da insanların işte ayrı bir hayatı var ve kendi hayatları çok ayrı.
Özel hayat ve hani iş arkadaşları.
İlişkiler baya ayrı. İnsanlar hatta hani Whatsapp şeyine bile girmek istemiyor gruplarına.
Peki sen nasıl bir lidersin?
Yani kaç kişilik takımın var bilmiyorum ama sonuçta böyle geldiğin yerin kültürünü taşıyıp oradaki deneyimlerinle beraber mi bir şey lider ediyorsun?
Yoksa buranın kültürüne göre mi bir şey lider ediyorsun?
Yani açıkçası biraz karambola.
Böyle çok hani aşırı bir planım ya da şeyim olmuyor.
Zaten büyük bir takım değil.
İşte 5-6 kişi benimle beraber. Yani insanların iş yapmak istediğini gördüğüm zaman sadece hani mesela...
Ondan atıyorum 2-3 ay sonrasında hangi projenin yetişmesi lazım?
Hangi projenin işte biraz daha yoğunlaşacak gibisinden?
Hani biraz daha işlere yukarıdan bakabilecek hem bir bilgi akışım var hem de belli bir sürede şirkette olduğum için neyin kıymetli olduğunu muhtemelen yeni gelen birinden daha iyi görebiliyorum.
Ama hani birisi hevesli bir şekilde işini yapmaya çalışıyorsa yani genellikle çok motive edici olduğumu söyleyebilirim.
Hiçbir şekilde çok şey de yapmam.
Yani hiç kimseyi fazla kamçılamam.
Peki. Şey var mı?
Stütü var mı? Hani böyle senin üstün geldiğinde el pençe diyor falan.
Yok yok. Yani tabii ister istemez bir CEO ile konuşurken yani normal her günkü iş arkadaşında konuşuyormuş gibi en azından ben kendim konuşmuyorum.
Konuşan Hollandalılar belki vardır.
Ama hiyerarşi çok var olan bir şey değil Hollanda'da.
Bunun iyisi de var, kötüsü de var tabii.
Bunun çok pozitif bir şey olduğundan da o kadar emin değilim.
Yani bir takım hiyerarşinin gerekli olduğunu düşünüyorum ama.
Yani burada yok pek. Benimle iş arkadaşım arasında da yok.
Bir de aslında belki Türkiye'ye farkla.
Hollanda'da insanlar işleri üzerinden kendilerini tanımlamıyorlar o kadar.
İş iş olarak kalıyor.
Bu da iş konusunda ne kadar hırslı olduğunu, işten beklentilerini, orada ne kadar var olmak istediğini de etkiliyor olabilir.
Bazen hoşuna gitmeyen şeyler olduğunda mesela belki de benim deneyime göre Hollandalı insanlar daha kolay sınır koyabiliyorlar.
Hierarşide de üstüne karşı.
Daha kolay hayır diyebiliyorlar.
Hayır diyebiliyor musunuz peki siz?
Bunu öğrendiniz mi? Öğreniyoruz.
Bunun bana menajerim demişti.
İşte Hollanda'da bir deyiş var hayırda bir cevaptır diye.
Ben çok hayır diyebilen bir insan değilim ama daha çok diyorum artık herhalde.
Peki göç etmenin sizin için en zor kısmı neydi?
Yani göç ettiğinize karar verebildiniz mi yoksa artık geldik gelişine yaşıyoruz gibi bir şey miydi yani bu?
Yani hani göç etmenin kendisinin o yarattığı bir yere ait olmama hissi beni en çok zorlayan şey.
Yani hani ben nereliyim mesela?
Artık kendimi İzmirli hissetmiyorum.
Amsterdam'da da değilim. Hollandalı hiç değilim.
Ondan sonra bir Türkiye vatandaşıyım ve Türk gibi Avrupa'ya geldiğimde bir daha fazla hissediyorum.
Bunu da belki uygulamak lazım.
Ama işte hani böyle hiçbir şey olamamak, tam olarak olamamak bence en çok zorlayan şey bu.
Yani benim açımdan bence galiba hani Türkiye'de biz çok ciddi bir sınav sistemiyle büyüdük ya.
Dolayısıyla başarı kavramı benim hayatımda önemli bir şeydi.
Kendimi kanıtlamak, iyi bir üniversiteden mezun olmak, iyi bir işe sahip olmak, burada yaptıklarım.
Buraya geldiğimde ise aslında oluşturduğum kimliğin ve bu zamana kadar belki de bagajımda getirdiklerimin çok bir önemi kalmadı.
Dolayısıyla artık yetişkin de bir birey olarak kendimi, kendi değerlerimi tekrardan inşa etmem gerekti.
Yani bunlar olmadan bir kem kim, ne yapar, nelerden hoşlanır gibi.
Eğer de desteğin olmadığını varsayarsak daha limitli bir arkadaş çevresi ve daha uzak bir aile.
Dolayısıyla da bunu çok daha bağımsız bir yerden yürütmen gerekiyor.
Beni galiba en çok zorlayan şey de buydu.
Peki bu çok güzel bir şey bence.
Ben bunu çok yaşıyorum. Özellikle sizin gibi insanlar acaba şunu düşünüyorlar mı merak ediyorum.
Çok çalışmışsınız ya üniversite sınavı bilmem ne.
Ben çok tembel bir çocuktum. Çalışmazdım yani umursamazdım okul falan.
Üniversite sınavında barajı geçemedim ilk iki sene o kadar.
Çok hayatımın hiçbir yerinde yoktu ama ben buraya geldikten sonra ve buradaki öğrencileri gördükten sonra ulan yani bunların yaşadığı öğrencilik hayatıysa benimki neydi dedim.
Siz bu kadar çok çalışmışsınız ya ve aslında bu kadar çok çalışmadan da burada insanların bir şeyler yapabildiğini gördüğünüzde birazcık pişmanlık ya da tüh keşke şunu yapmasaydım dediğiniz bir şey var mı?
Ve örnek veriyorum genç birileri dinliyorsa onlara ya o kadar da şöyle bir şey değil.
diyeceğiniz bir şey olur mu? Sonuçta biriniz psikoloji ve biriniz mühendissiniz.
Çok iki ayrı kulvarda.
Belki bir şey söylemek isterseniz bu konuyla ilgili.
Yani bence hani Türkiye oranın sınav sistemi, ailelerin yapısı, tüm bunlar hani senin hayata nasıl baktığını çok etkileyen şeyler.
Dolayısıyla da hani bazen kendini kaybolmuş hissedebiliyorsun buradaki kişilerin, buradaki çocukları gördüğünde, onların nasıl büyüdüğünü gördüğünde, hayatı ne kadar aslında keyifli hissettiğini
gördüğünde. Yani tam da aslında hani o oradan seni üzüyor.
Senin bu zamana kadar emekle sarf ettiğin veya belki de emek verdiğin ve bunu sahip olabilmek için çok uğraştığın şeyler o kadar da önemli değil artık.
Ve hani bunlar olmadan da eğlenebilirsin, keyif alabilirsin hayattan gibi bir değersizleşmesi aslında belki de.
Ben çok katılmıyorum açıkçası.
Çünkü buradaki kurulan bu uyum ve huzurlu düzen aslında hani zamanında Hollandalıların hani sömürgecilik falan filan şeylerine de girmeyeceğim hiçbir şekilde.
Önceki jenerasyonlarının kurduğu sistemin zenginliğini yaşadıkları için rahatlar.
Hani bizde öyle bir sistem kurulamadığı için aslında.
Hani daha fazla emek vermemiz gerekti hayatta.
Ve bu daha fazla emeği vermiş olmanın da çok şanssızlık olduğunu düşünmüyorum açıkçası.
Hani ortalama bir Hollandalı bana olduğu ki zayıf geliyor hayat karşısında.
Şey gibi bir yerdeyim. Ortalama bir Hollandalı hayat karşısında çok zayıf.
Ama ortalama bir Hollandalının yaşam süresi bizimkinden en az 20 yıl daha fazla.
Ve ortalamanın altındaki bir Hollandalının da yaşam süresi bizimkinden çok daha uzun.
Minimum 20 yıl. Ve bizim bu kadar survive stres altında...
Sınav stresi, bilmem ne stresi, bilmem ne baskısı altında, toplumsal baskılar altında yaşanmış ve yaşanmışlıkların hala geldiğimizde, omuzlarımızda olması beni çok rahatsız etmişti.
Yani buranın kültürünün bu kadar farklı olması ve aslında bir yandan da kültürsüz olmaları beni çok rahatsız etmişti.
Çünkü baktığında o kadar umursamamışlar ki bir kültürü ve bir şeyi barındıralım.
Kültür dediğin şey burada bir festival.
Bir şenlik ve o şenlikle bu insanlar eğlenmeyi bir şekilde eğlenmeyi tercih etmiş.
Ve bu aslında senin omuzlarında getirdiğin çok büyük bir dertmiş gibi olmuştu bende.
Ama sende tabii herkes aynı olacak değil yani.
O yüzden de şey demiştim. Ulan bu kadar da bunları takmasan da olurmuş.
Bu kadar da bunları dert etmesen de olurmuş.
Hani bu kadar da mühim değilmiş gibi bir yer.
Yani şöyle bir şey de işte birazcık hayatın neresinden baştan ilgili bir şans.
Hani mesela biz o derdi hiç yaşamamış olsaydık muhtemelen şu an olduğumuz yerde değildik.
Onlar bu derdi yaşamak zorunda kalmadılar ve oldukları yerde de oldukları yerden memnunlar.
Eğer olduğun yerde memnunsan fazla bir sıkıntı çekmene gerek hiçbir yerde yok sanırım zaten.
Olduğun yerde ne kadar mutlu olduğunla alakalı bir durum biraz.
Haa okey. Aslında sen perspektifin diğer tarafından bakıyorsun.
Ben bu kadar çabalamasaydım burada büyük ihtimalle olamayacaktım.
Ve burada olamasaydım zaten bunun da farkına varamayacaktım.
Yani evet. Sonuçta Hollanda olarak doğmadık.
Ve Hollanda'da bir yaşam kurmak için de yani bir belirli sıkıntıları çekip belirli farkındalıklara ulaşman gerekiyor yani.
Peki tekrar göç ederiz diyor musunuz bir yere?
Arada bir diyoruz. Ben diyorum kendi kendime.
Ben alıştım artık. Türkiye'ye göç etmekten bahsediyorsun geri.
Ya bir ihtimalle Amerika'da olabilir.
Benim bildiğim kadarıyla. Bir aile çatışmasına.
Yani Avrupa içi bir yere göç etmeyeceğimiz kesin.
Belki İngiltere'ye falan.
Belki İngiltere olabilir. Bir ihtimal.
Peki. Benim öyle bir çok motivasyonum yok.
Bir daha göç etmem diyorsun.
Peki. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var bu zamana kadar.
Yaşadın mı dolduruz genişleceksin diye bir şiir var ya.
Ve siz yaşadın mı nasıl yaşarsın?
Nasıl doldurursunuz geri kalanı?
Spontan. Spontan yaşayacaksın.
Bunun en büyük sebebi de benim öyle bir yeteneğim yok.
Ama olmasını çok arzulardım.
Öğrendim yani güzel bir şey olduğunu.
Ne kadar kendimi beceremesem de.
Bilmiyorum çok zor bir soru geldi.
Neresinden almalıyız? Neresinden isterseniz.
Yani belki de bence de çok detaylara takılmadan hayatta o anın keyfini çıkarmak çok kıymetli.
Ama bunu da yapabilmek için bir şeyleri halletmiş, bir şeylerle mücadele etmiş, bir şeylerden çok mümkünse bir şeyler öğrenmiş olduğunda galiba o noktaya geliyorsun.
Ben de yani umarım bir gün o noktaya gelirim diye düşünüyorum.
Hiç orada değilim çift gibi.
O noktaya gelinmiyor bence ya.
Yani sanırım o perspektifte biriysen.
Hani sürekli öğrendiğini hayal ediyorsan.
Sürekli bir şeyler öğrenmeye aç gibiysen.
Sanırım öyle bir nokta yok. Aa doydum artık bitti ve her şeyi öğrendim gibi bir şey yok ki.
Dünyada öğrenemeyeceğimiz milyarlarca bir şey var yani.
Önemli olan o perspektif.
Peki bavulunuzda ne getirdiniz?
Hollanda'ya mı buraya mı? Hollanda'ya göç.
Neyle göç ettiniz? Babolunuzda neyle göç ettiniz?
Başla. Travma var.
Yani ben genel olarak her zaman bir sinir yaşadım.
Hani şey gibi geldi bana.
Aslında göç etmekten ziyade göç etmek zorunda bırakılmak gibi.
Hani bunun yarattığı sıkıntı birkaç sene sürdü.
Sonrasındaysa bunu aştım da diyebilirim.
Sonuçta hani...
Herkes yaşadığı ülkenin kendi istediği şekilde şekillenmesini istiyor ve bu çok bencilce bir şey.
Hani burada nasıl Hollanda, Hollandalıların istediği şekilde ise aynı şekilde bizim ülkemizde aslında bizim istediğimiz şekilde çoğunluk olarak.
Ve sonrasında bunu kabullendim de.
Ondan onu volezimden çıkarttım diyebilirim artık.
Volezim daha boş. Ama aynı şekilde hani o beynimin içi daha karışık ve kalabalık.
Mesela eskiden yani her zaman politik bir şey göç.
Hani ekonomik olduğu kadar da politik bir şey.
Hani mesela insanlar 60'larda Avrupa'ya gelirken de göç aynı zamanda politik bir şeydi.
Hala da politik bir şey ve bunun için hani politik sebeplerle göç etmene de gerek yok.
Ama yine de Türkiye'ye dışarıdan baktığın zaman da ne olursa olsun ya da aynı şekilde Türkiye'ye dışarıdan Avrupa'ya içeriden baktığın zaman da insanların çok hayalinde kurdukları gibi bir Avrupa da yok Avrupa'da.
Özellikle birisi göç etmek istiyorsa bunun da farkında olması gerekiyor diyebilirim.
Güzel bir cevaptı ya. Sinirle göç ettim ilk defa ve sen söylenince şey oldu.
Oha evet. Sanırım bu podcastleri kaydetmenin bende hayatta en güzel şeyi oluyor.
Böyle birçok kişiyle sohbet ediyorsun ve aslında düşünmediğin ama o bir şey söyleyince evet ya bende de böyle bir his var ama tanımlandıramadığım, adını koyamadığım bir şey ve sinir de böyle bir şeymiş.
Mesela şimdi sen söyleyince çıktı. Yani aa evet.
Ve o hala geçmiş ve geçebilecek bir şey değilmiş gibi de geliyor sen anlattıkça.
Gözlerim doldu rahatsız oldum sinirden.
Sen Mükem? Yani benim aslında göç birlikte göç etmiş olsak da benim kafamdaki göç hikayesinde ben göç etmeyi tercih ettim.
Mecbur olmadım.
Dolayısıyla da galiba hani benim bavulumda Türkiye'de yaşarken rahatım yerindeydi birçok açıdan.
Mutlu diyebileceğim bir hayatım vardı.
Buraya geldiğimde de bavulumda beklentilerle geldim.
Ve en başlarda da beklentilerim aslında çok büyük açıdan karşılanmadığında hayal kırık yani adaptasyon süreci içerisinde bu beklentileri direkt karşılamak zor olabiliyor.
Karşılanmadığında da hayal kırıklığına uğradığım zamanlar oldu.
Bavulumda biraz beklentiler ve baskı vardı.
Okey kapatacaktım ama kapatamayacağımı merak ettim.
Neydi o beklentiler karşılanmaya?
Yani aslında yine benzer şeyler söyleyeceğim.
Mutlu bir hayatım olduğu için oradaki varoluşumdan mutluydum, arkadaşlarımdan mutluydum.
Destek almak istediğimde bunun çok ulaşılabilir olmasından mutluydum.
Buraya geldiğimde çok daha bağımsız bir yerden birçok şeyi partnerimle gelmiş olsak da birçok şeyi daha kendi kendime halletmem gerekti.
Ve ister istemez de insan o eski hayatının da her bir göç hikayesinde aslında bir yas tutma süreci de var ya.
geçmişteki hani kaybettiğin, terk ettiğin hayatın yasını tutuyorsun.
Biraz bu beklentiler karşılanmayan beklentiler buralarla ilişkiliydi.
Peki son bir soru.
Göç sizin için nedir?
Ya da şey de çok güzel. Hiç düşünmemiş olmak da çok güzel.
Göçünün olduğunu. Evet.
Aslında baktığında sen baya spontane değişiyorsun.
Evet. Evet. Aslında hani hayatımızı kuruşumuz açısından o kadar fazla bir plan program yapmadık.
Evet. Bir de yapabiliyor musun?
Yani ne kadar yapabiliyor? Yani en fazla umabilirsin.
Evet. Yani insanın genellikle umdukları da çok gerçekçi olmuyor zaten.
Ben çok para sevmiyorum ummayı.
Göç nedir? Sizin için göç.
Yani göç benim için çok aslında beklenmediklerle dolu bir şey.
Hiçbir şey beklediğin gibi değil. Hem yanlardan kötü anlamda.
Yani benim için göç...
Galiba şey gibi biraz hani önceden oynadığın bir film var ve sen bir karaktere sahipsin.
Şimdi o film sahnesinin kapatılıp tekrardan başka bir filmin açılması gibi görünüyor.
Hayattaki bir chapter'ın kapanıp başka bir yepyeni bir chapter'ın açılması gibi.
Her şeyin en baştan yepyeni olması gibi.
Yenilik gibi. Wow.
Okey. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Böyle bizi dinleyen milyonlara.
Baskı hissediyor musunuz üstünüzde?
Şey diyormuşum. Expatlar her zaman GP aracılığıyla.
Beni tercih edin.
Çok güzel bir sohbetti.
Aslında kendi perspektifimden üzerine düşünmediğim birçok şeyi düşünme fırsatı buldum.
Çok kıymetliydi. Çok eğlenceliydi.
Teşekkürler. Berk'cim sen bizi dinleyenlere bir şey söylemek ister misin?
Yani ben genel olarak biraz çok memnun değilmiş gibi konuştum bir noktada.
Hani göç ettiğim için.
Memnun niyetsiz olduğumu söyleyemem.
Hani bir noktada çok fazla bir noktada şey var ya hani sokak röportajı yaparken insanlar Almanya'yı yeriyor Almancılar ondan sonra niye geri dönmüyorsun diyorlar.
Hani benimki de çoğu açıdan o şekilde ama yine de çok sıkışmışlık hisseden.
İnsanlar için herhalde en güzel kaçış yolu.
Şey gibi bir şey hani mesela hayatını geride bırakmak istiyorsan şey yapmana gerek yok.
Estetik ameliyatı olmana gerek yok. Farklı bir ülkeye gittiğin zaman yüzünü herkese atan yepyeni.
Yani bu şey gibi bir yerden geliyor.
Hani kendimi öncelikle Almancı dayılar gibi hissetmiyorum röportaj sokak röportajında.
Biraz hissediyorum ya. Ya ben şey gibiyim aslında.
Hani şöyle bir sorumluluk varmış gibi hissediyorum.
Avrupa'da yaşayınca Avrupa'da yaşamayan tanıdıklarımız buranın günlük güneşlik ve her şeyin çok yolunda gittiğini düşünüyor ya.
Biz aslında sanki biri sohbet ettiğinde sürekli aslında orası da öyle değilmiş gibi bir şey söylemek çabasında bulunuyoruz.
O yüzden aslında bu konuşmalar buna itiyor.
Çünkü buradaki güzelliklerden herkes bahsediyor.
Ama biz burada aslında içimizdeki şeyleri konuştuğumuz, dertleştiğimiz bir yer yaratmak da istiyoruz.
O yüzden de aslında konumsuz bir şey konuşmadık spesifik olarak bence.
Burada var olan kendi yaşadığımız sıkıntı ya da...
Keyifli olan bir şey varsa o da. Çünkü neyinden konuşacağız?
Festival, partiye mi gidiyoruz?
Ne bileyim hani gece oturup içiyoruz.
Türkiye'de de yapıyorduk ki bunları.
Bunun için burada olmaz herhangi bir göç eden bir insan.
Yani bu bir göç nedeni olmaz.
Ben arkadaşlarımla rahat bira içmek için göç ediyorum demez.
Hiç böyle bir şey duymadım ben. Yani çok nadirdir belki.
Hani yüzde birlik bir oran olabilir.
O yüzden başka şeyler var göçün altında ve onları konuşuyoruz.
Ve bunlar bazen olumsuz şeyler olabiliyor.
Her iki taraf için de göç ettiğin yerden ya da göç...
etmiş olduğun yerle alakalı.
O yüzden hani ben senin konuşmalarındaki o sukuk röportajlarındaki Almanca amcalar gibi hissetmedim yani.
Aynen. Aynen. Kendimi tutmaya çalıştım.
Almanya'da öyle değil yiğenim.
Bir de şey değil mi hani mesela göç.
Hani aslında göç eden herkes için çok ortak bir hikaye.
Orada ortak zorluklar var.
Ortak beklentiler var.
Ama bir yandan da hani çok mikro bir yerden senin kişisel hayatın Öncesinde yaşadıkların, işte terk edilmekle ilgili düşüncelerin, bir şeyi kaybetmekle
ilgili düşüncelerin. Tüm bunlar da aslında senin göçe olan bakış açını etkiliyor.
Kesinlikle. Hani o açılardan da hani kişisel yerlerden de göç hikayesi çok farklılaşabiliyor.
Senin kendi kendini bulma, varoluş sürecinde hani farklı yerlerden seni...
etkileyebiliyor göç etmek.
Sadece hani o ortak sıkıntılar haricinde de.
Kesinlikle ya. Her neyse konuştukça konuşuyoruz.
Evet. Ama ilk defa böyle bir çifti misafir ettik.
Çok da zor olmuyormuş. Teşekkür ederiz.
Teşekkürler bu deneyimi paylaştığınız için.
Bugün Birken ve Berk Kumpanya Stüdyosu'ndaydı ve onlarla göç üzerine sohbet ettik.
Teşekkür ederim geldiğiniz için. Biz teşekkür ederiz.
Çok zevkliydi. Evet eğlenceliydi baya.
Bizi beğenip kanala aboneye mi alacağız?
Aynen onu biz söyleyelim sen söyleme.
Aynen şimdi sen utan sen söyleme biz söyleyelim.
Şuradan kanala. Aynen.
Lütfen beğenip takip edip arkadaşımıza paylaşalım.
Evet teşekkür ederim.
İnsanlara WhatsApp'tan link atalım Spotify linki.
Benim yaptığım bir şey değil ama.
Teşekkürler. Teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
