
Hollanda’ya doktora araştırması için gelen Tuğçe’nin bir yıllık göç serüvenine konuk oluyoruz.
Yeni bir ülkeye alışmak, akademik hayat, gündelik yaşam, yalnızlık, keşifler ve değişen bakış açıları… Bavulda Ne Var?’ın bu bölümünde Tuğçe ile Hollanda’da geçen bir yılın ardından kalanları konuşuyoruz.
Transkript
Merhaba. Bavulda Ne Var? Podcast kanalına hepiniz hoş geldiniz.
Bugün Kumpanya'nın stüdyosunda değiliz.
Ama Kumpanya'ya çok uzun süre evini açmış Nigar Hanım'ın oturma odasındayız.
Ve bugünkü konuğumuz Tuğçe.
Tuğçe hoş geldin. Nasılsın?
Hoş buldum. Çok tatlı bir yerdeyiz.
İyiyim. Sen nasılsın? İyiyim ben de.
Teşekkür ederim. Buraya da kayıt edelim istedik.
Çünkü buranın ambiyansı çok güzel.
Videoları da aktif kullanmak istiyoruz.
Belki de burası da güzel bir jenerik yaratır bizim için dedik.
Umarım. Teşekkür ederiz buraya kadar geldiğin için sıcakta.
Çok uzaktan yani. Sürekli yarım saat yol.
Peki Tuğçe kimdir?
Nedir? Bize biraz kendinden bahseder misin?
Zor sorular. Böyle insanın direkt kendinden bahsetmesi böyle.
Okey. Hadi deneyelim.
Ben Tuğçe. Nasıl istersen oradan başla.
Hani şey gibi yerden değil. Yarışmacı arkadaşa başarı dilemeyeceğim yani sonunda.
Okey. O kadar gerekiyor.
Ben Tuğçe. 32 yaşındayım.
Yaşımı söyleyince bir garip oldum.
Doktora yapıyorum şu anda Türkiye'de.
İnsan kendine nasıl bahseder?
Nelerden bahsedeyim? Ne üzerine doktora yapıyorsun?
Nerede lisans okudun? Okey oradan başlamak gerekirse ben İzmir'de okudum lisansı Ege Üniversitesi'nde.
Biyokimya okudum. Lisansı okurken de yani lisansıdaki bölümümü tercih ederken de kendim tercih ettim biyokimyayı.
Öyle araştırarak falan.
İlginçti. Çok sevdiğim bir bölümdü.
Halen daha biyokimyadayım.
Böyle alnımda biyokimya yazılı şu anda.
Ege lisansı bitirdikten sonra da zaten fen fakültesi bölümüne mezun olduğum için bilim alanında bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyordum.
Onu istiyordum. O yüzden yüksek lisans yapmaya karar verdim.
Akdeniz'de yüksek lisansa başladım.
Sonra aynı hocamla doktoraya devam ettim.
Şu anda doktoranın son yılındayım.
Hatta beşinci yılındayım.
Doktor dört yıl sürüyor normalde.
Neden uzadı? Buraya gelmek için.
Buraya gelmek için doktor uzattın.
İzmirli misin? İzmirli değilim.
Ben memur çocuğuyum.
Şimdi bu nerelisin sorusuna cevap vermek de zor oluyor memur çocukları için.
Babam Afyonlu, annem Antaryalı.
Ama babam mesleği dolayısıyla biz böyle bütün Türkiye'yi dolaştırdık yani.
Ben Tekirdağ'da doğdum mesela.
Tekirdağ'da doğdum, Erzurum'da ilkokula başladım.
Kıbrıs'ta okudum, ortaokulda Kıbrıs'ta okudum, Antalya'da okudum.
Tanrıdenizli'de lise okudum.
Böyle bir şey var yani milletler cemiyeti gibi.
Peki ne memuriyeti yapıyordu baba?
Babam askerdir. Rütbeli bir şey mi o?
Çok rütbeli değildi. Uzman çalıştı.
Bilmiyorum ki ben yapmadım. Yani rütbesizlerin yani rütbelilerin en altındaki rütbe.
Tamam güzel.
İzmir'de okumadım ama Ege Üniversitesi İzmirli değilim ama Ege'de olmak, İzmir'de olmak beni İzmirli yapmıştı yani o dönemde.
Halen daha öyle hissediyorum. Tek çocuk musun?
İzmir benim bebeğim. Tek çocuk değilim.
iki tane kardeşim var.
Üç kardeşiz. Ben ablayım.
En büyük benim. İki tane daha kardeşim var.
En büyük olmak zor ya.
En büyük olmak değişik bir duygu.
Yani güzel abla olmayı çok seviyorum.
Kardeşlerim yani ne bileyim o siyahat hoşuma gidiyor.
Abla olma siyahatı. Ama yani bir Benden büyük biri olsun da isterdim bir yandan da.
Bence zor ya. En büyük olmak zor.
Yani yorucu olsa gerek.
Çünkü en ufak bir şeyde arıyorlar seni.
Artık hepsi büyüdü. Yani en küçük kardeşim şu an 26 yaşında.
O yüzden artık herkes kendi yoluna bakıyor.
Ama evet halen daha bir şey var yani.
Abla şöyle miydi böyle miydi var.
Bence büyük kardeş olmanın sorumluluğu biraz şeyde.
Sorumluluğu var yani. Örnek oluyorsun.
O önünde hani. Kesinlikle.
Seni şey yapıyor. Rol moler alıyor.
Mesela benim en küçük kardeşim.
yaş var. Ben onun çocukluk döneminde ben birazcık da artık böyle hani ergenliğe doğru giderken böyle ne bileyim işte rock müzik falan dinliyordum.
Şebnem Ferah dinliyordum. Bir şeyler yapıyordum falan.
Hala dinliyorum ayrı konu ama.
Mesela kardeşim de oradan aldı mesela.
O da onun da şeyi var şu anda.
Öyle bir sevdiğiniz bir canlı oluştu.
Küçük bir rockçi oluştu evde.
Küçük değil yani. Kocaman bir kadın ama evet hala bir şey var yani.
O etkisi var. Peki biyokimyayı nereden anladın araştırdın da benimsedin ya?
Güzel bir soru. Şey podcast kaydettiğim insanların birçoğunda bunu çok şaşırıyorum aslında.
Bazı okunan bölümler ya da bazı tanıştığım insanlar seçerek yapmışlar.
Aileleri yönlendirmiş ya da kendileri araştırıp yapmışlar.
Ve bu bana çok ilginç geliyor. Hani o yaşlardaki bireyin bu kadar araştırmış olması çok iyi geliyor.
Ve sen nasıl keşfettin biyokimyayı?
Nereden, ne diye keşfettin ya da neydi seninle ilgiyi çeken?
Ya aslında bu anlatacağım...
Seçim süreci benim hayatımın sonrasında da yaptığım bir şey.
Bir şey seçmem gerekiyorsa mesela birkaç seçimden arasında bir şey seçmem gerekiyorsa en sevmediklerimi, en seçmediklerimi, en seçmek istemeyeceklerimi eleyerek başlıyorum ben direkt.
Bu üniversitede işte şey süreci de öyle oldu.
Tercih yapma süreci de öyle oldu.
Sonuçta... Benim ailemde benden daha tahsilli kimse yoktu.
Hatta baba tarafında ilk üniversite okuyan çocuğu benim yani.
O yüzden böyle önümde bir rol model yoktu ama şeydi hani böyle diyordum ki öğretmen olmak istemiyorum.
Şu anda akademideyim, öğretici bir roldeyim ama diyorum ki öğretmen olmak istemiyorum, mühendis olmak istemiyorum.
Sağlık ve biyolojiyle alakalı bir şeyler yapmak istediğimi her zaman biliyordum mesela.
Lise derslerinde de sevdiğim dersler arasında biyoloji vardı.
Biyolojiyi çok seviyordum, mikroskobu seviyordum, bakmayı oradan.
Bu arada o seçenekler arasında biyomedikal vardı, biyoloji bölümü var, biyokimya.
Biyokimya'yı ben bilmiyordum, böyle bir bölüm olduğunu da bilmiyordum lisans düzeyinde.
falan vardı. Hemşirelik vardı aklımda.
O tarz şeyler vardı. Puanım tuba yetmemişti.
O yüzden o yoktu.
Aslında tıp fakültesi okumak yerlerde istiyordum.
Ama onun için bir daha üniversite sınavına falan girmek gerekiyordu.
Kim uğraşacak dedim.
Sen ilk senende girdin. İlk senende girdim.
Sonra araştırırken biyokümiyayı gördüm.
Ben zaten lisanstayken Bizim bir aile dostumuz, çok uzaktan akrabağımızın bir aile dostumuz vardı.
Ondan kimya dersleri alıyordum ben.
Kimyayı da oradan sevmiştim yani.
Kimyada iyiydim. Öyle olunca da böyle bir seçim oldu.
Yani öncelikle neleri asla istemediğimi eledim.
Kalanlar arasından da böyle bir seçim yaptım.
Kendi bölümüne ikincilikle girdim ama ikincilikle çıkamadım.
Olsun. Ama peki sonrasındaki bu coşku nereden geliyor?
Neden abi yüksek lisans doktora?
Ne bu yani? Gerek var mı?
Çok haklısın. 35 yıl hala okumak.
Kıskanıyorum da ben. Ben de isterdim.
Ben de çok isterdim. Böyle yüksek lisans yapayım, doktor yapayım.
Okulla çok hemhal olmayı isterdim.
Ama o kadar çalışkan bir birey değilim yani.
Sizin nereden geliyor bu çalışkanlık?
Ya şimdi bu bir noktada şeyle alakalı.
Tam olarak şöyle ifade etmek gerekirse.
Çalışkanlık evet var. Yani çalışman gerekiyor.
Yani çalışkanlık da...
Tamam evet çalışkan değilim demem kendime.
Çalışkanım evet. Ama bir noktadan sonra özellikle de yüksek sansta girdikten sonra bunun aslında bir iş olduğunu da idrak etmeye başlıyorsun.
Bu senin işin aslında bir noktada.
Evet okuyorsun. Halen daha okuyorsun.
Ama benim yaptığım işe olan mentalitem şu şekilde.
Öğrenmek benim işimle alakalı bir şey.
Ve eğer öğrenmeyi de seviyorsan...
Hala bu yolda ilerleyebiliyorsun yani.
Akademi biraz zor.
Hatta işte bu podcast'a başlamadan önce sana da söylemiştim.
Akademiyle ilgili sorunlarından konuşsam mı konuşmasam mı diye.
Zor bir yer. Zor bir süreç.
Ama ben seviyorum ya.
Değişik bir delilik seviyesinde bir sevgi var.
Yaptığım işle alakalı.
Çok zorlandığım yerler de var.
Ama buradan geliyor işler.
Peki şu an doktoru...
öğrencisisin. Öğrenci olarak mı geçiyor peki bu?
Doktor öğrencisisin. Evet. Hala öğrenciyim.
Hala Spotify'da öğrenci paketi alıyorum.
Senin nasıl kabul ediyorsun var ya?
Peki. Biz Spotify'a yüklüyoruz ama ben çok da şey değilim aslında yani.
Bu şey mi? Reklam mı oldu?
Yok yok. Böyle çok hoşlanmıyorum Spotify'dan yani.
Alışkanlık. Alışkanlık gerçekten.
Peki doktor öğrencisi demek aynı zamanda da okulda ders verebilen bir yetkiye sahiplikte değil mi?
Ya da bir hocanın yerine girmek gibi bir şey.
Yani şöyle hocamın yerine ders anlattığım zamanlar oldu.
Doktor öğrencisisin ama aynı zamanda araştırma görevlisisin.
Yani bunun mesleki anlamındaki sıfatı, meslek adı araştırma görevlisi olmak.
Ben aynı zamanda bir araştırma görevlisiyim yani.
İngilizce olarak researcher'ım.
Buradaki title'ım researcher olarak geçiyor.
Araştırmacı olarak...
derslere girmiyorsun.
Lisans üzerindeki derslerle alakalı bir zorunluluğun yok.
Ama tabi hocamın yerine derslere girmen gerekebiliyor.
Giriyorsun. Ama bence doktora yaparken ki en büyük sorumluluklardan biri arkamdan gelen insanı yetiştiriyorsun.
Aslında orada bir eğitim var.
Yani senin yüksek lisans, yani laboratuvara gelen yüksek lisans öğrencilerini de sen böyle aradaki hoca gibi bir şey oluyorsun yani.
Tepede bizim hocamız var.
Tepede benim de hocam olan hepimizin hocası var.
Bunu şey gibi şirket modeli gibi düşünebiliriz.
Patron, hoca. Ben de aradaki şeyim yani.
Alttaki yürümüdür, yönetici.
Böyle işleri yürüten falan.
Altına gelen insanları yetiştiriyorsun.
Öyle bir şey var. Eğitici kısmında öyle bir şey var.
Kendini de eğitiyorsun aynı zamanda.
Onlara da yardımcı oluyorsun. Süreç böyle işliyor yani.
Peki Türkiye'deki doktoranı 5 yıla uzattın.
Demek ders kaldı gibi bir şey mi oluyor da uzattın yoksa?
Yok yani zaten 6 yıl bazı bir süresi var Türkiye'de doktora yapmanın.
6 yılın sonunda da eğer çok mu bir sebeplerin varsa daha da uzun yapabiliyorsun.
Anladığım kadarıyla burada öyle değil mesela.
Burada insanlar 8-9 yıl sonunda doktorlarını savunabiliyorlarmış.
Onu öğrendim buradaki sürecimde.
Ama Türkiye'de 6 yılda biz doktorunu savunman gerekiyor.
Dediğim gibi hastalıktır, şeydir o tarz.
Deprem oldu mesela. İnsanlara uzatma verildi.
Ekstra süre verildi. Onlar dışında bir sıkıntı, öyle bir şey yoksa alçalı tamamlaman gerekiyor.
Bu senin kaldığın anlamına gelmiyor.
Sen dilekçe veriyorsun. Her yüksek öğrenimin bir enstitüsü var bağlı bulunduğu.
Enstitüye dilekçe veriyorsun. Ben de dilekçemi verdim.
Dedim ki ben böyle böyle uzatıyorum.
Yani parasını verdim uzattım gibi bir şey oldu yani.
Peki neden Hollanda'ya geldin?
Madem araştırma Türkiye'de yapıyordun.
Buraya ne zaman geldin ve niçin geldin?
Buraya geleli neredeyse bir yıl oldu artık.
10. ayındayım.
Bizim Türkiye'de yaptığımız çalışma aslında hikaye şöyle başladı.
Oradan başlayayım. Ben doktora konumu kendim belirledim.
Zaten o şekilde oluyor. Hani eğer şey desen doktora konunu kendin belirliyorsun.
Tabi laboratuvarın ve bağlamındığın hocanın altyapı şartlarına uygun olarak belirliyorsun konunu.
Ve araştırmak istediğin alanla alakalı o alanda bir açık varsa, araştırılacak bir şey varsa doktora konunu belirliyorsun.
Ben konumu belirledim. Biz doktor çalışmasına başladık.
Başladıktan sonra yani projeyi bitirdik ama birazcık şey vardı.
Ayrıca hala daha sorular vardı aklımda.
Yani araştırmak istediğim şeyler vardı.
Özellikle benim daha önce bir de İsveç'te bir şeyim oldu.
Bir araştırma sürem oldu. 3-4 ay kadar orada kaldım.
Oradaki süreçte de...
mikroskoplarla alakalı çok fazla şey yaptığım için öyle bir şey vardı.
Hani bu oradan gelen bakış açısını da kendi konuma yansıttım.
Dedim ki ben aslında bunun şu an burada yaptığım ayağını da araştırabilirim dedim.
Bunun için programlar var Türkiye'de.
Eğer Türkiye'de doktor yapıyorsan.
Ben TÜBİTAN'ın bir arşiv programına başvurdum.
Doktora sırası yurt dışı arşiv programı diye geçiyor.
Proje yazıyorsun onun içinde. Yani Türkiye'de aktif olarak doktora yapan ve projesi aktif olan biri.
Ben yurt dışında şu ayağını da yapmak istiyorum şeklinde.
proje yazıyor. Kabul edilirse de benimki kabul edildi.
O şekilde buraya geliyorsun. Yani buradaki şu anda çalıştığım hocayla hanımefendiyle artık nasıl ifade etmek gerekirse ben Türkiye'de bir kongrele tanışmıştım.
Dünyanın en tatlı insanı.
O yüzden onunla da çalışmak çok istiyordum.
O da bir etki. O yüzden de buraya geldim.
Ne güzel ya. Peki niye senin projeni seçtiler?
Projen neydi yani? Neydi araştırıyordun?
Yani niye seçtiler kısmında bir sürü kriter var.
Bir projeyi seçmek kriterleri çok değişiyor.
Özgürlük arıyorlar, yapılabilirlik arıyorlar vs.
Benim araştırma konuda ben bir kalp hastalığı üzerinde çalışıyorum aslında.
Bizim laboratuvardaki, yani benim bu projemi seçme süreci şöyleydi.
Bizim laboratuvarda daha önce bir çalışma yapıldı.
Türkiye'deki laboratuvardan bahsediyorum.
Biz hipertansiyon üzerine bir çalışma yaptık.
Bu çalışmada da proteinin daha yapı taşı olan peptid türevi bir molekül var.
Bu aslında birçok doğal bileşikten de üretilen, yani sentezlenen doğal bileşiğin içerisinde bulunan bir molekül.
Biz bunun hipertansiyon üzerine etkilerini gördük.
Hatta bunun üzerine hocamız patent aldı.
Bayağı etkili bir molekül olduğunu düşündük.
Ben de bu çalışmanın üzerine dedim ki aslında...
Benzer yolaklar olduğu için, şimdi biraz biyokimyadan da bahsetmek lazım.
Yolak nedir, kimya nasıl oluyor işler ama benzer kimyasal akışlardan geçtiği için bu hastalığın üzerine de bir etkisi olabileceğini düşünerek ben bu projeyi yazdım.
Sonra projem kabul edildi.
Benim çalıştığım hastalığın adı hipertrofik kardiyomiopati.
Aslında bir şeydir.
Çok önemli. Söyleyin.
Ne şimdi bu oluyor?
Hipertrofikler... Halk dilinde ne diyoruz?
Biz garibanlar, cahiller mi diyoruz?
Ya aslında halk... Yani şöyle bir şey.
Lise kimya dersi bir yüz derslerimize geri dönelim.
Şimdi kalp dört kısımda oluşur.
Değil mi? Bir iki kulakçık, iki de karıncık.
Bunu bence hatırlıyoruzdur.
Karıncıklar da sol karıncık.
Bakışlarım bana o kadar şey...
Tamam neyse anlatacağım.
Meslek lisesinde okudum ben. Sorun değil ya.
Sonuçta kalp kanı pompalayan bir organ.
Buradan başlamak gerekirse.
Şimdi kalbe kanın dolduğu alanlar var.
Bunlar özellikle de akciğerlerden gelen temiz kanın kalpte dolduğu bir alan var.
Kalbin sol alt kısmı.
Bu sol alt kısmına temiz kan doluyor.
Sonra da aorta pompalanıyor.
Oradaki kas kasılıyor.
Ağırta kanı pompalıyor ve bütün vücuda kan yayılıyor.
Temiz kan. Sistem bu kısmı bu şekilde işliyor.
Benim çalıştığım hastalıkta o kas işlevini yitirmeye başlıyor.
Şimdi hipertrofi dediğimiz şey de hiper büyümesi.
Trofi bir şeyin değişmesi.
Hiper de büyümesi anlamına geliyor.
Yani atrofi olursa küçülüyor.
Hipertrofi olursa büyüyor.
Bir kas. Kaslardan bahsediyoruz.
Kalp kası. Hipertrofi de o kalp kası büyümeye başlıyor.
İnsanın kalbinin büyümesi dediğimiz, hani halk dili dedin ya, kalp büyümesinin görülmesi mesela...
Bu tarz şeyler. Bu hastalıkla da ilintili.
Bu hastalığın birçok farklı alt çeşidi var.
Kardiyo dediğimiz şey. Kalple alakalı miyopati dediğimiz şey de kasla alakalı olan hastalık anlamına geliyor.
Zaten hastalığın adının çözümlemesi bu şekilde.
Hipertrofik kardiyo miyopati.
Hastalık bu. Şimdi düşününce hani biz hani insanlar spor salonuna gidiyor.
Kaslarımızı büyütüyoruz, genişletiyoruz falan.
Ama kalpteki kas büyüyünce işlevini yitiriyor.
Bunun sebebi neden? diye düşünürsek de kalpteki kas bir büyümesi kasılmasını azaltıyor.
Daha az kasılmaya başlıyor ve daha az şiddetli kanı pompalamaya başlıyor.
İkincisinde de oraya donan kanın alanı azalıyor.
Yani temiz daha az kan doluyor içeriye.
O daha az kan pompalanmaya başlıyor.
Bu şekilde de bu hastanın sonucunda kardiyakarest gelişebiliyor mesela.
Yani kalp krizi. Mesela bu hastalık özellikle de genç erkeklerde daha fazla görülüyor.
Genç erkeklerde kalp krizi görülme oranların mesela bir genç erkekte görülen kalp krizlerinde bu hastalığa sahip olma oranı çok yüksek.
Gerildim ya. Çok şu an şehir kırk.
Hayır hayır bu arada ben çok etkilendim de gerildim de.
Şey geldi aklıma bir anda.
Gece dışarı çıkmalarım geldi yani.
Yani bu hastalık çok genetik aslında.
Genetik altyapısı çok fazla. Sen niye bu hastalıkla alakalı çalıştın?
Tuğçe ne oluyor falan dersen de.
Yani benim İsveç'teki dönemim olduğundan bahsetmiştim.
Orada da kalple alakalı başka bir çalışma içinde bulundum.
Birazcık da işte şey gibi çalışmak istediğin alanla alakalı şeyleri bulurken aklına gelen fikirler bir puzzle gibi.
Yani bir parçaları alıyorsun, birleştiriyorsun, bir şey ortaya çıkarıyorsun.
Ben orada başka bir şeyin içinde bulunmuştum.
O birazcık da biyofiziksel bir çalışmaydı.
Hani biyofize hiç girmeyelim.
Ama sonra ben onu hani bunun bu işte biyokimyasal bakış açısıyla da şöyle araştırılabilir şeklinde bir proje oluşturdum.
Çok havalı geldi ya. Peki sen bir yıllığına geldin buraya değil mi?
Evet ben buraya bir yıllığına geldim. Bir yıl boyunca...
Burada çalışmanın hocayla bir nedeni var ama şey gibi bir nedenleri de var mıydı senin için?
Mesela buradaki laboratuvarlar çok iyi ve Türkiye'de bizim böyle bir olanamız yok.
Ya da hani buradaki ya da Türkiye'deki olanaklar buraya göre çok daha iyi.
Başka nedenleri de var mıydı hocada ya da Utrecht'e gelmek dışında?
Evet. Zaten... Başvurduğun projenin de, o projeye başvururken de bunu sebep olarak sunuyorsun zaten.
Ki bunu sunmanı da istiyor.
Mesela ben TÜBİTAK'a başvurdum ya.
TÜBİTAK bunu sunmanı da istiyor zaten.
Yani bizim altyapımız, Türkiye'deki laboratuvarımızın altyapısı yetersizdi biz bunu çalışabilmemiz için.
Olanaklarımız yetersizdi, ekipmanlarımız yetersizdi.
Bu yüzden de buraya gelmek istiyorum şeklinde yazdım ben zaten projeyi.
Ki öyle oluyor. Benim şu anda burada Utrecht'de...
laboratuvarımda çalıştığım cihazlar milyon dolarlık cihazlar.
Hani biz bunlara sahip değildik Türkiye'deki laboratuvarda.
O yüzden buraya geldik ve burada çalışıyoruz.
Bunlar nasıl sahip? Bu küçücük ülke burası.
Bunlar nasıl bu kadar çok para yatırmışlar buna?
Yani Hollanda, Avrupa'da Neredeyse birinci sıralarda başlarda başı çeken ülkelerden biri.
Ama dünya genelinde de bilime yatırılan para da başı çeken ülkelerden biri.
Var be. Yani ülke, ülke fonluyor.
Ülke para yatırıyor bilime.
Ve bu şekilde de bu cihazlar sahip olmuyor.
İşte. Yani bizim parayı...
Ülke sanata yatırmıyor, fonlamıyor.
Bilim ve gerekçesi şeylere bir fonu varmış.
Yani hani bize de azıcık fon varsa hoş olurmuş.
Yani evet. Bu işler parayla dönüyor.
Yani bilimsel çalışma yapmak çok pahalı.
Çok para isteyen bir şey.
O yüzden... Peki. Bir yıllık sürecini birazcık değerlendirelim mi Tuğçe?
Birazcık göçü konuşalım. Göç etmiş gibi hissettin mi?
Yoksa bir yıllık tatile geldim gibi mi hissettin?
Neydi bu bir yıllık süreç doktora sürecinde?
Bence göç etmiş gibi hissettim ya.
Sıla hasreti bile gelişti yani bende.
Gerçekten mi? Evet gerçekten hani göç etmiş gibi hissettim.
Birazcık benimki şey böyle hani yarım göç gibi oldu.
Hep döneceğini biliyorsun ve hani döneceğini bilmek başka bir şey.
Dönmek zorunda olduğunu bilmek başka bir şey yani mental olarak.
Tabii hep döneceğimi biliyordum ama göçü hissettim.
hissettim ya. Hani yani dediğim gibi daha önce de yurt dışında yaşamışlığım vardı ama çok uzun bir süreçte bu sefer.
İlk defa bir yıllığına yurt dışında yaşadım ve ne bileyim Garipti yani tabii alışmıyorsun, alışmadığın bir sürü şey oluyor.
Bunları hissettim.
Peki alışmak istemediğin şeyler var mıydı?
Yani aslında buranın kültürüne ya da buraya ait, burada var olan bir şeye alışmak istemediğin şeyde oldun.
Şey gibi bir yerden söylüyorum. Zaten döneceğim ve bunları alışmasam da olur, bunu yapmasam da olur gibi bir yerde miydin?
Yoksa buradaki hayatın getirdiği ne varsa her şeyi yaptın mı?
Buralıymış gibi. Ben buradaki hayatın getirdiği her şeyi yapmaya...
yönelik bir bakış açısıyla geldim açıkçası.
Birazcık şey gibi yani bu asimile olmak değil ama içine girdiği kabın şeklini biraz almak gerektiğini düşünüyorum ben.
Burada yaşayan insanların bir yolu var.
Onların bir yaşayış tarzı var.
O tarzı dışına yani o tarzı öğrenmek de çok tatlı geliyor bana.
Yeni bir şey öğreniyorsun.
Yeni bir kültürdesin.
İnsanların farklı davranışları, bakış açıları var.
Onları görüyorsun. Bilmiyorum ya böyle ya bunu da yok ben bunu yapmam dediğim bir şey olduğunu bilmiyorum yani.
Belki başlarda bu yağmurla olan konu birazcık beni zorladı ve yoğurdu açıkçası.
Hani yağmurda da karın altı da bisiklete bilmem mesela.
Onu derim yani artık.
Bu kadar adapte olmadın bir yöntem.
Bu kadar adapte olamadım evet.
Hani onun dışında aklıma pek bir şey gelmedi açıkçası.
Peki Türkiye'de biyokimya nasıl ve burada nasıl?
Yani mesela buradaki hocayla çalışmayı sevdim.
Tatlı birisi anladık. Ortam teknolojik açıdan çok iyi.
Ama bu kadar teknolojinin olmasına rağmen sence buradaki araştırmalar mı çok daha elde tutulur değerli?
Ya da Türkiye'dekiler mi? Ya da hani bu böyle bu tarz kıyaslamalar yapabileceğin şeyler olabilir mi burayla ilgili?
Şöyle bir cevap verebilirim buna.
Öncelikle ben burada hücre biyolojisi çalıştım.
Biyokimya hiç çalışmadım.
Bir de öyle bir şey var. Tamamen farklı bir alanda farklı bir konjüktürde bir çalışma yaptık.
Ama hani yapılan çalışmalar bilimsel.
Çıktılar konusunda şunu söyleyebilirim.
Mesela dünyada üniversite sarılmaları yapılıyor değil mi?
Mesela ilk 500'e giren üniversiteler, ilk 100'e giren üniversiteler vs.
vs. Yani iş araştırmaya gelince eğer altyapım varsa hangi üniversitede olduğunun çok bir önemi yok aslında.
İyi bir araştırmacı olmak için ihtiyaç olan şey altyapı yani para ve iyi bir zihin yani.
Bu işe adanmış bir...
Ve istekli bir zihin yani.
Onun dışında çok bir şeye ihtiyaç yok aslında.
Burada yapılan çalışmalar çok güzel.
Çünkü buradaki insanlar kendini daha rahat adayabiliyorlar.
Türkiye'deki yapılan çalışmalar da güzel.
Türkiye'de çok katili. çalışmalar yapan araştırma laboratuvarları var.
Ama bu birazcık da şey gibi oluyor.
Mesela bir bölüm okuyoruz ya o bölüm iyi ya da kötü olması.
Mesela üniversitelerde sıralamalar var.
İnsanlar puan alıyorlar üniversite sınavına.
O üniversite bölüme giriyorlar vesaire.
Hani işler lisansın üstüne çıktığı zaman birazcık da bireyselleşiyor.
Yani senin o araştırma grubunun başındaki hocanın altyapısı, parası Ve mentalitesine göre eğer yani küçük bir üniversitede bile olsan çok iyi çalışmalar yapabiliyorsun.
Birazcık daha dediğim gibi işin şevkli bir şekilde bakmakla da alakalı.
Buradaki çalışmalar ama gerçekten çok iyi çalışmalar.
Dediğim gibi altyapıları var.
Peki İsveç'le kıyasladığında burayı orada ne kadar kaldın?
Orada da 3,5 ay kaldım.
Yani neredeyse 4 ay kaldım.
Peki orada şey gibi yerden mesela tekrar önünde bir...
Bir yıl daha geçirme imkanın var.
İsveç mi? Hollanda mı yoksa alternatif duyduğun ya da bildiğin gitmek istediğin başka bir ülke mi?
Ya da Türkiye mi? Ama neye göre soruyorsun bunu?
İş ortamını. Akademi anlamında.
Akademi anlamında. Akademi anlamında buradaki akademi de çok iyi ama İsveç akademide daha da çok fazla.
Yani daha da altyapı var. Daha da yatırım var öyle söyleyeyim.
Bir de orada gittim laboratuvar.
Çok üst düzey bir laboratuvardı.
Hani Nobel ödüllerinin verildiği üniversiteye bağlı bir laboratuvardı.
O yüzden hani ona çok şey yapmamak lazım.
Hani böyle haksızlık yapmamak lazım buradaki şeylere.
Ama akademik olarak ne isterim biliyor musun?
Zorunda olarak ikinci bir dil öğrenmek zorunda kalmadığım bir ülkede olmak isterim.
Mesela Hollanda bunu sağlayan ülkelerden biri.
Tamam Hollanda'cı eğer burada mesela yerleşik hayata geçse öğrenmek isterim tabii ki.
İsveççi de öğrenmek isterim.
Bir ülkede yerleşik hayata geçeceksem o dili öğrenmek isterim ama akademik olarak.
Yani bunu neden örnek verdim biliyor musun?
Mesela örneğin İspanya'da.
Akademide evet İngilizce ile bilimsel çalışma yapmaya devam edebilirsin ama İngilizce kullanımı...
daha az olduğu için mesela orada bir kopukluklar gelişebiliyor.
Çünkü onlar İspanyolca konuşmayı daha çok arzulayan daha çok böyle şey yapan bir toplum mu diyeyim artık.
Akademisi de öyle yani. Duydum kadarıyla orada yaşamadım ama İsveç'te de araştırma yapmış arkadaşım vardı.
İsveç diyorum. İspanya'da.
Mesela Fransa'da da öyle. Almanya'da da öyle.
Onlarda birazcık daha şey var.
Dil bariyerinin birazcık daha az olduğu bir ülkede kalmak isterim.
Peki. Şu an Türkiye'ye dönmen gerekiyor.
Şu an Türkiye'ye dönmem gerekiyor. Peki bu dönme olayı seni üzüyor mu?
Burada kalmak ister miydin?
Burada kalıp burada çalışmak, burada hayatını devam ettirmek ister miydin?
Çok karmaşık duygular içerisindeyim bu konuyla alakalı.
Akademik ve iş anlamında...
Kariyer anlamında soruyorsan burada kalmak isterdim, burada çalışmaya devam etmek isterdim.
Bir de bu dili geçmiş zaman çok şey, çok doğru değil aslında.
Yani yapabilirim hala.
Sonra döneceğim de hani burada çalışmaya devam edebilirim, burada kalmaya devam edebilirim.
Ama şöyle bir süreç var. Ben bir projeyle geldim.
Bu projenin yükümlülükleri var.
O yükümlülükler arasında doktorayı bitirmek var.
Çünkü bu projeyi, bu proje için bana bir fon verildi, bana bir para verildi.
Benim için para katıldı. O yüzden geri dönmem gerekiyor.
Paralar aktı. Ne paraları?
Geri dönmem. Geri dönmem gerekiyor.
Geri döneceğim. Sonra buralarda iş bakıp döner misin gibi bir yerden de sordum aslında.
Yani buralarda kalmak ister misin?
Yoksa dönmek mi istersin?
Yoksa İsveç'e mi bakmak istersin?
Yani... Avrupa sana cazip geliyor mu bir araştırmacı olarak?
Avrupa bana cazip geliyor bir araştırmacı olarak.
Yani özellikle... Bilimsel anlamda son dönemlerde aslında bilime en çok yatırım yapan ülke son dönemlere kadar Amerika'ydı.
O yüzden de en iyi bilim Amerika'da yapılıyordu.
Şu an birazcık oradaki süreçler değişti.
Ama ben hiçbir zaman Amerika'ya gitmek istemiyordum.
Çok uzak olduğu için. Trump amcadan sonra.
Trump'tan sonra her şey çok değişti orada da.
Ben hiçbir zaman Amerika'ya gitmek istemiyordum.
Ama uzak ya. Hayatım sadece işten oluşmuyor.
Bir sürü şey var. Yani ailenin 13 saat...
15 saat süren bir uçak yolculuğu kadar uzak bir yerde bırakman her şeyi zorlaştırıyor.
Bir de biz ne kadar ağır kol olmasak da buranın insanlarının bakış açısı bir tık bize daha yakın gibi hissediyorum ben.
O yüzden burada kalmayı istiyorum.
Bir de dediğim gibi yani...
Bilimsel anlamda iyi şeyler yapmak için paraya ihtiyaç var.
Para için de hani paranın akıtıldığı bir ülkede olmaya ihtiyaç var.
Bilime en azından paranın akıtıldığı.
Bilime paranın akıtıldığı evet.
Peki hangi üniversitedin?
Utrecht Üniversitesi'nde mi? Utrecht'teyim ben.
Aslında ben şu anda Utrecht University Medical Center Utrecht'teyim.
Hastanedeyim. Yani hastaneye afiliye olarak çalışıyorum.
O da zaten üniversiteye Utrecht Üniversitesi'ne bağlı.
O yüzden oradayım. Peki dönünce Türkiye'ye ne yapacaksın?
Nedir planın? Savunma yapacağım.
Şey gibi hani. Böyle akademide olmayan arkadaşlarımla bunları konuşurken böyle çok ne yapacaksın?
Savunması savaşacak mısın? Hani şey neyi savunuyorsun şu anda?
O da seni savunacak mı falan diye böyle şeyler yapılıyor.
Espriler. Dönünce doktordan mezun olacağım.
Savunma yapacağım yani.
Önceki tezi yazmam gerekiyor ama.
Tez yazma süreci akademide olanlar bilir birazcık sancılı bir süreç.
Böyle bir çocuk doğurmak gibi yani tezi çıkartıyorsun ortaya.
Ama hani planım...
dönmek, kedimle öpüşmek, barışmak.
Çekiyor. Bana küs bence.
Bir yıldır çünkü annem bakıyor ona.
Onu da çok özledim. O da ayrı bir travma bende şu anda.
Aynen öyle. Biraz vakit geçirmek.
Sonra tezi yazmak, savunmak.
Sonrasında da umarım güzel şeyler yapmak için güzel bir yere geri dönmek, gitmek.
Bir şeyler yapmak. Harika.
Süreç bu şekilde. Peki buraya alıştın mı?
Alıştım ya. Alıştım.
Çok alıştım. Peki ne kadar süre sonra ben buraya alıştım ve ulan...
Okey burada yaşayabilirim dedin.
Ne kadar sürdü o süreç?
Ya ben birazcık kışa geldiğim için bir başlarda bir zorlanma oldu.
Ama bilmiyorum böyle bir zaten bence bir yere alışmak için bir 3-4 ay geçirmek gerekiyor.
3-4 ayın sonunda dedim ki tamam ben buraya alıştım.
Bir de ekibe dahil olmak da çok güzeldi.
Biz doğaçlı bir tiyatro ekibine de dahil oldum.
O da beni bir yeni insanlarla tanıştırdı.
Kendini ait hissetmeye başlıyorsun bir noktadan sonra.
Arkadaşlar da edinince, yeni insanları tanışınca, sosyalleşilebilince.
O yüzden bir 3-4 ay sonunda ben artık dedim ya ben alıştım buraya yani.
Her gün bisikletle işe gidiyorum falan oldum yani.
Mesela bu benim en çok merak ettiğim şeylerden biri.
Çünkü kısa süreli buradasın ya.
Kısa süredir de buradasın.
Türkçe doğaçlama yaptık biz beraber.
Atölyeye geldin, sahneye çıktın diye.
Hani örnek veriyorum bu...
Sen 5 yıldır burada yaşıyor olsaydın ve Türkçe bir şey yapmak isteseydin belki bu genelde öyle oluyor çevremizde.
Ama sen daha 3 aydır buradaydın ve Türkçe bir şeyin içine tekrar o Türkçe o toplumun içine dahil olduğun.
Genelde şey gibi de oluyor ya insanlar Avrupa'ya çıktığında hemen nerede international var gideyim oraya ya da işte gideyim daha böyle uluslararası insanlarla vakit geçireyim.
Hollandalı nerede İngiliz nerede bilmiyorum.
Senin bu Türkçe iten şey neydi?
Özlem miydi yoksa daha iyi hissetmek miydi neydi?
Anlaşabiliyoruz. Bu benim ana dilim.
Ben onu hiç düşünmedim ya.
Hani hiç o kafada olmadım. İşte ya yurt dışına çıktım şimdi.
Aa burada Türk var. Hadi ona bakmayayım.
Ya onunla konuşmayayım. Ben Türkçe konuşmayalım.
Başka Türk konuşalım. İngilizce konuşalım.
Hiç o kafada olmadım ben ya. Hani Allah'ıma şükür İngilizce konuşabildiğim için hani böyle dil praktisi.
Yani sadece yani İngilizcemi geliştireyim diye sevdiğim, aynı kültürde olduğum.
Dilini bildiğim bir ortamdan uzak durmak hiç benim düşünce tarzıma uygun değil.
Hani seviyorum Türkçe konuşmayı da seviyorum.
Türkler birlikte olmayı da seviyorum.
Hiç öyle bir bakış açım olmadı ya.
Güzelmiş. Yani o Özlem gibi bir yerden miydi acaba?
Özlem bir yerden değildi ya. Hani o şeydi.
Çok güzel bir sosyalleşme ortamıydı benim için.
Bir de doğaçlı bir tiyatro ben çok yıllar öncesinde bir yapmıştım.
Onun bir geri dönüşüydü.
O çok hoş. hoş bir andı.
Ve işte illa bu Türkçe diye tamam ben buna vakit ayırmayacağım diye düşünmedim yani.
O yüzden özlemden gelmedi.
Ama iyi de oldu. Çok da güzel oldu.
İyi ki de geldin. Teşekkür ederiz.
Peki şeye soracağım. Türkiye'de TÜBİTAK diye bir yer var.
Ve hani fon Böyle şeyleri hani seni gibi falan.
Peki Avrupa'da, Hollanda'da özellikle bildiğin bir yer var mı?
Mesela bir doktor öğrencisi de başka bir ülkeye gidebiliyor mu?
Ya da doktor öğrencisi burada benim bildiğim kadarıyla burada doktor yapınca researcher maaş alıyorsun.
Evet. Türkiye'de maaş alabiliyor musun?
Yani Türkiye'dekiyle buradakini birazcık bize kıyaslar mısın?
Türkiye'de de maaş alabiliyorsun.
Türkiye'deki sistemde birazcık şey var.
Araştırma görevlisi pozisyonuna gelince...
Devlet maaşı alıyorsun yani bir vakıf üniversitesinde de vakıftan maaş alıyorsun ayrı konu ama eğer araştırma görevlisiysen maaşlı olarak çalışıyorsun.
Türkiye'de de çalışabiliyorsun, yurt dışında da çalışabiliyorsun.
Buradaki sistemde birazcık şey var hani böyle bir devletten para alma gibi bir olay yok.
Laboratuvarların paraları var, üniversitelerin paraları var.
Açlı pozisyonları paralı bir şekilde açıyorlar, maaşlı bir şekilde.
O pozisyona girdiğin zaman sen o doktoru sürecin boyunca maaş alıyorsun.
Mesela benim şu anda Hollanda'da çalıştığım laboratuvardaki doktoru öğrencileri laboratuvarın hocasının daha önce kabul ettirdiği, kabul aldığı projelerinden çıkan paralarla şu an doktoru yapıyorlar.
Hani o mesela bir tane büyük bir proje.
Başvuruyor hoca. Onun parasını alıyor, laboratuvarına getiriyor.
Hatta İsveç'teki laboratuvara hoca kendi maaşını da o projenin ödüyordu.
Buradaki sistemi bilmiyorum. Ama sonrasında da işte araştırmacı alıyor laboratuvarına.
Doktor öğrencisi yetiştiriyor, onlara para veriyor.
Doktor sonrasında araştırmacısı yetiştiriyor, onlara para veriyor.
Sistem o şekilde işliyor. Türkiye'de de ben devlet kadrosunda hiçbir zaman olmadım.
Aşkıma göre kadrosuna girmedim hiç o zaman.
Türkiye'de benim ilk girdiğim, hatta halen daha bağlı olduğum burs sistemi diyeyim artık.
Şeydi, YÖKÜN sistemi vardı, Yüksek Öğrenim Kurumu'nun.
102.000 diye bir sistemdeydim ben bir de.
100 öncelikli alanda 2.000 tane doktor öğrencisiyle burs veren bir program bu.
Öncelikle alanlar çalışması yapıldı orada.
Güzel bir sistemdi ama sonra onu da çok öldürdüler.
Şimdi siyasi kısmında çok fazla şeyler oldu.
Türkiye'de süreç böyle işliyor.
Mesela şunu söyleyebilirim, bir fark olarak şunu anlatabilirim.
Türkiye'deki hoca, mesela ünlü devlet üniversitesinde hoca olan herkes devletten para alıyor.
Ama burada devletten para almak değil de hani birazcık daha şey, her şey bir fon, her şey bir proje, her şey grant üzerine işliyor.
Aslında bu da akademiyi öldürmüyor.
Çünkü insanlar... Kazık çakmıyorlar yani buraya.
Kimse kazık çakmadığı için herkes bilimsel anlamda bir şey üreterek karşılığında para aldığı için sürekli bir üretim var.
Çok güzelmiş ya. Evet.
Şöyle bir şey anladım.
Burada bilim insanısın ve seni devlet bilim insanı olarak kabul ediyor ama sana maaş vermiyor.
Diyor ki sana para verebilmem için bir şey araştırmak istiyor ve bununla ilgili bana bir dosya ver.
Evet. Ve iyi bir şeyse bu ve ben sana bunu fonlayayım.
Evet. Ama değilse durduk yere ben sanırım.
Yani şey gibi devlet üniversitelerindeki hocalar ya da ne bileyim doktor araştırmacıları gibi.
Ne araştırdığı belli değil mi gibi bir yer.
Bence de daha tatlı geliyor kulağa.
En azından daha böyle sürdürülebilirmiş gibi geliyor.
Kesinlikle. Bir de hani bahsettik ki işin ekonomik boyutu var.
Evet bir devletin bilime para yatırması boyutu var.
Ama bir de şey de var yani Türkiye'de ya tenzih ediyorum.
her şeyi ama bazı araştırmacılarla bazı hocalarımız var.
Mesela artık araştırma yapmıyorlar.
Ama orada hem devletin imkanlarını kullanmaya devam ediyorlar.
Hem o tatile sahip olmaya devam ediyorlar.
Yani yer kaplıyorlar. Yani artık hani Avrupa'daki sistemde diyor ki sen bilimsel bir şey üretmiyorsun artık.
Üretmiyorsan biz seni fonlamayalım.
Biz seni gönderelim diyor yani.
Artık süreç böyle işliyor birazcık.
Peki nasıl başvurduğunda geldiğinde buradakiler seni niye kabul ettiler?
Nasıl oldu? Kabul mü ettiler?
Yoksa Bu zorunlu da mıydı da nasıl oldu o sistem?
Yani şöyle oldu. Belli dönemlerde proje başvuruları açılıyor.
Zaten Avrupa'daki sistemde de böyle bir fellowship olarak geçiyor aslında bunların hepsi.
Belli dönemlerde sen projeni başvurabiliyorsun okuruma.
Avrupa'da da böyle, Türkiye'de de böyle.
Türkiye'de bu işin başında TÜBİTAK var.
Süreç şöyle işte de benim öncelikle hocayı bulmam gerekiyor.
Yani biz önce öğrenci.
yurt dışında danışmanlık alacağı hocadan bir onay alması gerekiyor.
Yani ben hocayı buldum.
Yazıştık. Böyle bir fikrim var.
Yapabilir miyiz? Kabul eder misin dedim.
Yaparız. Kabul ederim dedi o da.
Projeyi yazdık. Gönderdik.
Kurum da TÜBİTAK da kabul etti projemizi ve parayı verdi ve geldim.
Çok tatlıymış. Peki bir tık yavaş yavaş sona geleceğim.
Buradaki bu bir yıllık deneyimin nasıldı?
Yani Hollanda'daki deneyimin genel olarak.
Yani mesela çok fazla göç eden insanla da geliyorsun.
Bilim insanıyla da karşılaşmışsındır.
Çalıştığın ortamda ya da hastane ortamında.
Yani insan duygulardan bahsediyorum aslında.
Seni tekrar burada yaşatmak isteme coşkusu nereden geliyor?
Neydi o Hollanda'nın sana iyi gelen kısmı?
Hollanda'daki deneyimlerim güzeldi ya.
Ben çok sevdim. Tanıştığım insanlarla bir arada olmayı çok sevdim.
Yani insanlık kısmına bakacak olursak gerçekten.
Burada bir... Ortam oluştu.
Yani sosyalleştiğim bir ortamım oluştu.
O yüzden geri dönme kısmında bu beni çok içine çekiyor.
Çok sevdiğim insanlar oldu.
Mesela burada uzun süre yaşayan, burada artık buraya yerleşmiş bir sürü insan var.
Biz mesela atölyeleri yaparken de atölyedeki arkadaşlarımız da çok yerleşik insanlar.
Bazıları Dutch hatta yani.
O birazcık garip bir şey.
Sen kendini garip hissediyorsun yani.
Ben geçiciyim hani. Hani onlar birazcık kalıcılar.
Bu biraz şey gibi ya.
Çok garip bir örnek olacak ama.
Mesela biriyle tanışıyorsun.
Bu işin tabii bu boyutları da var değil mi?
Biriyle tanışıyorsun. Ve işin yani bunun sonu olacağı belli.
Bir sürece giriyorsun yani.
Yani mesela hani biriyle tanıştın ama sonu var.
Yollar ayrılacak belli.
Ama yine de onu yaşa değer yani.
O süreci yaşamaya değer.
Hani ben buradan gideceğimi biliyordum.
Ama yine de o süreci yaşamaya değerdi.
Zaten Tuğçe Hollanda'da kalıcı değilsin.
Boşver böyle arkadaşlıklar edinme ya da sosyalleşme ya da derin ilişkiler kurma kafasında hiç olmadın.
Ama insan tabii garipsiz ediyor.
Yani sen gideceksin belli.
Ama güzeldi ya. Çok güzel.
Deneyimler edindim. Yeni şeyler öğrendim.
Öğrenmeyi çok seviyorum. Mesleki deformasyon birazcık.
Güzel. Peki şeylerinden bahsettin de birazcık konuşmuştuk ya.
Yayınlanan makalelerinden.
Birazcık da bunlardan bahsedelim birazcık da.
Olur. Birazcık da şey konuşalım, bilim konuşalım.
Olur. Bavulda ne var da bilim.
Bilim. Ya makale yazmak bu işin çıktısı.
Yani yaptığın her şeyin sonucu yazdığın makaleyle alakalı.
Bir de birazcık böyle polyanla bir yerden bakarsan da insanlığa yaptığın katkı senin o yazdığın makaleyle alakalı.
Mesela ben biyokimyagerim.
Biyokimya dediğimiz şey vücudumuzdaki...
Kimyasal moleküllerin birbirleriyle olan etkileşimlerini araştıran bir bilim alanı.
Ben hücrenin, bizim bütün vücudumuzdaki bir hücrenin içerisinde çalışıyorum.
Ben ne yapıyorum? Bu alanda bir araştırma yapıyorum.
Bir çıktı elde ediyorum, makale.
O makaleyi veriyorum bütün insanlar, diğer bilim insanlarına kullansınlar diye.
Onlar da bu bilgiyi alıyorlar, üzerine başka bir şey koyuyorlar.
Mesela işte bir farmakolog benim yaptığım çalışmayı alıyor, bunun üzerine bir ilaç geliştiriyor.
Örneğin. Hani makaleler bu şekilde.
Akademide olmak için birazcık yazmayı sevmek gerekiyor.
Bu birazcık şey, bilim alanında çalışan, akademide çalışan insanların en çok zorlandığı alan.
Çünkü yazmak zor ya, hani üretmek.
Yani tamam sanatsal bir şey üretmiyorsun ama onu yani deney yapmaktansa yani deney yapmak bana daha çok, daha kolay geliyor.
Hani laboratuvarda çalıştık.
Bir şeyler öğretiyorsun. Sonucunu çıkartıyorsun.
Bir de o çıkarttığın sonucu yazman gerekiyor ya.
O kısım var. Makalelerimiz var.
Makalelerim var. Bir sürü yerde yayınlanmıştı ya.
Ya aratabilirsiniz.
Google Schooler'da adımı falan diyormuşum.
Çalışmalarımız var. Evet ya makaleler.
Mütevazı da söyleyelim. Ya 15 tane makalem var ama falan.
Yayınlanmış 15 makalem var ya.
Absürt değil mi bunlar? Peki bir şey soracağım.
Bu çok Kulaktan kulağa duyulan bir şey de ben bunu çok merak ediyorum.
Avrupa'daki okulların eğitimi Türkiye'dekinden kötü diyorlar hep.
Ben bunu hep duyuyorum.
Yani çok duyuyorum. Ya işte abi bizim öğrendiklerimizin onda birini öğrenmiyorlar orada.
Yani buraya gelmiş insanlardan da çok duyuyorum.
Yani Türkiye'deki eğitimin çok daha iyi olduğunu söylüyorlar buradan.
Evet. Ne diyorsun bu konuyla ilgili?
Yani çünkü denk geldiğin, tanıştığın insanların seviyelerinden anlayabilirsin.
Sonuçta burada okumamışsın ama hani seviye olarak nasıllar senin için?
Yani nasıldı çalışma ortamı?
Ya genel bir yorum yapmam çok doğru olmaz ama kendi deneyimimden yola çıkarak şunu anlatabilirim.
Benim yüksek lisansım şöyle geçti.
Yani iki yıllık bir süreç.
Bir de pandemi girdi araya üçe yıllık uzadı ama.
Bu iki yıllık sürecin ilk yılı ağır bir teorik eğitimle geçti.
Hani... Bizim lisanslarımızda da bence süreç biraz böyle işliyor.
Biz daha fazla teorik eğitim veriyoruz.
Yani teorik eğitime maruz bırakıyoruz.
O yüzden gerçekten çok fazla şey öğrenmek zorunda kalıyoruz.
O lisansı bitirmen için ya da o yüksek lisansı bitirmen için.
O eğitimi tamamlamak için bunları yapıyorsun.
Ama Avrupa'da mesela buradaki yüksek lisans öğrencilerini gördüm.
Ufak ufak kursları var. Kursları tamamlıyorlar.
Sonra da yaptıkları deneysel çalışmayı tamamlıyorlar.
Ve yüksek sansanı tamamlamış oluyorlar.
O yüzden o noktadan bakarsak evet hani şey diyebilirim.
Bizim aldığımız eğitim gerçekten sağlam bir eğitim.
Yani bölümden bölüme de değişmekle birlikte işin teorini birazcık bence yorucu bir noktadan da bakılıyor.
Belki de yanlış bir bakış açısı ama işin teorini çok fazla öğreniyoruz ve çok fazla aktarıyoruz.
O yüzden çok da yanlış diyemem ya bu kulaktan doğma...
Çok güzel. Bunu duymak bazen iyi hissettiriyor.
Peki, bavulunda ne getirdin buraya gelirken?
Fiziksel olarak. Çünkü fiziksel olarak 50 kilo yüklü geldiğinde çok zordu.
Gelirken bu projemi getirdim.
Bu projenin umuduyla geldim.
Yani güzel bir şey çıkaracağım umuduyla geldim.
Ve bavulda da gerçekten güzel çıktılar.
Götürüyorum. Heyecan getirdim.
Yeni bir ülkede yaşayacak olmak ve ilk defa uzun...
Benim için en uzun süreç buydu.
İlk defa bir ülkede yaşamanın sevinci vardı.
Onu getirdim. Yani heyecan getirdim ya.
Heyecanlıydım. Çok heyecanlıydım.
Halen daha heyecanlıyım. Birazcık üzüntüyle artık.
Melan konuyla karışık bir heyecan var.
Ama hani bavulunda biraz bunlar vardı.
Peki dönüyorsun.
Döneceksin yani 2-3 hafta sonra.
Ne götüreceksin bavulunda?
Neler biriktirdin? Öncelikle bence en güzel biriktirdiğim şey deneyimlerim.
Çok güzel deneyimler biriktirdim.
İşin iş boyutu olur ya.
Bir şekilde olur yani. İş dediğimiz şey bir şekilde hallolur.
Deneyimlerimden çok memnunum.
Babalımda çok bir yer kaplayacaklar.
Onun dışında bol bol yağmur.
Yani. Yağmur suyu.
Yağ ve kar vardı.
Çok ilginç. Yani tabii Türkiye'de kar yağmıyor değil ama ben Antalya'da yaşadığım için.
Benim için. Şey işte yani.
Sana kuzey tipine gelmişsin gibi oldu büyük ihtimalle.
Evet biraz öyle oldu.
Babalımda götüreceğim şeylerden bilmiyorum.
Bol bol waffle. Peki çözüm buldun mu?
Artık biz kalp krizinden ölmeyecek miyiz erkekler?
Ya keşke öyle bir şey diyebilsem.
Ya zaten bilimsel çalışmalar öyle şeyler değil.
Mesela televizyonlarda çıkıyorlar işte kanseri çözümünü bulan bilmem ne.
Yani bir hastalığa bir çözümü bir kişinin bulma imkanı yok.
Bu hep kolabratif bir çalışma.
Herkesin işin bir ucundan bir şey koyması gerekiyor ortaya.
Ben de kendi alanımda şunu söyleyebilirim.
Şimdi ben buradaki çalışma organel düzeyinde birazcık.
Hücrenin içindeki organellere baktım.
Ve hani bu tür büyük mikroskoplar kullandım.
Çok eğlenceliydi. Güzel şeyler, oyuncaklar benim için.
Bu bakımdan söylersem gerçekten bir şeyi aydınlattım.
Yani bu bir bilgi üretimi oldu benim için.
Ve bunu artık inşallah erkeklerin daha az kalp krizi geçirmesi üzerine kullanılması adına yani veriyorum bilim camiasına.
Hani ben kalp krizine çözüm bulamam.
Bulamadım da. Çok da hayırlı bir şey değil.
Erkekler kalp krizinden gitse de olurmuş gibi de hissediyorum ben.
Çok da fark etmiyorum. Yani onun şeyi birazcık işte estrojen.
Koruyucu. Yaşlı erkekler gitse ne güzel olur.
Yaşlı erkeklerden kurtulmaya ihtiyacımız var bence.
Yaşlı kadınlarda kalp krizi riski çok artıyor.
Onları kurtarın. Kadınlarda daha az kalp krizi olmasının sebebi birazcık şey.
Östrojen koruyuculuğu. Östrojeniniz varsa kalbiniz iyi korunur.
Teşekkürler. Teşekkürler.
Çok teşekkür ederim.
Vakit ayırıp geldin Utrecht'ten Amsterdam'a.
Çok uzun bir oldu. Ben çok teşekkür ederim.
Çok keyif aldım. Umarım çok saçmalamamışım.
Umarım böyle dilediğin gibi bir şey olur.
Bu arada Tuğçe'ye biz iş arıyoruz.
Hollanda'da. Bildiğiniz bir yer, bir alan varsa Tuğçe'ye.
Değil mi Tuğçe? Öyle bir şeyler oluyor şu anda.
Aşağıya CV'sini ekleyeceğiz.
Oradan Yazın Tuğçe'ye lütfen.
LinkedIn'de open to work şu anda benim durumum.
Lütfen Tuğçe'ye işe alın ki burada kalsın.
Burada daha iyi bilim yapsın.
Umarım. Daha çok doğaçlanmış şartı gösteririz.
Bir şekilde.
Teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim.
Çok sağ olun. Bavulda Ne Var? umarım keyifli dinliyorsunuzdur.
Ve bize gelen mesajlar bizi çok mutlu ediyor.
Buradan onu söylemek isterim. Şey derler böyle büyüyoruz ve insanlarla beraber bir şeyleri...
olgunlaştırıyoruz. Öyle oluyormuş.
Onu hissettim ve çok iyi geldi.
Umarım sana da böyle dinledikten sonra yazanlar olur.
Çünkü insanlar dinledikten sonra sohbet ettiğimiz kişilere yazıyorlarmış.
Ve geri dönüşler alıyoruz çok güzel.
Ben çok mutlu olurum. Yani şey her konuda konuşabiliriz.
Bu anlattığım şeyler hakkında daha fazla bilgi almak isteyenler varsa mutlaka yazsın.
Doktora projesine başvurmak isterseniz Tuğçe'ye yazın.
Genel olarak doktora tavsiye...
Doktora yapmayın ben canlı falan diye bir yerde...
Gözümün moralini de bozmak için ama...
Zor süreçtir ama elimden geleni yaparım soruları.
Kapatamadık. Okey teşekkürler görüşmek üzere.
Ben teşekkür ederim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
