
Boğaziçi’nden Amsterdam’a, psikolojiden doktoraya uzanan kırıl hayalli bir yolculuk. Merve Deniz’le hayatın planlarını, plansızlıklarını ve bütün bu olan bitenin içindeki saçmalıkları konuştuk.
https://www.instagram.com/mervedenizp?igsi=MXQ3aWx2ZThmcXpiYg==
Transkript
Selam. Bavulda Ne Var? Podcast kanalına hepiniz hoş geldiniz.
Bugün yanımızda Merve Deniz var.
Merve Deniz mi diyoruz, Deniz mi diyoruz?
Deniz. Deniz var. Deniz hoş geldin.
Hoş bulduk. Nasılsın? İyi ve heyecanlı.
Neden? Bilmem.
İnan hiç heyecanlanacak bir şey yok.
Tamam. Hiç anlamayacaksın.
Çok hızlı geçecek ve diyeceksin ki ah be bunları da unuttum falan.
Sonra bir bölüm daha kaydedelim diyeceğim ben de.
Kaydederiz onu da kaydederiz. Tamam.
Ve tekrar Kumpayna Stüdyosu'ndayız.
Her zaman olduğu gibi henüz alternatif bir mekan bulamadık çünkü.
Umarım bu podcastlerden bir para kazanırsak ileride belki başka yerlere geçeriz.
Deniz kimsin, nesin, neler yapıyorsun Amsterdam'da?
Amsterdam'dasın diye düşünüyorum. Bize birazcık kendinden bahseder misin?
Nereden geldin, neler yaptın da neden geldin?
Azıcık kendinden bahset.
Çok detaylı bir soru oldu.
Teşekkür ederim. Aklıma gelenleri bir seferde çıkardım.
Deniz ben. 27 yaşındayım.
3,5 yıldır Hollanda'dayım.
Son 1,5 yıldır da Amsterdam'dayım.
Şu anda Amsterdam Üniversitesi'nde doktor yapıyorum.
Adanalıyım. Sonra üniversite okumak için İstanbul'a taşındım 2017'de.
Orada psikoloji ve sosyoloji okudum.
Sonra da master yapmak için Tilburg'a geldim burada.
3 yıl master yaptım sosyoloji alanında.
Son yılında Amsterdam'a taşındım masterımın.
Yaklaşık 4-5 aydır da Doktora yapıyorum.
Öyle yani. İlk göçün Adana'dan İstanbul'da okul için oldu o zaman.
Evet. Bütün üniversite için oldu. Nerede okudun İstanbul'da?
Boğaziçi. Havalı.
Evet. Çok zor değil mi ya girmek falan?
Bilmem. Ben girdim. Herkes çok zeki mi?
İçeri girince. Herkes çok başarılı ve biraz nasıl anlatsam bence zekadan ziyade herkes tutkulu diyebilirim çoğunlukla.
Niye tutkulu? Her şey olabilir.
Akademik tutkular olabilir, sadant olabilir.
Yani çok farklı ve çok çeşitliydi hani oradaki ortam.
Herkes değil tabii ki ama çoğunlukla şeyi görüyordunuz.
Böyle bir akademik bilgiye, işte araştırmaya olan.
İstek, heyecan ya da aynı şekilde ama bunu çok fazla sinemaya vardı mesela.
Tiyatroya, müziğe olan ilgi ve heyecanda.
Bir şeye tutkulu tutkuluydu insanlar sanırım.
En belirgin özelliği buydu benim için.
Çok güzelmiş bu. Sen peki nereden biliyordun bu kadar tutkulu?
Bilerek gitmedim. Bir anda bir dozlama girdim de yükseldim bir anda bu.
Bilerek gittin nasıl biliyordun?
Yok bilerek gitmedim. Hayır gitmedin.
Orada bunu keşfettim. Ben kampüse gitmiştim sınav sonucu açıklandığında.
İlk defa giriyordum kampüse de böyle Boğaz'ı falan görünce aklım gitti.
Kediler falan. Öyle yani çok aşırı bilinçli bir seçim değildi.
Sonra gidince içinde bütün bunları keşfedildi.
Ne güzel. Boğaz için de psikoloji okudun.
Psikoloji ve sosyoloji okudum. Çılgınlık ya.
Nasıldı üniversite puanının?
Yani iyiydi. İyi miydi?
Ne kadardı? Ya ben bu konudan çok sıkıldım.
Bunu bilen de vardır.
Bizim arkadaşımla bir tane videomuz çok yayıldı.
Onun için şu an bunu konuşmamıza gerek yok.
Ben çünkü üniversite sınavını geçebilmek için iki sene barajı geçebilmek için dershaneye gittim.
Ve buna rağmen üçüncü yılda geçebildim barajı.
Çünkü şeydi konservatuvar okuyabilmek için barajı geçmen yeterli oluyordu.
Kendim şey dedim. Oğlum o kadar mı başarısızım ya?
Yani hani bu kadar mı? Çünkü şey söylüyordum.
Puan soruyordum insanlara.
İnsanlar şey diyordu. Puan bir önemli değil.
Sıralama önemli falan diyordu.
Ben o kadar bilmiyormuşum falan oldum.
Ve az evvel de yine puan sorunca aklıma o geldi.
Puanı hatırlamıyorum. Evet mesela o yüzden puanımı sormalıydın.
Başka bir şey mi? Her neyse tamam.
Ben de kendi utancımda bulundum.
Neyse önemli değil zaten. Dediğim gibi bu konudan çıkalım.
Kaç yıl oldu önemli değil artık.
Kendimle şey kıyas yapıyorum herkese.
180 puan yapabildiğim için.
Peki Deniz Adana'nın neresindeydin?
Aslında çok yanlış anladım.
Adanalıyım ama Osmaniye'de büyüdüm ben.
Ankara'da doğdum. 4 yıl orada yaşadım.
Sonra annem ve babamın devlet tayini çıktı Osmaniye'ye.
Orada yaşadım üniversiteye kadar.
Aslında ilk göçünde değil.
Küçükken de Osmaniye'den göç etmişsiniz.
İşte Ankara'dan Osmaniye'ye oynandım.
Çok küçükken ama evet. Peki nasıl bir deneyimdi ilk göçün senin için?
Ankara'dan Osmaniye olan mı?
Osmaniye'den İstanbul olan mı?
Osmaniye'den İstanbul olan. Çok şeydi o böyle artık hani.
Ortaokuldayken falan lisedeyken çok biliyordum gideceğimi.
Başka bir yolu yoktu çünkü.
İstanbul'a ya da Ankara'ya gideceğimi düşünüyordum.
Ve böyle çok hani üniversite hayal edilen bir şey.
Büyük şehre gitmek hayal edilen bir şey falan.
Çok istekli ve heyecanlı bir şekilde göç ettim.
Ama aslında... Bir de yetişkinliğe de geçiyorsun o sırada.
Çok fazla şey aynı anda yaşanıyor.
Onun için duygusal olarak çok ağır, çok yoğun bir dönemdi.
İnanılmaz geliştirdi beni.
Olduğum kişiliği kurmamda büyük yardım oldu.
Hem çok gülümseyerek hatırlıyorum hem de çok zordu yani.
Çünkü şey gibi de bir yerden.
İlk lise sonunda kazanıp gittin mi hemen?
Çok genç miydin? Evet evet hemen gittim.
İlk gün biz yurtta kalıyorduk.
6 kişi bir odada kalıyorduk işte Boğaziçi'nin yurtlarında.
Yan odada 6 kişi kalıyor.
12 kişi aynı alanı paylaşıyoruz.
Annemler beni arabayla götürdüler.
İşte böyle bir sürü bavulum falan var.
Küçücük bir dolap var. Sığmıyorum zaten dolaba.
Babam şey kavgası etmeye başladı.
Bak arkadaşın tek bavulla gelmiş.
Sen bütün eşyalarını topladın getirdin.
Sığamazsın buraya şimdi diye.
Arkadaşım ama İstanbullu.
Hani eve hafta sonu gidip gelebiliyor.
Bununla kıyaslamıştı. Böyle bir kavgamız olmuştu.
Ve evet o dolaba asla sığamadım.
Bir de şey unutmuyorum.
Annemler beni bıraktılar yurda.
Pizza yedirdiler bana.
Sanki bir daha yemek yiyemeyecekmişim gibi karnımın doyduğuna emin oldular.
Ve sonra öyle gittiler.
Böyle bir üzücüydü o an yani.
Çünkü şeyi düşünüyorum.
O yaşta çok büyük bir survive gibi geliyor bana.
Ben çünkü çok geç gittim üniversiteye.
Geç gittiğim için de sınıf arkadaşlarımdan bazıları 17-18 yaşında insanlardı.
Ve onları görünce şey gibi hissediyordum.
Bunlar hala lisedeler gibiydi.
Büyük ihtimalle biz de öyleydik yani. Evet ve sınıf arkadaşın olunca öyle insanlar şey oluyordu.
Başka yerden gelmişler, sudan çıkmış balık gibilerdi yani.
Ve ilk göçü oluyordu.
Senin de öyle sudan çıkmış balık halini nasıl atlattın?
Yani çok da uzun sürdü İstanbul'u adapte olmam.
Bir yandan İstanbul'u çok sevdim çok hızlı bir şekilde.
Hani tabii bir sürü ağlamalı geceler, yalnızlıklar, sonra kaosta kurulan dostluklar.
Hani o yurtta yaptığım arkadaşlıkların çoğuyla hala görüşüyorum.
Benim liseden birkaç arkadaşım da İstanbul'a gelmişti.
Onlarla çok fazla görüşürdük hafta sonları falan.
Hani onlar benim ailem gibiydiler.
O çok yardımcı olmuştu.
Ben İstanbul'a taşındıktan iki buçuk yıl sonra pandemi oldu ve ben eve geri döndüm zaten.
O da bir iyi. Ben çok garip bir şekilde o bir iyi geldi.
Böyle bir sakinleştim. İstanbul'daki çok yoğun ansiyetelerim vardı.
Büyük ihtimalle şu an düşününce teşhis almadığım bir depresyon hastalığım vardı o süreçteyken.
Öyle tahmin ediyorum buradan geriye bakınca.
Pandemi bütün bunlara çok iyi geldi ve pandemi dönüşü aslında ben tam İstanbul'da adapte olmuş buldum kendimi.
Yani üçüncü, dördüncü yılını ancak daha.
Peki kalabalık bir odada kalmıyor muydun?
Kalıyordum. Ona rağmen nasıl yalnız hissettin?
İşte yani. Şey gibi bir yerden soracağım.
Pardon sen söyle. İnsan sayısından ziyade o şeyle de ilgili ya hani.
Ne kadar güvenli hissediyorsun, ne kadar sevilmiş hissediyorsun, ne kadar paylaşmış hissediyorsun.
Sonuçta hani mesela evdeyken, aile evindeyken iyi ya da kötü akşam yemeğini tek yemiyorsun.
Bu bilinen bir şey. Orada ilk defa böyle hafta sonu mesela insanlar ailelerinin yanına gidebiliyordu.
Ben tek başıma ilk defa yemek yeme deneyimi yaşıyorum ve çok üzücü geliyordum.
Mesela şu anda da çok sık tek başıma yemek yiyorum.
Tek yaşıyorum. Çok nadir bir şey hissettiriyor hala.
Böyle bazen diyorum ki yani 10 gündür de akşam yemeğini tek yiyorum.
Çok kötü. Ama o zaman çok zordu yani.
Şu an alıştığım bir şey artık.
Ya aslında bu soruyu şey gibi bir yerden sordu.
Hani göçle bağ kurmak için sordum.
Çünkü İstanbullu arkadaşlarında senin gibi yalnız hissediyor olduklarını düşünüyor musun?
Düşünmüyorum. Çünkü onlar oradalar ya sen hiç bilmediğin bir yerden.
Ben şey çok üzülüyordum ya.
Hafta sonu oldu mu onlar eşyalarını alıp ailelerinin yanına giderlerdi.
Hani o lüksümün olmaması beni çok üzüyordu.
Çünkü bu da aslında bu yalnızlık da bir nevi göçün getirdiği bir yalnızlık.
Evet hani benimki ben gidemem şu an hani.
Onu biliyorum.
Ve hani aslında çevremde daha fazla göçmen ilk sınıf öğrencisi olsaydı beraber yaşayacaktık bunu.
Ama benim çevremdeki çoğu insan İstanbul'dan gelmişti.
Onun için orada da bir deneyim farklılığı oluyor.
Yani şöyle bir yerden bir deneyim farklılığına bağlaştırabilir miyiz sence?
Mesela Amsterdam'la biri Tilburg'a gidiyor okul okumaya.
Ve aslında orada o da yalnızlık çekiyor gibi bir yerden.
Ya Hollanda'da ben bunu tam düşündüm.
Çok küçük bir ülke. Küçük ama benim mesela Hollandalı arkadaşlarımla konuştuğumda ki en rahatsız oldukları şey bu oluyordu.
Yani Tilburg'a örnek veriyorum üniversite okumaya gidiyorlar.
Orada 4 yıl geçiriyorlar.
Belki bir de master yapıyorlar.
6 yıl. Sonra Amsterdam'a geri dönüyorlar.
O geri döndüklerinde ki arkadaşların hiçbiriyle artık görüşemiyorlar.
Belki bir tanesiyle iki tanesiyle.
Çünkü şey diyorlar. Onlar artık kendilerince bir grup kurmuşlar.
İçlerini almıyorlar. Yani bu Hollandalı'da çok gelenek var olan bir şey burada.
Böyle kendi arkadaş grubunun dışarıdan birine çok dahil etmiyorlar.
Hollandalı ol ya da olma.
İlgilendirmiyor mesela. Bir bariyer değil.
Senin İlk göçünde, deneyiminde bu senin için böyle miydi peki İstanbul'da?
İnsanlar bence daha çıktı Hollandalılardan.
Ben o insanlarla da arkadaş oldum ya da onların da önceki arkadaşlıkları bitti.
Yeni arkadaşlıklar kuruldu.
Ama ilk yıl özelinde konuşuyorum özellikle.
Herkes biraz daha böyle bir şey vardı.
Hatta şey hatırlıyorum. Eylül'de okul başladı.
Nisan, Mayıs'a kadar herkesin bir lise sevgilisi, lise arkadaş grubu, işte ailesi.
Bunlar hala... Ana sosyal bağlantılardı.
Sonradan tabii ki bu inanılmaz değişti herkes için.
Peki o zaman yavaş yavaş buralara gelelim.
Boğaziçi'ni kazanmışsın.
Psikoloji ve sosyoloji okumuşsun.
Neden master için Tilburg'u tercih ettin?
Yani bu diğer göçe seni sürükleyenleri, bunca göçün zorluğunu bilmenin anı.
Şimdi ben aslında İngiltere'ye taşınmak istiyordum.
Spesifik olarak da Londra'ya taşınmak istiyordum.
Yani çok büyük bir hayalimdi çok küçüklüğümden beri.
Bunun da sebebi görme engelli olmam ve böyle çok erişilebilir bir şehir hayali kuruyorum.
Ne olur benim yaşayacağım şehir erişilebilir olsun.
Ve hani o anda da böyle insan denemediği şeyi kafasında büyütür büyütür hayal eder, ona bir sürü özellikler yükler ya.
Kafamda şey var Avrupa erişilebilir bir yer olsa gerek öyle satılıyor çünkü bize.
Birkaç kere de Londra'ya gitmiştim üniversitedeyken ve hani böyle çok beğenmiştim, çok rahat etmiştim.
Onun için Londra'ya giderim.
Bir de disability studies falan yapmayı düşünüyordum zaten akademik olarak.
İngiltere çok iyi bir konuda. Sonra ilk Erasmus tercihlerimde University of Kent'e gidecektim.
Canterbury'de küçük bir yer.
Pandemi falan oldu işte.
İptal ettim ben. Hala çağırıyorlardı ama çok güvenli hissettirmedi.
O sırada İngiltere çok garipti.
İptal ettim Erasmus'umu.
Öbür yıl tekrar başvurdum.
Bu sefer de arkadaşlarımla gideyim dedim.
Herkes jengende bir şeylere başvuruyordu.
Ben de Amsterdam'a başvurdum.
Amsterdam'a geldim. En yakın arkadaşımla geldim.
En yakın arkadaşlarımdan biriyle.
Ezgi'yle geldik.
Deniz diye bir arkadaşımız vardı.
Üçümüz geldik Boğaziçi'nden.
Çok mutlu hissettiğim bir dönemdi.
Şu an geri bakınca arkadaşlarım yanımdaydı diye kesinlikle öyle hissediyorum.
Amsterdam'da çok, buraya 15 dakika mesafede bir yerde kalıyordu.
Kıraya'nın orada. Konumumuz çok güzeldi falan.
O deneyimden sonra ben de İngiltere yerine Hollanda'yı tercih etmeye karar verdim.
Hem Brexit olmuştu hem böyle Hollanda'yı biraz görmüştüm, sevmiştim falan.
Ama Amsterdam Üniversitesi'ne başvurmamıştım bana burs vermezler diye düşündüğüm için.
Kendi kendime böyle saçma sapan kararlar aldım ve Tilburg'a başvurdum.
Oradan da burs alıp Tilburg'a gittim.
Ama pişmanım keşke Amsterdam'a başvursaydım.
Peki aslında küçüklükten beri...
Londra'ya gitme hayalinin nedeni daha erişilebilir olduğu için.
Evet. Orada işte bir şeyler karışıyor.
Mesela bir şey bilgisi bende var.
Orayı ben de anlamadım tam niye böyle bir şey yaptım diye.
Londra daha erişilebilir. Büyük bir şehir.
Daha iyi toplu taşıması connected.
Viyana öyle mesela. Viyana da gayet daha iyi.
Amsterdam'la ilgilenimde hiç böyle bir bilgi yok.
Ve değil de yani çok erişilebilir bir yer değil burası.
Bisiklet odaklı. Ben bisiklet kullanamıyorum.
Bisikletlerden çok korkuyorum hatta bana çarpacaklar diye.
Ama o an hani o Erasmus'ta geçirdiğim 6 ayda arkadaşlarımla beraber burada çok mutlu ve rahat hissetmiştim kendimi.
Onun peşinden gittim biraz.
Peki neden gitmek istedin Tilburg'a?
Hani bir tek erişilebilir olması mıydı?
Yok Tilburg hiç erişilebilir bir yer değil.
Peki Avrupa'ya gitmeyi isteyin ya da hani sonuçta okuyorsun ya okuyup işini yapmak istemedin mi Türkiye'de?
Ben hep akademisyen olmak istemiştim.
O zamanlar durumlar bir tık daha iyiydi.
Boğaziçi'nde master yapmak güzel bir fikirdi şu an düşününce.
Ama hani ben mezun olurken artık çok politik olarak şey değildi yani okulda kimse kalmadı.
Akademik bir gelecek göremedim ülkede.
Onun için de zaten aslında çok erken bir şekilde karar vermiştim.
Hani hem akademik olarak da yurt dışına gidip master doktor yapmayı düşünmüştüm.
O da iten nedenlerden biriydi.
Çünkü şeyi de merak ettim. Sadece görme...
Ben de olayım aslında. O çok temel bir motivasyondu benim için.
Rahat yaşama hayali.
Ama onun yanında tabii ki şey de vardı işte akademik olarak da iyi okullarda master yapayım sonra doktora yapayım.
Hani yurt dışında kuracağım hayatın yolu akademikti benim için.
Anladım. Yani bir iş ya da başka bir şey değil.
Bir şekilde daha erişilebilir bir yere gidebilmen için akademi yolunu tercih ettin.
Evet ama akademiyi de çok istiyordum, seviyordum yaptığım işi yani.
Tabii bir yandan da böyle Hollanda'da...
İlk geldiğimde Erasmus'ta şu an öyle hissetmemekle beraber ilk geldiğimde kendimi çok rahat ve güvende hissediyordum.
Böyle gece dörtte tek başıma sarhoş yürüyorum eve dönüyorum.
Hani bu bana çok rahat gelmişti.
İşte sürekli güvende hissetmek, rahat hissetmek, insanların birbirine alan bırakması çok açık bir yer gibi gelmişti hamsterden bana.
Çocukluğu öyle hala da ama o yoğun his artık yok.
O zaman iyi konu sorayım. O zamanlar daha rahatlığımı şu an öyle hissetmiyorum demenin nedeni ne?
Bunu çok düşünüyorum ve bilmiyorum.
Tilburg bir kere Amsterdam gibi bir yerdeydi.
Bence benim Tilburg'daki deneyimim beni çok etkiledi.
Tilburg'da gece yürürken mesela ben çok fazla catcalling'e maruz kaldım.
Çok korktum sürekli. O ne demek?
Şey sözlü taciz.
Burayı keseriz. Bence kalsın.
Peki. Tilburg çünkü küçük bir yer gibi bir yer denmiyor.
Ya şöyle mesela arkadaşlarım bisiklet sürüyor gece ve onlara sözlü taciz yapıldığında onlar hızlanabiliyor bisikletin üzerinde.
Ben yürüyorum ve gece yürüyen çok az insan var Tilburg'da.
Bir ben varım genelde bir de garip garip insanlar ve bana bir şeyler söylüyorlar çoğunlukla.
İnanılmaz korkuyordum.
Ben hani böyle şeyi sorguluyorum.
Ben niye bu ülkedeyim? Bunu burada yaşayacaksam niye buradayım?
Bunun daha rahatını Türkiye'de yaşayabilirdim.
Hani T-book'taki sürecim beni gerçekten çok soğuttu ve yordu bu süreçte.
Amsterdam'da da buna benzer deneyimlerim oldu ama bu kadar yoğun değildi açıkçası.
Yani evet. Ama iyi ki pes edip dönmemişsin.
Dönüyordum az daha. Dönmedim ama sonra kaldım işte.
Çünkü şey gibi bir yerden bu deneyim insana çok yıpratan bir şey.
Çok yıpratıyor. Ben dönmeyi çok düşündüm.
Bir süre döndüm. Bırak okulu dondurdum.
Döndüm. Ama sonra şey yani ben aslında şey düşündüm.
Tekrar bir hatırladım niye yurt dışına ve Hollanda'ya gelmek istediğimi.
Amsterdam'ı çok seviyorum.
Burada kültür, kültür.
Buradaki bizim diksiyon derslerinin boşa gitmesi.
Buradaki kültürel ortamı çok seviyorum.
Şehri çok seviyorum.
Buradaki uluslararası ortamı da çok seviyorum falan.
Hani öyle bir yerden buraya geri gelmeyi çok istiyordum Tilburg'da yaşamak yerine.
Hatta burada bir doktora bulsam da çok mutlu olurdum.
Bunları hatırlayarak son bir gazla Tilburg'daki işimi halledip neyse ki de istediğim şeyde eriştim şu an burada yaşayabiliyorum.
Peki Deniz şey sorayım o zaman hızlıca.
Orayı geçtik çünkü.
Görme engelin var. Ama ne derecede var?
Biraz görme engelinden bahsedebilir misin?
Tabii ki. Ben albin olduğum için görme engelim var.
Doğuştan beri sahibim buna.
Oranlar var ama bence deneyim oranlarla anlaşılan bir şey değil.
Yani işte fiyat üzerinde %5 ile %10 arası görüyorum.
Ama bu çok daha aslında sosyal da bir deneyim.
Yani mesela Türkiye'de aslında çok ilginç bir şekilde İstanbul'da daha rahat yürüyorum.
Neden? Bisikletler yok bu kadar.
Arabaları görebiliyorum, bisikletleri göremiyorum.
Kalabalıkla yürürken ben kalabalığı referans olarak yürüyorum mesela.
Karşıya beraber geçiyoruz.
O bana bir güven hissi veriyor.
Burada kimse yürümüyor genelde.
Ve tek başıma şey kalıyor.
Benim karar vermem lazım ne zaman karşıya geçeceğime ve güvende olup olmadığıma.
Taşındığım ikinci ayda bana motor çarptı Tilburg'da.
Gerçekten mi? Evet. Motoru göremedim.
Büyük bir... Şey yaşadın mı?
Soru. Kolumu sargıya aldılar bir süre.
Bir de kafamı çarpmıştım. Motorun siliksel olarak çarpmasından ziyade ambulans beni acile götürmeyi reddetti.
Nasıl? Bayağı ambulans çağırdılar.
Ambulans dedi ki önce GP'ye gideceksin.
GP'm yok bu arada. İkinci ayda GP bulamamıştım yani.
Önce GP'ye gitmen lazım.
Biz seni hastaneye götüremeyiz dediler.
Ve kafamda böyle bir şişkinlik var.
Kolumu kullanamıyorum. Parol al dediler.
Eve git yat dediler. Yatamıyorum ki ağrıdan.
Allah'ım çok korkunçtu ya. Sonra ben kendime bir şekilde GP buldum.
Yürüyerek GP'ye gittim.
Sonra GP beni hastaneye...
Bir de cuma günüydü. Dediler ki hastaneye beşten önce gelmezseniz hastane kapanacak.
Röntgeninizi pazartesi çekebiliriz.
Otobüsle hastaneye gittim.
Oradaki kadınla İngilizce bilmiyordu.
İsmimi bir türlü anlamadılar.
Hastanede kart çıkartmak gerekiyormuş.
Kart çıkarttık.
Ben bir şekilde röntgene girdim.
Röntgende kadın bana dedi ki senin kolun kırılmış.
Sonra ben bağırarak ağlamaya başladım.
Ben Türkiye'ye gideceğim.
Yani her şeyi bıraktım.
Hiç umurumda değil. Motorun çarpması, kolumun kırık olması ben yapamıyorum.
Anlamıyorum hani sistemi. Neyse sonra doktor baktı.
Kırık değilmiş. Yumuşak dokuz zedelenmesiymiş sadece.
Allah'ım yarabbim. İşte bir de şey dediler.
Bayılmazsan, kusmazsan bir şeyin yok.
Bayılırsan, kusarsan ambulansı çağır.
Beni eve gönderdiler.
Öyle bitti o da. Yani ikinci aydan böyle saçma sapan bir deneyim.
Ya ben mesela burada kalmak için...
Çok büyük çaba sarf etmişsin yani.
Evet. Şuan düşünüyorum da şuan olsa dönerdim herhalde yani.
Ama bir de şuan olsa düşünsene arayacağım o kadar insan var bana yardım edecek.
Ben büyük ihtimalle hastaneye yani GP'ye yürüyerek gitmezdim.
Hastaneye otobüse gitmezdim.
Bayılacak mıyım kusacak mıyım ölecek miyim diye tek başıma düşünmezdim.
Toplu bir şekilde olurdu bu hani.
O an ikinci ayım kimse yok ki yanımda da yani çok korkunçtu.
Çok şeymiş ya rahatsız edici.
Ağlayacağım sanırım. Şu an ağlamayamazsın.
İşimiz var. Tamam.
Peki Deniz. %5, %10 görme engelin var.
Şey %5, %10 görebiliyorsun ya.
Biz oyunculuk atölyesi yapıyoruz ya beraber.
Bunu söylemem şey mi?
Yanlış mı? Söyle söyle hadi. Belli olmuyor diyeceksin.
Belli olmuyor demeyeceğim ama sen çok iyi eks ediyorsun.
Yani şey gibi bir yerden. Seyirciyi çok iyi referans alıyorsun.
Nereye bakman gerekiyorsa oraya doğru bakıyorsun.
Ya da ne bileyim partnerinle kurduğun bağ.
Temas olarak, göz temas olarak kurduğun bağ, dönüşün, bakışın, kendinize örnek veriyorum.
Tarihi bir yerden bahsediyorsun, tarihi bir yeri gösteriyorsun.
Biz izlerken seyirci olarak hiç böyle bir şey hissetmiyoruz.
Ve birçok kişi senin görme engelli olduğunu anlamamış.
Gerçekten mi? Evet. Şey dünkü gösteriden.
Ben bunu çok merak ediyordum nasıl olacağım sahnede diye.
Çünkü seyircileri zaten göremiyorum ama dün mesela konuştuk aslında gören oyuncular da ışık fazlalığından dolayı zaten seyirciyi göremiyorlar.
Ama bir yandan da çok çocukluğumdan beri öğrenilmiş bir hani bu durumu idare etme taktikler falan bir sürü şey var.
Hani orada aslında ben zaman zaman çok büyük enerji harcıyorum.
Şey act etmeye.
Görebilen biri gibi. Şu an mesela sürekli aklımda şey var şu an bu çekilirken bile.
Bu böyle bak sana bakmak istiyorum ama kamera çekiyor.
Kamera nerede tam görmüyorum ama sen ayaklarını görebiliyorum kameraların.
Hep bir hatırlatıyorum kendime kameraya bak.
Çok da bir önemi yok. Önemli değil ama bir örnek olarak.
Mesela şey vardı ben sizle başlamadan önce kreada bir...
Oyunculuk kursuna gitmiştim.
Orada bir tane ninja bilmem ne oyunu var ya böyle zıplıyorsun.
Onu anlatlar. Allah'ım dedim eyvah ben ilk elenen olacağım.
Ama o kadar fazla dikkat ediyorum ve öyle bir çevremi kontrol ediyorum ki ben kazandım oyunu.
Çünkü manyak gibi kontrol ediyorum.
O benim sürekli yaptığım bir şey.
Gülürken de çünkü bir kere düştüm gitti bileğim yani.
Ben çok kendimi istakapladım öyle.
Şu an o yüzden hani o çok...
Hyper vigilant bir şekilde yürüyorum.
Hani şurada şu mu var, burada bu mu var, burada basamak mı var falan filan.
O yüzden o oyunda kazanmıştım.
Umarım devam edersin bu oyunculuk kariyerine.
Çok havalı görünüyor çünkü. Teşekkür ederim.
Peki birazcık daha gelelim.
Tilburg'da master'ı yaptın.
İstediğin bir bölüm müydü peki?
Sosyoloji yaptım. İstediğim bir bölümdü.
Ama sonra şeyi fark ettim.
Sadece bölüm değil, bölümün sosyal bilimlerde özellikle şeyi de çok önemli.
Paradigması diyeyim. Nasıl anlatacağım bilemedim ama biz Boğaziçi'ndeyken çok kritik bakıyorduk her şeye.
Özellikle Batı'yı çok eleştiren bir yerden.
Avrupa merkezciliği eleştiren bir yerden.
Buraya bir geldim zaten çok ırkçı diyebileceğim bir ortam.
Epistemik olarak da çok ırkçı.
Biz de orada bir şey yaptıkları için değil ama okuduğumuz makaleler, referans verdiğimiz...
kaynaklar. Çok şey böyle basit ve ırkçı her şey Hollanda odaklı.
Hani insanlar şey demesinler Hollanda'dasını ne bekliyorsun?
Orada bilim yapıyoruz hani ve sosyal bir bilim yapıyoruz.
Onun için Hollanda odaklı olmasını beklemiyordum açıkçası.
Biz de Türkiye'de Türkiye odaklı değildik zaten.
Çok global bir bakışımız vardı.
Ve sonuç itibariyle bu yaptığın iş global bir iş değil mi?
Sosyoloji. Hani oyunculuk yapmıyorsun ki Türkiye'deki normları ve sosyo-kültürel Bağları değerlendirerek oyunculuğunu yap ya da o bölgenin insanı olarak oynayacağını o bölgenin insanı gibi yapıyorsun
gibi. Bu başka bir şey sevindik.
Çok daha... International okul bir kere Master'ı öyle değil mi?
Evet. Çok ilginç.
Ben böyle olduğunu düşünmemiştim hiç.
Ve hani orada uluslararası öğrencilere de baya burs falan da vardı.
Ben böyle biraz daha açık bir yer olur gibi düşünmüştüm.
Değildi ama çok zorladı yani.
Peki Türkiye'deki...
Akademik kariyer bir tek Boğaziçi'yle ilgili miydi senin?
Yoksa başka okullarda vardı, Türkiye'de kalabilirdin de, Türkiye'de de master yapabilirdin.
Neden ısrarla peki?
Daha iyi eğitim gibi de bir yerden de düşünmüş olabilir misin Tilburg'u?
Belki de ama biraz da göç aracı olarak da kullandım yani.
Bence ben o kadar akademik takıntılı biri olsaydım büyük ihtimalle o dönemde Amerika'ya falan başvurmam gerekirdi.
Daha iyi okulları çünkü. Bence ben orada biraz daha şöyle düşündüm.
Akademik kariyer yapayım, rahat ve iyi bir hayatım olsun.
Bir de şey de çok önemli bence.
Hollanda'da bu işte work-life balance, rahatlık falan o öğrenciler için geçerli değil.
Ben biraz onu yaşamak için de geldim buraya.
Rahat olayım, güzel bir hayatım olsun, biraz daha eşitlikçi bir toplumda yaşayayım falan diye geldim ama öğrencilik deneyimim hiç böyle olmadı.
Şu an büyük ihtimalle Hollanda'ya iş yoluyla gelmekle okul yoluyla gelmek çok farklı iki deneyim.
Bence son dönemlerdeki iş yoluyla gelenlerle Diğerleri diye ayırabiliriz bence.
Diğerlerin hepsiyle hangi kur öğrenci olarak, stajyer olarak.
Evet evet. Başka bir şekilde.
Hepsi çok farklı. Çünkü son dönemlerdeki iş göçü çok rahat.
Yani o konfor yani.
Ben onun hayaliyle geldim.
Evet. Ama öğrenci olarak geldim ve çok zordu.
Sonra da bu yüzden de kaldım.
Ben o konfora erişmeden bu ülkeden gitmeyeceğim.
Peki Türkiye'de şeyin zorluğunu yaşıyor muydun?
Görme engellinin zorluğunu çok yaşıyor muydun?
Ya şunu fark ettim. Evet yaşıyordum ama buraya da gelip hala yaşamaya devam edince bir şekilde insan idare ediyor yani.
İstanbul'a çok alışmıştım ki büyük şehir bence benim için daha erişilebilir otomatik olarak.
Çünkü metro var, daha fazla ulaşım aracı var, gece karanlık değil o kadar gece insanlar var.
Hani bunlar fiziksel faktörler değil ama şu an yaptığım araştırmamla da çok alakalı konseptler bunlar.
İnsana yine bir güvenliği hissettiren, bir şeylere erişmesini sağlayan faktörler.
Burada ama mesela şey çok zor.
Herkes bisiklet kullanıyor. Toplu taşıma hafta sonları erken bitiyor.
Türkiye'de tam zıttı İstanbul'da hafta sonu 24 saat toplu taşıma var.
Über pahalı. Hani böyle sürekli özellikle Tilburg'da şey oluyordu.
Herkes bisikletle gidiyor. Ben nasıl gideceğim?
Gidemeyeceğim. Çünkü ya otobüsler grevde.
Ya otobüs iptal olmuş.
Ya benim işte 45 dakika yürümem lazım.
E 45 dakika yürüyeceğim. Şehir aydınlatılmamış.
Böyle ne yapacağım ben, ne yapacağım ben diye düşündüğüm çok zor bir süreçti.
Amsterdam bir tık daha iyi ama bence İstanbul daha iyi.
Bu açıdan konuşuyorum.
Çok spesifik bir açıdan konuşuyorum.
Öyle idare etmeyi öğrenmiştim kendim yani.
Arkadaşlarım vardı zaten. Her şeyi beraber yapıyorduk.
O üniversitede çok komün bir hayat vardı.
Bir de şey farkını hep anlatırım.
Baston kullanıyorum bazen.
Baston kullanmak Hollanda'da daha rahat.
Çünkü Hollanda'da da şey var.
Hani bir... Saygı var.
Gelip kimse beni çekiştirmiyor.
İstanbul'da bastonu açtığım an Allah kahretsin.
Abla buraya gel. Abla önünde.
Tamam görüyorum. Ve bastonum var zaten.
Çarpmayacağım. Yürüdüğüm her an biri kolumu tutuyor.
Biri bir şey diyor. Ben kullanmıyorum baston bu yüzden.
Burada kimse bana karışmıyor.
Bazen ama bisikletler bastonumu gördüğü halde üzerime sürüyorlar.
Çünkü onlar insan değil. Bir tanesi mesela Utrecht oldu bu.
Karşıya geçiyorum bisiklette yaya yolundan.
Hani bisikletlerin yaya yolu falan hiçbir şey umurumda değil burada.
Bazı tonum da var elimde. Bana adam bağırmaya başladı.
Ben geçmişim yani artık. Az kalmış zaten.
Devam ederse bana çarpacak.
Anlamadım da Hollanda'ca bir şeyler bağırdı.
Kızdı. Anlamadım.
İnsan olmuyor işte ya. Her yerde kötü insan var bence.
Ya şey gibi bir yerden kötü insan diyorum orada.
Senin görmeli engelin olmasıyla alakası yok.
Yani mesela turistlere de aynısı yapılıyor ya.
Evet. Ya abi adam bilmiyor ki.
Bilmek zorunda değil. Yani bu şehir özellikle Amsterdam turist cenneti.
Yani hani her yıl 5-6 milyon turist geliyor.
Şehrin nüfusunun yani iki katı turist geliyor.
Sen bu insanlarla yaşamayı öğrenmelisin.
Bu gelen insanlara küfür edemezsin.
Ya mesela şey de çok kötü. Bisikletliler şeyin farkında değil herhalde.
Her zaman burada yaya yaya için bir yol yok.
Bazen yolu paylaşmanız gerekiyor ve bu bisikletlerin umurunda değil.
Hani ben bazen insanların arkasından bağırıyorum.
Ne yapmamı bekliyorsun diye bana korna çaldıklarında.
Bir arkadaşım gelmişti benim.
Merkezdeydik. Amsterdam merkezde.
Bir şeyler aldık. O da bir şeyle uğraşıyordu o sırada.
Beni bir yere bıraktı.
Ben arkadaşlarımdayken hiç yani beynimi kullanmıyorum.
Onlar navigi ediyorlar falan. Baston da kullanmıyorum.
Beni bir yere bıraktı. Sonra bir tane bisikletli kadın benim koluma çarptı.
Ve arkadaşım çok geçildi.
Ben hesaplamıştım yılından bisiklet geçecek mesafede seni durdurmuştum.
Ve kaldırım yok. Bilerek bana bilerek çarptı kadın.
Ya bu çok oluyor bu arada bilerek çarpma.
Bilerek çarpma, bilerek üstüne gelmeye çok oluyor.
Çünkü şey gibi bir yerden dolayı.
Bisiklet sürüyorum ben. Ben de her yere bisikletle gidiyorum.
Bazen gidiş yönü örneği görüyorum sağ tarafta, geliş yönü sol tarafta.
Bazen bir tarafı kapatıyorlar, tadilat oluyor.
Diyor ki yolu oraya veriyor. Yolu paylaş diyor, yerde çizgi var.
Adam bunu bile bile üstüne geliyor.
Evet. Yani hani bisikletle gidiyorum.
Diyorum ki sinirleniyorum ben de bir başka göçmen olarak.
Ben de ona tatlı, kibar kelimeler kullanıyorum.
Çünkü... Bunu paylaşmayı öğrenmelisin abi.
Hayatı paylaşmayı öğrenmelisin. Ama bu dünyanın her yerinde var ya.
Ama ben çok yorgunum ya.
Yoruluyorum böyle. Böyle basit şeyler.
Ama çok gündelik hayatın içinde sürekli sürekli olunca çok yoruyor beni.
Çok iyi anlıyorum ya. Aslında bir nevi de göçün nedenlerinden de biri bu ya.
Daha az yorulmak için. Daha iyi bir konforlu bir şey için.
Burada daha çok götüme bak.
Bu kısmı asıl yayınlayalım da sen gör.
Göçmenlerin hepsinin götüne batan bu sorunlar.
Gerçekten öyle bir yalan. Orada GDPR imzaladık.
Peki Denizcim bir şey soracağım.
Tilburg'dan sonra Tilburg'daki deneyimlerin birazcık üzücü ya.
Tilburg'dan sonra neden hala Hollanda'da kalıp Amsterdam'a gelmek istedin?
Neden Londra'da ya da başka bir yer denemek istemedin?
Ya da ne bileyim başka bir alternatif?
Şöyle bir yol ayrımındaydım.
Mezun oldum. İş ya da doktora.
arıyordum. Buradaki deneyim beni biraz şeyden de demotive etmişti.
Akademik olarak da orada çok başarılı değildim ve çok zorlandım.
Acaba doktora yapamayacak mıyım ben diye de düşündüğüm için işte arıyordum.
Ama mezun olup böyle kendi kendime kalınca şey dedim.
Ben doktora yapmak istiyorum yani.
Böyle kendi içimde kalınca.
O sırada ben her yere başvurmaya başladım.
İngiltere, Viyana. İngiltere'de birkaç yere başvurdum.
Viyana'da bir okula başvurdum. Hollanda'da bütün böyle az çok ilgili olan bütün doktora pozisyonlarına başvurduğum bir döneme girdim.
Şans eseri Amsterdam Üniversitesi'ne başvurduğum bir program beni çok hızlı bir şekilde kabul etti.
Öyle olunca kaldım. O sırada böyle şeydim hani artık böyle bazı kırmızı çizgilerim vardı.
İşte Londra, Amsterdam, Viyana, İtalya'da, Roma'da, Floransa'da birkaç yere başvuruyordum böyle.
Hani büyük şehir olsun nispeten, okul iyi olsun ve bir de doktorda verecekleri parayla el yüzü düzgün bir hayat yaşayabileyim.
Böyle kriterlerim vardı.
Olabileceğin en iyisi oldu bence Amsterdam Üniversitesi beni kabul ettiğinde.
Peki. Ben söyleyeyim sendeki bu soru saçma sorma de.
Şimdi doktora başvuruyorsun ya.
Doktora başvurduğunda sana proje gibi bir şey oluyor da doktora başvuruyorsun mu?
Ülkeden ülkeye ve okuldan okula değişiyor.
Hollanda'da proje gibi bir şey oluyor.
Hocanın founding'i oluyor.
Ve o proje için doktora pozisyonu açıyorlar.
Ve Hollanda'da doktora yapmak bir iş.
Maaşlı çalışanım ben şu an.
Ve bu çok büyük bir avantaj doktor öğrencileri arasında.
Bir burada böyle...
İskandinav ülkelerinde böyle, Almanya'da bazen böyle ama çok zor pozisyon bulmak diyebiliyorum.
Çünkü hani mesela İngiltere'de çalışan değilsin, bursun var ama hani o parayla İngiltere'de geçmek çok zor.
Burada öyle değil hani asgari ücretin bir tık üstü sanırım.
Asgari ücreti tam bilmiyorum. Ekspat olarak gözükmüyor musun sen?
Gözüküyorum artık. Ama 30% rulingim yok.
Neden? Çünkü buradan mezunum ve son 16 ay içinde burada yaşamamış olmak falan öyle bir şeyler var.
O yüzden 30% rulingim yok maalesef.
Olsun. Sağlık olsun.
Peki istediğin ortalama bir hayat peki şu an yaşayabiliyor musun?
Ben dört aydır doktor yapıyorum.
Bence biraz daha görmem lazım.
Daha taze Amsterdam'da.
Bir buçuk yıl Amsterdam'dayım ama öğrenci olarak da ben burada yaşadım.
Staj yaptım ben bir yıl. Nerede?
JD Pits, Kahveci, Lore, Dava Ekberts, Pits Coffee.
Tamam ya bilmiyorum. Zorbalama beni.
Aşırı eminim bildiğini ama böyle telaffuz edildiğini bilmiyor olabilirsin.
Çünkü ben de bilmiyordum girerken.
Ben birazcık şeyim böyle ucuz kahve varsa alıyorum içiyorum.
Şeyim böyle hani mekan bilmem.
Gider oturur içerim. Bilgisayarla çalışır çıkarım böyle anlamam öyle.
Program bitince sana logolarımızı göstereceğim aşırı bir eminim bildiğini.
Bir daha söyle ismini. Bu kırmızı kahve var ya bunların DE'si.
Evet. Onun falan üretti.
Ne yapıyordun orada ya? İşte ben şirketindeydim onun.
Global hatta International Headquarter'ında staj yapıyordum.
Divergent Inclusion stajı.
İK'daydım yani. Çok ilginç işler ya.
Ben o kahveyi biliyorum tabii canım. Evet bilirsin.
Onu anladım. Vay be.
Çok isterdim orada bana full time pozisyonum olsun.
Çok keyifli bir dönemdi. Başvurdun mu?
Konuştun mu? Konuştuk ama çok belli yani.
Çok zordu full time pozisyon açmaları.
O sırada da şirket şeye girmişti.
Restructuring. Türkçe'sini bilmiyorum özür dilerim.
Yeniden yapılanma. Çok fazla değişken vardı.
Onun için olmadı. Peki Amsterdam'da hayat istediğin gibi bir yere evriliyor mu sence?
En azından öyle başladı mı 4 ay?
Evet. Evet. Bir kere zaten öğrencilikten sonra düzenli bir gelirim olması inanılmaz bir gün mental yükü kaldırdı.
Okul bana ev buldu.
Burada çok büyük bir şey bu.
Onun için o beni çok rahatlattı.
Hobilerime falan vakit ayırabilmeye başladım kafa rahatlığıyla.
Neler var hobilerin? Sizinle tiyatro yapmak.
Oyun oynamak. Peki şeyi de soracağım Deniz.
Ne kadar sürecek bu doktora?
4 yıl. Kız çok uzunmuş.
Onun için kafam rahat işte.
Ben o sırada vatandaşlığı alacağım zaten.
Böyle mi oluyor hep doktoralar?
3-4 yıl falan mı olur? Hatta burada kısa.
Amerika'da 6 yıl, 7 yıl.
Avrupa'da daha kısa. Güzelmiş ya.
Sevindim bak bir anda mutlu oldum.
Beni de bir rahatlatıyor.
Çünkü bir sonraki sorumda şunu not almıştım.
Şimdi ne olacak? Seneye doktora bitecek ve gidecek misin diyecektim.
Şey de düşünmüştüm burada doktora isterken.
O kadar yaşadım burada. Bir yıl sonra vatandaşlık alabilirim.
Şu an o çok istediğim gibi oldu.
Nazar değdirmeyin lütfen.
Çok zordu her şey. Hem doktorum oldu hem vatandaşlık alabileceğim.
Sonra yoluma bakabilirim dört yıl sonra.
Peki doktora İngilizce? Evet.
Hollanda'ca bilinmeni istiyorlar mı okulda?
Hayır. Ama zaten vatandaşlık için biraz daha öğrenmem lazım.
Ya şey gibi yerden de sordum. Örneğin doktora bitti okulda kalacaksın.
Evet istiyorlar. O zaman istiyorlar.
Artık evet. Önceden böyleydi ama şu an biraz daha istiyorlar.
Sağcı hükümetin gelmesiyle alakalı olabilir mi?
Tabii ki de onunla alakalı. Evet.
Her şey politiktir diyebilir miyiz?
Diyebiliriz. Peki çok sevindim bunu duyduğuma.
O zaman gerçekten. 4 yıl daha oynayacağız yani.
Evet demek ki oynayabiliriz gerçekten.
Bir an şey düşündüm ya zaten gidecek şimdi.
Deniz'le mi uğraşacağız ya falan.
Yakalıyorum maalesef. Peki sen doktora araştırması yaparken ya da iş araştırması yaparken görme engelinde alakalı bir sorun yaşıyor musun?
Ya da örnek veriyorum onu başvuruda söylüyor musun?
Ya da ona göre bir ilan mı açıyorlar?
Nasıl oluyor bu sistem? Türkiye'deki gibi değil burada.
Ben iki sistemi de çok sevmiyorum.
Türkiye'deki sistemde kota açıyorlar.
Ona göre ilan açıyorlar. Ve hani hep yeteneklerimin altında.
Hem maaş olarak hem beklentiler olarak.
Kota açıyorlar ne demek?
Yüzde üç müydü? %2 miydi?
Bir engellilik otası var Türkiye'deki şirketlerin.
Burada öyle bir şey yok. Ya da varsa da Türkiye'deki gibi değil.
Burada da normal başvuruyorum hani herkes gibi.
Özellikle Tilburg'taki olumsuz deneyimlerimden sonra orada bence ben engellilikle alakalı olumsuz deneyimler yaşadım.
Ondan sonra şey olmuştum yani ya kimse beni doktora programına almazsa ya hiçbir hoca bana inanmazsa falan.
Ama günün sonunda öyle olmadı.
Bir de ben disability studies alanında başvurmaya başladım çünkü şeyi fark ettim yani.
İnanılmaz rekabetçi her alan.
Ve ben Disabled Studies alanında bence hocaların bulabileceği en iyi adayım.
Çünkü gerçekten bunu ben çok zor överim kendimi ama öpeceğim şu an.
Hem deneyimsel olarak bunun içine doğdum.
Hem de akademik olarak çok fazla okudum, çok fazla düşündüm.
İyi de bir akademisyen olduğumu düşünüyorum.
O yüzden onları birleştirdiğince beni tercih edeceklerini düşünüyordum.
Öyle de oldu. Çok sevdiğim bir ekipe çalışıyorum şu an.
Şeyi de soracağım Denizciğim.
Burada da bu arada Türkiye'deki gibi engelli kontenjanı var.
Ama burada iş yerleri Türkiye'deki kadar hassas değil ve burada o kadar çok büyük zorunluluğu tutmuyorlar gibi bir yerdeymiş.
Çünkü Nasmina şu anki çalıştığı şirketinin öyle bir departmanında bir şeyler yapıyor.
Ulan da hiç anlamıyorum. Hiçbir şey anlatmadın.
O da öyle bir şey yapıyor ve o şeyden müzdaripti mesela.
Bir sürü insan başvuruyormuş ama onlar başvurmadan önce zaten...
Başvurmaları gereken başka bir ara kuruluş varmış.
O kuruluşa CV'lerini veriyormuş.
O kuruluş onlara iş buluyormuş.
O kuruluş bunların şirketleriyle görüşüyormuş.
Böyle arada bir bağlantılar falan gibi şeyler çok oluyormuş.
Çok karışık. Ben çok araştırdım. Hala da anlamadım.
Neyse ki doktoram oldu. Yoksa ben bu bürokratik işin içine de girmeye biraz çalışmıştım.
Hiçbir şey anlamadım. Hiçbir şey yapamadım yani.
Zaten dil bariyeri de var orada.
Vize sorunum var her şeyden önce.
Sponsor olacak bir iş veren bulmam gerekiyor falan.
Çok zordu yani. Amsterdam ve Utrecht'te iki tane engelli kolektif var böyle.
genç insanların, queer ve engelli insanların birbirine destek olmak için oluşturdu.
Orada hep şey konuşuluyordu mesela.
Kendini engelli olarak sisteme kaydettirebilirsin.
Ama bunu geri sildiremezsin.
Onun için bütün işverenlerin bunu görebilir.
Ve ileride bu senin maaşına zam yapılmaması için bir sebep olabilir.
Aaa ne alaka be?
Ve ben bu yüzden kendimi kaydettirmiyorum.
Dümdüz ayrımcılık ama kimse bana hiçbir şey yapmıyor.
İnanılmaz gerçekten. Nasıl maaşına zam yapmayabilirler mesela?
Bütün işverenlerim...
Bunu görür ve ona göre maaşını ayarlayabilirler.
Belki zam değil de salary increase'e etkileyebilirler dediler tam olarak bana.
Çok ilginç. Bu çok doğru da olmuyor.
Çok mantıklı gelmedi çünkü bana.
Ama birçok kişiden, birçok engelliden bu uyarıyı aldım.
Şey gibi bir yerden değil mi? Sonuç itibariyle ben çalışıyorum burada bir yıl.
Her yıl herkese zam yapıyorlar.
Sana ne yapmasınlar? Evet.
Düşünce böyle. Ama mesela bir işe girerken daha düşük başlatabilirler.
O olabilir belki.
Çünkü şey... şey bana mantıksız geldi bir anda.
Bu zorunlu bir şey ya.
Herkese yapılan zorunlu bir şey.
Hani bu kadar Apaçık bir ayrımcılık.
İnanılmaz geliyor. Bunu kesinlikle daha da detaylı araştırmak istiyorum ama bu konuda ben uyarıldım.
Çünkü mesela bu insanlar bence her yerde olabileceği gibi.
Bence Avrupa'nın 200'lüğü dediğim şey var ya.
Bence burada da çok fazla var.
Ve bunu yapabilirler bence bir yerde.
Yapılsa şaşırmam. Evet şaşırmam ama bu çok net ya.
Her yıl örnek veriyorum. Diyor ki şirket %7 açıklandı enflasyon.
Biz de %8 yapıyoruz. Bilmiyorum hiç anlamıyorum da beyazda kadar.
İşte %8 yapıyoruz. Herkesle yapılan yerde sonuçta sen de aynı ülkede yaşayan aynı insansın.
Yani queer ya da bir engellinin olması bir sorun değil yani.
Sonuç itibariyle aynı marketten alışveriş yapıyorsun.
Sen ne bileyim başka bir marketten alışveriş yapmıyorsun.
Herkes aynı yere gidiyor. Aynı elektriği, aynı doğalgaz ürünü.
Ben bazen daha fazla harcıyorum. Hatta bu şey diye bir kavram var.
Hadi İngilizce'ye çevirelim şimdi.
Türkçe'ye çevirelim. Yani engelliliğin getirdiği ekstrem hasrafları anlatan bir kavram var.
Ve işte mesela... Konuştuğumuz gibi bisiklete binemediğim için toplu taşımaya biniyorum.
Daha fazla para harcıyorum. Araba süremiyorum.
O yüzden Uber kullanmam gerekiyor.
Köpeğim var. Onu arabayla veterinere götüremiyorum.
Veterineri eve çağırmam gerekiyor.
Hani bütün bunlar ekstra kost olarak geliyor.
Peki engelli olarak yazdırsan kendini devlet ya da belediye oranın bölgesi belki sana ekstradan yardımcı oluyor olabilir.
Bunları biliyor musunuz? Böyle şeyler de var.
Ama mesela maddi yardım için özellikle vatandaş ya da EU yani Avrupa Birliği vatandaşı olmak gerekiyor.
1200 Euro'nun altında gelir gerekiyor.
Diğer yardımları da ben çok üşendim anlamadım yani bilmiyorum.
Belki de zamanla bakıp araştıracağın şeyler bunlar.
Ama çok zor yani hiç şöyle bir şey olmuş burada.
Eskiden centralmış yani merkezi bir şekilde tek yerden yapılıyormuş.
Sonra bunu belediyelere dağıtmışlar.
Onun için bulması anlaması...
Bunun için çok zor.
Her belediyenin farklılığı, her belediyenin birimi farklı falan.
Evet böyle. Hatta belediyelerin içinde de bölgeler var.
Benim anladığım kadarıyla. Çok saçma hani böyle.
Şunun için buraya gitmen lazım.
Onun için buraya gitmen lazım. Onun için buraya gitmen lazım.
İlginç bir sistemleri var. Ben de o kadar hakim değilim.
Peki gelelim birazcık daha günümüze.
Okula gidiyorsun. Bir sürü bir şeyler okuyorsun.
Bir sürü manyakça okullar okudun ya.
Senin görme engelin buna çok...
Sorun yaratıyor mu? Sana ayrıcalıklı bir kitap, sana ayrıcalıklı bir hayat, sana ayrıcalıklı bir şey sunuyor mu eğitim sistemi?
Hayır. Türkiye'de ya da burada? Benim direkt hayır.
Şöyle bence şu anki teknolojik noktada çoğunlukla biraz da görebildiğim için bilgisayarımdan birçok şeyi halledebiliyorum ben.
Ama küçükken çok zordu ya.
Tahta yazarlardı her şey.
Onun da aynasını deftere yaz derlerdi.
Ben zaten görmüyorum tahtayı.
Onu deftere yazmak her şey çok zordu.
Ne zamanki bu deftere yazma işi bitti, not tutma işi başladı ben rahatladım.
Şu anda da zaten okula gitmiyorum.
Doktorada, Hollanda'da ders alınmıyor.
Ben gidiyorum ve research'ımı yapıyorum.
Onun için bu daha rahat bir şey.
Ve ekibim çok anlayışlı ve harika insanlar yani şu ankiler.
Onun için bana göre her şeyi adapt etmeye çalışıyorlar.
Çok tatlı. Ya şey gibi bir yerden de sordum.
Sonuçta Boğaziçi'nde de okumuşsun ya.
Hani başka bir okulda da okumamışsın.
Hani böyle okul küçümsemeyeceğim bu.
Bazı daha o gaflete düşüyordum.
Başka bir üniversitede imkanlar olmaz.
Üniversitede bilinmeyen bir şeydir ama Boğaziçi'de çok köklü bir yer.
Bu okulda ya da bu eğitim sisteminin içinde sana daha pozitif ayrımcılık yapacak şeyler var mıydı?
Hayır tabii ki de. Yani varsa sorun çıkar.
Müşteri daha çok. Yani çünkü şey çok fazla gizli bir emek var arkada.
Hani daha uzun süre çalışıyorum.
Göremediğim halde onu zorlayarak okuyorum.
Yani bir şeyleri aynı seviyede yapmak için çok fazla daha emek harcıyorum.
Şu an biraz bunu yapmayı bıraktım.
Onun için akademik kariyerimi bir tık geriledi.
Ama bundan da bir şikayetim yok açıkçası.
Bilerek yaptım çünkü. Ya çünkü okuduğun bölüm çok zor.
Yani hani bunu da söylemek yanlış bilmiyorum ama sonuç itibariyle bir problemim var.
Bir engel var. Ve benim yok.
Örneğin aynı sınıftayız. Biz bence aynı şeyde değerlendirilmemeliyiz.
Ya bence aynı şeyde değerlendirilmeliyiz ama eşit bir noktaya getirilmemiz lazım.
Hayır şey gibi yerden söylüyorum. Hani sana da aynı kitap veriliyor bana da aynı kitap veriliyorsa bence aynı şeyde değerlendirilemeyiz ki.
Sonuçta böyle senin bir görme engelin var benim yok.
Ve ben bu kitabı okuma günüm örnek veriyorum 3 gün ama senin 3 gün ne okuman gerekiyor ama.
Belki o 3 günün 20 saatinde okuman gerekiyor.
Aynen öyle. Ama yani bunu bir türlü bu nasıl çözülür bilmiyorum ama evet ben böyle yaşıyorum.
Ama bir şey şu an bir destek yok dedim ama aslında Boğaziçi'nde vardı düşününce.
Hollanda'dan daha iyiydi bu arada benim Boğaziçi'ndeki deneyimim.
Bana 2 tane asistan veriyorlardı.
Haftada 4 ders saat onlarla çalışma hakkım vardı.
İşte bu bana benimle derse gelip not alabilirler.
Notlarımı yazıya geçebilirler.
Hani görmekle ilgili herhangi bir şeyi desteklemek için haftada toplam 6 saat.
Onlara da para veriliyordu bu arada yani maaş.
alıyorlardı okuldan.
Ben bunu Hollanda'da talep ettim.
Görmezden geldiler. Çünkü bu sistem İngiltere'de var biliyorum yani.
Hollanda'da yokmuş. Hollanda'da bana hiçbir destek olunmadı.
Hiçbir şey yoktu. Sence göçmenin olduğun için olabilir mi?
Yok araç. Yani buradaki diğer engelli öğrencilerle falan da konuşuyoruz.
Şöyle mesela yine biraz Amerika, İngiltere ve Boğaziçi deneyimleriyle konuşacağım bildiklerimle.
Orada disability office var. Disability office engelli öğrenciler için advocacy yapıyor.
İşte hocalarla konuşabiliyor, materyalleri hazırlayabiliyor, engelli öğrenciyi yönlendirebiliyor.
Hollanda'da böyle bir ofis yok. Engelli öğrenciler için hiçbir birim yok.
Education Coordinator dedikleri birisi var.
Bu ama hani her şey hani hasta oldun ona gidiyorsun, engellisin ona gidiyorsun, vizanda sonra sürekli ona gidiyorsun ama bu insan da yani hiçbir şey bilmiyor.
Facebook'takinden hoşunu nefret ediyorum ben.
Hiçbir şey bilmiyor. Böyle bana bakıyor diyor ki I'm very sorry to hear.
Do you want an extension? Aşka ben extension istemiyorum ya.
Erişilebilir yap ben de okuyayım.
Örneğin bilim yani. Hiçbir şey bilmiyor kadın.
Çok zordu. Bilmiyorlar.
Özetle hiçbir şey bilmiyorlar ve bir sistemleri de yok.
Ve bunu buradaki engelli öğrenciler de çok şey buluyor.
Garip ve zor. Çünkü bir köyde olduğumuz için.
Hayır Amsterdam'da da yok. Hayır Hollanda büyük bir köy olduğu için.
Yani ülkece büyük bir köy olduğu için burası.
Bence o yüzden. Şu an employee sayıldığım için daha fazla şeye erişebiliyorum.
Çünkü para kazanıp vergi veriyorsun.
Evet. Neler yapıyorsun Amsterdam'da?
Ya da bu son bir buçuk yıldır göç ettiğin yerde, şehirde neler yapıyorsun?
Ve İstanbul'dayken yapabildiğin şeyleri burada da becerebiliyor musun, yapabiliyor musun?
Yani gidebiliyor musun? İstanbul'da neler yapabiliyordun, burada neler yapabiliyorsun genel olarak?
Bence İstanbul'daki hayatım en çok Boğaziçi çevresiyle.
şeyde odaklıydı. Çünkü orada hani okul sadece derse girilen bir yer değil.
Üniversite Türkiye'de ben birçok ya zaman.
Hani bir sosyal hayatta onun çevresinde kuruluyor.
Burada öyle değil. Hani üniversitede derse giriyorsun.
Belki bir şeyler yaparsın ama hani çok da o kampüs ortamı kampüs kültürü yok.
Amsterdam'da ilk taşındığım yıl ben hem staj yapıyordum hem tez yazıyordum.
Ve stajcılık haftada dört gün yapıyordum.
Çok yoğun bir dönemdi o. Onda da bana beş yüz euro veriyorlardı.
Haftada otuz altı saat çalıştım.
Aylık mı? Dua et veriyorlardı.
Evet. Buradaki o stajyer sömürüsü de çok kötü.
Neyse. Ama çok mutluydum şey açısından.
Çalıştığım insanlar çok güzeldi.
Gerçekten orada full time çalışmayı çok isterdim.
İşte dört gün işe gidiyordum.
Akşamları ders çalış, tez yaz.
Hafta sonu arkadaşlarına vakit geçir.
İşte o zamanlar tiyatroya falan verecek param yoktu.
Onun için ben biraz daha işte arkadaşlarla film izleyelim.
Arkadaşlarla evde toplanalım.
Çok arkadaş odaklıydı.
Eski o zaman bir sevgilim vardı işte onun ailesi falan.
Hollandalıydı beni çok kucaklamıştı.
Onlarla vakit geçiriyordum çokça.
Sonra işte hem stajım bitti hem mezun oldum.
Bu sefer de iş arama süreci başladı.
Sürekli bir yerde de başvuruyorum falan.
O sırada da tiyatroya başladım.
O sırada bir de şeye başladım.
Bahsettiğim o engelli kolektifi biz böyle düzenli buluşuyoruz falan.
Sürekli bir etkinlik oluyor.
Hikaye anlatımı olabilir.
İşte beraber bilmem kolaj yapabilir.
yapıyoruz. Değişik değişik etkinlikler.
Ayda bir iki kere onlarla buluşuyoruz.
Bir Utrecht'te bir Amsterdam'da.
Kitap fuarlarına falan stand açıyoruz bazen.
Orada baya vakit geçirdim iş ararken.
Sonra zaten doktora oldu.
Şu anda da böyle her gün ofise gitmeme gerek yok.
İki üç gün gidiyorum. Onun dışında evdeyim.
Köpek sahiplendim. O benim baya bir mental mesai mi alıyor?
Çünkü bildiğiniz üzere benim köpeğim bozuk.
Çok travmatik.
bir köpek sahiplendim.
Onunla uğraşıyorum. Öyle.
Peki Deniz bu konudan bahsetmek istemezsen bahsetmeyebiliriz.
Queer olarak burada var olmak nasıl?
Ve Türkiye'de de queer bir birey miydin?
Evet. Ama bu kadar açık mıydım?
Bu kadar hayatımın merkezi miydi?
Değildi. Ki buna fırsatım vardı.
O ağız içinde çok güzel bir queer ortamımız vardı.
Bir şekilde bu kadar açık yaşamıyordum.
Burada daha açım.
Daha rahatım. Ya benim hayatımdaki gerçek yine buraya geliyor.
Ben queer ortamlarda da kendimi çok rahat şöyle hissetmiyorum.
Engelli queerler için çok erişilebilir değil ortamlar.
Sürekli düşünüyorum yani ben oraya nasıl gideceğim?
Ben bunu nasıl yapacağım? Ben şuraya erişebilecek miyim?
Çok kalabalık olabiliyor ortamlar, çok gürültülü olabiliyor.
Kimsenin aklına gelmiyor, birisi görmüyor olabilir falan.
Onun için ben genelde hem engelli hem queer olan ortamları seviyorum.
Ve biz böyle çok... Mesela bir tane etkinlik de şey yapmıştık.
Masal dinleyerek beraber uyumuştuk.
Çok tatlıymış. Çok güzel bir etkinlikti yani.
Şeydeydi. Academy for Dance and Theater'ın üst katındaydı.
Hayatımda katıldığım en güzel ve en sıcacık şeylerden biriydi.
Çok tatlıymış ya. Evet.
Ya da mesela yarınki Queer Storytelling'e gelmeyi çok istiyorum ama hep kafamda şey var.
Rahat edebilecek miyim? Erişebilsen varsın diye geleceğim de.
Edersin ben sana yardımcı olacağım. Ben sana rahat ettirirsem.
Hallederiz. Hani o hiç bitmiyor bu soru.
Ama evet burada rahatım yani.
Üzerine savaşmak zorunda kaldığım bir konu değil.
Büyük bir ayrıcalık yani.
Türkiye'de pek üzerine savaş...
Mesela şey gibi de bir yerden bağlayacağım.
Kuyur bir birey olarak da aslında bir...
Rahat etmek için de geldiğim bir tercih olabilir mi?
Büyük ihtimalle. Hani hem kadın olmak hem queer olmak ikisiyle beraber.
Ki Erasmus'taki o olumlu zeneyimlerim hani insanların rahatlığından kastım burada.
Kim olmak istiyorsam o olabiliyorum gibi hissetmiştim.
Evet. Bu bence hiç vazgeçilmeyecek bir rahatlık ve özgürlük hissiyatı.
Evet. Burada hani çok çok rahatım şu an şey açısından.
O bunu der, bu bunu der işte.
Yani derse de desin.
Hani o noktaya gelebildim.
hayatta. O beni çok mutlu ediyor.
Peki. Dünkü biraz finale geleceğim.
Çok uzadı. Dünkü gösteriden sonraki hislerin neler?
İlk defa bir gösteriye çıktın mı böyle?
Yoksa daha önce çıkmış mıydın? Tekst üzerinden çıkmamıştım.
Crea'da biraz şey yapmıştık.
Doğaçlama yapmıştık. İmpro.
Evet. Storytelling experience'ım var azıcık.
Ama ilk defa tekst üzerinden bir gösteriye çıktım.
Nasıldı peki seyircilerin karşısında?
Bu kadar yakın bir mesafede. Ay titriyordum yani.
Nil zaten bayılacaktı.
Ben de titriyordum hani ama o aslında sahnede zaten çok çekingen ve ağlak bir yani öyle bir karakter oynadığım için rolüme iyi geldi o.
Bacaklarım titriyordu çünkü ve rolde bunu eks etmedim.
Gerçekten titriyordum.
Bir kandırmış ya.
Gerçekten bayıl, ben de bayılacaktım aslında yani.
Korkutun şey heyecandan ve panikten ağlayacaktım.
Diyorum ki çok iyi işte rolde ağlayabilirsin.
Onun için onu kullandım. Peki burada vakit geçirdin.
Topluluklar genelde international topluluklar mı?
İki Türk de var, internet ikisi de.
Güzel. Yavaş yavaş finale geleceğim.
Şu soruyu son dönemlerde çok sormaya başladım.
Çok keyif alıyorum. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.
Yaşadın mı? Dolu dizgin yaşayacaksın.
Dizeleri var ya. Sen yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.
Yaşadın mı? Arkadaşlarını çok severek yaşayacaksın.
Çok güzel. Arkadaşlarımı çok seviyorum.
Şey insanı mısın? Ben öyle bir insanım.
Nerede olduğumun hiçbir önemi yok.
Dünyanın... En dandik mekanında da çok iyi eğlenebilirim.
Yanımda sevdiğim, eğlendiğim insanlar varsa.
Bence böyle. İnsanlar benim için çok önemli.
Gözlerim falan doluyor sevdiğim insanlar olduğunda yanımda.
Çok mutlu hissediyorum. Çok rahat hissediyorum.
Ya da hareket çekiyorsun. Sen çek, sen başlattın.
Ben hiç başlatmadım. Bunu anlatacağım bir edit.
Hayır editlemeyeceğiz burayı.
Burası kalacak. Dün Saadettin bana seslendi.
Deniz bak dedi. Görüyor musun dedi.
Zaten anladım. Bana hareket çekiyordu.
Bana nah çekiyormuş. Bir de geldi gözüme sokuyor.
Burayı kesmemiz lazım.
Hayır kesmeyeceğiz bozu kalacak. Öyle mi diyorsun?
Ama çok utanırım ben sonra insanlar bana küfür etmesinler.
Hiç bozu kalsın.
Ama sen de çekiyorsun çok nah.
Hayır ya sen çektin diye sana çektim.
Hayır ama sen de çekiyorsun yani.
Yoo. Nasıl yani? Kayıttayız diye sürekli.
Çok uslu bir insan hareketleri yapıyor ama.
Çok terbiyeci bir insan değilim.
Ama sürekli nah çekmiyorum.
Peki. Bavulunda ne getirdin Deniz?
İlk geldiğimde mi? Şey gibi bir yerden, metaforik olarak da düşünelim.
İnsanların kimisi özlem diyor, kimisi merak diyor, kimisi bir şey diyor.
Sen bavulunda ne getirdin?
Ben biraz heyecan getirmiştim ama çok da bir işe yaramadı açıkçası.
Şu an böyle daha dizgin, sakin.
Dingin, pardon dizgin değil.
Bugün asla konuşamadım.
Dingin, sakin. Çok çok yetişkin.
Çok stabil. Öyle bir noktadayım ama gelirken çok heyecanlıydım.
Peki ne götürüyorsun gittiğinde?
Çok sık gidiyor musun? Köpeğimden önce çok sık gidiyordum.
Şu an köpeğimden dolayı çok sık gidemiyorum ama götürüyorum.
Ben çok özlüyorum gittiğimde ya.
Çok özlemle gidiyorum yani.
Orayı özlediğin için gidiyorsun. Çok yani.
Ve inanılmaz iyi geliyor.
Bazen köpeğimle ilgili tek lüzum bir şey.
Beni Hollanda'ya bağlayacak bir şey var artık.
İstediğim gibi gidemeyeceğim. Güzel ya boşver.
Yani sonuçta bir şey gibi yerden.
Sonuçta bir yerlere bağlanmak için bir şeyler buluyoruz ya.
Ben mesela kumpanya olmasa burada kalmazdım belki.
Çünkü mesela mezrabı çok seviyorum.
Onlar benim Amsterdam'daki evim gibi.
Ama bir şeyler buraya bağlayacak bir şeyler inşa ediyoruz kendimize.
İşte bir arkadaşımın kedisi var.
O mesela halbuki kediyi dört gün bırakıp gitsem, beş gün, bir hafta.
Haftada bir arkadaşın gitse baksa okey yani.
O bile diyor ki çocuğumu bırakıp gidemem.
Gün geçmiyor ya çocuğumdan uzakken.
Polonya konferansına gittim geçen hafta.
Evden çıktım ve böyle şeyim.
Çocuğum kaldı. Giderken peşimden geldi.
Ne yapacağım ben? Şimdi orada oturup beni bekliyor.
Yani ağlatıyor beni. Böyle bir bağlılık hissetmemiştim daha önce Hollanda'ya.
Şu an hani böyle şeyim. Güzel.
Çocuğuma döneyim. Artık bağlılık hisset işimiz gücümüz var.
Çalışacağız burada öğreteceğiz. Tabii kumpanya da artık benim için bağlılık hissediyorum.
Bizimle oynamayı çok seviyorum.
Teşekkür ederiz. O zaman yavaş yavaş dil artık kapatıyoruz.
Var mı son kez söylemek istediğin bir şey?
Yani dinleyenlere son böyle...
Bir mesajın var mı? Köpekleri sevin.
Köpekleri sevin. Satın alma sahibi.
Para vermeyin.
Teşekkür ederim Deniz gelip vakit ayırdığın için.
Teşekkür ederim ben de. Umarım Bavulda Ne Var?''ı keyifle dinliyorsunuzdur.
Keyif alıyorsanız beğenip paylaşıp takip edebilirsiniz.
Ya da işte buna benzer şeyler yapabilirsiniz.
Bir sonraki bölümlerde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
