
"Çocuk ile Türkiye'de hayat nasıl olurdu bilmiyorum ama kendime zaman ayıramazdım gibi geliyor."
Transkript
Merhaba, ben Saadettin Yalta.
Burası Bavulda Ne Var? podcastı.
Kumpanya Performing Arts olarak göç edenlerin hikayelerini, yaşadıklarını, zorluklarını, kültürel adaptasyon süreçlerini, çalınan bisikletlerini, yani merak edilen her şeyi masaya yatıracağımız
bir podcast. Ve bu seride oyunumuzda misafir olarak, misafir olarak değil de aslında ilk atölyeye misafir olarak gelip bizim çalışma sistemimizi görüp Sonrasında aa okey ya ben çalışırım
galiba bu çocuklarla diyen bir konuğumuz var.
Merhaba hoş geldin. Nasılsın?
Hoş buldum. Çok iyiyim.
Yani daha önce her zaman geldiğim bir yere geldiğim için ben de buranın sahibiymiş gibi hissediyorum.
Çok güzel. Ne yapıyorsunuz burada gelip her gün burada?
Her gün gelmiyoruz. Haftada bir geliyoruz.
Ne yapıyorsunuz haftada bir? En az bir geliyoruz.
Prova yapıyoruz. Ondan önce atölyemizi yaptık mı hiç burada yoksa diğer taraftan mı bitirdik?
Evet sanırım. Oyun okumalarımızı yaptık burada.
Atölyeyi yaptık burada birkaç kere.
Evet bir iki atölyedeki provaları yaptık.
Dersleri yapmadık da provaları yaptık daha çok.
Ek dersler falan yaptık doğru.
Ne atölyesi yapıyorsunuz?
Oyunculuk atölyesi için geldim buraya.
Ekim'den aralama 3 ay kadar.
Sonrasında oyunculuk atölyesi tamamlandı.
Şimdi oyun hazırlıklarımız var.
Provalar yapıyoruz. Cimri oyununu oynayacağız.
Bugün... Ben söyleyeyim mi?
Bugün oyun okumamız var.
Seyircili oyun okumamız var.
Onun için böyle bir düzen var burada.
Dışarıdan oyunu bilmeyen konuklarımız gelecek ve biz de kağıttan teksti okuyacağız.
Daha önce hiçbir oyun okumasına katıldın mı?
Hayır hiç katılmadım. Seyirci olarak da?
İkisi de olmadı.
Nasıl hissediyorsun? Kısmet bugüneymiş.
Heyecanlıyım ve bu podcast'ın da bugüne yani kayıtların da bugüne denk gelmesi çifte heyecan oldu.
Sağ olasın. Nasıl?
Yoğunuz Merve ya. Yani ben ayrı yoğunum.
Olcay çok daha fazla yoğun.
Yoğun güzel oldu bence ama ya.
Böyle tematik bir şey gibi oldu.
Bir yandan da sanki dersleri de duyuruyormuşuz gibi.
Atölyeyi de tanıtıyormuşuz gibi. Ha evet.
Değil mi? Yalandan da reklam gibi oldu.
Peki. Teşekkürler ücretsiz reklamlar için Merve.
Peki nereden geldin?
Burada ne yapıyorsun? Bizi nereden tanıyorsun?
Ya da kumpanyayı ya da beni nasıl tanıştık ya?
Hangisinden başımda çok fazla soru sordum.
Nereden geldin? İstanbul'dan geldim.
6 yıldır Hollanda'da yaşıyorum.
Seninle bir doğum gününde tanıştım hatırlarsan.
Unuttum. Sarhoştun azıcık.
Yok ikimiz de sarhoştuk.
Ama o zamanlar sen atölye falan yapmıyordun.
Kukla tiyatroları falan yapıyordun.
O gidip geldiğin dönemde senin.
Yani piştin geri. Anlatmamam gereken şeyler anlatıyorum.
Yok yok. Utandırdım seni.
Hiç şey yok bu arada. Hiç sansür yok.
Tamam iyi. İşte doğum gününde tanışmıştık.
Böyle bir şey yoktu. Ama yani senin enerjin bana çok iyi gelmişti.
Çok sevmiştim seni daha ilk görüşte.
Sonra bilmiyorum nereden yani çok organik olarak gördüğümü biliyorum hani Instagram'dan.
Aa ben bu çocuğu tanıyorum deyip işte atölye duyuruları işte sonrasında oyun falan gibi.
Sonra seninle zaten bir sürü yerde karşılaştık.
İşte Mezrap'ta karşılaştık.
Çeşitli etkinliklerde hep bir denk gelişlerimiz oldu.
Böyle irtibatta kaldık ve ben de zaten hep içimde kalan bir şey olan sahne aşkı.
Yani oyun oynama isteği daha çok vardı ve senin de böyle bir şey yaptığını duyunca çok heves ettim.
Fiziksel tiyatro, fiziksel oyunculuk.
Aslında benim aklıma ilk o geldi.
Orada şey gibi hissettim ilk başta açılışta söylerken.
Orada gelip bir deneyimleyip görüp ya bunlar ne yapıyor, ne ediyor sonrasında acaba.
Gitmeli miyim ya da uzun süreli gibi sanki.
Evet ama sonrasında yine şeyde kalmıştım.
Doğaçlama atölyesiyle oyunculuk atölyesi arasında kalmıştım.
Uzun soluklu bir şey yapmak istiyordum ama oyunculuk kısmına adanabilir miyim?
Bu kadar vakit ayırabilir miyim provalara vesaire?
Onda tereddütüm vardı. Ama kalbim orada çarpıyordu.
Sonra doğru yolu bulduğuma inanıyorum.
Ama yine hala doğaçlama da olsa güzel olur tabii.
Güzel. Peki burada ne yapıyorsun?
İş olarak yani bizim dışımızda.
İş analisti olarak çalışıyorum Hollanda'da.
Ondan önce Türkiye'de de bu işi yapıyordum.
Yazılım şirketlerinde yazılımcıyla işte işverenin yani iş sahibinin arasında bir rol hani o iletişimi sağlayan bir rol.
Genellikle e-ticaret sektöründe çalıştım.
Bütün hayatım boyunca daha sanırım.
Burada da aynı şekilde devam ediyor.
Yani aradaki bağ derken bu bilgisayarlarda ne bağ?
Sana hiç işimden bahsetmek istemiyorum aslında ama neyse.
Gerçekten merak ediyorsunuz.
Bir merak ettim. Bazen çok saçma geldi.
Neyse niye konuşmuyor birbiriyle?
Bağlantı yani onların arasındaki iletişim ve bağlantıyı sağlayan kişi.
Tamam. Niye kendileri birbirleriyle iletişim kurmuyorlar?
Olmuyor. Hepsinin dili başka.
Başka türlü anlatıyor. Başka türlü anlıyor.
Dolayısıyla yazılımcıya o işi verirken hem bir önceliklendirmen gerekiyor.
Hem işte beraber onu daha yapılabilir parçalara bölüyoruz.
O işin sahibinin başka bir sürü işi var bir yandan öyle de düşün.
Mesela diyelim ki o pazarlama ekibinde çalışan birisi.
Kendi ihtiyaçları için bir şeyi talep ediyor bizden ama onu takip edecek bir şeyi yok zamanı yok.
Yani öteki tarafta diğer işleri devam ediyor.
Şöyle bir şey de diyebilir miyiz?
Aslında sen yazılım da biliyorsun.
Değil. Anlıyorsun.
Yok. Yazılımcının dilinden anlıyorum diyebiliriz.
Çünkü şey gibi oldu. Yazılım da biliyorum.
Zeki de olduğum için patronu araya da tutabiliyorum.
Yok iş analisti rol tam olarak aslında analitik zeka gerektiren bir şey.
Yani hani onun nasıl bölünebileceğini, nasıl hani yazılımcının onu nasıl düşündüğünü anlamayı ve o dilden konuşmayı gerektiren, ona göre dokumentasyon yapmayı gerektiren.
Sonra dönüp burada teknik bir şey söylediğinde yazılımcı onu da yine iş sahibine daha basit bir şekilde anlatmayı gerektiren bir rol.
İlginç. Peki evli misin, bekar mısın, çoluk çocuk bir şeyler var mı?
Evliyim. Elinizden beri 8 yaşında bir oğlum var.
O buraya geldiğinde 2 yaşındaydı.
Eşim de yazılımcı. Onu da işte dilimden anlıyorum.
Biz beraber çalışıyorduk.
Öyle tanıştık zaten. Aynı ekipte çalışırken.
Çözmüşüm demek bir şeyler diye düşünüyorum.
Güzel. Nasıl zor oldu mu 2 yaşında çocukla buraya göç etmek?
Yani hem zor olduğu hem kolaylaştırıcı tarafları da olduğu.
Zorluğu zaten hani çocuğun küçük olması ve hani Türkiye'de yaşadığın zorluklar gibi.
Sürekli böyle seni elinden kolundan çeken biriyle yeni bir şehri, yeni bir hayatı keşfetmeye çalışmaktı bence.
Markette dilini bilmediğin şeyleri translate etmeye çalışırken bir yandan da bir ağırlık buradan böyle seni çekiyor.
Hadi gidelim, hadi gidelim falan gibi.
Öyle. bir hani yük olarak hep onu ne yapacağım onu nereye götüreceğim oraya bir belediyede bir randevu var onun uyku saati falan filan gibi.
Aslında normal hayatımızda da olan zorlukların buraya taşınırken tekrar yaşadık.
Kolaylaştırıcılığı da bence Buradaki hayata adapte olmayı kolaylaştıran bir şey.
Çünkü hemen hızlıca okul araştırman gerekiyor.
Bu eğitim sistemi nasılmış bunu öğrenmen gerekiyor.
Dili öğrenmen en azından basit bir şekilde anlaşabilmen, anlayabilmen gerekiyor.
Neler döndüğünü. Bizi hızlandırdığını düşünüyorum o yüzden çocukla gelmenin.
Aile olarak gelmenin de gelen olarak öyle bir etkisi var bence.
Ben katılıyorum buna ya.
Peki göç etmeye nasıl karar verdiniz?
Eşinle sen mi karar verdin yoksa senin hayalindi ya da eşinin hayalini neydi?
Benim hep hayalimdi aslında.
Türkiye'nin konjonktürünün dışarısının dışında.
Ben olduğum olası yurt dışı deneyimi istemiştim hayatımda.
Hiç kısmet olamadı.
Sonra böyle evlendiğimiz dönem, evlenmeden öncesi gezi olayları, sürekli bir takım patlamalar Ankara'da, havaalanı patlamaları.
Ben hamileyken darbe girişimi falan gibi böyle yükselen bir gerginlik vardı zaten Türkiye'de.
Ve ben sürekli hani şeydim hadi ne zaman hadi ne zaman bak bu çocuk ne zaman burada mı yetişecek burada mı büyüyecek.
Bu sefer o isteğin üstüne zaten buradaki şartlar bizi zorlayacak çocukla gibi bir şey eklendi.
Hem ekonomik hem politik.
Biz şeyi fark ettik yani bu çocuk okula başlayınca biz sadece onun özel okul parasını karşılamak için.
Yani çalışacağız ve belki çocuğumuzun nasıl büyüdüğünü göremeyeceğiz yani.
Hani böyle işten eve, evden işe böyle bir hayat yaşayacağız diye.
O yüzden tercih ettik taşınmayı.
En çok onun için yani. Benim hep içinde olan bir şeyi yine tabii kolaylaştırmış oldu bir yandan.
Peki nasıl gelişti süreç?
Yani iş bularak mı geldiniz yoksa zaten geldik de eş bulduk gibi şey miydi?
Eşim iş buldu. Onun bir recruiter'la işte ne deniyor?
Headhunter'la bir üç firmayla bir görüşmesi oldu.
Üçüncüsünde tuttu bir şekilde geldik.
Çok güzel. Peki ilk göç ettiğinde seni en çok şaşırtan şey neydi burada?
Neydi yani? Ne oldu da şaşırdın?
Ne oldu da şaşırdım?
Şu anda yani zamanlama olarak belki ilk şaşırdığım şey olmayabilir ama ilk aklıma gelen şeyi söyleyecek olursam bu kadar organize.
İyi anlamda ama bir yandan da hani böyle her bir dakikasında planlayan bir millet beklemiyordum sanırım.
Yani hani Hollandalıları Avrupa'da biraz daha esnek gördüğüm için galiba ki öyleler.
Bunun çok kolaylaştırıcılığını da yaşıyoruz hepimiz.
Yani dil anlamında işte ne bileyim yabancılara daha açıklar, daha az önyargılılar falan gibi şeyler var.
Bir esneklik var ama zaman anlamında her şey bu kadar düzenli, planlı olması sanırım en çok.
İlk bu geliyor aklıma yani. Evet ya çok ilginçler.
Yani bir ay sonrasında, bir buçuk ay sonrasında bir saatlik randevu yapabiliyorlar ya bana çılgınca geliyor.
Evet ve mesela şey de hani ben şu gün şu saatte kafa dinleyeceğim.
Boş bir saati kendime bıraktım ve sen oraya talip olursan da hayır ben o gün müsait değilim diyebiliyor yani.
O kendini ayırdığı vakitte çok kıymetli.
Buradan örnek alacağımız şeyler de var da bence.
Bazen fazla geliyor. Bu şaşırdığın şeyi hayatına artık adapte edebildin mi?
Sen yapabiliyor musun böyle şeyler? Yapabiliyorum.
Bende de var o ya aslında.
Var biraz takvim tutmalar.
Göç etmeden önce mi vardı? Göç ettikten sonra mı oldu?
Göç ettikten sonra oldu.
Daha çok oldu yani. Ama hep bir ajandan vardı yani.
Bir şeyleri kaydederim.
Hani konuştuğumuz anda işte ne bileyim bir film festivali olur.
Hemen bütün hangi filmlere gideceksem onlar yazılır.
O bir tablo olarak çıkar.
Elimin altında bir yerlerde durur.
O vardı. Ama bu kadardı ki.
Hani günümü planlamak diye bir şey yok zaten.
Hala yok yani. Gerçi çocuk var yani.
Çocukluğu mümkün bir şey mi ki? Şeyken mümkündü ya.
Öğlen uykuları falan varken öyleydi zaten.
Mecbursun. Hani şurada uyuyacak ve ben de bunu yapacağım falan filan gibi.
O zaman vardı. Şimdi o kadar yok tabii.
Peki burada yaşamak hayal ettiğin gibi mi?
Yani ne hayal ediyordun da?
Nasıl çıktı? Ne umduğun ne bulduğun gibi.
Ben böyle çok...
Hollandalılarla çok...
Takılacağız falan gibi. Hollandalı arkadaşlarım olacak sanıyordum ya.
Öyle bir şey hiç olmadı.
Ya da bir enternasyonel bir grupla olurum falan filan gibi.
Ama evli olunca biraz daha böyle kendi içimize çekildik.
Ya da işte çocukların arkadaşları ve onların aileleriyle.
Çoğunlukla biz yine Türk komünitesi içerisinde kaldık.
Bunu beklemiyordum yani kendimden açıkçası.
Bizim de durumumuzla ilgili bence hani bir aile olmakla ilgili de bir şey var orada.
Ama aynı zamanda Hollandalıların...
Arkadaş listesi böyle 10 10 bitti tamam kapattık falan gibi bir şey olduğu için öyle bir şey de mümkün olmadı yani.
Ya çok zor değil mi?
Yani iletişim kurmak ya da bir bağ kurmak onlardan.
Evet. Hollanda'ca bilmenin bir sorunu olduğunu düşünüyor musun?
Hollanda'ca bilsem kurardım acaba bilmiyorum onunla alakalı mı?
Ya Hollanda'ca da konuşuyorum yani gündelik hayatımda ama tabii ki de öyle bir arkadaşlık kurabilecek bir seviyede akıcı değil Hollanda'cam ama bence...
Asıl temel şey bizim burada doğup burada büyümemiş ve o hani o köklerimizin olmaması ve konuşacak ortak alanlarımızın çok kısıtlı olması bence.
En temeli o yani. Ben hani işte ne bileyim buranın gündelik hayatına dair bir şey getiremiyorum, masaya koyamıyorum ve o konuşma kısırlaşıyor.
Bizim için böyle değil ama biz böyle bir beklentide değiliz.
Biz hep böyle daha dışarıdan olana daha bir merakımız var, ilgimiz var.
Onlar da o da yok yani hani sizin orada nasıl oluyor bu işler falan gibi bir sohbette dönmüyor pek yani sanki.
Ya çok dönse de sormak için soruyorlarmış gibi oluyor.
Yani ben çok sosyal bir iş yapıyorum.
Ve hani çok fazla international ya da Hollandalı ile sohbet ediyorum.
İlk başta şey aa diyorum ya ne güzel merak ediyor falan diye soruyor zannediyorum.
O kadar yani soruyor aa ne güzel falan diyor.
Halbuki sadece daha bir iki cümleyle girizgah yapıyorsun.
Ve sonrasında aa ne kadar hoş tatlı diyor.
Derinleşmiyor o şekilde. Evet aynen.
Peki Hollanda'da en sevdiğin...
Bir şey var mı mesela? Şunu çok seviyorum ya da şundan nefret ediyorum, hiç sevmiyorum dediğin bir şeyler var mı?
Bisikleti çok seviyorum.
Bisikletin hayatımda olmasına bu kadar erişilebilir olması.
Her yere bisikletle gidebilmeyi seviyorum.
Rüzgarı sevmiyorum çünkü psikoterapi.
Rüzgar ya ben soğuk bir iklim bekliyordum.
Bence düşündüğüm kadar soğuk değil burası yani.
Biz karmontları alıp geldik buraya.
Hiç giyemedik yani o ilk sene.
O kadar soğuk değil ama rüzgar bazen böyle içine içine işliyor ya.
Böyle hani burnunu kapıdan dışarı çıkaramıyorsun.
O hani rüzgarda uçuyorsun.
Elinde alışveriş torbaları ile falan.
Onu sevmiyorum. İlk bunlar geldi şimdi aklıma.
Nerede yaşıyorsun sen? Pürmerent'te yaşıyorum.
Amsterdam'ın 20 kilometre kadar kuzeyinde.
Peki yaşadığın yer 20 kilometre çok.
Amsterdam'a gelebiliyor musun bisikletle?
Hiç geldin mi? Hiç denemedim.
Çok zorlarsam. Çok istersem olur.
Gelenler var yani. Sanırım bir saatimi falan alırım.
Çünkü ben de çok seviyorum bisikletle bir yerden bir yere gitmeyi de.
Ama Amsterdam'da güzel.
Ben Amsterdam'da hiç sürmedim.
O yüzden şeyi merak ettim.
Pürmerent'te sürebiliyor musun? Çıkıyor musun?
Küçük bir yer değil mi orası?
Nasıl? Daha güzel davanın içinde sürüyorsun yani bu sefer.
Bisiklet trafiğinden bahsetmiyorum.
Okey anladım tamam. Sen keyfek eder sürmeyi.
Öyle de sürmeyi seviyorum.
İşte mesela iş yerimde benim çok yakın eve.
Beş dakika bisikletle gidebiliyorum.
Mesela geçen gün tam bir lokal gibi şöyle bir şey yaşadım.
Eczane hani işte bir eczaneye şeysin.
Tanımlı bir eczanem var ya doktor sana ilaç yazabilirse da denersin görürsün.
O ilaç alıbici bir eczane var.
O eczaneye gittim bisikletimle.
Ondan sonra kütüphaneden kitap almıştım.
Kitaplarımı geri bırakmaya gittim bisikletimle.
Sonra pıtır pıtır iş yerine geldim.
Böyle bir üçgen çizdim.
Sonra akşam markete gittim bisikletimle.
Ondan sonra emeğimi alıp eve geldim gibi.
Aslında güzel bir yere geldin.
Ben de onu merak edecektim. Ben şimdi bekar olduğum için çok bir dert yatıştı atıyorum.
Bir sorumluluk başka bir bireyin sorumluluğunu taşımadığım ya da hissetmediğim için çok rahatım.
Ama sen şimdi bir yandan bir de bir birey sorumluluğu hissediyorsun büyük ihtimalle.
Buradaki bu sağlık sistemi seni çok görüyor mu?
Yani hep duyduğum şeylerden biri işte bir şey olduğunda Türkiye'ye giderim sağlık için.
Geriliyorum, korkuyorum işte çocuğum var falan.
Senin var mı böyle endişelerin?
Çünkü şeyden bahsettim mesela. Sana ait bir...
Bağlığı sağlık ocağı var ve ayrıca eczane mi var?
Bizim orada öyle bilmiyorum. Amsterdam'da da böyle mi?
Burada deneyimim olmadı.
Aile hekimine kaydoluyorsun hem de bir eczaneye kaydoluyorsun.
Bizde. O da ona yakın zaten.
Oradan oraya alabiliyorsun yani.
Ben bilmiyorum. Ben daha çok taze...
Aile hekimimi...
Aile hekimimi buldun mu? Buldum buldum çözdüm onu.
Biri yardımcı oldu sağ olsun.
Hatırlıyorum ben. Öyle mi?
Ne diyorsun sen? Bu konuyla ilgili endişen var mı?
Benim için evet. Biraz zaten bu ilaç kullanımı ile ilgili daha temkinli bir insan olduğum için herkes kadar zorlanmadığımı düşünüyorum.
Yani hani o işte gerçekten teşhisin konması ve ondan sonra ilaca başlanması falan gibi orada bir sabrım var.
Bekleyebiliyorum. Ve çocukla ilgili de ne zaman arasam anında randevu alabildim.
Özellikle çocuğa karşı duyarlı olduklarını.
Ama bir şey var yani. Kaç gündür ateş var?
Kaç derece ateş var? Öyle bir sorgulama var.
O da orada o kapıyı tutan ve hızlıca doktora ulaşmanı engelleyen bir asistan var.
Bazen ona insanlar, ben de yani.
Bir inandırabilecek miyim acaba falan gibi kaygılara girebiliyoruz.
Ama onun dışında ben her zaman ulaşabildim.
Her zaman doktor beni...
Bazen tuhaf yorumları oldu.
Sen ne olduğunu düşünüyorsun falan gibi.
Sence ciddi bir şey mi bana geldi?
Mesela üç haftadır öksürüyorum falan diyorum.
Artık bir görseniz diye düşündüm falan.
Niye sence ciddi bir şey mi falan dedi.
Bilmiyorum işte onun için geldim dedim ben de.
Böyle tuhaf diyaloglar yaşadık.
Ama çoğunlukla işte beklediğim şeyi aldım, tedaviyi aldım.
Ya da kötü bir deneyim. Çok kötü bir şey yaşamadım belki onunla da ilgili.
Ama ihtiyacım olduğunda ulaşabilmek yeterli şu an benim için.
Peki rapor almak için doktora gidiyor musun?
Rapor alma ihtiyacım olmadı hiç.
Yani burada iş yerinden rapor al ya da işte çocuğun okulundan rapor getirin gibi şeyler oluyor mu?
Öyle hiçbir şey olmuyor ya. Bak bu güzelliklerini sayacak olursam bunu da söyleyebilirim.
Okuldan alma... Zaten böyle herkesin bir okula bırakma, okuldan alma saati var.
Hani orada işe gidip gelme saatleri çok esnek.
Kimse aman üç saat, üç dakika geç kaldım, beş dakika geç kaldım gibi şeyler yapmıyor.
İşte okullarda bir sürü işte onların etüt günleri bilmem ne oluyor.
Okulun kapandığı bir sürü günler olabiliyor.
O zaman evden çalışabiliyorsun.
Bunda da hiçbir sıkıntı olmuyor. Hastalık durumunda da kimse bana rapor sormadı.
Sadece söylemem bekleniyor.
Yani hani bugün hasta olduğum için gelmedim.
İşte bugün işe geri döndüm artık filan gibi bu kadar.
Kimse sana niye rapor getirmedin demiyor yani.
Yok hayır böyle bir şey olmadı. Çok güzel ya.
Ben hiç çalışmadım böyle sizin sektörlerde de.
Böyle ben hastayım deyince işe gitmeyip maaşının yatması çok hoş.
İlginç bir duygu olsa gerek. Peki hava durumu ve yemek kültürü seni çok etkiledi mi göç ettiğinde buraya?
Yani sıcak iklimlerin insanı mısın yoksa zaten ben soğuğu seviyorum.
Bu benim için okey. Yemek derdim de yok.
Yani tabii bir sıcağı her zaman tercih ederim.
Ama burunun sıcağı da böyle ekstra bir insanın kaynattığı için böyle o bahar şeyini daha çok sevmeye başladım.
Şu anki havalar çok daha güzel geliyor bana yani.
17 derece bugün. Kayıtlar altındayız.
Yaradan. Evet. Ama tabii işte böyle günlerce güneş görmemek.
Bence galiba benim için şey o.
Güneş yani hava soğuk olsun bir damla güneş şuradan.
Bir saat kadar bir güneş alayım bana yeter yani.
Onu görmek bu kış mesela benim için en çok o zorlayıcıydı yani.
Soğuktan çok güneş olmaması zorlayıcıydı.
Diğeri neydi hava durumu? Yemek.
Yemek. Yemeğimizi kendimiz yapıyoruz zaten pek iyice yapmadık.
Ama mesela ne var?
Türkiye'de dışarıda yemek bir şeydir ya hani.
Dışarıda miyiz severiz ve güzel şeyler yeriz yani.
Burada artık şey olmaya başladı.
Gitmesek de olur. Nereye gideceğiz şimdi?
Yemesek de olur falan gibi bir şey olmaya başladı.
Çok kırk yılın başı bir dışarıda yiyoruz.
Benim için çoğu da hayal kırıklığı oldu açıkçası.
Ne yiyorsun çıkınca? Ya yine şeye gidiyoruz herhalde.
Akdeniz mutfağı. Şeye gidiyoruz yani tapas.
Meze. Çok güzel İsrail restoranları var mesela.
Oralara gidiyoruz yine böyle ortaya ban ban.
Into the middle şeklinde yiyoruz yine.
Ben de hiç yememiştim.
İsrail mutfağı buraya göç edene kadar hiçbir fikrim yoktu yani.
Çok lezzetli. Yani ve o tapaslar yani bir sürü atıştırmalık getiriyor.
Şimdi Ramazan ayındayız gerçi de.
Yani hani arak getiriyor.
Böyle arak işte Yahudilerin ya da İsraillerin bu işte geleneksel.
Bizim rakının aynısı.
Çok benzeri. Arak diyorlar.
O kadar lezzetli ki böyle lönk diye kayıyor.
Böyle yemekten önce bir şatat mutlaka falan diyorlar.
Sonra İsrail'de bir arkadaşım var.
Şey dedi. Oğlum böyle bir şey yok yani.
Başka bir yere gitsen. O da yemekten sonra da iç derler.
Niye dedim? Çünkü çok seviyorlar.
Sürekli içiyorlar. Yani sabah kalkınca da Arak mutlaka içmelisin diyen var diyor.
Çok ilginç bir kültürleri var.
Çok benziyor. Yani yemek kültürümüz, anlayışımız çok.
Şaşırmıştım ben buraya göç ettiğinde. Evet aynen.
Şey İsrail işte Lübnan mutfağı da benziyor zaten.
Lübnan restoranları da çok güzel oluyor.
Bu kadar yiyebildiğim şeyler benim yani umuyorum.
Onun dışında bir ayağını ne deniyor?
Barrel işte kızartmalar var yani.
Başka bir şey yok bence. Bir şey yok ya.
Bir şey de seviyorum. Better Balın.
Balık seviyorum. Şey Haring seviyorum.
Gerçekten mi? Evet çok seviyorum.
Onun... Çok erişilebilir bir fast food, yani sağlıklı bir fast food olması çok hoşuma gidiyor.
Sokakta acıktım köşe başında hot dog yiyeceğime balık yiyorum yani çok güzel bence.
Sağlıklı mı ya o? Bence sağlıklı balık yani.
Çiğ değil mi ya o? Bilimsel diyeceğim.
Şey ya ne deniyor ona?
Hani limonla falan gibi böyle...
Çiğ. Ama o da bir pişirme yöntemi lütfen.
Bir daha dene bir şans daha ver.
Şuraya bir yeri gösterip bir şeyler ekliyorlar ya.
O balığı göstersek ya çiğ balık.
Olduğu gibi duruyor ya. Yani böyle canlı bir balık duruyor.
Her şey duruyor ve üzerinde...
Soğan var. Soğan ve turşu var.
Hani sorsan şey süslediler soğanla turşuyla.
Allah'ım. Ben bir kere yedim.
Bir ısırık aldım.
Böyle ağzımda şey hissediyorum.
Böyle balığı hissediyorum. Böyle Allah'ım.
Çok kötü oldum. Biraz suşi gibi.
Yok ya hiç alakası yok.
Yani şey saçım mı mı diyorlar hani o hali gibi böyle.
Bence kötü. Bence de ne bilmiyorum.
Ben haftada bir yiyorum bunu şu anda.
Ofiste öğle yemeği var bizde.
Bu da benim için bir lüks yani bayağı.
Hollanda için bir lüks. Her perşembe balık günü var.
Ve her perşembe yiyorum.
O Hollandalılar da beni alkışlıyorlar.
Tam o Hollandalı oldun diye.
Sizin işyerinde yemek mi veriyorlar öğle?
Evet veriyorlar. Hiçbir yerde vermiyorlar mı?
Evet vermiyorlar hiç. Ve bizde bayağı güzel...
Yine Kuzey'den bir teyzemiz var.
Geliyor böyle mutfağa önünü takıyor falan.
Alışverişini yapmış oluyor ya da onun için gelmiş oluyor.
Ya bazen evden yaptığı bir şey getiriyor ve onun üstüne bir şey atıyorum çorba.
Et suyu kaynatmış çorba onu çorbaya dönüştürüyor.
Bazen tamamen orada yapıyor falan.
Baya güzel doyurucu bir öğle yemeğimiz var yani.
Şaşırdım. Yani Hollanda'da...
Bu ya da nazar boncuğu koyalım lütfen.
Böyle bir nazar boncuğu.
Peki bürokrasi ve resmi işleri nasıl hallettin?
Zor muydu senin için yani? O da bence yine çocukla ilgili zorlukları vardı.
Çocuğu da alacağım da öğlenin uykusu, saati.
Bilmiyorum ben bunları çok takılıyorum.
O zaman gideceğiz bilmem ne falan gibi şeylerden dolayı.
Onun dışında taşınır taşınmaz mektuplar yağmaya başlıyor zaten.
Bunu buradan yapacağım, bunu buraya gideceğim falan her şeyi hızlıca yolunu buluyorsun yani.
Sen öyle olmadın mı? Abi sürekli mektup göndermiyorlar mı?
Hangi çağda yaşıyoruz ya? Ama mesela bu benim için dili anlamamı kolaylaştıran bir şey oldu.
Ben hep böyle iyi tarafından bakmaya çalışıyorum galiba.
Mektupları okuyarak baya ben bir Hollanda'ya giriş yapmıştım yani ilk geldiğimizde.
Hiç öyle düşünmemiştim.
Ben Google Translate Allah razı olsun.
Ama karşılaştırmadı.
Bu demek demek ki falan gibi.
Çok ilginç. Peki.
Zorluk çıkarttılar mı? İşte göçmensiniz, şunları getirin, şunları yapın.
Vatandaş oldun mu? Hala Türk vatandaşı mısın?
Nedir durumlar? Vatandaş oldum.
Yeni Ekim, Eylül o zamanlar oldum.
Bir zorluk yaşamadım yani.
Düşünüyorum göçmenlikle ilgili.
Mesela şey çok garip gelmişti bana.
Hani böyle hiçbir kimlik belgesi bile göstermeden çocuğumuzu okula kaydettik ya.
Bir BSN'den... Number diye bir şey var ya hani ne denir bizdeki TC kimlik gibi bir aslında sigorta numarası gibi bir şeye denk geliyor galiba.
Onun olması yeterli.
Bunu söylüyorsun sadece beyan ediyorsun.
İşte bu benim çocuğum bu da bunun BSN numarası ve kaydettik ve aldılar.
Bu bayılıyorum ya yani.
Dolayısıyla çocuğun kimliğini vatandaş mı bilmem değil mi onu bile bilmiyorlar görmediler en azından kayıt sırasında.
Bilmiyorum o numarayla bakıldığında sorgulayıp görebiliyorlar mı ama.
Ya büyük ihtimalle görüyorlardır ama şey çok iyi hissettiriyor sanırım.
Sözlü bir şeyin bu kadar güvenilir olması çok iyi hissettiriyor.
Bence en büyük şeylerden biri olabilir belki hani insanları rahatlatan.
Bir ortamda bir topluma güveniyorsan yani bir topluluğa güveniyorsan kafandan bir soru işaretini atıyorsun.
Yani ve bunlar sende bunu sağlıyorlar.
Yani devletin sistemine güveniyorsun, bireylere güveniyorsun, her yerde her zaman.
Sorun var. Her zaman işte güvenilmeyecek insanlar var.
Bunlar tabii ki başka bir şey ama.
Hani bu güvenilse o kadar bir yere çekiyor ki seni.
Yani rahat hissediyorsun.
Kafandan bir soru işaretini atıyorsun.
Sorunu atıyorsun ya. Çok ilginç.
Evet BSN numarası çocuk okula kaydetmek çok ilginç.
Evet. Hatta bir noktada o BSN numarası biraz geç gelmişti.
Benim oğlum için. O zaman onu sonradan verdik falan.
Hani onda bile sıkıntı olmadı.
Tamamen beyanı dayadı. İş görüşmediğimde de öyle.
Ben hiç kimseye diploma. Ki hani Türkiye'den geliyorum.
Belki kendi vatandaşın sormaz da bana sorar diye beklemiştim yani.
Sen gerçekten nerede okudun?
Ve o okulun burada bir denkliği var mı?
Bir karşılığı var mı? İyi de merak edebilir.
Ne bileyim bir referans. Herkes için bu böyle değil sanırım.
Özellikle burada yine Amerikan şirketlerinde olanlara bayağı daha şey bir kontrol yapılabiliyor.
Ama benim iki iş deneyimim oldu.
İkisinde de kimse bana hiçbir şey sormadı.
Çok iyi ya. Komik ve iyi yani.
Peki aile ya da çocuklarla ilgili adaptasyon sürecinde zorluklar yaşadın mı?
Nasıldı yani senin için adaptasyon sürecinde?
Şimdi ailenle geldin, çocuksuz gelseydin, ailesiz gelseydin bireysel olarak daha mı farklı olurdu?
Yoksa çocuk hani yani bu adaptasyon sürecinde neler oldu, neler yaşadın?
Ya ailesiz gelmeyi şöyle isterdim.
Ailesiz demeyeyim de çocuksuz gelmeyi.
Şuranın bir tadını çıkarabilmek isterdim yani.
Orayı kaçırdım.
Bunu kabul ediyorum. Arada bırak çocuğu evde gideriz partilere martilere.
Ama onun için de kafam da artık yaş da geçti.
O zaman olacak bir şeydi bence.
Doğru söylüyorsun. Artık kafam kaldırmıyor.
Onun için biraz hani bir pişmanlığım, pişman olacak bir şey de yok.
Daha erken gelmek isterdim yani.
Ama onun dışında işte anlatım sebeplerden hani dile, kültüre, en azından sistemi biraz daha anlayabilmeye dair...
...ben hani biraz daha avantajlı görüyorum kendimi.
Senin gibi çocuksuzlara nazaran.
Hani işte biz biraz daha...
Bir adım önde olduk daha iyi anladık sistemi gibi.
Ama hani kültürel bir adaptasyondan söz edebilir miyiz?
Emin değilim hiçbirimiz için yani.
Herkes kendi balonumuzda yaşıyoruz gibi sanki.
Evet ya. Aslında şunu da merak ediyordum yani.
Hollanda kültürüne yakın hissedebiliyor musun?
Evet abi ben öğrendim bu insanların kültürünü.
Böyle bir kültürleri var diyebildiğim.
Var mı mesela? Şöyle bir kültürleri var diyebildiğim bir şey var mı?
Bir kitap gibi sana anlatacağım bir şey yok ama hani şey.
Batı'nın ahlaklılığını almayı çalışıyorum.
Cumhurbaşkanı'nın dediği gibi.
Sevdiğim taraflarını almayı çalışıyorum.
Hani öyle benimsemeye çalıştığım özellikleri var.
Mesela işte böyle bu ikinci el eşyanın satılmasının, alınmasının kolaylığı ve bu kadar ulaşılabilir olması.
Ve buna emek harcıyor, zaman harcıyor olmaları.
Yani bazen mesela ücretsiz bir koltuğu verecekken bile değil mi?
Sadece gelip kapısını alacak yani.
Onun için bile ilan...
koyuyor, çekiyor, şey yapıyor hani.
Onunla meşgul oluyor olması.
İşte çocukların kralın doğum gününde işte Kings Day'de işte pazar kurup oyuncakların satıyor olması.
Bizimki de çok seviyor bunu mesela.
Türkiye'de bilmiyorum tuhaf karşılanırdı herhalde böyle bir şey gibi geliyor.
Bazen biz böyle benim oğlumun küçülenlerini falan götürdüğümüzde hani sizinki giyer belki falan dediğimizde böyle Teşekkür ederiz falan gibi tepkileri alıyorum ben.
Burada nesilden nesile, arkadaştan arkadaşa biz de bunu yaşıyoruz.
Mesela kendi küçük grubumuzda böyle birer yaş var çocukların arasında.
Ve birbirlerine kıyafetlerini, eşyalarını, kitaplarını.
Çünkü kitapların da seviyeleri var.
Artık okudu bitti onun işi.
Devrediyorlar ve şeyi çok seviyor çocuklar da.
Aa bu işte bilmem kimin kitabıydı.
Bu bilmem kimin tişörtüydü bana verdi falan diye.
Çok severek giyiyor. Bizde benim çocukluğumda bu vardı.
Böyle utanılırdı mesela o alınırken verilirken de onu da hatırlıyorum yani.
Bunu o verdi ama sen söyleme falan gibi olurdu.
Mesela bu almaya çalıştığım, benimsemeye çalıştığım özelliklerinden biri.
Çok ilginç bir şey değildi.
Parmak bastın gerçekten. Ben işte İstanbul'dan göç ettikten sonra bir sürü eşyam hiçbir şey getirmemiştim yani.
Sadece altı ayda göç etmiştim.
Şeyiz mi düzdün burada?
Ya hala her şey düzdüm burada.
Sonra işte İstanbul'dayken geçen hafta bir sürü eşyam var.
Ayıkladım. Böyle giyilebilecek olanları.
Bir de çok güzel kıyafetlerim var bazıları.
Çok sevdiğim şeyler yani. Olmuyor artık.
Dedim götüreyim. Köyde yeğenlerim giyer.
İşte bir çanta yaptım götürdüm.
Annem diyor ki eski eşyaların olduğunu söyleme diyor.
Niye ya? Niye söyleme?
Sonra şunu düşünüyorum. Evet ya bana da biri getirince üzülüyordum.
Yani niye başkasının eşyasını giyiyorum falan diye.
Şimdi burada abi çok güzelmiş.
Bunu bırakacaksın ya da ikinci elçiden gidip işte 3 liraya 5 liraya bir şey alalım falan diyoruz.
Yani O kadar ilginç bir algı var ki şeylik sanırım.
Yani hani böyle bir yerde kendini var etmek ya da belki de benim yaşadığım yerde de alakalı olabilir de.
Bir yerde kendini var etmek gibi de bir şey aslında üzerindeki kıyafetler.
Yani birinden aldın mı, almadın mı, para mı verdin, ne marka, nereden aldın, kaç parayı aldın, orijinal mi, sahte mi?
Yani her biri kendi içinde bir yerlere taşıyor bir şeyleri.
Burada hiç öyle bir şey yok ya. Evet ilginç bir şey.
Yani bu eşyalarıyla da kendini tanımlama yok.
Büyük oranda en azından benim deneyimim, bilmiyorum vardır muhakkak öyleleri de.
Peki sanatla, kültürle ilgileniyorsun.
Peki herhalde ki buradasın.
Evet. Peki Türkiye ile buradasının arasında büyük bir fark var mı yani sanat ve eğitim arasında?
Sence oradaki ortamla buradaki ortam nasıl?
Yine hani çok limitli, kısıtlı bir yerden ben burada ilişkilenebildiğimi düşünüyorum.
Dilden dolayı. Yine bir avantaj olarak ama çocuğumu da böyle burada kültür sanat etkinliklerine götürdüğüm için...
...işte çocuk tiyatroları, çocuk konserleri gibi etkinliklere hakimim daha çok.
Mesela orada bence çok inanılmaz bir çeşitlilik var.
Ben hani Türkiye'dekini de çok bilemiyorum ama gördüğüm kadarıyla çocuğa da bayağı yetişkin gibi düşünülmüş, detaylı.
Ve benim hiç sıkılmadan izleyeceğim etkinlikler sunuyorlar yani.
Çocuk konserleri özellikle çok iyi.
Bu şeydeki...
Müzik Kabav'daki Amsterdam'da.
Yani yetişkinler için olan şeylere, ancak konserlere falan gidebildim.
Tiyatroyu mesela hiç bilmiyorum yani.
Yetişkin tiyatrosu burada nasıldır, ne var ne yok.
Ama şey bence çok güzel.
İngilizce seçenekler olması en azından güzel bir şey.
Sizden duyduğum kadarıyla biraz daha şeyin kısıtlı olduğunu biliyorum.
Oyun çeşitliliğinin kısıtlı olduğunu biliyorum.
O da biraz daha bizim çeşitliliğimiz, bizim kültürümüzün çeşitliliğiyle ilgili de bir şey gibi geliyor.
Biz daha açız bence farklı kültürlere.
Bu ondan dolayı gibi mi?
Yoksa şey diyebilir misin buna peki sence?
Hani Türkiye'de bir şeylerin kısıtlanması var ya.
Kısıtlanma bir şeyleri daha fazla doğuruyor diyebilir miyiz sanat alanında?
Yani İran sineması gibi mesela.
Yani Türkiye'de çünkü destek yok.
Para yok. İnsanlar garsonluk yapıp bir şeyler üretiyor.
Ve gerçekten üretmek istedikleri için üretiyorlar ve çok efor sarf ediyorlar.
Ve bundan dolayı doğan onlarca belki de yüzlerce alternatif tiyatro topluluğu sağlanan performans topluluğu var.
Burada öyle şeyler yok. Var mı sence?
Yani bilemiyorum ya ne desem yalan olur.
Burada yok. Bence o kadar yok yani Türkiye'de kadar.
Yani bunun Türkiye'deki çeşitlilikle buradaki çeşitsizlik arasında bir nedeni oldu.
Çünkü şey gibi de geliyor bana hani kısıtlamalar bir şeyler doğuruyor gibi geliyor Türkiye'de.
Yani tabi çok çeşitli toplumuz ama hani çok uluslu bir toplumuz.
O değil bir tek gibi geliyor bana yani Türkiye'de.
Ama sanki böyle sahne olarak baktığımda daha çok sahne varmış gibi.
Daha çok imkan varmış gibi geliyor bir yandan da.
Türkiye'de mi? Burada. Belki oyun çeşitliliği olarak.
Bir de şey var ya biz böyle her boşluğu değerlendiriyoruz.
Bunların yine planlılıkla da ilgili yani.
Belki gün içinde bir sahnede bizde üç tane oyun oynanabiliyorken burada o kadar şey yapmıyor da olabilirler.
Onun da etkisi olabilir yani.
Biz böyle her boşluğu dolduruyoruz yani.
Öyle bir şey var. Aslında bu da doğru o da var.
Bu bizim en çok müzdarip olduğumuz konulardan biri.
Oyun oynamak için mekanı arıyoruz sahneyi.
Diyoruz ki işte şu tarihler arasında ya o tarihler arasında sahneyi kapatacağız.
Niye? Çünkü teknisyenimiz bir hafta izne çıktı.
Abi 300 kişilik sahne 120 kişilik bir sahnesi daha var.
Bir de küçük oda tiyatroları var işte böyle 30-40 kişilik 50 kişilik falan.
Kapatacağız diyor bir hafta teknisyenleri.
Bu kadar mantıksız bir şey ben ömrümde hiç duymadım.
Yani başka bir teknisyen biri ışığı açıp bilmiyorum yüzlerce alternatif üretebilirsin ya.
Burada çalışmıyorlar o da doğru evet başka bir şey.
Peki buraya gelirken ki beklentilerin vardır mutlaka.
Bu beklentileri karşılayabildin mi ya da neydi bu beklentilerin?
İşte yani o sosyalleşme anlamında ben böyle bir hani.
Türk grubu içinde kalacağımı düşünmemiştim açıkçası.
Bu düşündüğüm kadar kötü bir deneyim de olmadı.
Onu da söylemeliyim yani.
Ben Türkiye'de denk gelemeyeceğim çok farklı yaş gruplarından, çok farklı yerlerden insanlarla burada buluşmuş oldum.
...sosyal anlamda öyle bir beklentim...
...beklenti uyuşmazlığı oldu.
Ama mesela şu anda burası...
...inanamayacağım kadar da...
...etkinliklere tekrar dönecek olursak...
...bir sürede Türkçe etkinlik geliyor...
...konserler oluyor...
...tiyatrolar oluyor. Yani Türkiye'de de yaşayamadığım bir...
...gece hayatında bazen burada yaşadığımı da...
...düşünüyorum. Neler neler.
Başka ne söyleyebilirim?
Benim kendimi...
Tanımam için göçmenlik.
Buraya özel bir şey değil herhalde bu da.
Kendimi tanımam için çok güzel bir alan açtı göçmenlik.
Çok derin bir yere giriyorum şu anda.
Gireyim mi? Bir anda şey oldu.
Mesela böyle daha önceden ben bunu yapamam.
Bu benlik bir şey değil.
Artık bu benden geçti falan dediğim bir sürü şeyimi fark edip.
Onları denemek için alan sağladı.
Türkiye'de 40 yıl, hadi 35 yaşında geldim buraya.
35 yıl tiyatro yapamayıp gelip burada tiyatro yapmak gibi bir şey yani.
Hollanda'da Türkçe tiyatro yapmak.
Ya da işte mesela ben yıllarca araba kullanmayı reddettim.
Ehliyetim vardı. Annem sağ olsun.
18 yaşımda ehliyetimi almıştı.
Ve işte burada da ehliyeti değiştirebildik.
Hollanda'da ehliyeti alabildim.
Ama araba kullanma zihnimde benim için şey.
Yok ben yapmasam da olur.
Ben böyle hayatımı hiç araba kullanmayacağım şekilde.
...düzenlemişim yani İstanbul'da.
Hiç gerek olmayacak şekilde servislerle falan gittim geldim.
Sonra burada işte Primera'da taşındıktan sonra...
...hatta ondan da önce yani bu benim için bir ihtiyaç olmaya başladı.
Yani şehirler arası bir yerlere gitmek istediğimde...
...bir eşime bağımlı olmak beni çok rahatsız etti.
Ve bunun yeri burası oldu yani.
Bunu öğreneceğim gerçekten hani direksiyonu...
geçip hakikaten araba kullanacağım yer burası oldu.
Bunun gibi pek çok şeyi burada deneyimlemeye başladım.
Hiç spor yoktu hayatımda.
Ben spor insanı değilim.
Aktif bir insan değilim.
Ben spor sevmem falan diyordum.
İşte burada yoga teacher training yaptım mesela.
Birazdan böyle nasıl denir?
O konfor alanından çıktın mı bir kere çıkmak zorundasın Türkiye'den buraya gelince.
Sanırım bir şey oluyor.
Bir rahatlama geliyor ve başka alanlarda da çıkabiliyorsun falan gibi.
Bir şey oldu benim için. Çok ilginç ya.
Şey diyebiliyor muyuz peki bunu?
Ben çünkü hep kendimde onu diyorum.
Kendine zaman ayırmak diye bir şey öğrendim ben buraya gelince.
Yani insanın bireysel olarak bir şeye ihtiyacı, zamana ihtiyacı varmış.
Ve onu buraya gelince öğrendim.
Yani sen de aslında bunun gibi bir şey diyebilir misin?
Aslında kendime zaman ayırdım.
Çünkü tiyatroya gidebiliyorum. İşte zaman ayırdım.
İşte yoga yapabiliyorum.
Onu yapıyorum. Ki bir çocuk yetiştirmene rağmen.
Ve çalışmana rağmen baktığında hani Türkiye'de çok büyük imkansız gibi görünecek şeyleri burada zaman ayırıp yapıyorsun yani.
Ya şimdi hani tam da böyle çocuğum iki yaşındayken buraya geldiği için ben geldiğimiz için bundan önce çocukla Türkiye'de nasıldı hayatım nasıl olurdu çok iyi bilmiyorum yani.
Orada da bu kadar vaktim olmazdı tabii ki.
Ama ben kendimi gözeten bir insandım bence zaten.
Hani kendi alanımı zamanımı önemseyen biriyim bunu.
Belki ama Türkiye'de kalsaydık çocukla.
Bu mümkün olmayacaktı.
Benim için buradaki hayatın farklılığı dediğin o bireyleşme hali aslında.
Ya bana dayatılan bir şeyler, ya birinden öğrenmişim, kapmışım.
Mesela annem için de araba kullanma bir zorluktu.
Bu bir meseleydi. Onlardan biraz daha uzaklaşma, oraya arama bir mesafe koyup başka türlü bakabilmemi sağladı bence.
Bir de şey olduğunu düşünüyorum.
Onun etkisi olduğunu düşünüyorum.
Acemilik. Buradaki hayatın çok acemisi oluyoruz ya böyle ilk geldiğimizde.
Markete gidip markette hani iki tane bir şey alacaksın.
Normalde beş dakikalık işin burada böyle bir yirmi dakikayı falan bulabiliyor gibi.
Hani normalde yapabildiğin becerilerin burada zorlaşıyor falan.
O acemiliği öğrenmek yani nasıl diyeyim?
Acemi olabilmenin rahatlığına ermek bana iyi geldi ve başka alanlarda da acemi olabileceğimi kabul ettim.
Çok güzelmiş. Harika.
Peki tersine göçü düşündün mü?
Diğer tarafa? Geri dönmeyi mi?
Düş şu anda böyle bir gündemimiz yok yani.
Sadece arada şey düşünüyorum.
Ben hayatımın sonuna kadar burada mı kalacağım falan diye düşündüğümde...
...öyle de görmüyorum kendimi.
Bir plan gibi değil ama...
...herhalde artık belli bir yaştan sonra toprak çeker gibi bir hissim var sadece.
Evet. Benimle de var biraz.
Peki Merve teşekkürler dip derin sohbetlerin için.
Son olarak klasik bir sorumuz var.
Bavulunda ne var? Podcast'ın da adı o.
Ama hani buna bir mecazi anlamda da cevap verebiliriz.
Yani bavulunda ne var? Giderken ne götürüyorsun?
Gelirken ne getirdin? Ne götürüyorsun?
İşte kültürel alışkanlık olabilir.
Çikolata ne istiyorsan ne cevap vermek istiyorsan herhangi bir şey.
Bavulunda ne getirip getirdin? Ya sen bunu sorduğunda şey düşündüm.
Yeni gittik geldik İstanbul'a en çok ne?
Getiriyorum burayı düşündüm burada.
Ve çay ihmeğim için Türkçe var.
Ve bu benim böyle bak söylerken bile tüylerimi diken diken ediyor.
Ya ana dille böyle inanılmaz bir hasretim var.
Hani neyse ki burada beraber hep birlikte ana dilde bir şeyler yapıyoruz.
Ama hani ana dilimin gündelik hayatımın içinde olması, işte Türkçe bir şeyler okumak.
İşte sürekli oradan buraya kitap taşıyorum.
Ağlacağım şimdi. Şimdi işte plak taşıdım.
Babamın plaklarını buldum.
45'likleri vardı. Plaklarını getirdim.
Ondan sonra şeyler.
Ben de pick-up ve plaklarımı getirdim İstanbul'dan.
Plak dinleyeceğiz bu gece.
Tamam süper. İşte ne bileyim uykusuzlar, mizah dergileri vesaire onları taşıyorum.
Sürekli buraya bir hani ortak noktası Türkçe olan materyal taşıyorum aslında bence.
Çok güzel. Bunu özlüyorum.
Harika. Herkes şey cevaplar veriyor böyle.
Derin cevaplar veriyor.
Ne kadar da derin bir çevreye sahipsin.
Peki teşekkürler.
Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
Can ne istiyorsan ne söylemek istersen.
Böyle kapatalım yavaş yavaş. Yani sanırım şeyi söyleyebilirim.
Biraz böyle göçmenlikle ilgili olarak söyleyebilirim bunu.
O beklentileri bir noktada bırakıp.
Dalgaya dahil olmak, onunla birlikte oynamaya çalışmak daha keyif almanı sağlıyor süreçten.
Yoksa başta o beklentiler ve onlar karşılanmıyor.
Asla yüzde yüz karşılanmıyor.
İnanılmaz insanı strese sokabiliyor.
Müthiş bir adaptasyon beklentim vardı mesela.
Ben Hollandalı olacağız sanıyordum bu sürecin sonunda.
Ama olmayan halimle de gayet okeyim şu anda.
O yüzden onları biraz yere bırakmayı tavsiye ederim herkese.
Ya çok güzel. Valla harika.
Tam bir anne tavsiyesi.
Evet. Teşekkürler. Kendinizi üzmeyin evlatlarım.
Bugünün konu Merve Koç Kilimci'ydi.
Ve teşekkür ederiz Merve iyi ki geldin.
Bizle zamanını ayırdın.
Performansının öncesinde.
Ay şu anda onu unutmuştum ha.
Evet öyle bir şey var. Bavulda Ne Var? podcast'ini beğendiyseniz takip edin arkadaşlar.
Böyle şeyler söylemek gerekiyor.
Ve yeni bölümde yeni hikayeler olacak.
Yani her bölüm farklı insanlar olacak.
Belki ilginizi çeker bir şeyler.
Belki birileriyle iletişim kurmak istersiniz.
Sana da teşekkür etmek istiyorum.
Ve yine bugünkü kayıtlara geçebilir mi?
Bugün Saadet'in doğum günü.
İyi ki doğdu. Ve iyi ki bizi bir araya getirdi.
Yine Türkçe bir şeyler yapmamızı sağladığın için çok teşekkür ediyorum.
Teşekkür ederim. Duygulanıyorum ben.
Ağlatacağım seni. Ağlatacağım.
Ağlamıyorsun. Teşekkürler.
O beni de çok iyi hissettiriyor ya.
Şey çok komik yani. Belki onu böyle sadece uzun uzun unutup kendi kendime de söyleyeyim.
Hiç hayalimde olacak bir şey değildi yani.
Hollanda'ya göç edip Türkçe tiyatro yapmak.
Biri söylese saçmalık derdim.
Yani herhangi birini inandırabileceği bir şey olmazdı bu.
Burada sizin sayenizde iki buçuk yıldır tiyatro yapıyoruz.
İki buçuk yıldır oyunlar oynuyoruz.
Yani benim immersive tiyatro dediğim böyle mekanda böyle dandik bir pizzacıda başlayan sonra skapinin dolaplarıyla 8-9 tane şehir gezdik.
Böyle 1500'den fazla insana ulaştık.
Türkçe, Hollanda'da göç etmiş insanlarla tiyatro yapmak çok güzel bir şey.
İyi hissettiriyor. İyi ki geliyorsunuz.
İyi ki yapıyoruz. Teşekkürler.
İyi ki yapıyorsun. Hoşçakalın.
Teşekkürler. Çok duygulandım ben.
Görüşmek üzere. Ağlayalım biraz.
Ağlayalım. Teşekkürler Olcay.
Teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
