
İTÜ’den Almanya’ya, Oradan Hollanda’ya, Bir Mühendisin Yolculuğu
Transkript
Merhaba ben Saadettin Yalta.
Burası Bavulda Ne Var? podcastı.
Kumpanya Performing Arts olarak göç edenlerin hikayelerini, yaşadıklarını, zorluklarını, kültürel adaptasyon süreçlerini, çalınan bisikletlerini ve buraya göç ederken ya da burada yaşarken yaşadıkları
bütün zorlukları konuşacağımız ya da keyif aldıklarını konuşacağımız bir podcast kanalı.
Bu seride Mert var yanımızda.
Mert Karadeniz. Naber Mert nasılsın?
İyidir abi. Gayet iyiyiz çok şükür.
Sen nasılsın? Nasıl gidiyor? İyiyim ben de.
Teşekkür ederim. Genelde eğitim, sanat, iş, yeme içme konuşuyoruz.
Seninle yapalım, kaydedelim dediğimde bunların hepsinin yaptığını ve konuşulacak çok konu olduğunu düşünüyorum.
İnşallah ya. Güzel, keyifli konular.
Sevdiğim konular öyle söyleyeyim. Muhabbet açabilirsek ne mutlu bana.
Peki neler yapıyorsun burada?
Biraz kendinden bahseder misin bize?
Tabii. Ben Mert.
37 yaşındayım. Burada bir elektrikli otomobiller için şarj cihazları üreten bir firmada çalışıyorum.
Bir süre daha orada çalışacağım. Bir iki buçuk yıl kadar daha.
Firmamız iki buçuk yıl sonra kapanacak inşallah.
Ve biraz talihsiz bir dönemden geçtik.
Ama benim için hayırlı oldu. Yani öyle söyleyeyim çünkü bir süredir zaten mühendis olarak sorguluyordum hani mühendislik yapmak istiyor muyum istemiyor muyum ya da ne kadar daha yaparım yapabilirim diye.
O anlamda böyle bir fırsat doğuracak gibi de duruyor bu talihsiz durum.
Öyle iki buçuk yıl sonra kapanacak olması şirketin bir yandan şey gibi bir avantajla getirdiği pek işimiz yok.
Yani öyle bugün işte hafta içi saat üçte buraya gelip.
Podcast doldurabiliyoruz.
Hani böyle bir avantajı da var.
Yani öyle. Normalde elektrik mühendisiyim.
Daha önce yani buraya gelme sebebim bu firmaya bir güç elektronik mühendisi olarak geldim ben.
Güç elektronik mühendisleri bildiğimiz yani daha şey bir örnek vermek gerekirse herkesin anlayacağı şekilde etrafımızda bildiğimiz bütün şarj cihazlarını aslında tasarlayan mühendislere güç elektronik mühendisi deniyor.
Onun dışında işte başka elektrik devreleri de tasarlıyorlar.
Yani daha doğrusu güç elektroniğinin Çalışma alanında başka devreler de var.
Ama en bilindiği şarj devreleri.
Oradan tanıyabilirsiniz bizleri diyeyim.
Peki nereden göç ettin buraya?
Direkt Türkiye'den mi geldin? Bir de nereden mezunsun?
Yani yurt dışında mı okudun? Yoksa zaten buralardaydın da hani bu işe öyle mi geldin?
Nasıl oldu süreç?
Ben buraya Almanya'dan geldim.
Ama Almanya'ya gidiş sürecim de biraz değişik.
Ben şöyle anlatayım. 2012 yılında ben İTÜ'den mezun oldum.
İTÜ'de elektrik mühendisi okudum.
Mezuniyete yakın da yani şeyi çok düşünüyordum.
Mezuniyetten sonra ne yapsak hani şeyden emindim o dönem.
Ya ben piyasada bir süre çalışmayayım.
Önce bir yüksek yapayım.
Mümkünse bir akademik kariyer kovalayayım falan.
Onun için de bir şey diyordum kendime ya Avrupa'ya bir geleyim yüksek lisans için.
İlk hedefim Almanya'ydı.
Ama sonra bu yurt dışında yüksek lisans yapmayı kafaya koyduktan sonra Erasmus Mundus diye o dönem ismi öyleydi.
Sonra galiba Erasmus Plus oldu.
Bir programı gördüm internette bir arkadaşım sayesinde.
Çok böyle keyifliydi şeyi, kontenti.
İşte her dönemi farklı bir ülkede okuyorsun.
İki yıl boyunca. İşte benim başvurduğum program İtalya'da başlıyordu.
İkinci dönem İngiltere'ye gittik.
Üçüncü dönem İspanya. Sonra dördüncü dönem tez dönemi oluyor.
Onda ya o okullardan birinde, o gezdiğin üç okullardan birinde ya da işte başka birkaç partner, firma ya da okul vardı.
Onlardan birinde yazabiliyordun.
Ben dördüncü dönemi de Roma'da geçirdim.
Öyle bir iki yıl elektrikli otomobiller üzerine bir yüksek lisans yaptım.
Onun sonrasında doktora bakınıyordum.
İtalya'da bir programdan aslında kabul aldım ilk başta.
Ama böyle o dönem birkaç vize iş sorunu oldu okulla alakalı.
Temelde de şöyle oldu.
İlk başta beni araştırmacı olarak almak istiyordu okul.
Çünkü verecekleri burs araştırmacı bursuydu.
Ama araştırma görevlisi değilim.
Fakat bana gönderdikleri kabul mektubu araştırma görevlisi kabul mektubuydu.
Konsolosluk dedi ki seni böyle alacaklarsa maaşın...
Şu kadar olmalı falan filan gibi böyle bürokratik bir şeye takıldık, engele takıldık.
Bir 6 ay çözemediler onu. En nihayetinde de baktım olacak gibi değil.
Dedim ki zorlamayalım. Başka yerlere bakayım falan.
Sonrasında yeniden bir doktora programı arama sürecine girdim.
Ama çok da parlak gitmiyordu.
O sırada benim amcam Almanya'da yaşıyor.
O dedi ki ya burada hani işte tanıdık hocalar var.
İsterse onlardan birkaçıyla da görüşürsün.
Gel bizde istediğin kadar kal dedi.
Onların yanına gittim. 3 ay kadar falan kaldım.
Herhalde bir 6-7 tane hoca ile görüştüm falan.
Neyse uzatmayayım. Oradan edindiğim intiba şu oldu.
Ya sen hani iyi birisin belli ki.
Ama hani biz genelde yüksek lisansı bize yapan insanları doktoraya çağırıyoruz buraya kabul ediyoruz.
Seni de çok tanımıyoruz ondan pek vermeyiz gibi bir intiba edindi.
Dedim ki o zaman ben bir ikinci yüksekliği daha yapayım.
Almanya'da ikinci yüksekliği yaptım.
O enerji marketi üzerineydi.
Enerji piyasası üzerineydi.
Onu yaparken işte bir yerde çalışmaya başladım.
Bir tane araştırma enstitüsünde. Yine güç elektroniği devrederi üzerineydi.
Onu yaparken de yeniden doktora bakınıyordum.
Fakat orada çalışırken şeyi fark ettim.
Aslında piyasada çalışmak da o kadar kötü değil.
Bir de hani doktoranın da biraz daha içeriğini öğrenmeye başlayınca biraz daha açıkçası soğumaya başladım.
Yani hani en nihayetinde şöyle bir şey oluyordu.
Özellikle mühendislik alanında.
Muhtemelen diğer teknik alanlarda da 3 aşağı 5 yukarı böyledir diye düşünüyorum.
Yani bir firma size bir alanda araştırma yapmanızı istiyor.
Herhangi bir şey olabilir ama onların muhtemelen önümüzdeki 10 yıl, 20 yıllık yatırım süreçlerinde geliştirmek istedikleri ürünler üzerindeki konular hakkında çeşitli fonlar açıyorlar ve siz aslında onlar üzerine araştırma yapmak zorunda kalıyorsunuz.
Ben de bunu biraz anlamaya başlayınca dedim ki o zaman niye ben endüstriyelere çalışmıyorum?
Zaten bir firma için çalışacağım. Aslında kafamda tahayyül ettiğim akademinin daha özgür, daha keyifli yanının çok da olmadığını gördüm.
Onun üzerine aslında akademiden vazgeçip, doktorayı bırakıp...
Tam da başlamamıştım zaten böyle daha sadece kayıt olmuştum.
O yüzden tam doktora terk de diyemem kendime ama statü olarak doktora terkim yani.
Neyse şeyde çalışmaya başladım Almanya'da.
Orada da bir işte kontrat sorunu yaşadım falan uzatmayayım.
Burada birkaç arkadaşım vardı.
Şu anda çalıştığım firmada işte başka bir tanıdıkları olduğunu işte onun ekibinde güç elektron mühendisi aradığını söylediler.
Başvurdum. Her şey çok çabuk gelişti.
Kendimi 2019 yılının 29 Ekim'inde Hollanda'da buldum.
Çok ilginç bir soru.
Şey merak ettim.
Bu Erasmus'la gittiğin ilk gittiğin ülkeler İtalya, İspanya ve?
İngiltere. Şimdi İngiltere'yi?
Anlıyorum hadi İngilizce. İTÜ'de İngilizce miydi dersler?
Ya bizde %30 İngilizceydi.
Bir yıl hazırlık okuyoruz ama ben herhalde %50'sini falan İngilizce aldım.
Ama şey değildi o kadar iyi değildi İngilizcem.
Yani ilk gittiğimde. Tamam İngiltere'yi anlıyorum da İtalya ve İspanya'da 6 şaray kaldın ya.
Nasıl çok zor değil mi ya?
İnsanlar İngilizce konuşabiliyorlar mı yani?
Ya da dersler? Dersler hepsi İngilizce.
O konuda sıkıntı yok. Zaten dersler bizim programa özel derslerdi.
Hani tüm üniversitenin aldığı dersler değildi.
Biz baya... Ayrı bir sınıftık yani şey olarak.
Ama evet yani insanlar konuşmuyor peki.
Yani en zorlandığım yer şeydi.
Mesela hani her ülkede farklı bu Avrupa'da.
Ama İtalya'da örneğin gittiğinizde vergi numarası almanız gerekiyor.
Ve onun başvurusunu kendiniz yapıyorsunuz.
Yani siz gittiğinizde işte şey vermiyorlar direkt hani vizeniz üzerinden ya da bu çocuk işte öğrenci olarak geldi falan gibi bir şey yok.
Vergi dairesine gidiyorsunuz.
Orada işte...
Kodice fiskaliydi galiba.
Fiskal kod yani vergi numarası.
Almanız gerekiyor. Ve şey yani orada vergi dairesinde çalışan işte belki 55-60 yaşında bir teyze.
Hiçbir zaman İngilizce konuşmamış muhtemelen hayatında.
Ve siz kendi derdinizin olmayan İtalyancanızla ve işte o zaman 2013 yılıydı.
İşte kötü çalışan bir Google Translate çevresine falan anlatmaya çalışıyorsunuz.
Bir 15 dakika bir gerilim yaşanıyor.
Sonra aa Kodice fiskal oluyor.
Sonra size bir tane numara veriyorlar falan.
O gibi şeyler yaşıyorduk zaman zaman.
İspanya'da şey olmuştu ama oradaki profesörler programında koordinatör okulu oldukları için bizim bütün oradaki işte kayıt olmamız gereken yani işte vergi numarasından efendime söyleyeyim ikametgeye kadar her şeyde
bizle birlikte bir gün şey yaptılar.
Dediler ki şu iki gün işte önce...
Karakola gideceğiz, oturumunuzu alacaksınız.
Sonra şuraya gideceğiz, vergi numarasını alacağız hep birlikte.
Sonra şuraya gidip banka hesabı açacağız size falan gibi ayarlamalar yapmışlardı.
O anlamda rahat oldu. Ama her bir ülkenin farklı farklı şeyler var.
O anlamda o da başka bir zorluk. Mesela İngiltere'de İngilizce konuşuluyor ama banka hesabı açmakta çok zorlanmıştık.
Çünkü öğrencisiniz. Ama bize giderken İngiliz konsolosluğu tam 6 ay kalacaktık.
Tam 6 ay kalacağımız için aslında öğrenci vizesi vermedi.
Turist vizesi verdiler 6 aylık.
Biz turist vizesiyle gittik her birimiz.
Öyle olunca bankalar diyor ki siz turist vizesiyle gelmişsiniz burada hesap açamazsınız.
Biz hangi bankaya gitsek hesap açamıyoruz.
Öyle olunca bursumuz yatamıyor falan böyle bir iki haftalık şeye girdik.
Neyse sonra okul yönetimi okulun içindeki bir bankaya ricacı oldu.
Onlar bize ayrıyeten şey açtılar.
Hesap açtılar. Öyle mesela çözmüştük.
Yani her bir ülken hakikaten kendince bambaşka zorluklar olabiliyor.
Özellikle de öğrenci olarak gidiyorsanız yani.
Çok ilginçmiş ya ben o programı da bilmiyordum.
Yani bir sürü okulda bir sürü kültürde eğitim alabilmek çok güzeldi.
Nasıl peki sınava girip kaç kişi gidiyor yani çok uzun böyle büyük bir şey mi bu yoksa böyle nadir giden hani böyle ya ben zekiydim çalıştım gittim gibi bir yerde mi yoksa zaten sınava girsen gidiyorsun.
Şöyle aslında sınava girsen gidiyor gibisin yani şöyle sınav değil de tam.
Benim zamanımda birkaç tane işte seçim parametresi oluyordu.
O programın güzelliği şuydu.
Şimdi burslu bir program bursuz da gidebiliyorsun yani kendi masraflarını kendin karşılıyorsun.
Ama bursları şöyle ayırmışlardı o dönem.
Bölgesel burslar vardı. O şu demek.
Mesela atıyorum sen Avrupa Birliği'nden Avrupa Birliği vatandaşısın.
Atıyorum Letonya. Sadece Avrupa Birliği vatandaşlarına verilen bir burs vardı.
Onu mesela bir tek sen alabiliyordun.
Yani daha doğrusu Avrupa Birliği'nden gelen insanlar alabiliyordu.
Benim ortalamam isterse 4-0 olsun.
Ben istersem MIT'yi bitireyim.
Allem-i Cihan olayım. Bana o bursu vermiyorlardı.
Çünkü AB vatandaşı değilim diye.
Ama aynı şekilde mesela Orta Doğu ve Balkanlar bursu vardı.
Onu da sadece ben alabiliyordum. Mesela sadece ben derken benim gibi benim profilimdeki biri alabiliyordu.
O anlamda çok rahat oluyordu.
Ben ilk başta alamadım bursu.
Babam dedi ki ya ben karşılarım şey yapmam hani sen dert etme dedi okul masraflarını.
Ben İngiltere'deki dönemin sonunda şey oldum.
İngiltere'deki okulda dönem ikincisi oldu.
Öyle olunca dedi ki hocalar ya biz bu çocuğa burs vermedik derdandan diklere verdik.
Buna da bir burs ayarlayalım dediler.
Ben ikinci yıl burs aldım. Vay.
Öyle bir şey oldu. Nasıl diyeyim?
Biraz talih yardım etti diyeyim.
O şekilde şey yaptık ama. Yani güzel bir yatırım olmuştu o benim için öyle söyleyeyim.
Yani ilk yıl parayı verdim ama ikinci yıl iki yıllık geri ödeme yaptılar bana.
Yani oraya yatırdığımı da şey yaptılar.
O anlamda çok güzel olmuştu o dönem.
Peki şey yani böyle ben zaten çalışkan biriydim der misin okuldayken?
Ya şöyle ben şöyle söyleyeyim.
Belki senle daha önce konuştuk mu bunu bilmiyorum da.
Bazı işte bizim tiyatro grubumuzdan ya da benizden diğer arkadaşlar bilirler.
Ben İTÜ'ye ilk girdiğimde ikinci yılın sonunda üniversiteyi bırakmaya karar vermiştim.
Ben mühendislik yapmayacağım, antropoloji okuyacağım diyordum.
Zaten üniversiteye girerken ben siyatroya başlamıştım.
Hani oyunculuk okumayayım, burada zaten İTÜ sahnesinde kendimce bir eğitim alıyorum.
Antropoloji okuyayım. Öyle bir merakım vardı kültürel çalışmalara.
Yani iki ya da üç olay farklı gelişseydi muhtemelen ben mühendis değildim şu an.
Bu anlamda berbat bir öğrenciydim İTÜ'deyken.
Biraz mühendisliğe yönelişim şöyle oldu.
Üçüncü sınıfın başı, ikinci sınıfın sonundaydı.
bitirmeye karar verdiğim, şey bırakmaya karar verdiğim dönemde Emrah Salman diye bir hocamız vardı güç elektroniğinde.
O zaman asistan da o. Şu anda Hollanda'da kendisi Philips'te çalışıyor yanılmıyorsam.
Neyse ben onun laboratuvarına şey staj yaptım.
Yani yazın zaten yapacak pek bir şeyim yoktu.
Bari bir staj yapayım dedim falan.
O böyle yani güç elektroniğiyle tanıştırınca beni ya bir dakika bu baya güzel bir şeymiş deyip de aslında biraz mühendisliğe yeniden yöneldim.
Benim mühendislik derslerimin çoğu ya basattır ya basat altıdır.
Hani transkriptime bakarsan ama güç elektroniği derslerim hep Şeydir.
En yüksek noktadır. Böyle bir şeyi bulup kendime orasından tutundum mühendisliğe diyeyim.
Aa güzelmiş ya. Peki İstanbul'da doğup büyüdün ama İstanbul'un ailen İstanbul'du mu?
Yok ailem Giresun'da aslında.
Yanılmıyorsam 85'te babam göçmüş.
Sonra annemle evlenince de işte 86'da birlikte de göçmüşler.
Yani annem de gelmiş İstanbul'a.
86'dan beri yanılmıyorsam İstanbul'dalar.
Ben 88 yılında doğdum.
Orada büyüdüm ama İstanbul'u hiç sevmedim açık konuşayım.
Pek çok aslında İstanbul'da doğup büyümüş arkadaşım çok severler.
Yani ben özellikle ilk çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği muhiti çok severim.
Küçük Yalı Maltepe'deyiz biz. Gerçekten çok keyifli bir muhittir.
Yani şey diye düşünürüm keşke bir imkanım olsa da böyle orayı söküp İstanbul'a biraz ayırabilsek hani adalar gibi falan olsa.
Gerçekten yaşaması çok keyifli bir yerde ama onun dışında İstanbul benim için hep şey çok challenging çok zorlu bir yer olmuştur.
Peki Almanya'da tekrar yüksek yaptın.
Peki Almanca biliyor musun yoksa o da mı İngilizceydi yüksek?
Yüksek lisans İngilizceydi ama Almanya'da Almancasız yaşamak baya zor bir şey.
Şu anlamda zor. İşinizi halledersiniz ama her gün psikolojik olarak dayak yersiniz.
Yani Almanya pek Almanca bilmemeyi tahammül etmiyor.
Hatta Almanca bilmemeyi değil çok iyi Almanca bilmemeyi de tahammül etmiyor.
Öyle bir şey tarafı var Almanya'nın.
En azından bu benim tecrübem. Herkesin başka başka tecrübeleri vardır şüphesiz.
Bu anlamda kimsenin tecrübesine de saygısızlık etmeyeyim ama benimki biraz öyle bir yerdendi.
Almanya'da yaşarken biraz buraya gelmeme vesile olan şey de o oldu.
Ya da sebep olan şey.
Yani gündelik hayatta çok rahat hissetmiyordum kendimi.
Açık konuşayım yani Almancam...
Ne kadar iyi olursa olsun.
Hani çok da iyi değildi. Yani B2 seviyesinde konuşabiliyordum oradayken.
Şimdi biraz daha gerilemiştir tabii uzun zamandır konuşmadığım için.
Ama yani Almanların bence kültürel bir şeyi bu.
Mutlaka azarlayacak bir şey buluyorlar senden yana.
Yani bu herhangi bir şey olabilir.
Mesela ilk gittiğim şeydi.
Çok anlatırım bu örneği. Burada da anlatayım.
Herhalde ilk gittiğim aydı.
Böyle ikinci, üçüncü haftam falan.
Metroda işte metro bekliyorum.
Evime döneceğim. Akşam herhalde 4-5 falan yani.
Çok geç bir saatte değil. Neyse platformdayız ve hani öyle bir aykırı bir hareketim de yok.
Yani duruyorum hani. Ve şeye de yakın değilim ha bu arada onu da söyleyeyim.
Hani böyle bir emniyet sınırı vardır ya şeylerde.
Sarı çizgiye geçmeyince hani İstanbul'daki öyle sarı çizgiye falan da yakın değilim.
Platformun bayağı ortasındayım. Bir kadın geldi ve bağırmaya başladı yani.
Beni azarlıyor. Allah'tan Almancam da yok anlamıyorum falan ama birkaç kelime falan seçiyorum.
Allah'tan anlamıyorum çok komik.
Neyse sonra biri beni çekti kenara.
Tamam mı? Sebebi şuymuş kadına azarlamasın.
Almanlar metroyu genelde duvar dibinde bekliyorlar.
Yani platformun duvar dibi oluyor ya.
Sırtlarını duvara verip bekliyorlar böyle.
Sen New York'ta da bekliyorsun. Hayırdır diyormuş kadın.
Tamam mı bana? Ondan rahatsız olmuş.
Yani Almanya'da sıradan bir günde herhangi bir sebeple azar yiyebilirsin abi.
O yüzden benim deneyimim, kişisel deneyimim o yönde.
O yüzden çok rahat edemiyordum.
Buraya gelince işler tabii çok değişti.
O baskıdan bayağı bir kurtuldum diyebilirim yani.
Yaşlı mıydı kadın? Orta yaşlıydı yani 50-55.
Ama çok fark etmiyor yani.
Kırkın üstündeyse seni mutlaka biri azarlıyor.
Bir şey diyorlar. Bir gün köpeği kucağıma aldım diye biri azarladı.
Köpeği niye kucağınıza alıyorsunuz falan diye.
Yanından böyle geçip gitti. Adam ondan şikayet etti.
Olabiliyor yani. Manyaklar ya.
Sana ne ya? Sana ne abi?
Evet Almanca'da yok öyle bir kelime.
Sana ne diye bir kavram yok ne yazık ki.
Yani çok saçma ya.
Peki Almanya'nın neresindeydin?
Ben Berlin'deydim. Ki Berlin en iyi yeri yani.
O anlamda. Çok international yani Berlin değil mi?
Doğru. Baya international.
Kültürel olarak da aslında katı bir Alman kültürü görmüyorsun Berlin'in hiçbir yerinde.
Zaten hani özellikle 2.
Dünya Savaşı'nın etkisi muhtemelen bu.
En azından benim insanlardan dinlediğim öyle bir şey var.
Bilmiyorum bu ne kadar doğru. Ama gerçekten yani son derece rahat.
Hani her anlamda hatta fazla rahat.
Bir yer bazı anlamlarda.
Yani orada anlatayım mesela bir komşum vardı.
Adam ruhsalı çok yerinde değildi.
Her Berlinli gibi değil mi tamam mı?
Ve şey yani adam çok affedersiniz sokağa sıçıp götünü apartmana siliyordu tamam mı?
Ve bir gün beni şey diye azarladı.
Kırmızı ışıkta giyiştin diye karşıya.
Araba gelmiyor. Hani ben geçmişim.
Arkamdan bağırıyor. Kırmızıda geçmek yasak diye.
Baba yani götünü apartmana siliyorsun.
Bundan bağırma bana. Manyak ya.
Berlin çok ilginç bir yer ya. Çok ilginç bir yer.
Ne kadar kaldın? Ben 3 yıl yaşadım.
Var mı böyle spesifik? Yani şöyle çok çılgın bir anım var diyeyim.
Ya da şöyle çok çılgın bir gece klubuna gittim.
Ya da atıyorum bir parti ya da bir şey ya da...
Türkiye'de denk gelmeyip ama orada denk geldiğim bir şey.
Yani şöyle bir tane var.
Ondan sonra gitmemeye başlıyorsun.
Ya ben zaten klubları çok sevmem açıkçası.
Kalabalığa çok çıkamayan biriyim.
İstanbul'da ondan çok sevmem. Yani özel bir hani kaygı problemi yok da böyle dayak yemiş gibi oluyorum kalabalıkta.
Yani tam şeyi odur bendeki karşılığı.
Çok yorulurum yani. Neyse işte bu...
İlk bahsettiğim yüksek lisanslı o gezmeli oğlandan şey Bosnalı bir arkadaşım var çok yakın arkadaşım.
O da hani markada yaşıyor. O dedi ki yeni taşınmıştı bayağı da sıkıldığı bir zaman herhalde ya Mert sana gelin de bir parti diyelim falan dedi.
Ben de tamam dedim hani partileri sen bulacaksan olur ben çünkü çok bilmiyorum yani dedim.
Neyse galiba Sianitti Club'ın ismi.
Şey de çok yaygındır Berlin'de böyle 3 günlük 4 günlük 1 haftalık partiler olur.
3 günlük dediğim şöyle atıyorum cuma akşamdan giriyorsun.
Pazartesi sabahına kadar orada non-stop müzik, alkol.
Var ve şey yani orada uyuyabiliyorsun.
Uyuyabiliyorsun dedim ya yatak falan yok.
Yani dans pistinin bir köşesine gidip sızıyorsun yani.
Bir iki saate uyuyorsun. Sonra haplanıp devam ediyorsun falan.
Öyle bir ortam yani. Ve Berlin hani az çok bilenler de biliyordur.
Yani dünya cinselliğinin böyle bir melting potudur.
Değil mi? Yani şey hani her şeyin her şey olduğu bir yerdir.
Öyle söyleyeyim. Benim komşumdan da az çok anlayacağınız üzere.
O klapta şöyle bir şey olmuştu.
Yani ben... İlk defa öyle bir şey görmüşüm ve çok şaşırmışım.
Hani mesela Dark Room'lardan falan filan haberdarız.
Pek çok klapta olan bir şey.
İlk şaşırdığım şey şu olmuştu.
Bir tuvalete gittim. Tuvalette hani cinsiyeti yazmıyor ama pisu var var.
Otomatik. Ben erkekler tuvaleti diye düşündüm.
İçeri girdim. Kadınlar da vardı.
Okey olabilir hani yani. Sonuçta tuvalet ne olabilir falan.
Şey olmuştu. Birkaç kadın.
Niye bilmiyorum. Hani bu neyin fantezisi ama.
Artık partnerlerim orada tanıştıkları biri mi bilmiyorum.
Çocukları pisvara işetiyorlardı.
Şimdi işetiyorlardan kastım şu.
Çocuklar pis varın önünde.
Onlar da çocukların çüklerini tutuyorlar.
Ne böyle? Allah Allah.
Sonra baktım ki hani böyle anlaşılan yaygın bir şey.
Çünkü her gittiğimde bunu gördüm.
Ve farklı farklı insanlar hani.
Hani aynı kapı orada saatlerce durmuyor.
Belli ki yaygın bir şeydi.
En herhalde gördüğüm absürt manzara oydu yani.
Bir şey olarak bir klubda. Ama onun dışında yani hani.
çıplak bir insan görmek işte sokağa işeyenler, sıçanlar hatta sevişenler falan çok yaygındır Berlin'de.
Şey çok yaygındır özellikle gece hayatının çok yoğun olduğu eski göçmen mahalleleri işte Neukölln gibi Kreuzberg gibi yerlerin metro istasyonlarında özellikle cuma cumartesi evsiz oranı
çok yüksek Berlin'de. Ve çoğunlukla bu insanlar hani uyuşturucu batağında da olabiliyorlar.
Hepsi değil ama bir kısmı.
Özellikle cuma cumartesi herhangi bir evsizi yarı çıplak bir vaziyette çok yüksek doz uyuşturucu almış.
Metro durağında yatar ne bileyim son derece uygunsuz şu anlamda uygunsuz diyorum.
Yani işte belki üstüne kusmuş belki altına yapmış bir şekilde görmek çok yaygın.
Ve hani bir yönüyle şehir buna okey.
Bu o kadar kötü bir şey değil bence buna okey olması.
Çünkü yani bir yandan bir kapsayıcı bir şey.
Ama hani ben orada yaşarken hakikaten bazen çok zorlanıyordum.
Çünkü yani bir yandan da çok uygunsuz bir şey.
Yani bir metro istasyona gidiyorsunuz ve son derece kötü kokuyor.
Yani orada 5-6 dakika beklemek zorundasınız metroyu.
Falan filan böyle böyle şeylerdi.
Ben de safe hissetmiyordum ya.
Ben Berlin'e her gittiğimde İstanbul, küçük İstanbul gibi geliyor.
Hiç safe hissetmiyorsun yani. Akıllarda şu soru var ama yani şimdi her tuvalete girdiğinde peki bir su vardı senin de işettiler mi?
Yok yok işettiler abi.
Ama muhtemel şey olsa yani birinden rica etsem işettirdi.
Yani öyle de bir şey vardı ortamın nasıl diyeyim rahatlığı vardı yani.
İnsan merak etmiyor değil mi?
Böyle bir şey olsa söylerdim.
Yok seninkini değil de hani birinin işetmesi nasıl oluyor kendim için bir heyecanlandım yani.
Peki. Buraya ne zaman göç ettin?
2019'da. 29 Ekim 2019.
Oldu. Peki nasıl? Burayla hayatın nasıl?
Burada nasıl gidiyor hayatın? Burada bence çok keyifli.
Yani şunu söyleyeyim.
Ben özellikle İtalya'da toplamda bir yıl geçirdikten sonra şeyi iyice anlamıştım.
Yani ilk yüksek lisansımda. Eğer yurt dışında yaşamaya devam edeceksen benim bir Türk komüniti bulmam lazım.
Yani bir arkadaş grubu.
Mümkünse biraz büyükçe bir arkadaş grubu.
Yani 15-20 kişilik bir grup.
Bunların hepsinin birbiriyle görüşmesine gerek yok ama en azından aktivite yapmak işte hafta sonları belki buluşmak belki ne bileyim çok sıkıldığımda çaya gitmek gibi hani çok şeye ihtiyaçlarım olduğunu fark etmiştim.
Artı yani komünitin yanında belirli ne diyelim Türkiye'den ürünlere de ulaşımı kolay olması lazım diye böyle şey yapmıştım kendime Almanya'ya biraz da ondan gittim yani.
Sonuçta çok ciddi bir Türk nüfusu var.
Mezun olduğum okuldan ya da başka görüştüğüm arkadaşlarımın okullarından falan çok fazla insan vardı.
İstanbul'dan tanıdık, tiyatro üzerinden tanıdık vs.
Biraz Almanya'yı öyle seçmiştim.
Hollanda'da aslında 2 numara gibi bir şeydi.
Berlin'de işler en nihayetinde çok iyi gitmeyince buraya geldiğimde onların hepsini bulduğum bir yer oldu.
Yine Hollanda. Almanya'yak olarak burada sokakta çok daha rahat hissediyordum kendimi.
Yani ulan gelip biri beni azarlayacak mı?
Kim gene hani bilmedim neyi yanlış yaptığım için ayar yiyeceğim diye bir kaygı olmadan yaşamaya başladım.
Bir de hakikaten şey de çok önemli bence.
Yani bu insani bütün en temel ilişki için söylüyorum bunu.
Milliyetten bağımsız. İnsanların ilk başta birbirlerine gülümseyerek yaklaşması çok önemli bence.
Özellikle tanımadıkları insanlara.
Hollanda'da bunu bulabiliyoruz.
Yani Hollandalılar hakikaten çok...
Güler yüzlü insanlar bence özellikle Kuzeybatı Avrupa'nın geri kalan kısımlarına göre.
Gerçi burası Kuzeybatı değil sadece Batı Avrupa diye geçiyor yanılmıyorsam da.
Muhtemelen Kuzey'e göre de daha güler yüzlüler.
Almanlara göre çok daha güler yüzlüler.
Bizim Ercan çok anlatır.
Yani metroda atıyorum bir Almanla göz göze gelirsin.
Alman gerilir yani.
Bana niye bakıyor bu? Burada insanlar genelde daha bir gülümsüyorlar hani.
O çok rahatlatıcı bir şey.
Kesinlikle. Peki göç etmeye nasıl karar verdin?
Yani aslında yani...
Okey Erasmus'la gittin, gezdin ve sonra ben yok ya Türkiye'de yaşayamam mutlaka başka Avrupa'da bir yerde yaşayacağım mı dedin yani?
Nasıldı göç kararın? Ya benim şöyle oldu.
Komik gelecek de. Ben İstanbul'a ayrılmaya karar vermiştim üniversite bittiğinde.
Yani en azından belli bir süre İstanbul'un dışında yaşayacaktım.
Opsiyonlarım arasında da şu aslında üç opsiyon vardı.
Biri kendiliğinden elendi ya İzmir'de Vestel'de çalışırım diyordum.
Çünkü orada da çok fazla hani güç elektronik mühendisi arıyorlardı o dönem.
Ama hani piyasada çalışmak istemediğim için zaten o opsiyon böyle bayağı alt sıralardaydı.
Geriye iki ihtimal kalmıştı.
Biri ya işte yurt dışında yüksek yapacaktım.
İkincisi de şuydu. O zaman yanılmıyorsam bir programı vardı Yük'ün.
İsmini şimdi tam hatırlamıyorum ama öğretim görevlisi yetiştirme programı gibi bir şeydi.
İçeriği de şu. Siz yüksek lisansa başvuruyorsunuz o program üzerinden.
Ve diyorsunuz ki aslında şeyi beyan ediyorsunuz.
Ben işte doktora yapacağım ve...
Bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlayacağım sonra diyorsunuz.
Onlar sizi önce işte bir sınava tabi tutuyorlar.
O sınavdan sonra yanılmıyorsam bir yere yerleştiriyorlar sizi.
Yerleştirdikleri yerlerde bu yeni açılmış üniversiteler oluyordu.
Yani oradaki kontenjanları doldurmaya çalışıyorlardı.
Bu yerleşim yeri dediğim de şey için yerleştirme.
Yani akademisyenlik yapacağınız üniversiteye yerleştirme.
Onun öncesinde de işte sizin yine seçtiğiniz üniversitede yüksek istansı ve doktoranızı yapıyordunuz.
Sonrasında doktora biterken aslında işiniz garanti oluyordu.
Benim planım şuydu. Ordu Üniversitesi yeni açılmıştı o dönem.
O programla Ordu'da hoca olurum.
Ya da yurt dışına giderim.
Vizyonumun genişliği. Sizleri şaşırtmasın.
Hangi üniversitede Ordu'daki?
Ordu Üniversitesi. Bu bir skala gibi de değil ki.
Yani hani ya Almanya'ya giderim, Berlin'de yaşarım ya da Ordu.
Yani Ordu'yu haritada gösteremeyecek.
50 milyon insan bulurum ben Türkiye'de.
Doğru doğru. Kesin vardır yani.
Yani hani. Orada annem babam sağ olsun.
Gerçekten insanlar dediler ki sen mal mısın?
Kimi tanıyorsun orada dediler.
Ben düşünüyorum hakikaten kimseyi tanımıyorum.
Ne işim var orada dedim. Bir de üstüne babam hani ben hani destek olurum sana finansal olarak deyince.
Tamam dedim o zaman ben yurt dışına yüksek sahasa gideyim.
Böyle bir şeydi yani. Peki.
İyi ki gitmişsin ya yurt dışına.
Aynen sağ olasın. Peki buradaki göç süreci nasıl gerçekleşti Mert?
Yani hani Berlin'deydin zaten.
Burada nasıl iş buldun iş buldun hemen geldin.
İşte atıyorum sen de ekspat statüsünde misin?
Çünkü sanırım Almanya'nın ya da işte Hollanda'nın belli bir kilometre yakınındaysan o ekspat statüsü olmuyor.
Ya da %30 olmuyor.
İşte sen Avrupa'daymışsın zaten.
O süreç nasıldı peki?
Doğru yani o şeyler var hepsini anlatırım.
Şöyle oldu benimki. Ben Berlin'de işte ilk gittiğimde zaten öğrenci vizesiyle gittim.
Çünkü yüksek lisansla başladım. Sonradan.
Çalışma vizesine döndü benimki.
İkinci yılımın sonuydu işte okul bittikten sonra.
Ben aslında şeyden farksız bir şekilde başvurdum.
Türkiye'den buraya çalışmaya gelen herhangi bir mühendisten farksız bir süreçten geçtim.
Tek farkı şeydir. Konsolosluk çok daha boş olduğu için hemen randevu alabiliyorsunuz.
Yani o dönem öyleydi en azından.
Çünkü yani konsolosluğun pek bir işi yok aslında.
Yani en azından vize anlamında.
Çok bir iş yok Almanya'da. Ve hani süreçler daha hızlı ve daha kolay oluyor.
Yani aynı gün içerisinde bir belgeniz bile eksik olsa hani tamam şuradan git getir hemen falan diyorlar.
Ama dediğim gibi yani prosedürel olarak Türkiye'den gelen herhangi birinden farksız geldi.
O bahsettiğin kilometre sınırı vesaire de yani ekspat olarak geldim.
O vizeyle geldim. Zaten şey %30 almak için o vizeye şey olmanız lazım.
Tabi olmanız lazım yanılmıyorsam ilk başta.
Bu %30 da vergi indirimi.
Zaten muhtemelen bu podcastta daha önce konuşulmuştur.
5 yıllık bir vergi indirimi kolaylıkla sağlıyor Hollanda hükümeti.
İşte yüksek yetenekli, nitelikli vize sahiplerine.
Berlin o bahsettiğin kilometrenin dışında yani yanılmıyorsam 180 kilometre onun sınırı.
Berlin... 450 kilometre mi?
550 kilometre mi ne şeyde?
Kuşu çuşu. O yüzden şeyin dışında o mesafenin dışında o yüzden %30 veriyorlar yani öyle bir sıkıntı olmadı.
Süreçte şöyle oldu. Burada işte buradaki işe başvurdum.
Herhalde bir ay içerisinde işte o mülakatlar bitti.
Beni işte işe alacaklarını söylediler.
Kontratı gönderdiler. Ben kontratı kabul ettim.
Ondan sonra askere gittim. Bir bedelli yapacaktım 18 gün.
Onu çıkardım aradan.
Oradan döndüm 2 hafta daha Almanya'da yaşadım.
Sonra Hollanda'ya taşındım zaten.
Bütün vize falan filan çıkmıştı her şey.
Buraya geldikten sonra şimdi 6 yıl oldu bütün süreci hatırlamıyorum ama yanılmıyorsam şöyle oluyor.
Size 90 günlük ya da 120 günlük bir vize veriyorlar.
Evet 90 günlük veriyorlar. Sonra da onu şey işte highly skilled immigrant vizesine çeviriyorsunuz.
Ondan sonra zaten oturumunuz vesaire çıkıyor.
Sonra çalışmaya başlıyorsunuz.
Süreç öyle olmuştu. Peki 5-6 yıldır buradasın.
Vatandaş olduğum ya da girdiğim sınavda.
Vatandaşlık çıktı. Yani bütün sınavları ne zaman verdim ben?
Geçtiğimiz yaz vermiştim yazın sonuna doğru işte aralığın başında da 2024 aralığın başına başvurdum.
Mayıs ayının başında işte bütün işlemlerin bittiğini kabul ettiği şeyi vatandaşlığı almaya hak kazandığımı nedir artık ne denir uygun görüldüğüme dair bir mektup aldım.
İşte son şey olarak da bir yemin törenine katılmanız isteniyor o da yaz yoğunluğundan ötürü 15 Eylül'de 15 Eylül'den sonra artık.
Hollanda pasaport sahibi biri olacağım gibi görünüyor.
15 gün kaldı ya. Yok 15 Eylül.
15 Eylül. Ayları da karıştırıyorum.
2 ay falan var. Peki burada şimdi ilk geldiğinden beri aynı iş yerindesin.
Evet. Şimdi iş yerin 2,5 yıl içinde kapanıyor tamamen.
Doğru. Ve sen 2,5 yıl daha çalışıyorsun.
Peki yani bu 6 yıllık süreçte burada neler yaptın?
Yani işinin dışında hobi olarak ya da atıyorum işinden...
Çok severek başlamışsın belli ki Ahne Anılmaya'da yüksek lisans.
Hala seviyor musun ya da ekstradan yapmak istediğin mesleğini değiştirmek istiyor musun ya da başka bir şey?
Ya planların ne peki? Şöyle yani ilk geldiğimde tam Covid'in öncesine geldim ben.
Bir işte Mart 2020'de kapandı yanılmıyorsam burası.
Ben işte Ekim 2019'da gelmiştim.
Ekim sonunda. Geldiğimde birkaç arkadaşım vardı.
İşte onlarla görüşüyorduk falan ama yani böyle bir şey de olamadı.
Tam yerleşemedi. O dönem biraz kötü bir dönemdi benim için.
Yani işte amcamı kaybettim.
Bir Türkiye'ye gitmem gerekti falan sağ olasın.
İşte ev arama süreci zaten hani başlı başına bir şey.
Yani tam her şey yerli yerine oturdu.
Biraz daha sosyalleşip işte Hollanda'nın tadını çıkarırız artık falan dediğim dönemde kapanma gerçekleşti.
O dönem çok zordu hakikaten.
Yani çünkü galiba iki tane falan arkadaşım vardı o dönem.
Ve zaten evden çıkamıyoruz.
Onun dışında kimseyi tanımıyorum.
Evde yalnızım böyle baya şey ne denir alkolizmin sınırından döndüğüm gibi falan bir şeyler oldu yani.
Pek çok insanın yaşadığı gibi belki de.
O dönem hakikaten kötüydü.
Covid'in ilk yazında bir yara açılma gibi bir şey yaşanmıştı hatırlarsınız.
O dönem bizim şirketteki Türklerle tanışma imkanı oldu.
Ondan sonra çok rahatladım.
Biraz böyle kafalarımız da uydu.
İşte Canan, Doğan, bizim Alize vesaire buradaki işte şirketteki arkadaşlarım.
Böyle yani hem yaşam tarzlarımız çok uyuyunca hem yani böyle nasıl diyeyim insani ilişki anlamında çok uyuyunca gerçekten çok keyifli bir arkadaşlık kurduk.
Ama sonbaharla birlikte yeniden işte kapanmalar falan gelince biz de şöyle bir şeye başladık.
Hollanda'da böyle garip bir politika vardı belki hatırlarsınız o dönem.
Sekize kadar sokağa çıkabiliyordunuz sekizden sonra çıkamıyordunuz akşam.
Evde kaç kişi kalırsanız kalın çok karışmıyorlardı.
Yani beş kişi takılabiliyordunuz aynı evde.
Ona çok şey yapmıyordu Hollanda hükümeti.
Biz de şöyle bir şey yapıyorduk özellikle hafta sonları.
İşte sekizden önce birinin evinde buluşuyorduk.
Sekizden sonra yemek yapmaya başlıyorduk.
Ve hani bayağı şey yemekler yani çeşidin bol olduğu yemekler.
Hani işte sarma, yok kuzu çevirme.
Kuzu çevirmene. Şey böyle hani biraz da meşakkatli yemekler falan.
O dönemi yani neredeyse bir 6 aya yakın öyle yaşadık.
İşte bu aşılar vurulmaya başlanacağı döneme kadar.
Zaten o dönemle birlikte bir şey artmaya başladı bende.
Öncesinde başladım işte Berlin'de.
Yalnız yaşamaya başladığımda ilk bunu hevesimi keşfetmiştim diyeyim ya da evet isteğimi keşfetmiştim.
Biraz mutfak sanatlarına yönelme.
Yani işte çeşitli tarifler bulup yapıyordum evde.
Bu süreçle birlikte o iyice kabardı yani özellikle böyle daha ne diyelim advance yemeklerde denemeye başlayınca ya bir dakika güzel şeyler çıkıyor bu hani gerçekten keyifli bir şey yapması yemesi vesaire.
Olunca böyle bir mutfak sanatlarına olan şeyim arttı.
İlgim arttı bir de ben yapı gereği de böyle eliyle bir şey üretmeyi çok seven biriyim.
Böyle biraz ne diyelim zanaatkar bir şeyim var yanım var diyeyim hani en azından öyle bir isteğim var.
Mutfak sanatları ona hakikaten çok bence şey yakın şeyler.
Yani hakikaten elinize lezzetli bir şeyler üretiyorsunuz.
Ve sonucunda yiyebiliyorsunuz.
Güzeldi o yani. Onunla birlikte bende öyle bir istek başladı.
Özellikle 2023 yılıyla birlikte şeyi çok sorgulamaya başladım.
Yani mühendislikte 10. yılımdı değil mi?
Ya ben hakikaten bu mühendislik işini çok seviyor muyum?
Bu ne kadar yapılabilir bir iş benim için.
Yani en azından uzun vadede hani atıyorum.
50 yaşımda da hala mühendislik olarak görüyor muyum kendimi?
Diye sorduğumda o kadar da heyecanla bakmadığımı fark ettim.
Çünkü en temel sebebi galiba şu.
Bana biraz şey gibi gelmeye başladı.
Özellikle seri üretim yapan bir firmada çalışıyorsanız.
Yani benim çalıştığım gibi işte böyle senede atıyorum 500 bin adet, 1 milyon adet bir üründen üreten bir yerde çalışıyorsanız.
Bu şey gibi bir şeye yol açtı bende.
Ya bizim üretim şey ne aslında?
Yani biz gerçekten insanların ihtiyacı olan bir şey mi üretiyoruz?
Yoksa uzun vadede çöp olacak şeyler mi üretiyoruz?
Ben biraz fark ettim ki ikincisi aslında daha baskın olan yani hakikaten uzun vadede çöp olan şeyler üretiyoruz.
Bu firmayla bağlı bir şey değil yani şu an çalıştığım şey.
Mass production yapan bütün firmaların bence uzun vadede kaderi bu.
Yani o anlamda da bu firmada çalışan şimdi belki bu podcast'ı dinleyen mühendis arkadaşlar alınmasın.
Bu benim tamamen kişisel görüşüm.
Yani yaptığım işe dair hissim.
Başkaları öyle yapıyor anlamında söylemiyorum bunu ama.
Ben kendim ne yaptığıma baktığımda aslında bir mühendis olarak kullanılabilir çöp ürettiğimi fark ettim.
O anlamda da hakikaten o dakikadan sonra böyle bir şeyim düştü.
Yani onun öncesinde de böyle bazı motivasyon kayıpları yaşıyordum ama en nihayetinde şeye ikna aldım.
Ya yok ben önümüzdeki 20 yıl bunu işe yapamam.
Başka bir şeye bakmam lazım. Diye kendime söylüyordum.
Bu kapanma işi olunca da şirketin kapanma.
Ya dedim belki de bu fırsattır.
Hani şu iki buçuk yılda daha devam edelim.
O sırada biriktirebildiğim kadar para biriktireyim.
Sonrasında da aslında iki plan var diyeyim kafamda.
Şöyle bir şey onlarda. Bu işte 2023 yılında bunu fark ettiğimden sonra şey yaptım.
Ailemle birlikte biz Giresunluyuz.
Fındık bahçesi aldık. Böyle yarı zamanlı özellikle yazın hani tarımla uğraşabileceğim.
Daha doğrusu baharın başından yazın sonuna kadar diyelim.
Çünkü fındık sezonu biraz da o zamanlardır.
Fındıkla uğraşabileceğim. Ondan arta kalan zamanda da yani aslında sonbahardan baharın ortasına kadar olan yılın ikinci yarısında da belki mutfak sanatlarıyla ilgili bir şeyler yapabileceğim.
Yani bu aşçılık olur. Belki bir mekan işletmeciliği olur gibi planlar var.
Ama bunları ne kadar hayata geçirebilirim ya da ne kadar uzun solukta olur onu bilmiyorum.
Sadece bir şu an heves istek olarak aklımın bir köşesindeler.
Ama bu iki buçuk yıl sonra mutlaka deneyeceğim şeyler.
İlginç bir nokta gibi geliyor bana.
Türk komünitesi, Türk ürünlerine ulaşabileceğin bir şey falan.
Yani bu istek, bu ihtiyaç neden vardı?
Ve hani buraya geldiğinde karşılamış olmak seni mutlu etti mi?
Ya bu istek şundan var.
Ne olursa olsun yani hangi dili ne kadar iyi konuşursan konuş.
Sonuçta bir kültür içerisinde şekilleniyorsun.
Ben de Türkiye'de şekillendim.
Muhtemelen hani 3 aşağı 5 yukarı konuştuğum...
Burada tanıştığım pek çok Türkiye'den gelen arkadaşlar aslında benzer kaygılar ve istekler taşıyorlar diyeyim.
O da şu yani sonuçta bir derdin olduğunda senin kültüründen birini anlatmak her zaman daha şey.
Seni daha çok rahatlatan.
Bu o kültürden olmayan insanlar kötü ya da yetersiz anlamına gelmiyor kesinlikle.
Sadece bir şey gibi bir şey yani bir baharatı eksik bir yemek gibi oluyor biraz o öteki.
Yani o da güzel o da doyuruyor ama...
Ulan diyorsun bunun şu karabiber de olsaydı ya da hindi bağ olsaydı ne güzel olurdu falan diyorsun yani.
Şeyi yemekle açıklamak.
Hakikaten yani. Yoksa hakikaten burada çok güzel yemekler var yani yok değil.
Ama hakikaten yani o şey ürünlere ulaşmak yani Türk ürünlerine ve Türk kültürüne ulaşabilmek seni ruhen çok şeyde tutan nasıl diyeyim dinç tutan bir şey oluyor.
Çünkü yani bence şöyle bu podcast ile pek çok kişi benzer şeyler söyledi diye hatırlıyorum.
Yani burada yaşamın çok fazla artısı var yaşamsal olarak.
Yani çok daha konforlu bir yaşama sahipsin, çok daha huzurlu bir yaşama sahipsin.
Ama çok daha yalnız bir yaşamada sahip olabiliyorsun eğer o komünitin yoksa.
Onun önüne geçen birinci şey oradan gelen insan.
İkinci şey de oradan gelen aslında ürünler ve yiyecekler.
Biraz öyle bir şey. Çünkü diğer şeyleri 3 aşağı 5 yukarı daha rahat ulaşıyorsun.
Yani işte televizyondur ki kültür sanatı en zorlarıdır.
Onu da burada hani artık yapmaya başladık diyeyim.
Yani senin vasıtanla.
Ama başka başka yerlerde de başka komütüler kuruluyor görüyoruz yani internet üzerinde.
Yani gerek bu komedi vasıtasıyla olsun gerek tiyatro vasıtasıyla olsun.
Artık onlar da hani kurulmaya başladığına göre yani bana şey gibi geliyor.
Aslında yurt dışında ihtiyacın olan her yani 3 ürün varsa ya da 3 tane ne diyelim.
Kültürün üç bacağı varsa üç bacağının üçü de şey yani oluşmaya başlamış gibi geliyor buralarda.
Peki yabancı arkadaşlarla nasıl gidiyor?
Yani hani ne kadar oluyor çevrende ya da ne kadar ya çok samimi olduğum yabancı arkadaşlarım da var.
Türklerin yanında diyebildiğin bir ortamın var mı mesela?
Var var yani ben şöyle var en temelde bu.
İlk yaptığım yüksek lisanstan işte iki arkadaşım.
Biri Ukraynalı, diğeri Meksikalı.
O ikisi çiftler. İşte yakın zamanda da evlendiler.
Mesela onların işte şimdi şey, düğünlerinin yürütücülüğünü yapacağım ben.
Öyle bir şeyle geldiler bana.
Özellikle Marş'a kız olan, Ukraynalı olan.
Yani öyle bir şeyimiz var. Ben zaten ilk geldiğimde de onlarda kaldım bir ay kadar.
Onlar vasıtasıyla zaten buraya gelmişim.
Diğer bizim şu an, benim şu an çalışma şirketteki işte arkadaştan bahseden onlardı.
Onlarla mesela çok yakınım.
Onun dışında şirketteki diğer ekspatlarla hani baya yakın yakın ilişkiler kurmuştuk.
Özellikle Hintliler, Yunanlılar hani kültür olarak yine çok yakın olduğumuz özellikle Yunanlılar hani.
Onun dışında işte sen tanıyorsun Damla diye bir arkadaşımız var burada yine.
Bizi kumpanya bünyesindeki bir arkadaşımız.
Onun eşi mesela İtalyan hani.
vasıtasıyla da çok yakınız vesaire.
İşte onlarla birlikte tatile gidiyoruz.
Ailesinin evinde kalıyoruz falan filan.
Böyle böyle şeyler oluyor. Ama mesela doğrudan Hollandalı yakın olduğum birileri yok.
O yani ben de çok aramıyorum galiba.
Açık konuşmak gerekirse.
Hani öyle bir şey çünkü hiç denediğimde hatırlamıyorum.
Ya şu insan da düzgün biriymiş. Hadi gidelim işte bira içelim, kahve içelim, hafta sonu buluşalım falan gibi bir şeymiş.
Olmadı. Ama bu Hollandalılardan ötürü değil bence.
Çünkü en nihayetinde her birimizin bence bir ilişki kapasitesi de var.
Yani 3 aşağı 5 yukarı çevremde gündelik görüştüğüm nereden baksan 20-25 kişilik bir insan havuzu var.
Ve hani yeni birilerinin gelmesi çok da şey anlamında mümkün değil.
Zamansal olarak çok mümkün değil. En azından samimiyet anlamında söylüyorum bunu.
Hani belki işte şirkette görüştüğümüz vesaire insanlara elbette var gündelik sohbet ettiğimiz.
Ama onun dışında hani ya işte hafta sonu buluşalım çıkıp şuraya gidelim dediğim çok da yok.
Peki bekarsın Mert değil mi?
Bekarım evet. Peki mesela...
partner seçeceğin ya da atıyorum işte partner olarak düşüneceğin, halledeceğin birinin yabancı, international olsun ya da yok abi Türk olsun zaten daha iyi kontak kurabildiğin bir şey var gibi bir seçeneğin oluyor mesela.
Çünkü çok var benim öyle arkadaşım.
İki şey ne de böyle yok abi o olmaz, bu olur, bu olmaz, şu olur.
Ya da önceden varsa deneyimin böyle biraz bir şeyler paylaşmak ister misin?
Yani şöyle, şimdi bu konuları büyük konuşmamak lazım elbette ama şu anki hissiyatım diyeyim, ben mutlaka Türk biriyle.
Birlikte olurum gibi geliyor. Yani yabancı biri de şöyle oluyor.
Mesela yüksek lisansta bir kız vardı.
Böyle muhabbetimiz çok iyiydi.
Ama şöyle bir şey oluyor. Şimdi bu söyleyeceklerim çok kibirli açıklamalar olacak.
Farkındayım. O anlamda herkesten özür diliyorum dinleyicilerden.
Şimdi bu arkadaşla mesela atıyorum bir ben daha doğrusu öncesinde şunu söyleyeyim.
Ben hayata çok mizahla tutulan biriyim.
Yani benim için hakikaten yani gülmek, güldürmek çok önemli şeyler.
Ve şeydir yani yakın arkadaşlarımla da kız arkadaşımla da sevgimle de şey yapmak isterim.
Gerçekten aynı şeylere gülmek ve böyle çok da şey nasıl diyeyim yaratıcı şeylere gülmek isterim.
En azından kendi nezdinde diyeyim.
Başka biri mal diyebilir yani.
Benim açımdan gerçekten yaratıcı olan keyifli şeylere gülmek isterim.
Yabancı biriyle genelde şey oluyor.
Yani gülme kısmında sıkıntı yok.
Ama içimden şey diyorum. Ulan buna mı güldün bu kadar?
Bak bu çok kibirli bir şey.
O yüzden özür diliyorum. Değil değil ya.
Ama yani içimlerine öyle geliyor.
Ne yapayım şimdi? Yapamam yani.
Yananda söyleyecek değilim.
Çünkü şunu diyorum. Ya ben bunu Türkçe öyle bir söylerim ki.
Ya böyle dizlerini döversin.
Buna mı güldün? Allah'ım belansın.
Böyle bir şey oluyor yani.
Anlıyorum. Ben buna katılıyorum.
Kibirli alakası olduğunu düşünmüyorum.
Düşünmüyor musun? İyi o zaman. Ben öyle düşünmüyorum da.
Başkası düşünebilir. Çünkü ben de çok söylediğim şeyler oluyor yani.
Ya çünkü bir kere. Mizah anlayışımız Avrupalılarla çok farklı.
Yani onların mesela şimdi çalıştığım tiyatro ile de alakalı bir şey.
Yani mizah anlayışı özellikle stand-up falan anlayışları tamamen seks üzerinde odaklı.
Yani hani bel altı şakalar bizde bir tık hani böyle saçma, argo ve rahatsız edici geliyor.
Ama onlar için çok normal ve onlardan çok görüyorlar.
Yani işte bir gün sahnede biri oğlunun işte sevgilisiyle beraber...
oğlunun sevgilisi eşi üçlü yaptıklarını anlatıyor.
Hani bunu anlatıyor ve millet altına yani sıçacak gülmekten ben utandım.
Yani mesela anlatabiliyor muyum?
Ve ben buna gülemiyorum. Bu ilginç kültürel bir şey yani.
Her şey çok farklı o yüzden anlıyorum seni.
Yo yo dedin doğru. Ben gülmeden de güldüm bu arada.
Olaya gülmedim. Peki burada yemek dışında yani yemek iki buçuk yıl sonra bittiğinde belki yemek üzerine bir şeyler yapacağım diyorsun işte.
Belki aşçılık, belki bir restoran falan.
Ama peki onun dışında başka ilgilendiğin hobi ya da şunu da yapmak istiyorum.
Aslında şu da var ya da bırakıp dönerim diyor musun mesela?
Ya dönme şöyle. Bunu dediğim zamanlar oldu.
Ama yani böyle çok samimiyetle kendime baktığımda bunun çok dürüst bir cevap olmadığını düşünüyorum.
Çünkü şöyle bir şey var bence.
Bunun, bu söyleyeceğim şeyin ben de ilk gelirken ta 2013'te bu kadar farkında değilim.
Ama aklımın bir köşesinde yer etmişti.
Bence yani kurulu düzey hikayesi değil ama en nihayetinde burayla bir bağın oluyor.
Ve çok temel bir şey şu an benim gündelik görüştüğüm yakın arkadaşlarım hepsi burada.
Yani Türkiye'ye dönmem demek aslında bütün sosyal çevremi yeniden sıfırlamam demek.
Bu yapılabilirmiş. Yapılamaz bir şey değil.
Ama yani şu gerçeği kabul etmek lazım.
Ben 37 yaşındayım. Türkiye'ye döndüğümde ben 40-41 yaşındayım hocam.
Yani her şeyi yeniden kurmak.
O samimiyetleri yakalamak falan.
Bunlar o kadar kolay şeyler diyor.
Özellikle o yaşlarda. Olmaz değil.
Olur. Ama yani burada hakikaten çok keyif aldığım bir çevre var.
Yani hem bu kumpanya bünyesinde hem işte az önce bahsettiğim Canan'dır, Doğan'dır, Alize'dir bu arkadaşlarım.
Yani oradaki o ilişkileri, muhabbeti düşündüğümde yani kalıcı bir şekilde dönemem gibi geliyor.
Ama şunu da mesela çok özlüyorum.
Mesela babam işte şu an köyde.
İşte bizim bahçenin bakımını falan yapıyor.
Arada fotoğraf atıyor bahçeden.
Ya diyorum ki ben niye buradayım şu an?
Özellikle de kapalı günlerde bu.
İskiliyor çünkü yani orası güllük gülistanlık.
Bu bahar aylarını hani bu sene maşallah çok güzel gidiyor davalar burada.
Ama hani ortalama bir Hollanda yazında gerçekten insan şey diyor lan ben burada ne yapıyorum?
Yediğin oluyor. O yüzden aslında az önce söyledim ya.
Belki böyle part time bir şey bulabilirim.
Denge yani yılın 4-5 ayı Türkiye'de geçireceğim.
Tarımla ilgileneceğim. Onun dışında da buraya gelip buradaki hani kurabildiğim ne varsa onunla ilgileneceğim.
Bir acaba şey olabilir mi?
Düzen olabilir mi? diye aklımda bir arayış var.
Peki mesela Hollanda'ya gelirken bir beklentim var mıydı Mert?
Yani şöyle bir şey yaparım şöyle yaparım belki Hollanda'da da durmam belki iki yıl sonra da başka bir ya da yani şöyle bir beklentim vardı bu ülkeden ama karşılayamadım ya da karşıladım hatta daha fazlasını aldım dediğim bir şey var mı?
Ya şimdi komik gelecek ama ben buraya gelirken ki iki temel şeyim şuydu.
Bir maaşım iyi olacak Almanya'ya göre iki ev alacağım abi.
Bu ikisiydi benim kafamdaki.
Almanya'ya göre çünkü yani en böyle dışarıdan baktığımdaki en büyük artılar onlardı.
Buradaki çünkü arkadaşlarım almıştı ev falan.
Onlar hakikaten gerçekleşti şey anlamında.
Yani en azından ev kısmı gerçekleşti.
Maaşla çok şükür hani fena kazanmıyorum.
Onun dışında bir şey var mıydı?
Yani şöyle dönemler mi oldu?
Hani tam aradığımı buldum bulmamı üzerine değil ama 2021 yazıydı galiba.
Yanlış hatırlamıyorsam.
Yine Covid'in devam ettiği bir dönemdi.
Ya da 20 yazı mıydı?
2020 yazı da olur. Özür dilerim.
Bu tam hatırlamıyorum tam şeyini ama yani çünkü evden tam çıkamıyorduk.
Onu hatırlıyorum. Hala böyle belalı bir dönemdi.
Yazın da başıydı yani böyle Mayıs sonu, Haziran başı gibi falandı.
Üniversiteden çok yakın bir arkadaşımın kan kanseri olduğu haberini aldım.
O da Amerika'da ve çok başarılı bir çocuktu.
Yani böyle hakikaten benim gıptayla baktığım bir adamlardan biridir.
O da işte güç elektronik alanında çalışıyordu.
Ve yani her şeyi çok iyi yapan bir adam.
İşte Amerika'ya gitti. Yüksel'in doktorasını orada yaptı.
IBM'de çalışıyordu falan filan.
Ve ilk geldiğinde haber şey olmuştu böyle işte hani çok geç kalınmış.
Hani son aşamada falan gibi bir haber geldi ve o an şey olmuştu bende.
Ulan ben burada ne yapıyorum yani?
Hani tamam işte maaş iyi okey.
Ev tamam falan da yani benim hani sevdiklerime ne kadar günüm var.
Gibi bir şey oldu ve şey oldu hiç unutmuyorum.
Bizim işte ortak arkadaş Süreyya çok yakın arkadaşım.
Onunla da o gün FIFA oynayacaktık tam böyle.
O haber geldiğinde.
Onunla araştık. Dedim abi böyle böyle bir şey oldu falan.
Ya haklısın abi dedi. Ama dedim bunun üzerine biraz düşün dedi.
İyice haberleri öğren sonra kararını ver dedi.
Ben gelirsen çok sevinirim ama dedi.
Yani Türkiye'ye dönersen.
Ama yine de bir düşün dedi. Şey kaçabiliyor.
Onu anlatmak için anlattım bunu.
Yani evet ev almak, araba alma falan bunlar güzeldir.
Belki o Türk komünitesi olsun isteği de biraz ondan.
Hayattaki asıl keyifli şey sevdiği insanlarla gerçekten güzel vakit geçirebilmek.
Güzel vakitten kasmayan sadece tatil yapmak, kusurlu olmak değil.
Gerçekten mesela gülebilmek, iyi yemek yiyebilmek veya karnının tok olması.
Belki yaşımın da verdiği bir şey bu.
Artık yani kırklarıma doğru ilerlerken hani hayatta belki de nasıl diyeyim mutlu olmanın bu yol yönlerinde hani şey yapıyorum.
Çünkü yani 25 yaşındaki Mert'e sorsan çok iyi bir güç elektron mühendisi olacağım falan filan diye düşünüyordu.
Ama şu an Allah kahretsin güç elektronu diyorum.
Çünkü asıl kıymetli olan şeydir yani.
Dostlarla iyi vakit geçirebilmek, birbirinizin yaralarına derman olabilmek.
Onun dışında çok da bir anlamı var mı bilmiyorum.
Elimde muhtemelen başka bir şey söyleyeceğim.
Ama şu an bence asıl hikaye o ve hani Onun dengesini biraz arıyorum.
Özellikle annemle babamla.
Yani ne sıklıkla gitmek gerek.
Onlar ne sıklıkla gelmeli.
Her imkanda buluşmak ya da işte birlikte fındık bahçesine fındık toplamak.
Aileyle kaliteli vakit geçirme yollarından birisi olarak.
Hani bu tür şeylerin arayışındayım diyeyim.
Şey anlamda. Yani belki bulamadığım budur.
Ya da bulamadım demeyeyim. Bulamadım haksızlık olur.
Çünkü aslında... Sizlerle ya da başka arkadaşlarımla başka başka şeyler deneyimliyorum o anlamda.
Ama en nihayetinde evet aile bir açık yara kalıyor yani açık taraf kalıyor.
Peki sık gidip gelebiliyor musunuz?
Ya aslında şey benden ziyade onlar daha sık gelebiliyorlar.
Çünkü ikisinin de yeşil pasaportu var.
O yüzden şey yani ikisi de yani babam emekliydi gerçi yine çalışmaya başladı da.
Özellikle emekli olduğu dönemde daha sık gidip gelebiliyorlardı.
Ya ben de hani... Nereden baksan bir 20 gün geçiriyorum yani Türkiye'de.
20 günlük tatil şey olarak.
O anlamda fena değil yani.
Hiçbir şey olmazsa da bir ortak noktada buluşup orada bir tatil yapıyoruz biz yazın.
Geçtiğimiz yaz gerçi fındıkla geçti.
Ondan önceki yaz Yunanistan'daydık.
Bu önümüzdeki yıl belki İtalya hani yaparız falan gibi düşünüyoruz.
Yani böyle böyle şeyler var. Planlar oluyor yani.
Peki Türkiye'den ya da göç ederken...
Bavulunda ne vardı Mert? Ya da giderken ne götürüyorsun bavulunda ne var?
Yani bu manevi bir şey olabilir, maddi bir şey olabilir.
Hiç fark etmez. Gelirken herhalde şey vardı abi.
Güç elektroniği devreleri vardı.
Kondansatör ve direnç vardı.
Ve şeyin umudu vardı.
Yeni bir yerde yaşayacak olmanın umudu ve büyük heyecanı vardı.
Bir de öğrenci olarak yaşayacak olman.
Ama aynı zamanda şeyden korkuyordum.
Ben hakikaten gelirken özellikle okuma ve yazma çok iyiydi İngilizce ama...
Konuşma çok kötüydü yani bende.
Dinleme de çok iyiydi. Konuşma neredeyse hiç yoktu yani.
Hiç çok demeyeyim de falan modunda konuşuyordum yani.
Biraz da onun kaygısı vardı. Ulan oraya gideceğim şimdi kim bilir beni ne sanacaklar falan gibi bir şeyin kaygısı vardı.
Son zamanlarda buradan giderken ne yer oluyor?
Bolca sanat oluyor. Bak onu söyleyebilirim.
Yani hem... Türkiye'deki arkadaşlarımla burada yaptıklarımızı çokça konuşuyoruz, paylaşıyoruz.
Türkiye'de de benim hatır sayılır bir tiyatrocu arkadaş çevrem var.
İyi ki de varlar.
Onlarla çok bunları konuşuyoruz.
Dün dinleyeceğinizde söyleyeyim, senin ilk seyircilik provanı yaptıktan sonra hemen Süreyya Alem'e yazıştık falan.
O oluyor. Onun dışında...
Ne diyelim? Başka neler oluyor?
Bu aslında yine açlık oluyor.
Çok fazla konuştuğumuz konulardan biri.
Özlem illaki oluyor. Ama ilginç de bir şey var.
Yani bir yönüyle bunu birkaç yıl önce fark ettim.
Yani 3-4 yıl var herhalde.
Süreyya ve Emirhan dışında aslında yakın arkadaşım da kalmamış.
Yani Türkiye'den hepsi ya Avrupa'da ya Amerika'da bir yerlerdeler.
Ya da başka başka yerlerde işte Dubai, Asya falan.
Özellikle onlara dair özlemler oluyor.
Aileme dair özlem oluyor. Bir de şey gibi bir soru oluyor.
Yani gurbette yaşarken galiba insan en azından ben şey gibi bir şey yapıyorum.
Şimdi her yıl mutlaka yazın gidiyorsun ya.
Aslında kaç kere gittin sayabiliyorsun oradan.
Tamam mı? Ve şey gibi bir şey düşünüyor.
Ulan acaba kaç kere daha gidip görebileceğim onları.
Tamam mı? Bu şey bir şey.
Yani Türkiye'de olsan muhtemelen bu kadar şey düşünme.
Gerçi bir yaştan sonra insan her şeyi düşünüyor galiba ama burada çok net bir döngüsel bir şey olduğu için artık sayabiliyorsun yani.
2019'da gelmişim. 2019'dan beri 8 kere Türkiye'ye gitmişim.
Onun sayısı var bende. 8 kere annemi görmüşüm.
En azından Türkiye'de.
Onlar da belki 10 kere gelmişler.
Biz 18 kere görüşmüşüz şu 6 yılda.
Falan gibi bir şey oluyor. O da galiba böyle bir şey.
Ne diyelim? Yaptığım bir seçimin getirdiği bir burukluk.
Güzel. Hüzünlü bir bitirişe doğru gidiyor.
Peki. Buradan son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
Herhangi bir şeyle ilgili. Hiç fark etmez.
Valla ne diyeyim?
Önce şey diyeyim yani bu podcast'in içeriğine dair olarak söylüyorum.
Gurbette yaşamak da Türkiye'de yaşamak da ikisi de güzeldir.
Kötü yanları da vardır ama güzel tarafları da vardır.
Şey yapalım. Derim yani herkese yani bizdekinin kıymetini.
Yok yok öyle bir şey demeyeceğim.
Öyle bir şey demeyeceğim. Kuruldu düzenim olmasa ben de geleceğim ama bilin işte Türkiye'nin kıymetini.
Yani buraya gelmek isteyenler gelsin denesinler.
Dönmek isteyenler dönsünler şey yapmasınlar.
Yani burada gelmemek de gitmemek dönmemek de ayıp değil.
Dönmek de kalmak da ayıp değil.
Hani keyifli şeyler. Herkesin sonuçta hayattan başka başka beklentiler oluyor.
Başka başka tercihleri oluyor. O anlamda güzel.
şeyler bunlar. Keyifle yaşayalım.
Sanatla kalalım. İyi ki Kumpanya Performing Arts var.
Onu da söyleyelim. Böyle.
Hem burada bu podcast'a buluşmamıza vesile oluyor.
Hem de Hollanda'da yaşayan insanlara hatta Avrupa'da yaşayan insanlara.
Türkiye'den ve burada üretilen sanatsa içerikleri getiriyor.
Öyle diyebiliriz yani. Öyle bitirebiliriz bence.
Teşekkür ederim. Bugünün konuğu Mert Karadeniz'di.
Çok Keyifli bir sohbet geçirdik.
Biz dün de beraberdik. Mert'le her gün görüşüyoruz neredeyse.
Doğru. Eğer Bavulda Ne Var? podcastini beğendiyseniz bizi takip etmeyi unutmayın.
Normalde olcay kaydediyordu her şey ama olcay olmayınca bize düştü iş.
Yeni bölümlerde farklı hikayelerde karşınızda olacağız.
Şimdilik hoşça kalın. Görüşmek üzere.
Güle güle.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
