
Göç, sadece bir yer değişikliği değil, bir benlik evrimi...
Transkript
Merhaba ben Saadettin Yalta.
Burası Bavulda Ne Var? podcastı.
Kumpanya Performing Arts olarak göç edenlerin hikayelerini, yaşadıkları zorlukları, kültürel adaptasyon süreçlerini, çalınan bisikletleri yani merak edilen her şeyi konuşacağımız bir podcast serisi.
Ve bugünkü podcast serimizin konusu ve konu ve Utrecht ve Amsterdam arası en çok mekik döken kişiler Guinness rekorları kitabına girmiş arkadaşımız Minem.
Evet benim o. Merhaba hoş geldin nasılsın?
Hoş buldum Zahrettin'ciyim.
Sen nasılsın? Teşekkür ederim.
İyiyim ben de teşekkür ederim. Bu sanırım 10.
kez başladı. Yani işte yaradan kimse onun izniyle bitireceğiz bugün bu bölümü.
Evet sürekli bir şey engeller çıktı ama.
Motor geçiyor. Olsun.
Sinirlerim bozuldu. Ay benim de öyle.
Biz çok uzun süredir görüşmüyorduk Minem'le ve buluşunca sanırım çok gülesimiz geldi.
Minem biraz kendinden bahseder misin?
Neler yapıyorsun? Burada ne zaman göç ettin?
Yoksa göç etmiş sayılır mısın?
Sayılmaz mısın? Nesin? Ne değilsin?
Birazcık kendini tanıtır mısın bize?
Tabii ben 11,5 yıl önce taşındım Hollanda'ya.
Master'ımı yapmak için Amsterdam Üniversitesi'nde politik iletişim bölümünde master yapmak için taşındım.
Ondan sonra da kendi yaratıcı kültürel sosyal projelerimi ya başlatarak ya da var olan projelere dahil olarak hayata devam ediyorum diyelim.
Yani bir expat göçmen arası bir şey bir türlü ortada hani bir oraya bir buraya gidip gelen bir deneyimdeyim açıkçası.
Nereden göç ettin? Ankara.
Peki buraya lisans okumaya mı geldin?
Yüksek lisans mı? Yüksek lisans. Neye okudun lisansı?
Siyaset bilimi ve kamu yönetimi.
Ankara'da mı? Ankara Siyasal.
Ankara Siyasal'dan siyasetle hiç yakından uzaktan alakası olmayan bir ülkeye yüksek lisansa mı geldin?
Yani ben ona çok katılmıyorum.
Hani şey diyorsan bir hükümet tutamadılar 3 yıldır falan diye.
O konuda katılıyorum ama yani ben hayatın her yerinin politik olduğuna inandığım için bir yerde siyasetin olmadığını düşünmüyorum buradan.
Yok yok bence de her yerde siyaset var.
Katılıyorum da hani şey gibi bir yerden.
Siyaset var ama sadece siyaseti yapanların bildiği bir yerde.
Halkın siyasetle hiçbir alakasının olmadığı bir ülke gibi geliyor bana bu.
Öyle bir imajı olduğunun farkındayım ama bence tam öyle değil.
Yani en başından beridir.
Bu sürekli devam eden aslında bir konuşma.
Hani işte Hollandalılar siyasetle ilgilenmiyorlar, siyasetle ilgilenmeme lüksleri var gibi.
Ama biraz da bunu nasıl tanınmadığımıza bağlı olan bir şey diye düşünüyorum.
Yani Hollanda'da ya da dünyanın her bir yerinde bütün yaşam şeklimizin içinde aslında.
Yani kapitalizmin son evrelerinden birindeyiz.
Gözümüzün önünde bütün kurumlar.
Ateşe düşmüş şekilde.
O yüzden yediğimiz yemekten giydiğimiz kıyafete, ödeyebildiğimiz telefondan, yiyebildiğimiz meyvenin kalitesine kadar her şey siyasi.
Sadece bizim alıştığımız eylem meydanları gibi değil ama o da düşündüğünde son 5 yıldır olanı biteni ve özellikle son 2 yıldır gözlemlediğimiz şeyleri
o da dönüşmeye başladı.
Benim nezmime.
Sert bir giriş olabilir mi bilmiyorum ama hiç aslında böyle başladık.
Çok sert girdik ya. Görüyor musun benim siyaset okumamın kaçamıyorum.
Bir anda şey merakı geldi şimdi.
Hani Türkiye'deki var çünkü hiç öyle düşünmemiştim aslında sen şimdi açıklayana kadar.
Türkiye'deki algı herhalde siyaset deyince benim aklıma sürekli televizyonlarda ve sokakta tartışılan bir şey ve O bir yerde tartışılıp konuşulmuyorsa sanki siyaset
yokmuş gibi bir yerde düşünüyormuşum gibi oldu.
Bir anda bak kendim içerisinde. Ama burada siyaset konuşulan, tartışılan hani çok büyük ortamlar ya da politikanın yapıldığı yerler var mı gerçekten?
Bilmediğim için soruyorum. Yani spesifik olarak adanan yerler var.
Mesela Debali bunlardan biri.
Daha hani politik etkinliklerin olduğu.
Ama düşündüğünde hani bir hikaye anlatıcılığı etkinliğini en iyi sen biliyorsun.
Orada bile anlatılan hikayelerin içinde.
kişisel olarak olan şeylerin birçok katmanı var.
Bu katmanlardan birçoğu siyasetle ilgili olan şeylerden biri.
İçine doğduğumuz sosyoekonomik grup, işte içine doğduğumuz kültürel arka plan, cinsel yönelim, bunların hepsi aslında bir siyasi konu düşündüğünde.
Ve diyeceğimi unuttum mesela.
Yani aslında şey gibi yerde sormuştum.
Türkiye'de sürekli hayatımızın bir parçası ya, burada o kadar hayatımızın bir parçası değil gibi.
Biz çok yakın olmadığımız için, belki de ben çok yakın olmadığım için, sen Yüksek lisans yaptığın için acaba hani konuşuluyor ama sen hani o ortamda olmadığın için bilmiyor olabilirsin der misin yani?
Şöyle diyebilirim yani burası neoliberalizmin tamamen kökleşmiş olduğu bir ülke ve kapitalizmin başladığı bir ülke.
Yani o yüzden burada çok normalleşmiş bizim mesela eyleme gittiğimiz şeyler burada daha yeni yeni kıyasla yeni yeni dediğim son 5-10 yılda daha görünür bir halde karşımızda.
Hani onun dışında kapitalist bir toplum burası ve her şeyi...
kutulara ayırarak, kategorilere ayırarak düşünmeyi seven bir kültür.
O yüzden politik olan şeylere de sadece politik şeylerin konuştuğu mekanlarda konuşulur.
İşte ne bileyim bir debate olur, ne bileyim bir oturum olur vesaire vesaire.
Onlar odaklı bakılan bir kültür.
Belki de o yüzden hani bizde taksiye bindiğinde bile siyaset konuşuluyor.
O yüzden hani biraz da nasıl görünür olan arasında fark var ama ben dediğim gibi hani bugün bir markete gittiğinde işte organik bir yemek Normalde işte bir kavanoz için kavanoz değil
neydi onunla teneke içindeki yemekten 20 kat daha pahalıysa bu da politik bir şeydir benim için.
Yani sonuçta her ailenin kendi işte çocuğunu çoluğunu besleme derdi var.
Ve bunun için insanlar belli seçimleri yapamıyorlarsa daha bilinçli seçimler yapamıyorlarsa bu sadece ekonomik değil politik de bir şeydir bence.
Güzel bir sert bir başlangıç oldu.
Evet çok sert girdik bu kadar gülüp yani sağrettin.
Bu kadar beni siyaset konuşmaktan bezdim demektir.
Sen bezmemişsin biraz daha diyeyim.
Bizim de hiç konuşmamışız gibi.
Hiç konuşmamışız gibi.
Peki neden buraya geldin yüksek lisansa?
Çok güzel bir soru. Yani ben Erasmus'la buraya gelmiştim.
O zamanlar tanıştığım insanlarla yeniden birlikte bir şeyler yapmak, vakit geçirmek, keyifli vakit geçirmek istedim.
Aslında ben hep hani yurt dışında okumak istiyordum.
Yüksek lisansımı yurt dışına yapmak istiyordum.
Burada Erasmus'ta yapmış olduğum deneyimden dolayı bir nevi bir rahatlık oldu.
Bir nevi açık bir kapı gibi hissettirdi yani.
O yüzden Hollanda dedim.
Peki nerede yaptın yüksek lisansı?
Hangi üniversitede? Amsterdam Üniversitesi.
İnternet İngilizce değil mi?
Aynen İngilizceydi. Ya bu ülkedeki yüksek lisansların %80 İngilizce değil mi?
Neredesi? Evet çünkü ekonomik kazanç yani tabii ki uluslararası olarak da öğrenci çekmeyi seviyorlar ama her öğrenci ekstra tuition fee.
Özellikle Avrupa dışından geliyorlarsa yani 6 kat 7 kat daha fazla veriyor Avrupa öğrencisinden.
Ha evet yani çok yani.
Örnek veriyorum Avrupa vatandaşıysan 2-3 bin euro veriyorsun ama Avrupa vatandaşıysan 15-20 bin euro veriyorsun.
Aynen ben 12 vermiştim mesela çalışmam gerekiyordu.
Hani bir kısmı yani ailem bile ben 10 yıl önce euro 3,5 lira falandı.
1 euro hatırlıyor musun?
Ben euro biriktim.
O zamanlar bile bak ya bitcoin gibi euro biriktim helal olsun.
Ama hani o zamanlar mesela ailem bile bir kısmına kadar yardım edebilmişti.
Benim hani çalışıp kalanını...
Toparlamam gerekiyordu. Bizim sülalede yani baba tarafında üniversite okumuş nördesi tek bireyim ben.
Amca çocuklarımızın yarısında falan.
Ve hiç kimse benim üniversite okuduğumu kabul etmiyor.
Yani bunu üniversite saymıyorlar. Konservatuvar.
Benim bir eğlenmeye gittiğimi düşünüyorlar dört yıl boyunca.
Eğlendin mi? Eğlendim de işte.
Hiç beklemiyordum bu soruyu.
Eğlendim tabii canım. Niye eğlendim de.
Ama şey gibi bir yerdeydi yani.
Ben hani takılmaya İstanbul'a gidiyorum.
Üniversiteyi bahane ediyorum gibi köyden çıkmışım gibi düşündüler.
Baktığında biraz da öyleydi de.
Aynen şu üstü bir dahaki soru oydu.
Gerçekten öyle mi diye. Yani biraz öyleydi.
Her neyse. Peki yüksek lisans yaptın iki yıl.
Bir buçuk yıl. Bir buçuk yıl mı?
Neden? Yani benim katıldığım programın kendisi bir yıldı.
Yani şöyle research master ve hani böyle bildiğin normal master diye iki ayrı şey var.
Research master biraz daha akademik odaklı olandı.
Ben onu seçmedim. Aslında biraz da hani okul ücretinden dolayı ben iki kere on iki bir euro mu vereceğim saçmalamayın falan gibi bir kafadan seçmedim.
Bir de yani çok heyecanlanmıyordum akademik dünyaya.
Yani ikisini bir araya getirince bir yıllık olanı yaptım.
Peki sonraki bir yıl ya da sonraki yıllar nasıl kaldın burada?
İşe mi girdin? Üniversiteden sonra ne oldu?
Şöyle oldu, ben önce şeyde yani çok minnettarım o yüzden Korendon'da çalıştım.
Hem öğrenciyken hem de öğrenciliğimin sonrasında okul ücretimi ödememi oradan zaten kazandığım parayla şey yapabildim, karşılayabildim.
Onun ardından biz bir grup gönüllü insan, Ütreht'e yeni taşınan işte göçmendir, mültecidir, bir sürü arka plandaki insanla özellikle Suriye...
kültüründen gelen insanların iş imkanları işte okuma imkanlarına sahip olabileceği bir restoran açmakla başladık.
Bu restoranda crowdfunding ile açtık.
Bir grup gönüllü insan olarak başlattık.
Ben bunun hem hani başlatan ekipten hem de bir kültür sanat programı gibi böyle bir pilot programı gibi bir şey planlamıştım ve çok hoşuma gitti onu yapmak.
Sonra kendi projelerim üzerinden yapmaya devam ettikçe burada hayatımı daha bu odaklı yaşamaya devam ettim.
Sonra eşimle tanıştım zaten.
Peki. Şimdi bir şeyleri temizleyeyim istiyorum.
Bir yıl yüksek lisans yaptın.
Sonraki bir yıl iş arama vizesiyle kaldın.
Ha onu soruyorsun. Evet.
Sonraki dönemlerde nasıl kaldın?
Ben burada kalıyorum deyip kaldın mı?
Yoksa iş bulup mu kaldın?
Neydi o proses? Ben kendi işimi başlattım.
Kendi şirketimi kurdum. Ve proje bazlı çalışmaya başladım.
Ama şöyle bir ayrımı o zamanlar ben başvurduğumda bilmiyordum.
Hani sanat... için oturum başvurusu yani bir sanatçı olarak Hollanda'ya taşınan bir sanatçı olarak oturum başvurusu yapılabileceğini bilmiyordum.
O yüzden benim başvurum daha böyle hani ticari amaçlı şirketlerle birlikte değerlendirilmiş oldu.
Ama sonra kendi avukatım Stefan, senin de avukatındı yanlış hatırlamıyorsam.
Stefan'la birlikte süreci daha legal yönden hani nasıl sanat odaklı projelerle kalmama odaklayabiliriz diye devam ettirdik.
Ardından da hani eşim dolayısıyla aile oturum izni olarak devam ediyorum.
Evlisin mi ne? Ay evet inanır mısın?
Hiç bilmediğin şey.
Parantez içinde Stefan, kalp Stefan nasıl yapılıyorsa yeni nesil.
Stefan Kral ya. Şahin gibi adam.
Valla yani sanatçı dostu.
Bir Hollandalının bu kadar sanatçılara destek oluyor olması ben de sanatçı oturumuyla kalıyorum burada ve hani bir şekilde çok iyi geliyor.
Ne zaman evlendin? 2020.
2020'de evlendin mi? Evet.
Vay. Eşin ne yapıyor?
Eşin mi diyoruz, partner mi diyoruz, ne diyoruz?
Eşim diyebiliriz. Kocam diyebiliriz.
Sanatçı o da. Yani onun da aslında işi birçok sanat dalının bir araya gelmesi.
Hani kaligrafi arka planı var, ressamlık arka planı var.
İşte bu mural dediğimiz hani bildiğin büyük duvarlara çizimler yapma şeyi var.
Çizer diyebiliriz aslında bir yerde.
Serseri diyebilir miyiz kocana?
Diyebiliriz. Serseri.
Duvar çizmeleri. İtlik, ben, serserilik o falan.
Duvar çizmeleri. Düğünümüze bekleriz.
İtlik ve serserilik. Sen bir çocuk büyüt.
Yurt dışında okumaya yolla.
Gitsin bir serseriyle evlensin.
Evet. Sen dur anam dinlesin bunu da seni bulsun sonra burada.
Yalnız senin kocan Minem yani serseri olmasa manken olur yani.
Senin kocan Türkiye'de olsa.
Ünlü bir manken, oyuncu.
Her şey olurdu. Yani Kıvanç Tatlıtuğ'dan çok bir fark yok.
Hatta neredeyse daha uzun. Yok daha uzun değil.
Değil mi? Yok değil. Yılan gibi adam.
Maşallah. Her neyse.
Eserleri de çok güzel bu arada kocanın.
Yani şaka bir yana yaptığı işler çok güzel.
Adını söylemek ister misin kocanın?
Tabii. Kocamın adı Vincent de Boer.
De Boer diye yazılıyor.
Çok iyi işleri var gerçekten ya.
Bir de çok mütevazı da bir adam.
Nasıl anlamıyor Türkçe?
Öveyim yalandan. Peki nasıl gelişti o süreçler senin için?
Yani hani evlendin ve artık zaten burada yaşamaya karar vermiş miydin?
Evet. Yani benim Vincent'le tanışmam...
Hani onun sonrasında oldu.
Ben kendi işime daha odaklı olarak bakıyordum.
Ama şöyle diyeyim. Hani bir anlamda yolumu bulmaya çalışıyordum.
Çünkü hani iş bulma vizesine sahip olduğumda önünde üç tane opsiyon var zaten.
Hani ben bir şirkette işe mi girmek istiyorum?
Yoksa hani kendi işimi mi başlatmak istiyorum?
Kendi işimi başlatmak istiyorsam nasıl yapabilirim?
Vesaire gibi. O sırada tanıştım ben Vincent'le.
Yani biraz ben de kendimi bulmaya çalışırken.
Peki Aminem hani siyaset okumuşsun ya.
Evet. Tabii ki dünyada her şey siyaset ama yaptığım ya da okuduğum bölümün hakkı kafamda benim hani gerçekten aktif siyaset yapmak gibi bir şey geçiyor.
Çünkü çok iyi bir üniversite okumuşsun lisanslı.
Amsterdam Üniversitesi'nde okumuşsun yüksek lisanslı.
Bunlar çok iyi yerler ya.
Bunun duyunca backgroundumda hemen şey canlanıyor.
Ağabey şeyde göreceğiz yani.
Kürsüde göreceğiz. Bir şey de atıyorum.
Politik bir şeyde görecek bir şey.
Ay aman Allah korusun.
Yok hacı ben yani.
Ay hacı dedik burada da.
Yok canım arkadaşım ben.
Yok yani ben siyasi parti gibi bir şey istemiyorum.
Bunun sebebi hani dediğim gibi aslında hem bölümümle ilgili hiçbir şey yapmıyor gibi görülüyorum.
Ama aslında yaptığım her projenin içinde öğrendiğim şeyleri ben uyguluyorum.
Yani benim mesela en çok heyecanlandığım şeylerden biri siyasi düşünmenin işte söylemin önemi.
Hani bu diskors denilen şeyin önemi.
Kelimelerin önemi nedir?
Bunlara bakarken ben bunları hep kendi projelerime işliyorum biraz biraz.
Temalar üzerinden başlayıp kendi projelerime işleyip orada aslında ben çıkardığım her iş en saçma bir şekilde hani atıyorum saçma gibi görünen daha doğrusu.
Sahneye çıkıp işte menstruasyonumu anlatıyorum diyelim.
O da politik. Yani sonuçta biz çok konuşmuyoruz.
Yani çok konuşmuyorduk. En azından şimdi değişiyor bir şeyler de konuşmuyorduk yani.
Yani. Şöyle bir şey bir kalıba sokmak için değil de hani şöyle bir şey de diyebiliyor muyuz?
Aslında siyaset okudum ama sonuç ne okuduğunun da bir önemi yok ama yapmak istediğin şey toplumla alakalı bir şeyse ve senin okuduğun bölüm bir şekilde ona hizmet ediyor.
Aynen öyle. Siyasette ona hizmet ediyor mu yani?
Aynen öyle. Evet. Peki.
Şey süreci nasıl yarattın peki?
Çünkü çok zor ya.
Siyaset okuyup burada sanatla ilgili bir şeyler üretmek ve onu devam ettirebilmek.
International ortamlar sayesinde mi, okul çevresi sayesinde mi atıyorum?
Nasıl bağladın?
O durumları nasıl yakaladın?
Bir yerlere mi gittin? Çok mu koşturdun?
Aslında buna biraz daha böyle içsel bir...
şey olarak devam edeceğim.
Sen söyle adını. Şöyle bir cevap vereceğim yani hani içsel bir hani reflection dediğimiz şeyle cevap vermek istiyorum.
Açıkçası bu bahsettiğim restoran projesi vardı ya onun için kültür sanat şeyi başlattım.
Onunla birlikte ben bir network al geliştirmeye başladım.
Sanatçılardan işte grassroots movement dediğimiz işte hareket liderleri ya da parçası olan insanlardan, gönüllülerden, ondan sonra bu sanat organizasyonlarının ne bileyim direktörüdür, programcısıdır vesaire vesaire programımı
genişletirken, büyütürken kendi projelerimi nasıl yapabilirim diye biraz aslında deneme yanılma ve işte fon başvurularıyla vesaire oldu.
Zaten benim kendi ilk ilk sanat projesine başvurmamın sebebi de karşıma bir tane fon çıkmasıydı.
Ve hani ya şöyle bir fikir nasıl olur acaba diye sorup başvurup öyle bodoslama atladım aslında biraz da.
Ya şöyle söyleyeyim.
Bu gerçekten çok zor süreçleri oldu hakikaten ama bu zor sürecin tek sebebi bürokratik şeyler değil de biraz da kendi içimde ya ben bunu yapabilirim ya da ben bunu yapmayı hak ediyorum demekti
aslında. Gerçek zorluğun sebebi oydu.
Çünkü hani film okulunda okumadım.
İşte konservatuvarda okumadım.
Sahne sanatı okumadım.
Ama hani bunu keyfine yapıyordum.
Hani biraz daha ya bu keyfi biraz daha takip etsem nasıl olur deyip.
Bu yolda bir sürü içsel işte şüpheyle yüzleşerek.
Yüzleşerek aslında o zorlukları daha çok deneyimledim.
Bürokrasiden çok. Bir sürü soru geliyor aklıma sanki mutlulukça.
Peki. Nasip.
Türkiye'de olsaydın ve bu kadar imkanın karşısına çıkabileceğine ya da.
Bu kadar değişik şeyler yapabileceğini hayal edebilir miydin?
Düşünüyor muydun? İsterdin belki ama yapabileceğini düşünebiliyor musun yani?
Çok güzel soru. Bilmiyorum.
Yani Türkiye'den taşınan versiyonum kesinlikle hayır derdi.
Ama o zamanki versiyonum da hayatı sadece belli bir kariyerle belli bir şekilde yaşamam gerektiğine inandığı için sadece onaylanmış olan şekilde hayatımı yaşayabilirim ve başka kapıların hepsi bana kapalı diye inandığım için
denemeyebilirdim bile.
Yani burası biraz daha zor yolculuklarla da olsa bir dakika ya deneyebilirim aslında gibi bir kapıyı da açmış oldun.
Aslında yani burası sana şöyle şöyle şeyler yaptın da kimse seni yargılamayacak, sana bir şey olmayacak falan gibi bir örnek veriyor.
Hani bir dünya sunuyor ve sen de aslında deniyorsun.
Gibi. Yani evet gibi.
Çok fazla var tanıdık mesleğini değiştiren, buraya gelip 3 farklı hiç alakası olmayan meslek değiştirmiş, en sonunda daha farklı bir şey yapan, aşçılık yapan.
Yani Türkiye'de bu kadar imkanın olabileceğini ya da hani politika okuduğun mutlaka onunla alakalı bir şey yapacaksın ve o doğrultuda ilerlemen gerekiyor algısını kırabilir miydin yani?
Çok güzel soru bilmiyorum.
Yani kırabilirdim.
Şöyle kırabilirdim. Bunu bir kere yaptıysam başka bir koşulda da yapabilirim.
Çünkü bu benim içimde olan bir şey.
Ama buna nasıl gelirdim onu bilmiyorum.
Ay telefonu çaldı inanır mısınız?
Gerçekten inanılmaz.
Yani buraya nasıl gelirdim onu gerçekten dürüstçe bilmiyorum.
Sadece şunu biliyorum.
İçinde bir şey olduğunda o bir şekilde seni ya ısırıyor.
Seni yatırmalıyor. Yani mutlu değilim ben burada diyorsun.
Doğru olduğuna inandığın yolda mutlu değilim diyorsun.
Ve hani her zaman o his o tırmıklamayı takip etmekle geçiyor.
Muhtemelen Türkiye'de de yapardım da buradaki gibi olur muydu bilmiyorum.
Peki burada fonlara başvurdun diyorsun ya.
Evet. Bu fon olayları nasıl işliyor burada yani?
Hani o düzen nasıl?
Çünkü bir projen vardı ve ona başvurdun.
Ve çok ilginç bir şey ki hani Hollanda ile alakası aslında baktığında olmayan.
Göçmen ya da işte iltica, mültecilerle alakalı bir şey için fon aldım.
Nereden aldın, nasıl aldın, nasıl başvurdun?
Restoranı mı soruyorsun? Mesela.
Restoranı biz fonla almadık.
Restoranı biz crowdfunding ile açtık.
Bütün parayı crowdfunding ile topladık.
Aslında tam olarak Hollanda ile ilgiliydi.
Şöyle ilgiliydi. 2016, 2015 sonu 2016 yılı Hollanda'da bu konu krize dönüşmüş durumdaydı.
Bütün Avrupa'da olduğu gibi.
Ve hani... Bir grup insan biz hani ne yapabiliriz?
Bildiğimiz bilgi birikimi, deneyim işte.
Ya ne yapabiliriz? Ne üretebiliriz birlikte gibi bir yerden çıktı aslında.
Hadi bir şey açalım. Bir fona başvurmayalım aksine.
Crowdfunding deneyelim. Ve bir bildiğin yani iş çıkaralım.
Şirket çıkaralım buradan da.
Gelir kaynağı olsun insanlara diye istedik.
Crowdfunding'i biraz atar mısın?
Yani hani nasıl oldu?
Nasıl para topladınız? Ne yaptınız?
Bu para toplama olayı değil mi?
Aynen. Ben çünkü şundan soruyorum.
Ben biliyorum. Sen biliyorsun.
Evet. Bence sadece çevremizdeki 5-10 kişi biliyor ve geri kalan hiç kimse bilmiyor.
Evet anladım. Çünkü Hollanda'ya taşınmış, göç etmiş insanlar da bilmiyor.
Çünkü mesela Dessering diye bir yer var.
Tamamen crowdfunding ile işliyor.
Hani yemek yiyorsun. Ve istediğin kadar alıyorsun.
Minimum 2 euro. Üstünü istediğin kadar alıyorsun.
Ve istediğin kadar alabiliyorsun.
Ay çok tatlıymış. Hani Amsterdam'da bir yer.
Ve hiç kimsenin haberi yok. Çünkü hani biz göçmenler olarak geldiğimizde zaten şey psikolojisi oluyor sanırım.
Burada ne varsa dünyada lezzetleri oraya ekleyeyim.
Onu yapayım. Hani bu tarz kültürel ya da bu kadar hani hayata dokunabilecek şeylere çok erişmiş ya da ulaşmış ya da bilgi sahibi olan göçmen olduğunu düşünmüyorum.
Anladım. Burada hani biraz o yüzden soruyorum.
Anladım. Ya crowdfunding biraz böyle şöyle açıklayabilirim.
İşte senin bir konseptin, bir projen, bir sürecin sonunda elde edeceğin bir ürünün var.
Ve aslında bunun için bildiğin hani kolektif bir şekilde bunun...
Finansını karşılıyorsun. Bunu nasıl yapıyorsun?
İşte projeyi tanıtıyorsun en başta.
Benim böyle bir fikrim var. İşte şu kadar sürede gerçekleştirmeyi düşünüyorum.
Şu sebepten dolayı yapıyorum.
Desteğinize şu sebepten dolayı ihtiyacım var diyorsun.
Ve ardından farklı miktarlarda bağışla destekte bulunma opsiyonu veriyorsun.
İşte insanlara atıyorum 10 eurodan.
2000 euroya kadar artık ne istersen.
Ve her bir miktarın kendi içinde bir ödülü.
Yani bir teşekkür ödülü oluyor.
İşte ne bileyim mesela projesine göre değişir bu ama işte bir filmde 50 euro veren.
Film posteri alabiliyor.
İşte 100 euro veren filmin sonunda ismi eklenebiliyor.
Teşekkür listesine falan gibi.
Hani o senin projene göre değişiyor.
Bunun için farklı farklı platformlar var.
Bizim yaptığımız platform Ütrehtbaz.
Ütreht'den çıktık biz bu restoranı.
Ütrehtbazlı bir platformdu ve kendi işlerini kuran, işte ticari organizasyonlara rehberlik yapan, kampanyalarını yöneten şeylerden biriydi.
Mesela benim son projelerimden birinin...
Çok az kalan bir miktarını da ben crowdfunding ile yaptım.
Ama o platform mesela sanatçılara yönelikti.
Yani daha sanat projelerine yönelik.
Ve hem sana rehberlik yapıyorlar o platformda.
Hani işte nasıl bir kampanya düzenlemelisin, ne kadar sıklıkla bağış yapan insanlarla iletişime geçmen iyi olur.
Nasıl bir sosyal medya stratejisi izlersen iyi olur.
Ve aynı zamanda da bildiğin projen çok güzel farklı farklı projelerin arasında tanıtılıyor.
Benim yaptığım platformun hani sanat platformunun ismi For The Kunst diye geçiyor.
Çok tatlı insanlar. Gerçekten sanatçıya destek olmak için çok çabalıyorlar ve bazı fonları mesela işte şehir bazlı fonları sanatçıların nerelerde olduğuna dair oranın lokal fonlarıyla da birleştiriyorlar
ve o fonlar hani projeyi beğeniyorsa atıyorum 700 euro, 750 euro katkıda bulunabiliyor mesela.
Yani böyle işliyor. Biraz böyle şey.
kolektif bir şekilde bir şeyi gerçekleştirme felsefesinden çıkıyor.
Ama yorucu açıkçası yani.
Yorucu bir süreçti. Belki benim de eksikliğim olabilir de ben Türkiye'de bu kadar crowdfunding ya da gönüllü işlerinin olduğunu bilmiyorum.
Mesela hani çok belli başlı kurulup ve kuruluşlar dışında yok.
Atıyorum mesela Kızılay. Ya da böyle devletin ya da böyle atıyorum büyük kuruluşların dışında çok bir şey olduğunu bilmiyorum orada gidip gönüllü çalışabileceği.
Ama bu ülkede her şey gönüllülük esasına göre.
Atıyorum bir tiyatro var.
Bir bar var. Bir...
Vakıf olan her yerde gidip gönüllü olarak çalışabiliyorsun.
Biraz da bundan bahseder misin bilgin varsa?
Çünkü şey gibi bir yerde bu crowdfunding yapıyorsun.
Orada bir sürü kişi para topluyor ve kimse bundan para kazanmıyor değil mi?
Yani kendine de bütçe ayırabiliyorsun.
O bütçe tamamen sana kalmış. Evet şey gibi bir yerde unutuyorum.
Bir mutfak kuruyorsun ve mutfakta çalışan kişiler oluyor.
Evet. Crowdfunding'de o kişilere ödeme yapıyorsun.
Ama geri kalan o senin için para toplayan ya da mutfakta çalışan herhangi bir şey.
Atıyorum o gün yardıma gelmiş.
Herhangi bir şey yapmış. Hiç kimseye bir şey ödemene gerek yok.
Ödemiyoruz. Onlar gönüllü olarak gelip orada çalışıyorlar saatlerce.
Anladım demek istedin. O biraz daha organizasyonu ve projenin iskeletine göre değişiyor.
Yani kimisi mesela ben her şeyi ödeyeceğim.
Hani buradan ödemeye başlayacağım ve gelen gelirle ödemeye devam edeceğim olabiliyor.
Kimisi işte şu kadar bütçe toplayabildik.
Gönüllü arıyoruz. Katılmak isteyen var mı?
Arıyoruz diye bakabiliyor. Ve gerçekten evet gönüllülük esaslı çok fazla iş var.
Ama ben mümkün olduğunca bu gönüllülük esaslı işlere şey yapmak istemiyorum.
Bence herkesin yaptığı işin 20 euro da olsa hani 25 euro da olsa bir karşılığı mutlaka almalı diye düşünüyorum.
Ama zaten burada da gönüllülük kontratları var diye biliyorum.
Yanlış hatırlamıyorsam hani çok cüzi bir miktarda olsa bir miktar alıyorsun diye düşünüyorum.
Türkiye'deki... Sistemi ben de bilmiyorum ama bunun sebebi hani 11 yıl önce buraya taşınmış olduğum için.
Gidişat çok değişmiş olabilir.
Benim kendi eksikliğimden yani.
Biz de burada podcast kaydettiğimiz için Minem'i hayrana götüreceğiz.
Türk restoranına. Her şeyin bir karşılığı olarak hayranda bir mercoyla, mercimek çorbasıyla bir şey.
Konya etli ekmek.
Yani inşallah. Çok ayıp.
Peki Minen 11 yıldır buradasın ya.
Evet. 11 yıl çok büyük bir süre.
Buraya alıştın mı sorusuna ne diyorsun?
Evet diyorum.
Yani şöyle evet diyorum.
Yani ben burada kendime göre bir evren kurdum.
Ve hiçbir şekilde hiçbir kalıba uyduramıyorum bunu.
Yani expat deneyimi değil.
Öğrenci deneyiminden çoktan çıktı.
Sadece sanatçı deneyiminden tam olarak giremiyor.
Evet içinde ama tam olarak giremiyor.
Ondan daha fazlası var.
Açıkçası biraz da yani alıştım diyorum.
Ama tabii hani Türkiye'de de özlediğim çok şey var.
Ama burası benim artık ikinci evim.
Peki bunun en büyük nedeni Hollandalı bir eş olabilir mi?
Merak ettiğimden yani zaten makara yapmak için.
Çünkü şey gibi yerden. Şimdiye kadar podcast kaydettiğimiz herkes işte Türk çiftler genelde.
Ya da hani hiç yabancı eşi olan ya da yabancı partneri olan bir iki kişi vardı.
Onların dışında denk gelmedim ve yabancı partner olanların da hiçbiri Hollandalı değildi.
Şimdi Hollandalı partner buradaki kültür ve adaptasyon sürecini bir tık daha rahatlatıyor mu?
Bir anlamda evet. Çünkü hani sadece onunla değil de onunla evreniyle birlikte aslında bir oluyorsun.
Hayatı birlikte geçirmeyi seçtiğin için onun şu ana kadar geliştirmiş olduğu şeylerin de parçası oluyorsun.
Kesinlikle kolaylaştırdı.
Ama zaten ona gelene kadar ben hani okulda da Hollandalı ve hani yaptığım onunla tanışmadan önce yaptığım projede de çok fazla Hollandalı insan olduğu için.
Yani kendi yavaş yavaş Hollanda çevrimi oluşturmaya başlamıştım.
Adaptasyonla ilgili bir sorun yaşamadın aslında.
Zaten çünkü burada yaşamak istiyordun.
Ay olur mu yaşadım.
Yani şöyle yaşadım. Yani ben zaten hayatım boyunca bir ait hissetme vesaire gibi konularda zaten çok bir yere ait hissedebilmiş bir insan değildim.
Ve bu konu üzerine kendimle ilgili çalışana kadar yani hem bambaşka bir ülkedeyim.
Hani çok keyifli geliyor.
Canımın istediğini yapabiliyorum vesaire.
Ama aynı zamanda...
Burası mı gerçekten? Ondan sonra birden dünya güzeli bir insanla, dünya tatlısı bir insanla tanışıyorsun ve okey gerçekten burada bir hayat biriktiriyorum.
Gerçekten böyle bir seçim yaptım gibi bir yere gidiyorsun.
Bunların hepsini anlatsam roman olur ve saadettin.
Ama yaşadım tabii yani yaşadım tabii.
Peki. Şey gibi bir yerde miydin?
Ya zaten ben bir şekilde Türkiye'ye dönerim, dönmek istiyorum falan gibi bir yerde var mıydın ilk geldiğinde?
Yoksa hep ben burada yaşarım diyor muydun zaten?
Yani ben hep dışarıda olacağım onu biliyordum.
Hollanda olmazsa başka bir yer olacak diye biliyordum ama Hollanda'ya kararlıydım yani.
Peki Hollandaça konuşabiliyor musun hiç?
Biraz. Yani hani Türkçe ve İngilizce gibi konuşamıyorum ama derdimi anlatıyorum.
Peki Vincent'in ailesi ne?
Bizde her şey aile çok şey oluyor ya.
Mesela Türk bir kız arkadaş.
Türk bir partner. Koç karı.
Hani ne dediler?
Bir şey dediler mi?
Sen herhangi bir şey hissettin mi hiç?
Hollanda bayrağı astılar falan.
Düğünümüzde Hollanda bayrağı.
Çok kocaman. Valla kanat gerdiler açıkçası.
Yani çok çok. Mutluyum o anlamda.
Her yani ilk onlarla tanıştığımdan şu ana kadar gerçekten benim aile içinde rahat hissetmem için elinden gelen her şeyi yaptılar.
Hem kendisi hem kardeşleri annesi babası ki annesi babası 60 yaşın üzerinde.
Hani İngilizce konuştular sürekli.
Benim de hani ortamda dahil hissetmem için ellerinden gelen en iyi şeyi yaptılar.
O yüzden o anlamda çok çok mutlu hissediyorum yani.
Yürü be çok tatlı ya. Aynen.
Şükür moment. Vincent'in kardeşi yok değil mi?
Var ama partneri var neyse ki canım tatlım.
Arkadaş için mi? Arkadaş.
Bizim Ahmet vardı onun için sordum.
Ahmet. Gelecek onlar da Ağustos'ta.
Evet. Peki. Avrupa'dan bir beklentin var mıydı?
Yani hani bana şunu katsın, bunu versin, şöyle gelsin, şöyle olsun.
Ne anlamda?
Kariyer anlamında mı soruyorsun?
Kariyer anlamında. Ya da atıyorum hani...
Manevi anlamda da olabilir ama kariyer anlamında çok merak ediyorum.
Çünkü temelde buraya geliş hani hep bir kariyer üzerine oluyor ya.
Evet. Ve o kariyer anlamda umduğun ya da beklentin olan şeyi karşılayabildin mi burası?
Kesinlikle karşıladı. Ama şu anlamda karşıladı.
Ben ne istediğimin kararını gerçekten verene kadar sallandım.
Yani şey olarak sallandım.
Hiçbir şeye tam olarak kalpten bağlanamadığım için karşıma imkan çıksa da çıkmasa da Ben onun keyfini %100 çıkarmayı deneyimlemedim.
Ama hani imkan olarak umduğum şeylerin gerçekten karşıma çıktığı bir yer oldu.
Tabii burada mesela birçok insanın deneyimlediği işte dil konuşmadığın için bazı imkanların daha sınırlı olması.
Bunları deneyimledik yani. Bunları çok tekrar tekrar anlatmaya gerek yok.
Ben dediğim gibi hani biraz daha kendime neyi gerçekten nasıl bir sebeple yaşadığımı daha dürüstçe açıklamak istiyorum açıkçası sana.
Ama ben buraya taşındığımda...
Kafamın içinde kariyere dair olması gerektiğine inandığım bir fikirle taşınmıştım.
Burada onun bana ait olmadığını da sahiplendiğim beklentilere ait olduğunu öğrenmemle aslında biraz böyle hani dönüşüm geçirdim diyelim.
Hani bir kimlik ölümü gibi alıştığımız bir şey ama yani defalarca bunu da deneyimlemek.
Ha o değilsem buyum. Ha bir dakika bu da değilim aslında.
Belki de buyum. Hani bu sadece kariyer anlamında değil her anlamda.
Hani bir insan olarak şuyum buyum.
Ha bu ne demek gibi.
Aslında şey gibi geliyordu bana hani belli bir yaşa geldikten sonra aslında öğrenim sürecim bitiyor.
Ya da işte Türkiye'deki alıştığımız toplumsal normlardan ötürü.
Belli bir yaşa geldikten sonra öğrenim sürecim bitiyor.
Artık öğrenmene gerek yok zaten sen olgun bir bireysin ya.
O olgunluğunu artık hani hayatta herkese bir şeyler ben buradayım demen gerekiyor.
İşte çalışıp sadece işte geri kalan toplumsal normlardaki basamakları tamamlaman gerekiyor işte.
İş. Evlilik, çoluk, çocuk, torun, torba onları büyüdüm.
Buraya gelince öğrenim süreci hiç bitmiyor.
Sürekli bir şeyler oluyor ve öğrenime herkes çok açık.
Hollandalıların en çok hoşuma giden kısmı benim o.
60 yaşında gönüllü olarak bir yerde denk geliyorum.
Ben bunu hiç denemedim. Ömrümde denemek istiyorum diyor.
Bu bana o kadar utopik geliyor ki.
Yani aslında o biraz da bireysel olarak bize dayatıldığına inandığımız normlardan çıkıp çıkmamayı seçmekle alakalı.
Yani ben mesela...
Şimdi tam deyişi hatırlayamıyorum ama Ulusbaker'in çok sevdiğim bir özgürleşmeye dair söylediği bir şey vardı.
Hani kuralları yıkıp yani gerçek kuralları yıkmanın aslında kendi kurallarını yazabilme gücün olduğuna inanmak.
Gücün olduğuna uyanmak daha doğrusu.
Yani kendi kurallarını tabii ki bu kurallarla büyüyoruz işte şu yaşta şunu yap artık bu yaşta bunu.
Ama bunu gerçekten devam ettirmek isteyip istemediğimiz bizim yetişkin olarak verdiğimiz bir kararın sonucu.
Ha Türkiye'de bu biraz daha az belirgin oluyor.
Ama hani böyle bir algıyı anlıyorum ben.
Ben de o algıya çok inandım.
Ama aynı zamanda biliyorum ki, örneklerini de biliyorum.
Türkiye'de ya da dünyanın herhangi bir yerinde gerçekten bu hayatın içinde uygulamak istediğin kuralları belirleyebilecek içsel güce hepimiz sahibiz.
Sadece onu gerçekten merak edip bakmak, benim için bu ne demek, bu ne demek diye sorgulamaktan geçiyor.
Evet, cesurca sorgulamak gerekiyor belki de.
Ve dürüstçe. Mina.
Saadettin. Çocuk oyunu çalıştık beraber.
Evet. Hikaye yazdık.
Evet. Oyunlaştırdık. Ve oynadık.
Erdinçciğimizle birlikte. Erdinç.
Erdinç. Türkiye'de yaşıyor ya Erdinç.
Erdinç Deniz'le beraber Türkiye'de yaşıyor.
Erdinç İzmit'te. İzmit'ten gelemiyor buraya.
Gerçi İzmit'te de değil İstanbul'u.
İstanbul'da da değil. Böyle arada kalmış.
Türkiye'de de değil. Hollanda'da da değil.
Bir arada kalmışlık var Erdinç'te.
Erdinç ya canım benim. Özledik seni.
Her neyse. Oyun çalıştık.
Aslında çocuk oyunu yaptık.
Hani bir yerlerde oynadık falan. Baktığında bir nevi bir yerden burada Türkçe tiyatro yaptık.
Ve sonra İngilizce de oynadık. Ve sen şimdi başka bir proje yapıyorsun ya.
Evet. Birazcık projenden bahsedebilir misin?
Çünkü o çok international. Birçok ülkeden, birçok uluslararası milletten insanla çalışıyorsun.
Ve proje çok ilginç. Birazcık ondan bahseder misin?
Yavaş yavaş kapatalım. Tamam.
Ben... Pardon.
Yazdığım başka bir hikaye için Müge Yılmaz isimli muazzam bir sanatçı.
Kendisi Hollanda'da yaşıyor.
Müthiş bir ressam. Lütfen işlerini takip ediniz.
Kendisinin verdiği feminist sci-fi workshop'ına katıldım.
O workshopta canımız biricikimiz Hande Ortaç'ın yazdığı bir kısa hikayeyi okuduk.
Pembe ve Eflatun olan ismim.
Ve ben hikayeden çok etkilendim okur okumaz.
Ve Hande de o oturuma soru cevap için katılmıştı.
Ve ben neyime güveniyorsam herkesin içinde ben bunu film yapabilir miyim diye sordum.
Gerçekten film olması gerektiğine inandığım bir hikayeydi.
Eko feminist bir hikaye.
Yüz yıl sonra Anadolu'nun neye dönüşmüş olabileceğine dair, distopik başlayan ama distopik zamanlar içinde birlikte nasıl umut edebileceğimize dair müthiş bir hikaye.
Ha dedi evet dedi. Ve evet demesiyle ben evet şimdi gerçekten yapmam lazım diye bir panik oldum kısa bir süre açıkçası.
Ama sonra yaklaşık bir haftada falan oturup senaryoyu çıkardım.
O zaman da hani birkaç arkadaşımla yardımıyla birlikte sağ olsunlar.
Ve sonra... Fikrin üzerine çalışırken çalışırken dedim ki ya bunun animasyona dönüşmesi lazım.
Ve Hande'ye şey sordum ya animasyon aslında daha güzel geliyor kulağa gibi.
Ve sonra canım arkadaşımız Dilruba Tayfun'a ulaştım.
Dilruba böyle bir hikayeyle meşgulüm.
Çok elementlerle hani toprakla, toprağa bakış açısıyla, tohuma bakış açısıyla beni çok ilham veren bir hikaye.
Birlikte çalışabilir miyiz diye ve Dilruba'da...
O da ilgisi vardı ama hani beni başka bir arkadaşla yönlendirdi.
Yani ben sanat direktörlüğünü yapsam daha iyi olur.
Yönetmenliğini şu arkadaş yapsa olur diye Fransa'dan Alix Bortoli diye bir arkadaşımızı getirdi.
Alix de Dal Park diye Almanya'dan bir arkadaşını getirdi.
Sürekli birlikte çalıştı. Önce biz filmi Gölge Tiyatrosu'ndan esinlenerek aslında bildiğin bu hani rice paper ne diye geçiyor?
Ay rezalet asimile olmuş.
Şey bu baking paper'lar var ya ne ya o?
Kağıt mı var o ne? Kağıt bilmiyorum ki.
İnce kağıt böyle. Saman kağıdı gibi bir şey.
Neydi o ya? Neyse boş ver.
O kağıttan yapıyorduk.
Sonra Alix çok güzel bir fikirle geldi.
Ve bize dedi ki hani arkadaşlar biz ekofeminist bir hikaye yazmak istiyoruz.
Ama ben binlerce kağıt harcıyorum şu anda sadece test için.
Aslında kum animasyonu yapmamız daha iyi olacak dedi.
Ve onun o fikriyle...
Biz bir kum animatörü arabaya başladık.
Bunların hepsinin ortak paydası şu ana kadar ki Saydem arkadaşların ortak paydası hepsi birbirini eğitim sürecinden tanıyordu ve okullarından Yuji Chu diye bir arkadaşımızı getirdi o da.
Kum animatörü, muazzam bir sanatçı.
Nereden? Çin. Hande'de ses tasarımımız için Beril Sarıaltun diye biricik müzisyenimiz, kendisi harika bir prodüktör, bestekar, müzisyen yani
on elinde. 10 elinde mi?
10 parmağında 10 marifet mi?
10 parmağında 10 marifet muazzam bir sanatçı arkadaşımızı getirdi.
Ve biz bir grup kadın başladık bu hikayeyi yapmaya.
2023 Martı ile başladık.
Daha doğrusu o Martı bu işte testler, stili değiştirme vesaire de dahil.
Ve şu anda filmimiz bitmek üzere.
Ağustos ortası gibi filmi bitirmeyi planlıyoruz.
Her şeyle birlikte harika bir kastımız var.
paylaşmak için çok çok sabırsızlanıyorum.
Ve sonrasında da festivalleri dolaşacağız.
Heyecanlıyız. Gerçekten çok heyecanlıyız.
Güzel ya bence çok tatlı proje.
Çok güzel bir hikaye. Çok teşekkür ederim.
Ağustos'ta insanlar izleyebilirler.
Peki Minem yavaş yavaş sona geliyoruz.
Son olarak söylemek istediğin bir şey olur mu?
Şöyle diyebilirim. Ne diyeceğimi bilemedim gerçekten.
Bir şey söyleyebilirsin.
Göç gerçekten bir anlamda Hani bunu da çok filozoflaştırmak ya da felsefeye bağlamak istemiyorum ama bu gerçekten yaşadığım bir şey.
Görç bir anlamda uzun vadede ölümün bir şekli gibi.
Yani bildiğin bir şeyin tamamen kabuk değiştirdiği.
Artık sana hizmet etmeyen şeylerin kendini çok belli gösterdiği bir şey gibi.
Bir deri değiştirme gibi aslında ölümden ziyade.
Ölü deriyi atıp yeniden doğmak gibi birçok anlamda.
Benim yaşadığım deneyimde çok fazla şeyle yüzleştim.
İyi ki de yüzleştim.
Hani bir anlamda dönüp bakıp hata mıydı ya bu diye sorgulayacağım her şeye de çok mutluyum.
Çünkü onların hepsi şu an burada oturup sana bu sözleri söyleyebilmeme katkısı var.
Galiba bunu söyleyebilirim.
Başka ne diyebilirim? Çok güzel oldu ya.
Göç ölümün bir hali.
Peki son olarak soru.
Bavulunda ne var?
Podcast'in de adı olarak var.
Gelirken bavulunda ne getirdin?
Ya da gelirken ne getiriyorsun Türkiye'den?
Ya da giderken ne götürüyorsun artık?
Mercy çikolata falan.
Yok. Gelirken yani mutlaka annem bir şeyleri tıkıştırıyor ben bavulu kapatmadan hani kuru bakliyat vesaire gibi.
Ama hani giderken ben artık çok belki de biraz Hollandalılaşmanın etkisi herkes ne istiyor bana bir sorun falan gibi.
şey yapıyorum. Gelirken getirmeyi en sevdiğim şeylerden biri.
Sarayla fındık ezmesi abi.
Bayılıyorum ben Sarayla fındık ezmesine.
Benim kardeşim getirdi.
Geçen sene beni ziyarete ağladım ya mutluluktan.
Ama ben böyle çocukken ben şeyi hatırlıyorum.
Bizim bir tane Sarayla dükkanı vardı ve bir musluk vardı ve o musluktan o fındık ezmesi akıyordu.
Ve ben bak suratın kaydı şu anda işte.
Bak köylü dedim. Ben o mutluluğu unutamıyorum yani hani biraz da onun bir parçası olarak çok seviyorum.
Bir kere bir arkadaşıma cezve ağda istedim.
Cezve ağda mı diyeceksin.
Bildiğin böyle ağda özel yapılmış cezveler vardı Türkiye'de bir ara.
Bildiğin bir ateşe koyuyorsun o ısınıyor ve hani ağda yapıyorsun.
Canım arkadaşım, Nadi de güzel dostum.
Bana sordu telefonda kıyamam o da film setindeydi.
Minem burada istediğin bir şey var mı dedi.
Nadi cezve ağda alır mısın dedim.
Gerçekten 3 saniye durdu bir cezve ağda mı falan diye böyle onu istediğimde olmuştu.
Cezve ağda, ağdayı sıcakta ısıtıyorsun.
Aynen. Sonra ağdayı o sıcak vücuduna mı yapıştırıyorsun?
Ağdayı başka nereye yapıştırabilirim Saadettin?
O sıcak sıcak. Yani hani yakacak şekilde değil tabii ki.
Yani o da yılların şeyi olsun, deneyimi olsun.
Doğru sıcaklığı biliyoruz.
Yani bu bıyıkları kaç yıldır alıyoruz biz?
Kendimce bir aydınlanma yaşadım ya.
O kadınlar nasıl sıcak şeyi mi yapıştırıyorlarmış vücuduna dedim.
Abi hiçbir fikrimiz yok. Ama sen de ağda bilmiyor değilsin.
Canım saçmalama. Ağda biliyorum da şey biliyorum.
Hani böyle cırt çekip yapıştırıyorsun ya kağıt.
Aynen. E tamam. Bence Cezve adayı da çok kişi bilmiyor.
Canım arkadaşım çok şok oldu çünkü ben telefonda istediğimde.
Bilmem saçmalama bu ne dedi.
Burada yani indie film çekiyorum sen neyin peşindesin diye.
Uyuşturucunun ilk çıktığı ülkede Türkiye'den ne istersin?
Cezve adası. Bir de Saraylı.
Hayat kurtardı. Hayat kurtardı.
Sonra ama gördüm etos, kratfat falan hep yapıyormuş o ısınan adaları.
Gerek yok artık. Buradan da göçe dair söylemek istediğim bir şey var mı?
Evet arkadaşım var. Ağda satılıyor.
Ağda var. Amsterdam'da bir tek uyuşturucu yok.
Ağda da var. Sıcak ağda.
Biz hep sıcak ağda yaparız.
Peki. Beklemediğimiz bir son oldu değil mi?
Evet. Herkes çok duygusal bitiriyor.
Bir şey diyeceğim. Ağada da çok duygusal düşüyor.
Yanlışlık olmasın. Özlem falan getiriyorum diyenler oldu.
Sen ağada deyince. Özlem mi getiriyorum?
İnsanlar ne kadar güzel cevaplar vermiş.
Ama ben gerçekten. On bir yıldır burada olarak.
Çok güldük. Bugün de çok güldük.
Çok şükür. Güzel anlaştığımızda.
Aynen. Hala kısmetimizin çalınmadığına şükür ediyoruz.
Aynen. Ve bugünkü konu Minem Sezgin Deboer ile çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Eğer Bavulda Ne Var? podcastini beğendiyseniz bizi takip etmeyi unutmayın.
Teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim Saadettin.
Yeni bölümlerde farklı adli hikayelerinde tekrar görüşmek üzere.
Sağlıcakla kalın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
