
Değerlerinin İzinde: Göç, Cesaret ve Yeniden Başlamak
4 Mart 2026 · 57 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Hayatı göçler ve köklü dönüşümlerle şekillenmiş bir kadının hikâyesini dinliyoruz. Değerlerinden ve özellikle bitmeyen öğrenme merakından güç alarak cesur kararlar veren; ailesiyle birlikte yalnızca yeni bir ülkeye değil, aynı zamanda kendisi ve eşi için kariyerlerinde radikal değişimlere adım atan bir yolculuk…
Bu bölümde bir bavula sığan eşyaları değil; taşınan değerleri, birlikte alınan riskleri, kırılma anlarını, yeniden tanımlanan başarı anlayışını ve sıfırdan kurulan bir hayatın birikimini keşfediyoruz.
https://www.instagram.com/eliftutumtuncer?igsh=MXVrZm5xdXVnbHFrZQ==
Transkript
Selam. Burası Bavulda Ne Var? Podcast kanalı.
Bugün Kumpanya Stüdyolarındayız ve bugünkü misafirimiz Elif Tutum Tuncer.
Selam. Hoş geldin Elif. Nasılsın?
Selam. Ne kadar uzun geliyor soyadım değil mi?
İki tane. İkisi de senin soyadın mı?
Tutum benim soyadım.
Tuncer de eşimin soyadın.
Mutlu musun iki soyadından? Vallahi alıştım artık.
Yani 12 yıldır taşıyorum bu halini.
Alıştım. Biraz böyle tu tu tu gibi devam eden bir hali var ama.
Ama şey böyle bir kafiyesi var, bir uyumu var.
Var var. Şey böyle hani nasıl söyleyeyim.
Böyle bir şey yapsan Elif Tutum Tuncer yazarsın ve hani o markalaşır gibi bir havası var isminin.
Evet biraz oldu galiba o.
Biraz oldu. Ve benim aklımda öyle var mesela.
Ya da herhalde Instagram'da öyle gördüğümden dolayı öyle kalabilir.
Olabilir, olabilir. Bize biraz kendinden bahseder misin?
Ne zaman göç ettin? Neler yapıyorsun?
Nereden göç ettin?
Gibi şeyler. Yedi sene olmuş göç edeli.
İstanbul'dan geldik biz.
İstanbul'da yaşıyorduk.
Ama aslım İstanbul değil.
Kökenim Artvin, Karadeniz.
41 yaşındayım ben. Sonra Bursa'da büyüdüm.
İlkokul çağlarında Bursa'ya yerleştik.
Artvin ile Bursa arasında simbiyotik bir ilişki var bilmeyenler için.
Artvin'den çok Artvinli Bursa'da yaşıyor.
Dolayısıyla ben küçük yaşlarda itibaren biliyordum ki biz Bursa'da yaşayacağız.
Sonra Bursa'da büyüdüm. Üniversite için İstanbul'a gittim ve İstanbul'da hayatımın en uzun dönemini evet İstanbul'da yaşadım.
Daha çok kendimi İstanbul'da hissediyordum.
Türkiye'de yaşarken. Şimdi nereli hissediyorum konusuna vereceğim çok bir cevap yok.
Dünyalıyım galiba. Biraz öyle bir yere doğru evrildi.
Şey çok güzel bir tamamıyla bir göç hikayesi gibi oldu bugün.
Artvinli Bursa'da yaşamış.
İstanbul'u gecetmiş. Oradan Amsterdam'a gelmiş.
Artvinli Gürcü müsün? Değilim.
Ama akrabalardan Gürcüce az da olsa konuşanlar vardı.
Kesin bir akrabalık ilişkileri bence olmuştur.
Çok zor yani o topraklarda zaten hani herkes birbirinden bir kız bir oğlan almıştır diye düşünüyorum.
Bizimkiler de anne tarafı da oradan göç etmişler.
Gürcü bizimkiler. O yüzden Artvin İzmit'te yaşıyorlar.
Bursa'nın böyle İznik köyü bu hatta Bursa'dan.
Belki de aynı dönemlerde göç etmişlerdir.
Bilerek de seçmişlerdir. Çünkü doğaları birbirine benziyor.
Çok benzer. Ve hep dağlık yerlere yerleşmişler.
Böyle hiç kimsenin olmadığı yerlere.
Evet. Severiz. Artvin'de düz yer yok çünkü.
Peki İstanbul'da ne okumaya gittin?
İstanbul'da üniversite için gittim.
Üniversite tercihim enteresan benim.
Çok kafamda şey değişti dönüştü.
Bir dönem hukuk istedim. Bir dönem diplomat olmayı istedim falan filan.
Sonra eskiden gazetelerin hürriyeti.
Bir zamanlar iyi bir gazeteydi okurduk falan.
Eki olurdu. İnsan kaynakları eki.
Ve ben o vakit merak ederdim.
Hiç dünyası merak ediyordum.
16-17 yaşında bir çocuk olarak ne oluyormuş ne bitiyormuş falan filan.
O zaman aslında ben iş dünyasına da meraklıyım.
Kendimi iş kadın olarak görebiliyorum falan gibi hayaller kurmaya başladım.
Ablam işletme okuyordu.
Onun bir pazarlama dersine girdim üniversitede.
Amfi ortamı falan beni çok etkiledi.
Ders de etkiledi. Ha dedim çok güzelmiş ben bu alanı da düşüneyim ve öyle işletme yazdım.
Bilgide işletme okudum burslu.
Üniversiteydi o zaman çok. Araştırarak sevdim.
Ben araştırmacı bir çocuktum. Hala da öyleyim galiba biraz.
Akademisyenleri araştırdım. Okulun programlarını araştırdım.
Yani okumak dışında burası bana ne sunacak diploma dışında diye araştırdığımı.
O zaman aldığım yanıtların devlet üniversitelerinden daha iyi olduğunu hatırlıyorum.
Bir vakıf üniversitesinde. Ve bilgiyi öyle seçmiştim.
Çok şanslı da bir dönemdeydim.
Çok iyi hocalarım vardı. Okumaya başladım.
Başlar başlamaz da çalışmaya başladım.
Çünkü öyle bir hevesim vardı benim.
Kimse bana demedi ki Elif ömrün boyunca çalışacaksın acele etme çocuğum.
Bir an önce iş hayatına girmek istiyordum.
Her stajı ilanına başvuruyorum.
Birinci sınıf öğrencisiyim ve tabii ki deli gibi red alıyorum.
Kim ne yapsın seni birinci sınıfta hiçbir şey bilmiyorsun daha.
Teoriyi bile bilmiyorsun. Red alıyorum üzülüyorum falan ama devam ediyorum.
O zamanlar Avaya diye bir şirket hala var mı Türkiye'de?
Yok Türk Telekom oldu. İşte yaşlar ortaya çıkıyor.
AVEA o zaman iki ayrı şirket.
Arye ve Aysel diye iki ayrı telekomünikasyon şirketi var.
Bunlar evlendiler. AVEA diye bir şirket kurdular.
Şirket büyüyor. Müşteri ilişkilerine part time temsilciler arıyor.
Çağrı merkezine yani. Ha dedim tamam.
Yani part time bu harika.
Okulla birlikte de yapabilirim.
Ben buradan yürürüm pazarlama departmanına doğru.
Kendimce kariyer haritası çizdim.
Yaş 18 hayallere bakın.
Girdim. Çağrı Merkezi'nin en küçüğü benim.
18 yaşındayım. Herkes üniversite öğrencisi ama en küçük benim.
Müthiş keyifli ortam. Çünkü herkes kampüs gibi yani.
Farklı farklı İstanbul'un üniversitelerinden gelen gençler.
Herkes cep harçları çıkarmaya çalışıyor.
Stresli de bir iş. Çünkü işte o zaman şirket yeni kurulmuş.
Çok teknik sorunları var. İnsanlar bir saat hatta bekliyorlar.
Düşünebiliyor musunuz? Bir saat Çağrı Merkezi'ni arayıp hatta beklediğinizde ne kadar sinirlenirsiniz?
Ben iyi akşamlar. Beni Elif size nasıl yardımcı olabilirim dediğimde hattın karşısında çok gergin.
İnsanlar oluyordu. Çok şey öğrendiğim bir iştir.
İnsan ilişkilerine dair, becerilere dair, stres yönetimine dair.
Çok şey öğrendim, cebime koydum.
Sonra da dedim ki tamam hani öğrendik okey para da kazandık.
Ama yani tamam ben artık kariyerimde bir sonraki aşamaya geçmeye hazırım.
Beni staja almamışlardı.
Çağrı merkezinden staja almıyoruz dediler pazarlamaya.
Öyle mi dedim o zaman ben de ayrılıyorum.
Böylelikle o kariyeri orada sonlandırdım.
Peki dedim ne yapacağım ben?
Tekrar staj arıyorum. Artık üniversite ikinci sınıf öğrencisiyim.
Aldığımız bir ders vardı ördüsel davranış diye.
O ders beni çok etkiledi.
Dedim bu işi kimler yapıyor bir şirkette?
İnsan kaynakları yapıyor. O zaman aslında burası da benim için enteresan olabilir falan.
Staj araştırmaya başladım. Bir ilaç şirketinde staj yaptım.
Oradan işte stajım bitti.
İkinci... Stajıma gittim.
Bankacılıkta. Orada bir insan kaynakları stajı yaptım falan.
Mesaili bu arada. Fazla mesaili staj yapıyorum.
Herhalde sen artık bu işi hiç istemiyorsun diyorlar bana.
Ben de tam tersi daha çok istiyorum diyorum falan.
Çünkü öğreniyorum. Yeni bir şeyler kazanıyorum falan.
İyice kurumsal sistemin içindeyim yani.
Ve artık insan kaynakları yapmak istediğimden de eminim falan.
Ve üniversite bitti. Üniversite biter bitmez yine kurumsalda işte bir özel şirkette yönetici adayı programıyla insan kaynaklarına girdim.
Giriş o giriş kesintisiz kurumsalda 20 yıla yakın çalıştım işte.
Of şey gibi hissettim.
Tırnaklarla kazımanın manyaklaşmış hali gibi hissettim yanlış anlamazsan.
O çok güzel bir sürü yerde staj yapmışsın.
Bu çok iyi oldu bana.
Çünkü ben de küçük yaştan beri birçok yerde çalıştım.
Bunları söyleyince inanmıyorlar insanlar.
Ve bir başkasından duymak da çok iyi geliyor.
Peki staj... Lara gidiyorsun okurken ya nasıl yürütebiliyordun aynı anda okulda?
Bir kısmı yaz dönemi stajlarıydı.
Uzun dönem olan stajlarda da feragat ederek yani şeyi çok dengelemeye çalışıyordum.
Hangi derslerde devamsızlığa okey hani yapabilirim falan filan gibi sürekli bir denge.
İşte bazılarında hocadan ek ödev alıyorsun vesaire yapıyorsun.
İyi arkadaşlık ilişkilerin olması lazım çünkü not topluyorsun gidemediğin dersler için falan filan.
Sürekli bir plan program hali vardı onu hatırlıyorum.
Yani aslında planlamayı hayatta yetkinlik olarak o yüzden erken yaşta kazandım.
Zorlandığım yerler oldu mu?
Oldu mesela bir hocayla çakıştık falan filan.
Bir ders yüzünden bir dönem uzadı okulum.
Bir de bursluyum falan nasıl stresliyim.
Zona olmuştum stresten.
O yaşta hiç unutmuyorum.
O zaman tabii zona olduğumu bilmiyorum.
Gözümün üstünde kocaman böyle bir şey var falan.
Kızılay'a gittim. İşte çok ağrım var falan.
Doktor bana baktı böyle.
Evladım dedi. Millet dedi evlat kaybeder.
Öyle bu hastalığa sahip olur.
Sen ne yaşadın bu yaşta?
Neye üzüldün? Ya benim de işte bir yaştan şey oldu falan.
Küçük yaşta gereksiz büyük stresler ama hepsinin öğrettiği bir şey var işte bugüne dair.
Peki 20 yıldır...
Kurumsalda çalışmak nasıl bir duygu?
Hiç öyle şey gibi de görünmüyorsun ya.
Kurumsalda çalıştığın için pişman gibi de görünmüyorsun.
Değilim çünkü çok şey öğrendim.
Yani kurumsalın biliyorum hani komediye konu olan çok tarafı var.
Gereksiz, dramatik çok boyutu var.
Ve bununla beraber çok şey de öğrenebileceğiniz de bir yer.
Yani ben özel sektörün varlığının...
İyi bir şey olduğuna inanan ve olması gerektiğine inanan bir taraftayım hayattaki duruşum itibariyle.
Ekonomi açısından ve toplumun genel dengesi açısından baktığımda.
Ama tabii işler sistemler kurulması lazım.
Yani insana odağını alan, hayatta yarattığı etkiye sahip çıkan kurumlardan bahsediyorum.
Böyle kurumlarla çalıştığınızda, böyle şirketlerle çalıştığınızda çalışmak da keyifli.
Ya da onun arayışında olduğunuzda.
Bir de müthiş bir güç var ellerinde.
O gücü pozitif bir yere doğru çevirebilirsen ne mutlu sana.
Yani ben biraz hep onun arayışındaydım.
Gittiğim yerde burada neye dokunabiliriz?
Neyi farklaştırabiliriz?
Arayışındaydım. O arayışı yapmama uzunca bir müddet de o kurumsal sistem izin verdi.
Çok güzelmiş ya.
Peki göçe geri döneyim.
20 yıldır kurumsalda çalışıyorsun.
Sanırım bunun 13 yılı Türkiye'de 7 yılı burada gibi mi?
Aşağı yukarı. 13 yıl Türkiye'de...
Çeşitli yerlerde mi çalıştın?
Evet hep yani ortalama 2-3 yılda bir iş değiştirdim ben.
En uzun çalıştığım şirketim sanıyorum 7 yıl falan.
Onun dışında hep iş değiştirdim.
Hep bir merak ve öğrenme arzusuyla.
Ya bir dakika bu işi öğrendim yaptım ben tamam.
Şimdi başka ne yapabilirim dediğimde eğer o şirkette bir öğrenme fırsatı göremediysem başka bir şirkete geçtim.
Hiç korkmadın mı ya ne kadar şey?
Yani herhalde merak o kadar şey ki.
Güçlü bir duygu ki benim sistemimde değer olarak da önemli bir değer yani hani öğrenme merakı.
Diğerlerinin önüne geçti korkunun önüne geçti yani.
Bir de insan ikinciyi yaptıktan sonra bence daha da bir özgüvenle kendi geliyor.
Yani bir şirketten diğerine geçiyorsun ve orada yapabildiğini görüyorsun.
E tamam başka bir yerde de yaparım.
Yani günün sonunda öğrenen benim, yapan benim.
İş bana düşüyor dolayısıyla da yine yaparım diyorum.
Peki şey gibi bir yerden mi?
İşlerden ayrılıyordun mesela bu kişisel merak ettiğim bir şey.
İş buluyordun ve sonra işi bırakıyor muydun yoksa işi bırakıp da mı iş buluyordun?
Yok iş bulup ayrılıyordum. Öyle bir arka tarafta güveneceğim bir ekonomik güvencem yok.
Genç bir kadın olarak İstanbul'da yalnız yaşıyorum yani.
Hani günün sonunda kiramı ödemek zorundayım vesaire vesaire gibi de ekonomik dertler.
Bugünkü gençlerle kıyasla yine hayatımız bence daha kolaydı.
Bugünün Türkiye'siyle kıyasladığımda ama yine de bir ekonomik derdim var.
Öyle bir lüksüm yoktu yani. Ama şey çok...
iyi hissettirdi duyunca. Yani aslında göç çok zor bir şey.
Yani benim açımdan.
Göç etmek çok cesurca bir şey olsa gerek.
Ve bu kadar göç etmiş ve bu kadar iş değiştirmiş birine karşılaşınca da evet yani aslında bazı şeyler birbiriyle örtüşüyormuş gibi hissettim.
Olabilir. Çünkü baktığında dört göç var background'da ve bir sürü iş değişikliği var ve aslında konfor alanından Çıkmaya çok da elverişli biriymişsin yani.
Hayat da onu getirdi fırsatlar olarak.
Ben de herhalde o fırsatları kovaladım gibi bir şey var.
Doğru söylüyorsun. Şimdi ilk Artvin'den Bursa'ya taşındığım zamanları hatırlıyorum mesela.
Geçmişte geri gidiyorum.
Korkmamıştım, heyecanlanmıştım.
Duygu olarak heyecan vardı.
Burada yeni neler var diye bakmıştım.
Kaybettiklerime tabii ki üzüldüğüm zamanlar olmuştur.
Atıyorum Artvin'de sokakta daha rahat oynuyordum.
Bursa'da artık büyükşehir sokağa çıkma falan kalmadı gibi şeyler oldu ama yerine gelen de o kadar fazla şey oldu ki tiyatro oldu mesela.
Sinema oldu mesela. Artvin'de sadece Artvin'le arkadaşlarımız vardı.
Bursa'ya bir geldim Türkiye'nin her yerinden insanla tanışmaya başladım falan.
Yani hayatımdaki çeşitlilik o kadar arttı ki o yenilik beni teşvik etti yani o sistemin içinde kalmaya ve daha fazlasını istemeye.
Güzel ya. Pozitif bir şeyle doldum bir anda.
Peki 7 yıl önce buraya göç etmeye nasıl karar verdin?
Tek mi geldin? Nasıl göç ettin?
Yani neydi seni buradaki göç etten sonuç itibariyle?
Merak duygusu mu yoksa başka gelişen bir şeyden mi?
Enteresan bir hikayemiz var orada eşimle.
Biz sevgiliyken ilk seyahatlerimizden birini yurt dışına yaptığımız ilk seyahatlerden birini Hollanda'ya yapmıştık.
Beatrix Park'taydı yanlış hatırlamıyorsam.
Amsterdam'da şöyle bir... Geziyoruz falan filan.
Etrafa şöyle bir baktığımızı ya burada yaşasak ne güzel olurdu dediğimizi hatırlıyorum.
Şimdi bunu söylediğimiz tarih 2013.
Ama şöyle bir yerden söylüyorduk.
Yani hani hayal bu olmaz.
Çünkü o zaman bizim yurt dışında yaşayan bütün arkadaşlarımız üniversite sonrası yurt dışına yerleşmiş.
Master ile beraber ve burada kalmış arkadaşlarımız da.
O yüzden biz hani artık Türkiye'de kaldık.
Kurulu düzenimiz var ve Türkiye'deyiz.
Gibi bir yerden. Baktığım için o biraz hayal gibiydi.
Sonra zamanı ileri sarıyoruz, geliyoruz 2019 senesine.
O dönem bana iki teklif geldi mevcuttaki şirketimden.
Terfi potansiyeli olan biri işte Dubai'ye gidebileceğim bir fırsat, biri de Hollanda'ya gelebileceğim bir fırsat.
Hollanda'yı önceliklendirdik.
Bizim yaşam stilimize vesaireye daha uygun olduğu için ama o...
Mekan tercihinden önce vermemiz gereken bir kere Türkiye'yi bırakacak mıyız?
Yani göç edecek miyiz?
Kararı var. O da...
Belki paylaşması önemli diye düşünüyorum.
Çünkü biz evliydik ve işte o zaman dört yaşında bir kızımız vardı.
Dolayısıyla bu benim sadece biri olarak verdiğim bir karar değil.
Aynı zamanda aile kararı olması gereken de bir şey.
Bir de çift kariyerli bir aile.
Yani benim iyi bir kariyerim var ve ilerliyor ama paralelinde eşimin de iyi bir kariyeri var ve ilerliyor.
Çift kariyerli ailelerde bu ayrı bir konu yani.
Benim için bir avantaj yapacağız, bir adım atacağız.
Peki sana ne olacak? Onu da düşünmemiz gerekiyor.
Oturduk. Eşimle karşılıklı artıları eksileri masaya koyduk.
Eşim de dedi ki yani ben bu riski almaya hazırım.
Ben de kariyerimde belki başka bir şey yaparım.
O da bankacılık alanında çalışıyordu uzun yıllardır.
Biraz da artık sıkılmaya başlamıştı bankacılıktan falan filan.
Acaba farklı bir şeyler mi yaparım gibi.
O risk alan tarafa geçti.
Ben de belki risk alıyorum ama ona göre daha az bir risk alıyorum.
Aynı şirketin içerisinde sadece pozisyonumun değiştiği falan filan bir yere doğru geçiyorum.
Bunu hani kariyerimiz içinden oturduk konuştuk.
Başka konuştuğumuz konu ise ailemizin geleceğiydi yani.
Peki biz Türkiye'de mi çocuğumuzu büyütmek istiyoruz yoksa hani...
Hollanda'da mı çocuğumuzu büyütmek istiyoruz?
O da verdiğimiz önemli ikinci karar.
Şöyle geldik Hollanda noktasına.
Biz Türkiye'de ki bugün o daha da derinleşti o uçurum diyeyim ama kendi değerlerimizle ülkenin değerleri arasında ciddi bir uçurum hissetmeye başlamıştık.
Bunu biz 2019'da hissediyorduk.
Bir süredir hissediyorduk ve bugün daha da derin o uçurum.
Ve kapanmayacağına dair de bir ne yazık ki pesimist diyelim.
bir görüşümüz vardı.
Hal öyle olunca yani çocuğumuzu nasıl bir ortamda büyütmek istiyoruz?
Bu değil. Bu kadar uçurumun olduğu bir yerde, bu kadar ikilemin olduğu bir yerde niye anlatacağız?
Neyi öğreteceğiz çocuğumuza?
Ve o nasıl sağlıklı bir birey olarak yetişebilecek?
Endişelerimiz vardı. Dışarıdan bakıldığında mükemmel bir Instagram hayatı.
Yani iki kariyerli çift.
Bakıcımız var, her türlü yardımımız var, ekonomik olarak iyi durumdayız, iyi bir yerde yaşıyoruz, iyi bir sitede yaşıyoruz vs.
imkanlar her şey harika dışarıdan bakıldığında.
Yani niye huzurumu bozayım, niye konforumu bozayım diye birçok insan düşünebilir ama içeriden aslında kaygılandığımız, geleceğe dair bizi kaygılandıran da çok şey vardı.
Dolayısıyla da bir tarafta kariyerimiz için bir risk alma cesareti ama bir tarafta da ailenin geleceği için bir şey yapma mecburiyeti hissetme.
hali vardı diyebilirim.
Bu ikisiyle beraber göç etmeye karar verdik.
Sorularımın devamında da o vardı.
Yani çocuk çok büyük bir etken oluyor sanırım.
Hani senin iş kariyerinin en dışında bir birey yetiştirme içgüdüsü varsa ve burası çok iyi bir seçenekmiş gibi hep duydum yani.
Evet yani Hollanda'nın çocuk dostu bir ülke olması, bütün o endekslerde yukarıda olması şans eseri bir şey değil.
Bilinçli tercihler, politikalar sonuçta tabii ki yapılıyor.
Çocuk burada önemli. Bir biri olarak görülmesi çocuğun ve onun yetişecek bir potansiyel olarak, değer olarak görülmesi toplumda ve sistemde çok öne çıkarıyor.
Bir de bir kız çocuğu.
Onun da ekstra altını çiziyorum.
Yani haklar ve...
Size verilen imkanlar anlamında baktığınızda da burayı daha avantajlı görüyorum.
Mükemmel bir yerde görmüyorum.
Hala toplumsal cinsiyet eşitsizliğinde Hollanda'da sınıfta kalan ülkelerden bir tanesi.
Ama Türkiye ile kıyasladığımızda daha avantajlı olduğu senaryolarda mevcut.
En azından çocuklar için yani diyebiliriz bence de.
Peki Türkiye'de ne iş yapıyordun da o iş seni buraya ya da Dubai arasında seçenek olarak bıraktı?
İnsan kaynaklarında çalışıyordum.
Ben benim özellikle uzmanlaştığım alan organizasyonel kültür yetenek gelişimi tarafı.
Yani bir şirketin içinde bulunduğu kültür ve davranışlar nasıl etkilenir?
Onu nasıl şirketin satirisiyle uyumlu hale getirirsin?
Bir de insana nasıl yatırım yaparsın?
Özellikle de hani şirketi sırtlayıp ileriye taşıyabilecek yeteneklere nasıl yatırım yaparsın?
Bu benim konumdu. O pozisyonuna geldim.
Bunu global bir sorumlulukla yaptım.
Yani benim günüm sabah Asya ile başlıyordu, akşam Amerika ile bitiyordu.
Öyle düşün yani global pozisyonda.
Paydaşlarım anlamında söylüyorum.
Sonra şirketin stratejisine daha yakın bir pozisyonda çalışmaya başladıkça açık fırsatları görmeye başlıyorsunuz.
Yani neyi daha farklı yapabilir şirket?
Yukarıda büyük resimden görebildiğiniz için onları görüyorsunuz.
O zaman fark ettiğim alanlardan biri bizim şirketin...
Kendi büyüklüğü ve etki alanına göre sınıfta kaldığı yer çeşitli kapsayıcılık alanıydı.
Yani burada güçlü bir stratejisi yok, uygulaması yok.
Dolayısıyla buranın iyileşmesi lazım deyip yönetimi ikna ettim.
Onun stratejisinin geliştirmesini ikna ettiğim bir dönem oldu.
Bunu yapınca da bana dediler ki sen bunun bu kadarını hazırladın.
O zaman bu rolü de sen gel yap.
Ve işte o pozisyonun ilk defa şirketteki bir temsilcisi oldu.
O da ben oldum gibi. O iş benim dünyamı 180 derece değiştirdi.
Şirkette tek bir fonksiyondan sorumlu olan, işte İK dediğiniz tek bir yere bakar, daha dikeydedir.
Bir anda tüm şirketin departmanlarıyla çalışan, dolayısıyla da tüm organizasyonu hem içerideki paydaşları hem dışarıdaki paydaşları etkileyen, uygulamalara yön veren bir hale gelmeye başladım.
Sanıyorum hayatım boyunca kendimi en çok adayarak yaptığım iştir.
Ben bütün işlerimi sevdim çalışmaya başladığımdan beri.
Hep bir şekilde bir etki yaratmaya çalıştım ama bu işteki etkinin doyumu, Tarifsiz.
Ne kadar yapsam yetmeyecek.
Sabah akşam çalışabilirim.
Hiç önemli değil yani. Zaman mevsimini kaybettiğim bir yerdeyim.
Orada anladım ki bir dakika burada başka bir şey var.
Yani bu herhangi bir iş gibi değil benim için.
Yani burada şey bitmiyor.
Şirketin bana tanımladığı performans göstergeleri tanımlamıyor benim işimi artık.
Ben kendime başka bir şey koyuyorum orada hedef olarak.
Başka bir şey yaratmak istiyorum.
Sonra onun ikilemi başladı.
Bunu bir şirketin çatısı altında ne kadar yapabiliyorum ve ben aslında neleri yapmak istiyorum gibi.
Bu sefer içimde o mücadele başladı ve kurumsal kariyere veda o mücadelenin sonucundadır.
Yani evet kurumsal sistem bana çok hizmet etti, beni büyüttü, geliştirdi.
Bugün sahip olduğum donanımına sahip olmamı sağladı.
Bununla beraber ben artık kendi kanatlarımla uçmaya da hazırım hissiyatını bu rol bana getirdi.
Çünkü daha fazlasını yapmak istiyorum.
Yani sadece yönetim kurulunun bana koyduğu hedefleri değil, dünyada benim kendime koyduğum hedeflere dair bir şey yapmak istiyorum.
Böyle bir kırılım noktası. Peki hangi şirketti bu?
Signify. Signify Philips Lighting.
Philips'in aydınlatma şirketi.
Philips'ten ayrılıp stand-alone bir şirket haline geldi.
2016 olması lazım.
Hollanda'nın büyük şirketlerinden bir tanesi.
Tam tanımı neydi yani? Tam ne yapıyordun?
İnsanlarla spesifik olarak neylerine dokunuyordun?
Ne iş yapıyordun? Aslında bir yerde kendince bir departman bulup, keşfedip, departman kurdurup departmanın başına geçmişsin gibi bir şey.
Ben anladım, yanlış anlamadım. Aynen öyle.
Ne yapıyorduk? Birkaç örnek vereyim çünkü geniş bir portföy burası.
Örneğin insan kaynaklarıyla çalıştığım yer neresi?
Dönüyorum, şirketin mevcuttaki iş gücü yapısına bakıyorum.
Bu iş gücü ne kadar çeşitli?
Ve toplum ne kadar çeşitli ve biz ne kadar toplumu yansıtabiliyoruz?
Buna işte kadın erkek dengesi olarak bak, jenerasyonlar dengesi olarak bak, etnik çeşitlik olarak bak.
Bakabileceğin, ölçümleyebileceğin oranda tabii her çeşitliği ölçümleyemiyorsun.
Çünkü raporlayamıyorsun vesaire ama orada çeşitlikte bir kere neredeyiz?
Ne kadar gerideyiz?
Bir şeyi yansıtmakta.
Signify adına konuşacak olursam özellikle kadının iş gücündeki temsili anlamında önemli bir açıklığı vardı.
Gibi insan kaynakları ile bunu çalışıyorduk.
Dönüyorum satın alma ve tedarik zinciri ile başka bir başlık çalışıyorum.
Orada ne çalışıyorum? Biz global bir şirket olarak önemli bir satın alma gücümüz var.
Dolayısıyla da birçok tedarikçi ile çalışıyoruz.
Onlar üzerinde de bir etkimiz var.
Bir kere tedarikçilerimiz çalışanların insan hakların konusunda nasıllar?
Onların haklarına saygı duyuyorlar mı?
Living wage dediğimiz...
Sadece asgari ücret değil de aslında yaşam maliyetini karşılayacak ücretler ödeme ve onları temel insan haklarına saygılı bir şekilde çalıştırma konusunda nasıllar.
Onun politikalarının, prosedürlerinin geliştirilmesi konusunda işte onlarla çalışıyordum.
Pazarlamayla, biz bir pazarlama iletişimi yapıyoruz ama bunu nasıl daha kapsayıcı bir dille yapabiliriz?
Kullandığımız görsellerde neyi tarifliyoruz?
Kime hangi rolleri biçiyoruz?
Bunu nasıl daha kapsayıcı bir şekilde yapabiliriz?
Şirketin bir kampanyası var, kullandığı bir ton var.
O tonda nasıl özellikle sosyal sürdürülebilirliği dikkate alır, toplumun farklı ihtiyaçlarını, kesimlerin ihtiyaçlarını dikkate alır, bir şey yapabiliriz ona bakıyoruz.
Gibi gibi her departmanda farklı bir kesişim kümesinin olduğu, günün sonunda iç ve dış paydaşın sosyal etkisine hizmet eden bir iş yapıyorum.
Çeşitli kapsayıcılık deyince aklınıza bu gelsin.
Şey, hayalindeki mesleği yapıyorsun.
Diyebilir miyiz yani hani şey diyordun ya hani devletle ilgili bir şey yapmak istiyorum demiştin ilk podcast'ın başında.
Aslında baktığında bir devletin yapması gereken birçok şeyi yapıyorsun.
Devlet yöneticilerinin. Özel sektörle yapıyorsun bunu.
Şimdi önemli olan tarafı o işte.
Yani o yüzden belki o rolde kendimi çok ait hissettim.
Özel sektörün gücünü bu kadar net bir şekilde sosyal etkiye çevirebildiğin az rol vardır.
O rollerden bir tanesi.
Yani arka tarafta bir gemi var ve o gemi doğru yöre gidebilir burada verdiğin stratejiyle.
İlk başta konuşmamızın başında itiraf edeyim.
Aslında baktığında bir kapitalizm var ve kapitalizmle çok iyi anlaşan bir Elif vardı.
Şu an şöyle dönüştü benim için.
Kapitalizmi aslında çok ilginç bir insan haklarına dönüştürmüş ve bunu böyle kullanan birine geldi hikaye benim için şu an.
Bunun bir adı var paydaş kapitalizmi.
Şimdi bildiğimiz anlamıyla yıkıcı kapitalizm hissedara çalışır.
Tek hedefi vardır hissedara mutlu etmek.
Yani o PNL denen kar zarar tablosunda karı yazıp hissedara mutlu etmektir.
Paydaş kapitalizminde ise tek derdim, tek paydaşım olan hissederler değil benim bir sürü paydaşım var.
çalışanlarım var, müşterilerim var, tedarikçilerim var, içinde bulunduğum toplum var.
Ben o toplumdan bir şeyler alıyorum da burada bir ürün ya da hizmet geliştirebiliyorum.
Dolayısıyla da o topluma bir şey vermem lazım gibi.
O bütün paydaşları dikkate alarak ürün ve hizmet geliştirirsem eğer, ben işte o zaman sürdürülebilir bir ekosistem yaratırım.
Ben bunu savunuyorum. Çok güzelmiş ya.
Bunu savunan milyonlarca insan var merak etme yalnız değilim.
Ben hiç bilmediğim için beyaz yaka ya da ne yapıyorlar böyle sadece ofiste bilgisayarlarla çalışıyorlar gibi bir hayalim var.
Çok bilmediğim için yani.
Ama çok güzelmiş ya çok havalı.
Var. Yani Hollanda'da sürdürülebilirlik kelimesini çok duymuşsundur bir yerlerde.
Çok duymuştum evet. Ya da konsept olarak çok duymuşsundur.
İşte sürdürülebilirliğin özü budur.
Yani sürdürülebilirlik teorisinin özü sen...
Bir şirket ortaya yarattığında, bir değer önermesi ortaya yarattığında sadece bir grup insanı mutlu ederek bunu sürdüremezsin der.
Bütün o ekosistemdeki paydaşları düşüneceksin, ihtiyaçlarını düşüneceksin der.
Aslında benim en çok merak ettiğim şeylerden biri de oydu.
Yani benim aslında birazcık seninle ilgili bakıp araştırdığımda da çok anlamadım.
Gördüğüm şey kadınlarla çok çalışıyor olman ve çok kapsayıcı içeriklerine denk geldim, gördüm.
Hatta birçok kişiye ben seni belki de gösterdim.
Tam anlamadan. Kız arkadaşıma çok gösterdim.
Bak işte böyle biri var hani kadınlarla çalışıyor.
Çünkü o da şu anki çalıştığı işinden, o da işte psikoloji mezunu koçtan.
İşte burada yüksek lisans yapmış falan.
Hadi bak o bir şeyler yapıyor ama ne yapıyor bilmiyorum.
Çünkü senin yaptığın şeylere benzer bir şeyler yapmak istiyor.
Belki de bunun tanımını ya da gerçekte var olduğunu bilmiyor.
Sen şu an aynı işlerinde çalışmıyorsun.
Kendi kanatlarımdayım dedin ya. Kendi kanatlarımdayım demek ne demek?
Kendi şirketimi kurdum. ZZP olarak.
Bu nispeten Hollanda'da kolay işletebileceğimiz bir süreç.
Geceşimci olmak çok zor değil. En azından temel gereksinimlerde.
Kendi şirketimi kurdum ve iş ortaklıkları kurdum.
Başka danışmanlıklarla ya da başka danışmanlık hizmeti veren kurumlarla diyeyim.
Onlar aracılığıyla özel sektördeki kurumlara işte strateji, politika ya da eğitim ihtiyaçlarında yardımcı oluyorum.
Bu ana başlıkta, çeşitlilik ve kapsayıcılıkta.
Onun altında menü geniş.
Bir şirkette bir müşterimde toplumsal cinsiyet eşitliği çalışıyorum.
Başka birinde toplumsal cinsiyet temelli şiddet ve taciz çalışıyorum.
Bir başkasında multikültürel ortamda iş birliğini çalışıyorum.
Bir başka da kapsayıcı liderliği çalışıyorum.
Yine alt başlıkları farklı.
İhtiyaçları her şirketin değişiyor.
Ama ana yukarıdaki birleştiği yer sosyal sürdürülebilirlik.
Çok güzelmiş ya.
Peki ne kadar süredir var şirketin?
İki buçuk yıl oldu. Ay çok tatlı.
Daha yeni. Adı ne?
Inclusion Compass. Peki.
Tek başına mı çalışıyorsun? Öyle ortak çalıştığınız şirketinde birileri var mı?
Kendi şirketimde zaman zaman bir yardımcı asistan rolü gibi bir rolde stajyerim oluyor, proje asistanı alıyorum.
Ama onun dışında benim geliştirdiğim, tasarladığım tüm projelerde başka danışmanları da işe alıyorum.
Yani o proje için diye düşünüyorum.
Bir danışmanlık networkuyla çalışıyorum.
O projenin ihtiyacı neyse, yetkinlik ihtiyacı neyse başka bir freelance ya da başka bir şirketin altında çalışan bir danışman arkadaşı alıyorum.
Orada istihdam ediyorum. Bize biraz freelance açar mısın?
Yani Türkiye'de bu kavram çok fazla yok.
Varsa da genelde sanatçılar için çok kullanılan bir kavram ya.
Sanatçıların performans yaptığı freelance yerler oluyor.
Ve burada aslında Hollanda'da yaşayan Hollandalıların belki %60'ının freelance şirketi var.
Hollanda iş gücü sisteminde freelance kullanımına çok...
Önce geçmiş yani 20 yılı 25 yılı var galiba freelance yapılarının Hollanda'da.
Kurumsal sistemde de çok kabul gören yani herkes illa tam zamanlı şirket çalışanı bordrosunda olan insan olmak zorunda değildir.
Bazı yetkinlikler pahalıdır.
Her zaman tam zamanlı kadroda tutmanın.
Dolayısıyla devamlı yetkinlikleri geçici olarak böyle işe alabilirim.
Düz türlü kurumsal sistem bir kere kabul etmiş durumda.
Danışmanlarla çalışmayı da kabul etmiş durumda.
Şimdi Türkiye'de henüz özel sektörün kurumsallığının olgunluğu o noktada olmadığı için.
Biraz geriden geliyor ama onlar da gelecekler o noktaya yavaş yavaş geliniyor.
Danışmanlığa, freelance'e çalışmaya buradaki sistemler çok alışıklar.
Freelance ne demek? Sizin fatura kesebildiğiniz bir şirketinizin olması lazım.
Ona işte Hollanda'da ZZP diyoruz biz.
Onun üzerinden bazı sizin çalışma şartlarınıza bağlı.
Bazı insanlar diyor ki ben işte bir ay fix bir şirkete çalışırım.
Ona göre faturalama yaparım. Bazı diyor ki şu kadar saat çalışırım.
Ya da ürün ve hizmet bazlı çalışırım.
Benim işim ürün ve hizmet bazlı.
Yani ben sana şunu yapacağım, şunu yapacağım diyorum.
Teslim edeceğim hizmetlerin içeriği belli, sözleşmen belli.
Ona göre bir fatura çalışması yapıyorum.
Ama bir başkası şunu da yapabilir.
Ya ben insan kaynakları yöneticisiyim.
Freelance'ım. Giderim bugün üç ay.
Şu şirkette ihtiyaç var.
Oraya çalışırım. Altı ayda gider başka bir şirkete çalışırım.
Bu da mümkün. Çok güzelmiş.
Peki buraya geldiğin iş yerinden çalıştın ya dört yıl ya da beş yıl kadar herhalde.
2019-2023 arası.
Bu süre boyunca aynı tek şirkette çalıştın.
Ve bir anda dedin ki ben bu işi kendim yapacağım ve bıraktın.
Ama tabii bir günde değil.
Tabii. Ama şuraya bağlayacaktım.
Türkiye'de çalışıyorsaydın bu yurt dışı seçeneklerin hiçbiri olmasaydı.
Türkiye'de aynı işi yapıyor olsaydın, devam ediyor olsaydın.
Sence Türkiye'de bu...
Fikir yapısına gelir miydin?
Kendi şirketimi kurayım, kendi işimi kurayım.
Şu an belki bununla ilgili bir şey söylemek çok zor ama.
Çok güzel soru. Niye güzel soru biliyor musun?
Çünkü ben Türkiye'de yaşarken sene 2017 falan çok sevdiğim iş hayatında da deneyimli danışman arkadaşlarımdan biri bana dönüp ya sen girişimci olmalısın demişti.
Ben de dedim ki yani saçmalama.
Ben ne girişimcilik ne?
Hayatta yani ben bir kere satış yapamam.
Öyle bir yetkinliğim yok yani ondan sonra.
Ben kurum insanıyım. Ben kurumdan emekli olurum.
Ancak emekli olunca belki üniversitede bir yerlerde ders veririm.
O kadar dedim. O kadar net hatırlıyorum ki bu konuşmayı yaptığımı.
O arkadaşımı çünkü aradım. Bu kararı verdiğimde daha doğrusu bu karara yakınsadığımda ilk aradığım insanlardan biri oydu.
Erdal dedim böyle böyle bir durum var.
Ah dedi sonunda lafıma geldin.
Hayatta her şey işler yolunda giderken.
Bu tür değişiklikleri bence yapmıyoruz.
Bir şeylerin bizi ittiği ve çektiği durumlar var.
O itici ve çekici güç dengesinde sonunda bir yerde ah diyoruz bir dakika burada bir şey var.
Böyle bir evreka ana oluyor.
Benim için burada çekici güç işin kendisiydi ama organizasyonda da itici bir şey vardı.
Bir liderlik değişimi olmuştu ve yeni gelen liderle çok önemli değer ayrışmazlığımız vardı.
Şimdi o ikisi bir araya geldiği için ben bu kararı verebilir hale geldim.
Belki içeride hala o destekçi liderim olsa hala işte bir şekilde bir şeyler daha benim için kafama göre gidiyor olsa değerlerime göre gidiyor olsa diyelim.
O kadar kolay karar verebilir miydim acaba?
Emin değilim. Peki bunda Hollanda'da olmanın avantajı var mı sence?
Var var. Diyorum ya burada girişimci olmak kolay bir kere.
Yani bu modelde çalışan...
Az sayıda insan yok.
Çok sayıda insan var. Dolayısıyla da örnek alabileceğiniz, işbirliği kurabileceğiniz, piyasaya çıktığınızda da bir sürü insan var.
O bir avantaj. Çok güzel.
Birazcık o zaman gerideki soruma döneyim.
Oradan da yavaş yavaş bağlayacağım başka yerlere.
7 yıl önce eşinle göç ettin.
Eşin iş bulmadan geldi.
Süper. Çok önemli bir yer.
Ve eşin burada ne yaptı?
O hemen seninle beraber gelebildi mi?
Dil sınavı zorunluluğu var mıydı?
Çocuğun 4 yaşında geldi ve onun okul bulma süreci ya da senin ev bulma sürecini birazcık da bunları irdelemek isterim.
Çok çok önemli başlıklar.
Bir kere gelişimiz itibariyle biz bu kararı verdik ve işte benim işim nedeniyle yurt dışına göç ediyoruz.
İletişimine başladığımızda arkadaşlarımızdan şöyle tepkiler aldık.
Aa Yaşar bunu nasıl kabul etti? Nasıl yani?
Yaşar kariyerini bırakıyor mu? Çünkü işte Yaşar'ın da iyi bir kariyeri var gibi tepkiler aldık.
Peki dedim arkadaşlarıma.
Tam tersi olsaydı, Yaşar bu teklifi almış olsaydı ve gidiyor olsaydık bana da aynı soruyu soracak mıydınız?
Bunu söyleyen arkadaşlarım birçoğu entelektüel.
Sorsanız feminist, sorsanız eşitlikçi insanlardı.
Şimdi bir kere bununla karşılaştık.
Yani bu iletişimi yapar yapmaz.
Bir dakika Yaşar kariyer arası mı veriyor?
Nasıl? Erkek bunu yapamaz gibi toplumsal roller nedeniyle benimsediğimiz kalıplar var.
Bir bunu aşmamız gerekti.
Yani aşmamız derken biz hani içimizde çok rahatız da bunun iletişimini yapmamız gerekti yani insanlara.
Hani böyle bir şey de var diye.
Eşim bir buçuk iki yıl kadar ara verdi kariyerine.
O süre boyunca evin ve Zeynep'in yani kızımızın ana bakım sorumluluğu eşimdeydi.
Bütün o geçiş sürecinde özel hayata dair yaşanan ne zorluk varsa onları eşim sayesinde atlattık.
Ben hiç bilmiyorum belediyeyle olanları.
Ne bileyim evle ilgili problemleri, okulla ilgili vesaireleri falan filan.
O ilk iki sene ben yokum yani hani.
Hepsi eşimdeydi.
Onun da çok keyifle yaptığı bir dönemde yani dönüp...
Hatırladığında hala iyi ki yapmışım dediği bir şey.
Hani kızıyla. Bir de Zeynep 4 yaşında çok da keyifli bir zamanı yani.
Müthiş güzel vakit geçirdiler.
Bağları güçlendi. Ve şunu da düşündü hep ve hala söyler.
Zeynep bunu deneyimlediği için mutluyuz.
Çünkü rollerin eşit olduğunu, sorumlulukların eşit olduğunu hayatta görebileceği bir ailede büyümesi için iyi bir de fırsattı.
Yani bir kız çocuğu yetiştirdiğimiz için de buna ekstra önem veriyoruz.
Dolayısıyla da o dışarıdan gelen tepkileri...
Biz içeride o sistemimizi iyi bir şekilde kurduk.
Bir yandan da eşim için tabii şöyle bir şey oldu.
Kendine o arayı verirken şu niyeti de koymuştu.
Belki başka bir şey yaparım.
Yani evet bankacılıklı 20 yıl geçirdim ama müthiş de bir aşkla yapmıyorum.
Yani hani başka bir şey yaparım dedi.
Ve o da girişimcilik öyküsüne başladı.
Ve çok daha severek yaptığı bir işi yapıyor şu anda.
Kendi şirketi var. Yenilenebilir enerji alanında çalışıyor.
Avrupa'da farklı farklı yerlerde projeleri var.
O da kendine sıfırdan bir kariyer kurdu.
Vay çok güzel ya. O peki kariyerini...
Bilmediği bir yerden mi kurdu hiç bilmediği bir şeyle mi?
Kardeşi bu işe ilk girmişti.
Finansı güçlüdür benim eşimin.
Asıl hani anakası orası.
Ona o kanıda destek veriyordu aslında yani zorlandığı yerde.
Hani şunu nasıl yaparsın bunu yaparsın falan filan.
Abi bir dakika sen yani bana bunları arkadan anlatıyorsun falan filan.
O zaman yani masalın yanına geç de birlikte yapalım.
gibi bir yerden. Ya bilmiyorum ki olur mu falan.
E bir deneyelim bakalım gibi. O da deneme cesareti gösterdi.
Kardeşiyle birlikte girdiler.
Ve hani girdikleri noktadan 180 derece değişen başka bir noktaya getirdiler işi.
Birlikte büyüdüler yani.
Kardeşin de asıl işi bu arada mühendislik falan değil.
O da hukukçu. Yani...
Tamamen girişimci cesareti diyorum.
Yani hani yeter ki fırsatı gör.
Arkasına emeğini koy. Araştır.
Çok çalış. Çok çalışmak.
Girişimcilik bir kere hani kurumsalla en temel kıyaslamayı orada yapayım.
Ben kurumsalda bu kadar çalıştığımı inanın bana hatırlamıyorum.
Ki ben hep yüksek performanslı bir çalışandım.
Girişimcilikte iki katı fazla çalışacaksınız.
Bunu bir kere cebe koyalım. Yani o olmadan olmuyor da.
Ama işte hedefi siz koyuyorsunuz ya.
İşte onun verdiği bir cesaret var.
Gün gece yok ya. Kendi işini kuruyorsan hani ben 9'da 5 arasında maile cevap veririm.
Onun dışında vermem diye bir şey yok yani.
Kimi, neyi bırakacaksınız yani?
Bir de çok emekle de kurduğunuz o sistemde bir şeyiniz de oluyor, bir bağınız da oluyor.
Onun yaşamasını istiyorsunuz yani.
Kesinlikle istiyoruz. Gibi duygusal bir süreci de var bu işin yani.
Şey çok güzelmiş ya. Farkındalık çok hoşuma gidiyor.
Yani insanların aa nasıl eşin işini bırakıp gidecek?
Ama ben olsam bize sorulmayacak.
Bu farkındalık çok keyifli.
Yani duygulandıran bir farkındalık.
Peki Zeynep ne yaptı o süreçte?
Zeynoş. Dört yaşındaydı Zeynep geldiğinde.
O yüzden bu Newcomer Class denen bir şey var.
Ona gerek olmadı Zeynoş için.
O yaş grubunda çünkü aslında evet okula başlıyorlar ama oyun oynuyorlar.
Günün sonunda hani klasik teorik ders yok.
Üç ay içerisinde dili çözmüştü.
Arada zorlandığı anları oldu mu oldu tabii ki.
Bir şey vakası var.
Ben okula meyve olarak...
Ne koymuşum? Elma koymuşum.
O da elma yemek istememiş.
Ama derdini de anlatamamış daha ilk iki hafta falan okulda.
Ve ağlamaya başlamış.
Öğretmeni şaşırmış, ne yapacağını bilememiş falan filan.
Sonra üst sınıflarda bir Türk kız çocuğu var.
Onu getirmişler sınıfa.
İşte niye ağlıyor falan filan.
İşte elma yemiyormuş o yüzden ağlıyor falan filan.
Öyle derdinin çözüldüğü bir anısı var mesela.
Böyle bir zorluğu yaşadı. Sonra şeyi hatırlıyor şimdi.
Anne diyor, arkadaşlarım bazen oyun oynardı.
Öğretmenim beni kenara çekerdi.
Bir sollandıracak kelimeler çalışırdık diyor.
Şimdi hatırlıyor mesela. O da ilmek ilmek işledi.
Çok çaba gösterdi.
Nispeten kolay. Yani bir ergen çocuğu getirdiğinizde daha zor olabilir.
Dili adapte olması belki daha uzun sürer ama yine de o da çok emek gösterdi.
Çok zor ya. Yani.
Yani ama o yaştaki bireylerin öğrenmesi çok daha rahat oluyormuş.
Ve çok dille olmaya çok alışık oldukları...
Bak orada da çok güzel anılarımız var.
O çok dille olma hikayesine tanıklık etmek çok güzeldi.
Şimdi Zeynep'e biz bir yaşından beri düzenli yatarken kitap okurduk.
Türkçe kitap okuyoruz. Zeynep Hollanda'ca okumayı işte yedi yaşında öğrendi.
Bir üç beş ay sonraydı herhalde.
Bir akşam ben yine ona Türkçe kitap okuyorum.
Bir paragrafı atladım. Sıkılmışım işte bir şey yapmışım.
Neyse herhalde sürekli... Burayı atladın dedi bana.
Dedim nereden biliyorsun sen atladığımı?
Orada şu şu yazmıyor mu dedi.
Meğer Türkçe okumaya da başlamış.
Yani Hollanda'ca okumayı öğrendikten sonra onu da çözmüş bir şekilde.
Ben böyle şok nasıl yani falan dedim.
E anne ben okuyorum aslında.
E dedim tamam süper.
Buna böyle sevindik. Sonra bir gün karı koca aramızda böyle hani sır bir şey konuşacaksak Zeynep'in yanında İngilizce'ye dönüyorduk.
Sonra yine bu yedi yaşları işte konuşuyoruz falan arabada arkada Zeynep var.
Zeynep böyle lafa atıldı.
Ha şunda mı bahsediyorsunuz dedi.
Biz böyle yine şok. Sen nereden biliyorsun?
Biliyorum ben İngilizce. Öğrenmişim.
Şimdi bu çok kültürlü ortamda ve çok dilli ortamda yetişmenin işte böyle bir katkısı var yani.
Ve buna birinci elden şahitlik edince inanamadık biz yani.
Zeynep şu anda bu üç dili de çok çok iyi derecede dönüşümlü olarak kullanıyor hayatında.
Çok güzel ya. Daha da gelir yani üzerine.
Bakalım daha middle bar var.
Onlar sonra Almanca isterlerse Fransızca gibi manyaklıklar var.
Çok güzel. Çok kıskanıyorum. Peki şimdi artık burada kendi işini yapıyorsun ya.
Eşin de kendi işini yapıyor.
İki freelancer olarak burada hayatı idam ettirmek nasıl?
Yani bizim işlerimiz yaver de gitti.
Doğru yatırımlar da yaptık.
Onun sayesinde döngüyü iyi bir şekilde kurabildik.
Ama hani şöyle bilinçli hareketler de yaptık.
Yani hani birimizin işi düzeni oturunca diğeri işte yeni bir yatırım cesareti gösterdi falan filan gibi.
Hep konuşarak, hep paylaşarak ve biraz da ayağını yorgana göre uzatarak.
Yani hani planlama yapmadan olmuyor bu işler.
Finans işi tamamen... Planlama yetkinliği aslına bakarsanız.
Bir tarafı cesaret, girişimci olmanın riski alacaksınız.
Ama bir tarafı da planlama. O şekilde bugüne kadar götürdük.
Öyle de devam ediyor. Bize de finans danışmanlığı yapsaydı.
Seve seve. Finans önemli.
Yani bence bir hayat becerisi.
Yatırım ve finans. Ve herkese öğretilmesi lazım.
Yani toplumsal bir beceri.
Parayı kazanmak da, biriktirmek de, harcamak da bir beceri.
Ben de sadece kazanma kısmı çok iyi.
Çok çok kazanabiliyorum yani.
Çok iş yapabiliyorum. Birçok şeyden anlıyorum.
Harika. Kazanabilirim. Tamam onu çok kolay çeviririz ya diğerine.
Ama diğeri hiç yok.
Olur olur. Çok çabuk harcıyorum.
Yani hemen aman ne olacak falan diyeyim.
Saadettin hiç yok demiyoruz. Henüz yok.
Henüz yok diyoruz. Henüz yok. Henüz.
Peki şey gibi bir algı var.
Hani sonuç itibariyle Türkiye'liyiz ve oradan göç ettik.
Sigortalı hani daimi kadrolu bir işin olmaması ikinizin de sizi gerip rahatsız etmedi mi?
Bir zamanlar ki kafamda ederdi.
Yani eski ben olsam ben daha garanticiyimdir falan filan ederdi.
Öğrenmek durumunda kaldım bunu yani.
Hani belirli matematik yapmak lazım aslında özü bunun.
Yani öyle devam ettiğinizde hayatta ne olacak?
Diğer türlü devam ettiğinizde ne olacak?
Senaryosunu çalıştığınızda aslında arada çok büyük de...
Farklar olmadığını görmek mümkün.
Tabii ki aldığınız bir risk var.
Onu hep cebinize koyacaksınız ama bu kurumsal da yok mu?
Yani işte geçtiğimiz haftanın sonunda ESM'nin de Signify'in de önemli işten çıkarmalar yapacağını da duyduk değil mi?
Yani bu değişim ve dönüşüm de çok artmaya devam edecek bu arada.
Tüm dünya için söylüyorum bunu.
Yani yapay zeka ile beraber öyle garantili işlediğimiz hikayeyi ne yazık ki çok göremiyoruz önümüzdeki gelecek için.
Peki bu... Sonuç itibariyle başka bir ülkedeyiz ya.
Buraya bu adaptasyon sürecimi tamamladığıma işaret olabilir mi Hollanda'ya?
İyi bir yerdeyiz bence.
Tamamladım demek için B2 seviyesini Hollanda'ca konuşma hedefim var.
Henüz orada değilim. A2, B1 arasında bir yerlerdeyim.
Tamamladım demek için onu yapıyorum.
Kendi işimi Hollanda'ca da yapabildiğim noktada o zaman derim ki senin karşına çıkar güvenle Sadettin.
Evet oldu derim yani sadece pasaportu almak yetmiyor bana.
Peki buraya geldiğinizde çocukla beraber bu kültüre, bu coğrafya alışmak zor oldu mu?
İlk Amsterdam'a mı geldiniz? Biz Amsterdam'da hiç yaşamadık.
Çalıştım ama yani Amsterdam'da çalıştım ama hiç yaşamadım.
İlk Amsterdam'da geldik.
Bilinçli de bir tercih yaptık Amsterdam'da gelirken bu arada yani.
Kalabalık şehir hayatı istemiyoruz ama aynı zamanda multikültürel bir ortam olsun istiyoruz falan filan deyip tercih etmiştik.
Çok da memnunuz tercihimizden.
Bugün için yarın bakalım ne getirir.
Velhasıl kültüre adaptasyonda zorluk çekmedik.
Niye çekmediği düşündüğümde bir kere şeyi görüyorum bizde, karı koca ikimizde de var bu.
Açık fikirliyiz. Yani tek bir varoluş yok, tek bir beğeni yok, tek bir şey yok yani.
Her şey mümkün diye bakan bir yerdeyiz.
Kültürel dogmalara böyle çok da sempatik de bakmayız yani.
Hani böyle olmalı.
Melimalı ifadesine çok sempatik bakmayız falan filan.
O bizim işimizi bence kolaylaştırdı.
Benim iş hayatımda oluşum bize zaten multikültürel bir sosyal çevre sağladı.
Sonra arkadaşlarımız, komşularımız falan filan derken o bağları güçlendirdik.
Sadece... Aile içinde kapalı kalmadık yani.
Bence o da yardımcı faktörlerden biriydi.
Yani sosyal çevremize yatırım yapmak, o bağları güçlendirmek.
35'den sonra kolay değil gibi geliyor insana yani.
Tekrar arkadaş nasıl kurarım falan filan gibi geliyor.
Ama o kadar da güzel kuruyorsunuz ki hatta şöyle bir şey oluyor.
Bilmiyorum diğer göç edenler de bunu paylaşır mı ama.
Şimdi bir eski arkadaşlarınız var sizin o eski halinizi bilen.
Geçmişi iade ettiğiniz eski dostlarınız.
Ama bir de bugünü ve göçmen olmanın...
Deneyimini yaşamış, zorluklarını, keyfini, her şeyini yaşamış olan insanlarla kurduğum bir bağ var.
Ortaklık var. Oradaki arkadaşlık da başka.
Az evvel onu yazdım. Buradan Türkiye'ye gittiğinde ki bağlarınla yani ilişkilerinle kurduğun diyaloglar değişti mi?
Ve artık iletişim kurma biraz zorlanıyor mu?
Çok yakın dostlarımla iletişimimi koparmıyorum.
Geçmişimle bağım gibi geliyor bana onlar.
Ve onları geleceğe taşımak istediğim...
Ama bunlar bilinçli tercihler.
Herkes için bunu yapamıyorsun.
Çünkü artık zaman kısıtın var.
Ve mekan kısıtın var. Yani bunu kabul ediyorsun.
Kabul etmek için biraz zaman alıyor bu arada.
Birkaç yıl bunun şeyini yaşadım.
Yısını, hüznünü.
Ama sonra kabul ediyorsun ve diyorsun ki bunlar benim için hani.
Okey onlarla geçmiş de harikaydı.
Bir sürü de şey yaşadık.
Onlar geçmişimin bir parçası demek ki.
Çünkü karşılıklı ekstra bir emek koyman gerekiyor ortaya.
O ilişkinin devam edebilmesi için.
Bir tarafı var. Bazı şeylerin anlaşılmadığını hissediyorsun.
Kırıcı olan tarafa.
Şimdi davulun sesi uzaktan hoş gelir hikayesine dönüyor.
Karşılıkla iki taraf içinde.
Şimdi biz Türkiye'de olan biten her şeyi çoğunlukla da üzücü şeyler oluyor.
Burada o yakıcılığını hissediyoruz.
Ve işte belki paylaşmaya çalışıyoruz ama biz buradan paylaşınca hep böyle şey gibi geliyor oraya.
Yapay gibi geliyor. Sanki gerçekten üzülmüyormuşuz gibi.
Oysa biz gerçekten üzülüyoruz.
Değil mi? Dertleniyoruz. Ama yapay geliyor o tarafa.
Bazen onu hissediyorum. Sonra bizim de burada dertlerimiz var.
Değil mi? Hayat bu yani. Hani her zaman yukarı doğru çıkmıyor o ibre.
Bazen aşağıya doğru gidiyor.
Yalnız hissediyorsun. Zorlanıyorsun.
Vesaire vesaire. Senin buradaki dertlerin de dertmiş gibi gelmiyor.
Oradan duyulunca. Çünkü orada çok başka dertler var ya hani.
Hayati. O yüzden o ikilemi yaşamak kolay değil.
Ve bunu o yüzden hep diyorum.
Ancak göç edenler. Yani bu deneyimi yaşamış olanlar.
Ne yazık ki anlıyor. Tam da aslında değinmek isteyeceğim yerde.
Peki tersine göçüş hayalinde var mı?
Hiç yok. Hiç yok.
Yani şöyle hiç yok derken büyük konuşmayı da sevmiyorum ama bir gün tekrar göç edebilirim.
Tekrar göç etmekle ilgili bir korkum yok.
Bir kere yaptık.
Yani geçmişimde yaptıklarımı da bir kenara koyuyorum ama yine yaparım gerekirse.
Tersine göç. Neden dedirttirir bana yani?
Çok güçlü bir nedeni mi olması lazım?
Şu anda aklımda olmayan, şu anda hayatımda olmayan, vuku bulmayan bir şeyin olması lazım ki tersine göç yapayım.
Yani emekliyim de Türkiye'ye yerleşeyim gibi bir hayalim yok mesela benim.
Onu soracaktım. Hatta emekliyim de Hollanda dışında bir yerde yaşamakla ilgili hayalim de yok.
Çok garip geldi değil mi?
Evet çünkü... Duyduğumun %90'ı daha sıcak bir yere gitmek.
Biz de düşündük bunu.
Düşünmedik değil bir dönem ama.
Hatta böyle bir kısa süre önce konuştuk eşimle.
5-6 ay önce olabilir. Yani biz buradaki hayatımızdan çok memnunuz.
Evet sıcakla ilgili bir derneğim.
Seyahat etme özgürlüğün benden alınmasın.
Şimdi bu önemli. Bu parantezi açalım.
Seyahat edebildiğim müddetçe benim evim Hollanda.
Ben buradaki sistemin işleyişini beğeniyorum.
İnsan hayatının değerli olmasını.
Sorumluluğun. Yüklenmesini.
Herkese. Her bir bireye yani sorumluluğun yüklenmesini.
Bazı şeylerin planlı programlı olmasını.
Her şeyi benim düşünmek zorunda olmamamı.
Bazı adımların benim adıma düşünülmüş olmasını.
Az bürokrasi olmasını vesaire.
Bunları beğeniyorum. Ve inanın bunları İspanya'da, İtalya'da falan çok da seyahat ediyorum yani.
İspanya, İtalya buralarda bulamıyorum.
Evet sıcaklar. Çok da güzel memleketler ama.
Oraların da çok başka dertleri var.
Onlarla her gün uğraşacağıma.
soğukla uğraşayım arada da seyahat edeyim tercih ederim.
Ben de çok aynı yerdeyim.
Ben o yüzden kendime şey diyorum mesela kaba bir tabir bilmiyorum ama ben çok böyle pembe götlü olmuşum diyorum.
Çünkü bir sanatçı olarak burada çok fazla bir alanın yok.
Yani devlet çok fazla destek yok.
Çok fazla var ama çok fazla yok.
Yani bir Almanya gibi değil.
Bir Berlin gibi değil. Bu arada başka Avrupa ülkeleri de değil.
Bir tek Berlin'de bu işler çok iyi.
Almanya'da çok iyi. Ve ben her Berlin'e gittiğimde geriliyorum.
Yani şeyden geliyorum.
Bir düzen yok.
Onların normalize ettiği şeyle benim burada normalize ettiğim şey arasında çok büyük fark var.
Ve Berlin bana İstanbul'un bir küçük versiyonu gibi geliyor.
Yahu ben şimdi fon alacağım, üreteceğim diye Berlin'e gidip başka dertlerle yaşamaktan aslında burada çok mutluyum.
Yani bisikletle her yere gidebiliyorum.
Konforluyum. Altıda ilk başta burada şehrin altıda kapanması çok rahat ediyordu.
Şimdi çok alıştım. Harika.
Kapansın abi insanlar dinlensin.
Bu insanların da dinlenmeye ihtiyacı var falan.
Hani sokaklar huzurlu falan.
Ya sonra bir yere gidince yok ya diyorum.
Ben baya hani ilk şey Türkiye'ye gittim de ilk İstanbul çok değişmiş zannetmiştim.
8 ay sonra gitmiştim buraya geldikten sonra.
Sonra arkadaşlarım dedi ki saçmalama her şey aynı.
Sonra dedim aa evet ya aslında galiba ben değişmişim.
Ve şimdi o değişiklik buraya göç ettim ve başka bir yere göç etmem değişikliği değil bende de.
Burası çok konforlu, çok huzurlu geliyor yani.
Yani konfora çok kolay alışıyoruz.
Ölçeklerimiz çok çabuk değişiyor.
Trafik bile değil mi? Şimdi mesela 30 dakika araba kullanmak zorunda kaldığımda ben falan oluyorum.
Ben her gün 2,5 saat yol yapıyordum İstanbul'da yaşarken.
Her gün. Minimum iki buçuk saattir daha da çıkıyordu falan.
Çok çabuk değişiyor. Ve diyorum işte sistematik şeyler var burada ve sistem sizin adınıza bir şeyleri düşünüyor.
Bunun konforu yaşamadan çok küçük geliyor gelebilir insanlara ama çok önemli.
Çok önemli. Biraz da kötüleyelim.
Evet. Peki buranın sevmediğin özellikleri, sevmediğin bürokrasi ile alakalı sorunu ya da hani...
Herkesin söylediği belki sağlık sistemiyle alakalı sorun.
Yani böyle hoşuna gitmeyen bu ülkede ya burada çok şey dediğim bir şey var mı?
Şimdi Hollanda çeşitlilikle sınavını henüz bitirmiş bir ülke değil.
Uzun yıllardır çeşitlilikle harmanlanmış olmasına rağmen harmanının değerini çok bilen bir yer olduğunu düşünmüyorum.
Neden bahsediyorum? Hala her şeyi çok tek tipik Hollandalı gibi yapıyor.
Oysa ki... içinde bulunduğu kültürlerin öğrenimlerinden faydalanıp çok daha iyi sentez çıkarabilir.
İş yapış biçimlerinde de.
Daha pratik olabilir bazı yerlerde.
Daha hızlı düşünebilir ve uygulamayı alabilir.
Yani her şeyi de tek tiple yapmamıza gerek yok.
Ben burada hala sınavını vermediğini düşünüyorum.
Yani bu sınavı verirse zaten çok önemli bir rekabet avantajı olur.
Yani komşularına göre.
Ve bu çeşitliğin az olmasından değil, çeşitliliği kullanamamaktan kaynaklı.
Yani burada müthiş yetenekler var ve dünyanın her yerinden var ve akın akın da gelmeye devam ediyorlar.
Şu anda Trump'tan Amerika'dan kaçan bir sürü Amerikalı da buraya geliyor.
Yani sadece doğudan gelmiyor insanlar buraya, her yerden geliyor.
Ama sen onların önüne işte 100 sene önceki gereksinimleri hala gereksinim olarak koymaya çalışırsan o yetenekleri dönüştüremezsin ve kullanamazsın.
Doktor açığı var ülkenin ve siz sanıyor musunuz ki...
Bu ülkede çalışmayan doktor yok.
Var bir sürü ekspat doktor var çalışmayan.
Hemşire var bir sürü çalışmayan, çalışamayan.
Hollanda'ca ile ilgili eksikliklerinden dolayı, regulatif eksikliklerden dolayı.
Yani bunlardan bahsediyorum.
Bunları bir kazanıma dönüştürebilir ve bence orası çok açık.
Hala fark edilmeyen yerlerden biri.
Mühendis mesela. Hala dışarıdan mühendis getireceğin önce içerideki mühendisleri bir kullan.
Yani etrafta deli mühendisi var ama işte dil vesaire gibi şeylerden kullanamamış sisteme henüz dahil olamamış gibi düşün öğretmen gibi.
Bir burası var sağlık yani sağlık hiç yakışmıyor.
Hiç yakışmıyor yani böyle bilançosu olan böyle sistemleri olan bir ülkede sağlığın bu kadar primitif yönetilmesi ne yazık ki kapitalist düzen nedeniyle.
Yani sistem tamamen sigorta şirketlerinin eline bırakıldığı için çok primitif gidiyor.
Yani hala kanserden galiba en çok hasta kaybı Hollanda'da oluyor Avrupa'da.
Böyle bir statistik okumuştum.
Kabul edilebilir değil. Çok daha proaktif artık sağlık sistemleri varken onu hala yapmamak bu ülkenin ayıbı.
Bunu da eleştirmeye devam edeceğim.
Kimse kusura bakmasın. Çünkü bence proaktif bakamayan her şeyin maliyeti de daha fazla.
Yani hasta hasta olduktan sonra.
Asıl sisteme bir yükü var.
Topluma bir yükü var. Onu o hale getirme.
Yani artık her türlü sistem mümkün.
Hele şimdi yapay zeka ile daha neler mümkün olacak ama korkarım bu akılla giderlerse sınıfta kalmaya devam edecekler.
Yani hala Türkiye'deki doktorlarımıza güveniyoruz üzgünüm.
Ben dört yıldır buradayım.
İlk defa gururlanarak söyleyeyim.
Dün doktor gördüm. Bu arada yani bizim GP'miz de çok iyi yani.
Çok çok iyi. Biz yani sevikte falan hiç sorun yaşamıyoruz.
Diyeceğim şimdi herkes bana GP'mizi soracak.
Dolular. Çok waiting list bile kabul etmiyorlar.
Ama GP'miz çok iyi.
Ondan çok memnunuz. Her türlü desteği alabiliyoruz.
Yani şöyle şeyler de yaşadık.
Yaşar'ın Türkiye'de teşhis olmamış bir rahatsızlığı burada teşhis oldu ve tedavi oldu gibi şeyler de yaşadık.
Tamamen de kötülemeyeyim ama kesinlikle iyileştirmesi gereken çok şey var.
Ben bu arada birkaç kez aradım.
Yani arayarak gidiliyormuş GP'ye.
Ben adres değişikliği yaptım iki kere.
Ve hiç gitmemiştim doktorlara zaten.
Yani gidememiştim. Ne mutlu sana gençlik.
Hayır gidemedim. İstedim de gidemedim.
Yani hani parastamol kullan dediler.
İşte üç gün bekle dediler. Dört gün bekle dediler.
Ben Türkiye'den getirdim.
Antibiyotikleri falan içtim yani. Onları beklemektense.
Şurada farklılaşacağım ben.
Genel Türk söyleminden.
Soğuk algınlığında antibiyotik kullanılmaz.
Yok yok bayağı şeydim. Türkiye'deki bir doktor kullandı diye kullandım ben de.
Türkiye'deki doktorların da fazla yazdığı konusunda çok netim.
Çok netim. Bence yani orada fazlasıyla ilaç şirketlerine yönelik bir şey var, pazarlama kampanyası var.
Orada şey değilim ama bazı sinyaller var ya şimdi aslında tıp da şöyle bir bilim değil, 2 artı 2 4 değil.
Ne yazık ki bir gün belki o noktayı görürüz bilmiyorum ama hala gelişmekte olan bir pratikten bahsediyoruz.
Sinyalleri iyi okuma meselesi ve GP dediğin kişi her konuda sinyali iyi okuyamaz.
Dolayısıyla da sevk mekanizmasının bir şekilde iyi çalışması lazım.
O da hala işte GP'nin durumuna göre o sevk mekanizması çalışıyorsa diyorum ya ben kendi GP'mde şanslıyım ama işte biliyorum ki herkes aynı şansa sahip değil.
Sıkıntı. Bir arkadaşım geçmişte göğüs kanseri geçirmiş.
İki göğüs sağlanmış. Üzerine silikon takılmış.
Sonra o silikonlarla ilgili bir araştırma çıkmış ki yaygın ve önemli bir araştırma.
Onlar da kanser yapıyor. Dolayısıyla o silikonların çıkarılması lazım.
Hollanda'daki doktoru diyor ki kanser olmadan yapamayız.
Nasıl? Araştırma bulgusuyla sabit bir veri var ki bu kız bu silikonları tutmaya devam ederse tekrar kanserin yükselecek.
Ama sigorta karşılamıyor.
Çünkü henüz kanser değilsin.
Şaka gibi değil mi? Çok saçma ya.
Şimdi Türkiye'ye gidecek, Türkiye'de aldıracak.
Bu işte bir sistem zafiyetidir.
Ve sistemi sigorta şirketleri yönettiği için üzgün mama olan bir zafiyettir.
Yani aslında sistemi dediğimiz doktor da sigorta şirketi yönetiyor gibi bir şey.
Öyle zaten. Ve onların maaşını kim ödüyor?
Ben de o yüzden gidemiyorum belki de doktora.
Gidemedim yani. Ben en son çok şey dedim.
Artık yemek yedikten sonra direkt uyuyorum.
Gözlerimi açamıyorum. İki yıldır çok kötüyüm falan dedim.
Doktor işte bir hafta yemeği düzenle falan dedi.
Bir hafta sonra tekrar aradım. Hala çok kötüyüm falan dedim.
O zaman bir gel dedi. Gidince de çok tatlı bir kadınmış yani.
Hemen git dedi bir kan testi yap falan ama gitmem dört yıl sonra.
GP'lerin insan özelinde bir durum değil.
Bu sistemle alakalı yani. GP'lere hiç öyle bir şeyim yok ama kurulan sistem işlemiyor.
Onlara da işlemiyor bu arada. Onlar da müthiş bir bürokrasi altındalar anladığım kadarıyla.
Zaten patır patır ayrılıyorlar da yani.
Çok ciddi bir kadro açığı var şu anda ülkede.
Birçok insan bir GP'ye de kaydolamıyor.
Çünkü dolu mesela.
Evet hep öyle şeyler var. Bunu Hollanda...
ekonomisi büyüklüğünde bir ekonominin kabul etmesi bu devirde olacak iş değil.
Yani bir gün politikaya girersem çalışacağım alanlardan biri bu olabilir.
Ay keşke girsen ya. Bu kadar çok şey bilip girmemek de ne bileyim.
Belki yaparız değil mi?
Yani bize oy veririz.
Ben oy verebilirsem burada. Belki bir oy verdiğim yer kazanır.
Hak savunuculuğunun çok yeri var.
Belki bir gün politikada yaparız.
Çok güzel olur. Ya çok böyle vakit.
Yetmedi gibi oldu. Benim daha birkaç tane daha sorum var ama toplamam lazım.
Bavulunda ne getirdin Elif?
Merak. Merak getirdim.
En çok merak getirdim bence.
Öğrenme merakı yani.
Başka nasıl mümkün merakı?
En çok onu getirdim.
Giderken ne götürüyorsun?
Saygı. Saygı.
Peki gittiğinde burada kazandığın o saygılı olma hissini...
Yitiriyor musun Türkiye'de? Sınanıyorum.
Sınanıyorum. Daha doğrusu o artık sizin bir normunuz haline gelmeye başlayan bir şey ya.
Dolayısıyla günlük arayışınız o sizin.
Sokağa çıktığınız an itibariyle ve bulamadığınız ve hayal kırıklığı yaşadığınız üst üste.
Taksiye biniyorsunuz, dolmuşa biniyorsunuz, markete gidiyorsunuz ve üst üste hayal kırıklığı yaşıyorsunuz.
Çok yıpratıyor, çok karamsarlığa düşürüyor insanı.
Ben yitiriyorum ya. Yani gittiğimin ikinci günü.
Çünkü böyle ya dolandırılıyorum ya kandırılıyorum.
Aptal da değilim halbuki. Nasıl kandırılıyorum her seferinde bilmiyorum yani.
Belki de biraz manlık var bilmiyorum ama.
Yani böyle o sistem o kadar normal olmuş ki.
Hani birinin seni kandırması.
Ve ben kandırıldım deyip üzüldüğümde arkadaşlarım hiç ilgilenmiyorlar.
Çünkü hep çok normal.
Hani birinin normalde bir şeyden 50 lira alıp benden 80 lira alması.
İşte o benden de geçen zaten öyle bir şey almış.
Bu çok her neyse.
Teşekkür ederim geldiğin için.
Ben teşekkür ederim. Yoksa bitiremeyeceğim.
Benim çok sorum varmış sana.
Böyle sen sohbet ettikçe sorasım geldi yani.
Çok keyifliydi. Teşekkür ederim.
Elif benim sanırım Hollanda'daki ilk açtığım doğaçlama atölyesine katılmıştın sen.
Ve ondan sonra kumpanya 3,5 yıldır falan var.
Ve 3,5 yılda baya bir şeyler yapmaya başladı.
Teşekkür ederim ilk atölyeye güvenip geldiğin için.
Hala aklımda biliyorsun.
Ne zaman ajandamı tekrar yönetebilir hale gelirsem.
İlk açmak istediğim yerlerden biri o ajanda da yani yer açmak istediğim şey kesinlikle doğaçlama atölyeleri.
Çok teşekkür ederim. Çünkü tiyatro benim kendimi bulduğum az yerden biriydi.
Tekrar oraya dönmeyi çok istiyorum.
Bir gün. Oyunlara gel.
Ne zaman istersen gel. Cumartesi günü doğaçlama geçeceğimiz var.
Vaktin olursa ona gel. Teşekkür ederiz vakit ayırıp geldiğin için.
Eğer Bavul'da Ne Var'ı dinleyip takip ediyorsanız teşekkür ederiz.
Yeniden görüşmek üzere. Teşekkür.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
