
Çocukla göç etmek hayallerimizi, planlarımızı ve gerçekleri nasıl etkiliyor? Bu bölümde ailelerin göç deneyimlerinde karşılaştıkları zorlukları ve sürprizleri konuşuyoruz.
Transkript
Merhaba ben Saadettin Yalta.
Burası Bavulda Ne Var? podcastı.
Kumpanya Performing Arts olarak göç edenlerin hikayelerini, yaşadıklarını, zorluklarını, kültürel adaptasyon süreçlerini, çalınan bisikletlerini yani birçok şeyi konuşacağımız bir podcast serisi bu.
Ve bu seride yurt dışına taşınanların hayatlarına dair birçok şeyi konuşuyoruz.
Bugün de konuğumuz Merve. Hoş geldin Merve nasılsın?
İyiyim Saadettin teşekkür ederim.
Sen nasılsın? İyiyim ben de teşekkür ederim.
Ne yapıyorsun? Nasılsın?
Burada neler yapıyorsun? Biraz bunlardan bahseder misin kendinden?
Tabii ki. Merve ben. Yaklaşık 3 yıldır Amsterdam'da yaşıyorum.
Bir eşim ve kızımla beraber göç ettik biz de.
Kızım çok bebekti göç ettiğimizde.
Şimdi burada bir moda şirketinde çalışıyorum.
Aynı zamanda da işte buradaki yaşama adapte olmaya, yeni göçmen kimliğimle var olmaya gayret ediyorum.
Çok havalı geldi moda şirketinde çalışıyorum.
Bana böyle şeyler çok havalı geliyor.
Peki Türkiye'de ne yapıyordun?
Türkiye'de de bir bankada çalışıyordum.
Türkiye'nin en büyük bankalarından birinde.
Gayet aslında orada da güzel bir hayatımız vardı.
Keyifli bir hayatımız vardı. Sonrasında ben doğum izindeyken buradan bir iş teklifi aldık ve aldım.
Ve çok hızlı bir şekilde çok da düşünmeden tamam gidelim deyip geldik.
Kaç yaşındaydı çocuğun o zaman?
Ben iş teklifi aldığımda kızım Leyla 4 aylık falandı.
Çok küçüktü yani. Çok ciddi soracağım.
Evet geldiğimizde de 7-8 aylık falandı.
Şimdi geriye dönüp baktığımda zaten çok şey geliyor böyle vay ya biz ne yapmışız kucağımızda bir bebek ve işte 2-3 bavulla tek yön bir biletle geldik.
Bir de şöyle bir şey var benim şu an çalıştığım şirket yurt dışında görüştüğüm ilk şirketti.
Hiçbir şeyim yoktu yani öncesinde nasıl diyeyim işte bir yurt dışına gideyim gibi bir çabam, buna dair görüşmelerim vesairem yoktu.
İlk defa onlarla görüştüm, iş teklifi aldım ve tamam gidelim deyip geldik.
Peki nasıl oldu dört aylık bir bebekle?
Onlar mı her şeyi organize ettiler?
Şöyle oldu aslında bu hikaye biraz kocamın da hikayesi çünkü o daha çok istiyordu hep yurt dışına taşınmayı ben hiç istemiyordum.
Hatta bir şey diyordum yani ben yurt dışında yapamam, kendi dilimde, kendi ailemle ve sosyal çevremle var olmayı çok seviyorum.
O yüzden yurt dışında yaşamak hayır, asla yapmam dediğim bir şeydi.
Ama işte sağ olsun memleket gündemi giderek oradaki hayatlarımızın da zorlaşıyor ve biraz tadının kaçıyor olması.
Eşim de bir şey diyordu bak hani benim işim çok...
Böyle dünyaya açık, globale açık bir iş değil ama senin çok fırsatın var.
İşte gidelim bir deneyelim. Gider dener görür bakarız ve olmazsa geri döneriz ne olacak ki?
Bir çocuk da olunca birazcık daha böyle ya olabilir mi derken eşim benim LinkedIn hesabımdan başvuru yapıyor.
Ve oradan işte geri dönen ikacı ile yazışıyor.
Bana diyor ki şu saatte seni arayacak işte ikacı.
Ben o sırada çocuk emziriyorum yani.
Kucağımda dört aylık bir bebek.
Olurdu olmazdı derken yani şirketin adını bile bilmiyordum bu arada.
Ne iş yaptılar hiçbir fikrim yoktu.
Görüşmeye girdim ve belki de o loğusa kafasıyla o görüşme bana o kadar iyi geldi ki tekrar böyle kendim olmuş gibi hissettim.
Aa dedim ya evet güzel ben bir şeyler yapıyordum benim bir kariyerim hayatım var çok iyi.
Onlar da dediler ki biz seni çok beğendik sen bu şirkete çok uygun bir adaysın seni işte ekiple tanıştırmak istiyoruz.
Öyle öyle bütün görüşmeler geçti.
En sonunda da bir teklif verdiler ve biz işte kucağımıza bir bebekle tamam gideriz ya dedik ve geldik.
Bu eşiniz tırnaklarıyla kazımış gibi olmuş Hollanda'yı.
Çok güzel ben hiç böyle bir şey duymamıştım.
Çok havalı ya. Eşiniz ne iş yapıyor?
Cahil cesareti. O Türkiye'de bir satış yöneticisiydi ama burada aynı kariyeri sürdüremedi.
Yani benzer bir alanda iş bulamadı.
Şimdi hem bir kafede çalışıyor yarı zamanlı hem de bir Hollanda şirketine Türkiye pazarı için danışmanlık veriyor.
O da çok hala havalı.
Ama şey çok komikmiş yani hani senin adına başvurmuş ilk ailem mailleşmiş ve sonrasında şuraya bir gir falan.
Çok güzel ya. Bana özet çıkarmıştı işte kimlerle görüşeceğim o insanlar kim işte olası sorular böyle internetten araştırma yapıp baya bana ne denir böyle mülakat koçu gibi destek olmuştu.
Peki sen işte o görüşmede kendimi çok iyi hissettim dedin ya.
Bu nedeni ne aslında şey gibi yerden mi?
Aslında hamileydim işte doğum izniyle dedim çalışamıyorum ve anne biriyle eş görüştüm.
O yüzden mi iyi geldi yoksa farklı dünyadan, farklı kültürden bir iş ortamının çalışma biçimini benimsedin.
Aa evet böyle bir şey var. O yüzden mi iyi geldi yani?
Şimdi temelde birincisi aslında çok böyle annelik odaklı 3-4 ay önce doğum yapmış biriydim ve o işte kaka çiş emzirme döngüsü içinde tekrar iş konuşma, kendi başka bir kimliğimle var
olduğumu hissetmek çok iyi hissetirdi.
Onun ötesinde de işte ben Türkiye'de 10-12 yıl kadar bir özel bankada çalıştım ve hep çok birbirine benzeyen, çok değerli, çok nitelikli ama genel olarak da hani hayata bakış açısı, yaşam biçimi çok aynı olan insanlarla çalışmıştım.
Tabii ki o farklılık da cezbetti.
İşte adam eğit... Ekibi anlattığında, milletler arası çalışma düzenini anlattığında böyle bir heyecanlandım.
Sonra işte Google'a girip şirketi, kampüsü, etrafı araştırdığımda daha da bir yükselmeye başladım.
Aa evet hani hiç aklımda yokken, dediğim gibi yani başvuru eşim yapmışken bir anda böyle ya ben bu işi istiyorum galiba diye bir yola girdim.
Çok da hızlı ilerledi her şey böyle.
Çok detay detay düşünüp böyle oturup işte artısı nedir, eksisi nedir diye bir analiz yapabilecek bir şeyimiz olmadı bizim sürecimiz.
Şimdi geriye dönüp baktığımda gerçekten...
çok cahil cesaretiyle hareket etmişiz.
Yani biz böyle hop tamam teklif geldi.
Evet dedik gidiyoruz. İşte evi ne zaman kapatırız?
Bir dakika işte ne zaman taşınıyoruz?
Çocuk da var. Tamam ya gideriz deyip bir yola çıktık.
Çok böyle önünü sonunu düşünmedik.
Hayat aktı yani bir şekilde.
Ama çok güzel ya. Yani şey...
Çok büyük cesaret geliyor bana.
Çünkü ben tek bireysel olarak geldiğimde bile şey gibi olmuştu.
Ne olur ki ben tek başıma dönerim.
Şimdi bakıyorum böyle hep çevremde hani çocuğu olan arkadaşlarım var.
Hani buraya geldikten sonra çocuk yapmaya karar vermiş arkadaşlarım var falan.
Ama dört aylık bir bebekle hiç bilmediğin bir dünyaya gelmek çok cesurca bir şey.
Yani şöyle bir an var. İşte gelmemize yakın bir ay kadar falan önce evimizi kapattık İstanbul'da.
Dedik ki işte önce aileleri ziyaret edelim, vedalaşalım ve geleceğiz artık.
Bir de eşyaların önden taşınması gerekiyordu.
Bunların hepsine şirket ayarladı sağ olsun.
Şimdi biz evi kapattık. Bavullarla beraber eşimin ailesinin evine gittik.
Ve ben bir sabah saat 6'da ağlayarak uyandım.
Eşime uyanırım. Dedim ki biz ne yapıyoruz?
Biz deli miyiz?
Şu an dünyada bir evimiz yok.
Yani 2-3 tane bavulumuz, kucağımızda bir çocuk.
İstanbul'da da bir evimiz yok.
Amsterdam'da zaten neye gittiğimizi bilmiyoruz.
Hani o kadar ağlamıştım ki o sabah böyle 6'da.
Biz deli miyiz? Ne yapıyoruz falan.
O da işte böyle tamam sakin ol bak bir karar verdik falan diye.
Ve sonrasında göçle ilgili bütün süreçlerde o ev temasını çok düşündüm.
Oradan çok zorlandım.
Hep böyle bunlar çok klişe geliyor belki.
O yüzden çok da konuşmaktan imtina ediyorum ama.
Hani benim evim neresi?
Dünyada bir evi olmak.
Bu böyle beni çok 3 yıldır ne denir?
Dertlendiren bir tema mesele.
Peki hiç Amsterdam'a gelmiş miydin öncesinde?
Gezmeye turist olarak 2019'a gelmiştim ve şey demiştim burada gezerken de ya ben bu şehirde bir yaşamak isterim bak burada lokal olmak nasıl buranın yerlisi olmak işte eve ekmek alıp gitmek nasıl bir his acaba falan demiştim.
Hatta onda konuşmuştuk ya aslında hayatımızın bir dönemini Amsterdam'da yaşar mıyız demiştim.
Ama bak Amsterdam'la ilgili bir de şöyle bir şey anlatacağım.
Bunu iş görüşmemde de anlatmıştım neden Amsterdam'a gelmek istiyorsun dediklerine.
Hamileyken çok sevdiğim ve Amsterdam'ı da çok seven bir arkadaşım bana bir kitap önerdi.
Dünyanın en mutlu çocukları kitabın adı.
İşte Hollandalı çocuklar dünyanın en mutlu çocuklarıymış yetişme bakımından.
İşte nasıl bunu yapıyorlar? Hollanda'da çocuklar nasıl yetişiyor?
Vesaire diye bir kitap. Ben bu kitabı okurken de belli başlı noktalar haricinde çok beğendiğim bakış açıları da olmuştu.
Ve şey demiştim eşime okurken. Ya aslında biz de Leyla'yı böyle Hollanda'da büyütme şansımız olur mu ki ya?
Demiştim ama ortada hiçbir şey yok.
Hani bizim öyle bir planımız yok.
Gayet İstanbul'da çok güzel kurulu düzenimiz var.
Keyif aldığımız iyi işlerimiz var.
Hani çevremiz iyi. Mutluyuz yani keyfimiz yerinde günün sonunda.
Ama hayat bir şekilde gerçekten Leyla'yı Hollanda'da büyüttüğümüz bir kapı araladı bize.
Peki geldikten sonra ev hissiyatı konusuna takılıyorsun ya mesela 3 yıldır hala.
Burada hala evinin orada alıştığın ev gibi hissetmemesinden dolayı mı?
Ya evet aslında hissediyorum yani burayı çok seviyorum artık günlük rutinlerimiz oluştu bir düzenimiz var kendimi daha iyi ve buralı hissettiğim işte mahallemi sevdiğim bir düzen içinde yaşıyorum
mutluyum yani keyfim yerinde genel olarak ama şeyi de anlıyorum yolda gelirken bir şey dinliyordum ve bu işte köye ev yapmak isteyen eski Nesil gurbetçiler ve amcalar vardır ya.
Herkesin herhalde. Onu da anlıyorum artık biliyor musun?
İnsanın dönecek bir evinin olması fikri çok güzel.
Evet. Dünyanın neresinde olursa olsun.
Mesela dün akşam bir yabancı grup arkadaşımla yemekteydim.
İspanyol bir arkadaşım İspanya'dan ev aldığını anlatıyor vesaire.
Aslında çok evrensel bir şey bu.
Günün sonunda hepimiz dönecek bir evimiz olmasını istiyoruz.
İspanyol arkadaşım da şey diyor.
Yani gittiğimde oraya ait hissetmiyorum.
İşte yaklaşık 10-15 yıldır.
Dünyanın farklı ülkelerinde yaşamış bir arkadaşım.
Onunla da bu ev meselesini konuşmuştuk çok taze daha dün gece.
Ve şeyi gördüm yani bu çok evrensel.
Hani herkes işte köyünde, kentinde, memleketinde bir eve olsun ve oraya dönebilme ihtimali olsun istiyor galiba.
Ben de biraz öyle bir yerlerdeyim.
Hani şu an Türkiye'ye dönmek istiyor musun diye sorsan bilmiyorum soracak mısın.
Hani şu an...
Ki aklımda çok istemiyorum.
Burada gayet keyfim yerinde.
Seviyorum burada olmayı. Burada kurduğum hayat seviyorum.
Leyla'nın burada büyümesini çok seviyorum.
Buradaki arkadaşlarımı da seviyorum.
Çok güzel insanlarla karşılaşıyorum.
Tanışıyorum çok şükür ki.
Ama öte yandan o ev evet yani.
Buradaki evimi de çok seviyorum.
Ama ev neresi çok da bilmiyorum galiba şu an.
Ya çok bu hissi o kadar ortak paylaşıyorum ki.
Benim üç buçuk yıldır hala Kadıköy'de ev duruyor.
Ve hani arkadaşlarım kalıyor ama benim odam duruyor.
Hani ben hala işte bir şeylere yardım ediyorum falan.
Ve her gittiğimde artık kapatalım bu evi diye konuşmak istiyorum arkadaşlarımla.
Bu yeni geldim ben de işte 3 gün önce.
Konuşamadım. Yani evi kapatalım diye konuşamadım.
Çünkü şey hissediyorum. Gidiyorum, uçak deniyorum ya.
Bir eve gidiyorum. Bana ait bir yer var.
Her şeyini benim kurduğum bir yer var.
Ve buraya gelirken de aynı his var.
Yalan yok. Burada da öyle hissediyorum ama.
Sanki bir tanesi olmazsa yarım kalacakmışım gibi, panik olacakmışım gibi hissediyorum.
Hala kapatamadım evimi. Ve şey bende de çok var.
İzmitli ailem. İzmit'te küçük bir arsamız var.
Ve ben işte... 3-5 yıl sonra oraya küçük bir tane bağ evi yaparım.
Yani hepimizin ortak bir şeyi var.
Orada bir giderim hani bir şey olur yaşlanınca giderim tatile oraya giderim bağ evinde kalırım hani böyle küçük küçük orayı yaparım inşa ederim falan.
Hep var benim de ki şey yani bunu söylediklerinde çok gülüyordum ben.
Ev mülk falan saçmalık ha bunlar mülk alınmaz falan.
Şimdi değişiyor bakış açım.
Bak o kadar ortak bir şey ki hep böyle mülkiyete karşı çıkmış bir şey bu yaşına kadar doğrusu bir şey almamış bir insan olarak ilk kez böyle yaşta Çanakkale'den arsa mı alsak oradan evi mi alsak noktasına geldik ve bunun ben
göçün bunu daha doğrusu çok ne denir trigger etti demek istemiyorum tetiklediğini düşünüyorum.
Göçmen olmasaydım bu kadar çok ev meselesiyle haşır neşir olmazdı gönlüm galiba.
Bir yandan da bunun güzel tarafı da şu tabii ki iki evin varmış gibi.
Yani hem burada bir düzenin var, buradaki akışta bir yerin var.
Hem orada bir evin, arkadaşların, ailen var.
Bilmiyorum bu zenginliğin tadını çıkarmaya çalışıyorum ama arada böyle işte türküler dinleyip hüzünlendiğim zamanlarda olmuyor değil.
Oluyor ya dinleyip hüzünlenmemek imkansız oluyor.
Peki moda şirketi dedin ya moda şirketinde ne yapıyorsun?
Yani nedir moda şirketi?
Çünkü moda şirketiyle gelen ilk defa duydum.
Ve hani o tarz bir işle ne yaptığını bilmiyorum ama çok zor ya.
Hani böyle şey değilsen, yazılımcı değilsen buraya gelmen çok zor.
Yani takım koçuyum diyebilirim aslında.
Ben bu arada kayda başlamadan önce Saadettin'e işimi sorma ben işimi anlatmakta çok zorlanıyorum demiştim.
Ben Scrum Master olarak geldim.
rol bazında bakıyorsan.
Şimdi işte şirkette bir takım organizasyonel değişiklikler oldu.
Şimdi de böyle birazcık daha takım koçu gibi, proje yöneticisi gibi çalışıyorum.
Global bir rolüm var.
Yok aslında şeyi de merak ettim.
Moda şirketi ya. Ne moda şirketi?
Marka söyleyeyim mi? Söyle ben oldu.
Tommy Hilfiger, Calvin Klein markalarının bağlı olduğu şirkette çalışıyorum.
Çok havalıymış ya. Ama ben data tarafındayım.
Yani veri analizi ekipleriyle çalışıyorum.
Dünyanın her yerindeki o işte veri sistemlerini yapan, kuran ekiplere koçluk veriyorum.
Proje yöneticiliği yapıyorum.
Proje yönetiyorum gibi. Çok havalıymış.
Bir an şey gibi hissettim. Çok böyle ne deniyor?
Üst bürokrasiden biriyle sohbet ediyormuşum gibi hissettim.
Ben de o kadar bilmiyormuşum.
Moda şirketi. Çok havalı.
Peki buraya Üç buçuk yıl önce geldin ya hala yeniyim ve hala bir şeyler öğreniyorum diyor musun?
Tabii her gün yeni bir şey öğreniyorum.
Bunda bence çocuklu hayatın çok etkisi var.
Konuyu hep çocuğuma getiriyorum.
Sadece kusura bakma başka bir teman varsa beni yönlendir.
Ama çocuklu hayat bir kere sistemin içinde bir insanı büyütüyorsun ve o büyümenin her aşamasında da yeni bir şey öğreniyorsun.
İlk geliyorsun, hayatına kreş sistemi geliyor.
Şimdi mesela Leyla'nın yaşı itibariyle artık ilkokul dönemi geliyor.
İşte okul araştırıyorsun, eğitim sistemini anlıyorsun.
Sağlık sistemini öğrenmen gerekiyor.
Hep böyle bir hayatında aşama aşama yeni bir şey öğreniyorsun.
Bence çocuklu hayat sürekli seni yeni bir şey öğrenmen açısından diri tutuyor.
Peki şey gibi bir yerde, şimdi pazartesi sabahı burada sohbet ediyoruz.
Leyla sanırım kreşte.
Evet şu an. Peki sen çalışmıyor musun?
Ben çalışıyorum, esnek çalışıyorum.
O yüzden bu mümkün oluyor benim için.
Çünkü şeyi de merak ediyorum.
Çocuğun olduğu için özel bir inisiyatif mi tanıyorlarsan?
Şu saatlerde gelme, şunu yapma, bunu yapma.
Çünkü bilmiyorum ve merak ediyorum.
Ben 3 gün çalışmayı tercih ettim çocuğum olduğu için.
Bu var evet. Hatta bu benim hiç bilmediğim bir şeydi.
Buraya geldim, işe başladım. Bana dediler ki sen neden 5 gün çalışıyorsun?
Mesela küçük bir çocuğun var. Ben de dedim ki yani başka bir alternatif mi var?
Nasıl oluyor? O kadar bilmiyordum ki.
Evet burada işte o 3 gün sözleşme, 4 gün sözleşme çok yaygın.
Çocuğu olan herhalde hiçbir yabancı arkadaşım da 5 gün çalışmıyor.
Bir tek Türkler ve Hintliler biz 5 gün çalışıyoruz.
Çünkü biz 6 gün çalışmaya alıştığımız için 5 gün az geliyor.
Evet yani ben alternatif bir şey olduğunu zaten bilmiyordum.
Evet aslında onu da merak etmiştim.
Şey gibi bir yerden hani. Öyle bir çalışma disiplini içindesin değil mi şu an?
Hani şey diyebiliyor musun mesela?
Şu an çocuğumu okuldan almam gerekiyor.
Çıkmam gerekiyor. Tabii burada çok rahat.
Yani hep böyle aileye çok öncelikli.
Mesela şaşırdığım şeylerden biri.
İş yaşam dengesi zaten çok farklı İstanbul'a kıyasla.
Ama bize hep şey diye kandırmışlar gibi hissetmiştim geldiğimde.
Ya işte Avrupa'da aile yok.
İşte herkes çok bireysel.
Ama işte Türkiye'de sağ olsun ki bizim işte aile bağlarımız var.
Aile çok kutsal. Yani aksine...
Ben burada hep aileye çok değer verildiğini gördüm.
Hep böyle çocuğumla ilgili bir şey olduğunda çocuğumun ve benim hayatımın çok öncelikli olduğu, herkesin ne yapabiliyorsa yapmaya çalıştığı bir davranış gözlemledim hep.
Bilmiyorum yani benim... Küçücük örneklemimde en azından aileye hep çok değer veriyor.
Herkes ailesiyle vakit geçiriyor ve insanlar buna çok saygı duyuyor.
Yani bir iş varsa ve sen çocuğunla pizza yemeye gideceksen bunu söylediğinde mesela ben Türkiye'de çalıştığım bankada bunu söylesem akşam iş yemeğine gitmeyip çocuğumla pizza yemeye gidiyorum desem komik karşılanırdı muhtemelen.
Burada ama mesela okey diyorlar yani o senin hayatın bu çok değerli biz başka bir gün ne yapabiliriz.
Bilmiyorum bunlar bana ilk geldiğimde baya farklı gelmişti açıkçası.
Çok zor. Aslında bir sonraki sorum da şeydi.
Buraya seni ilk geldiğinde en çok şaşırtan şey ne olmuştu mesela?
Çok çocuk dost olması.
Tabii biz küçük bebekle geldiğimiz için hep aklım oralara gidiyor kusura bakma.
İlk geldiğimizde böyle şey olmuştu.
İstanbul'dan sonra ne kadar çocuk dostu.
Her yer düz. Otobüslere, metroya çok kolay binebiliyorsun.
Çocukla hayatın içinde olabiliyorsun.
Her mekanda yani barada gitsen, kafeye de gitsen, restorana da gitsen.
Her yerde bir şekilde herkes çok anlayışlı.
Bir şeyler dökülüyor, kırılıyor. Herkes gülümsüyor ve o.
çocuk okey diyorlar. Herkes çocuğa çok saygı duyuyor.
Beni en çok dediğim gibi hayatımın çok annelikle de meşgul olduğum bir döneminde geldiğim için belki o çocuk dostu şehir yapısı, kent tasarımı beni çok etkilemişti.
Yani ben de çok uzun yıllardır çocuklarla atölyeler yapıyorum ve benim en çok şaşırdığım şey olmaz ama benim de çok şaşırdığım şeylerden biri ve çocuklar şey çok güzel bence hayatın içinde.
Evet. Yani hani sen ebeveyn olarak bir yere gidiyorsan Onun gidemeyeceği bir yer diye bir şey yok burada.
Hani ben gidebiliyorum o gelemez.
Hiç öyle bir yer yok hiç öyle bir şey yok.
Ve bu çok şaşırtıcı geliyordu bana.
Hani bu insanlar nasıl çocuklar öyle geliyor.
Yani işte önün bisikletinin önünde bir çocuk arkasında bir çocuk.
Kucağında bir bebekle giden anneler görünce inanamıyordum.
Bu normal mi yasak değil mi falan diye.
Ne var yani hayatın içinde insanlar yaşıyorlar diyordu Hollandalı arkadaşlarım.
Ve çok çocuk friendly bir yer burası ya.
Çok çocuk can dostu bir yer yani.
Peki. Burada yaşamayı hiç hayal ettin mi?
Yani Avrupa'da yaşamayı hiç hayal ettin mi?
Aslında çok etmedim işte.
Dediğim gibi ben hep yurt dışında yaşamam diyordum.
Yani gezmeye gidiyoruz, geliyoruz.
Bu güzel evet. Görmeyi gezmeyi seviyorum.
Pandemi o seyahatleri biraz durdurmuştu zaten.
Ama hep böyle büyük konuşmuşum vaktiyle.
Zaten hayatta büyük konuştuğu her şeyde yemiş bir insanım genel olarak.
Bu konuda da çok büyük konuşmuştum.
Yani asla işte yurt dışında yaşamam, yok istemiyorum.
biraz dediğim gibi orada eşim hep çok istiyordu ve ya neden aslında sen istesen gideriz gidersin.
Onun böyle birazcık daha şeyi vardı orada iteklemesi diyeyim.
Peki o zaman buraya karşı bir beklentin var mıydı?
Avrupa'ya karşı en azından gelirken ve beklentini karşıladı mı burası?
Çok güzel soru ya. Diyorum ya ben biraz yani biz biraz böyle çok hızlıca çok da bir düşünmeden karar vermişiz.
Çok da bir beklentim yoktu açıkçası.
Sadece İstanbul'dan çok yorulmuştum.
İstanbul'da çocukla hayatla ilgili çok ciddi kaygılarım ve endişelerim vardı.
Çocuk benim İstanbul deneyimi çok değiştirdi.
Yani biz işte çok sosyal bir hayatım var.
Beşiktaş'ta yaşıyoruz. Ben çok şehir insanıyım.
Hani çıkayım gezeyim böyle sahile gidiyorum.
Bir kafeye gidiyorum falan. O gündelik şehrin içinde olma halini çok seviyorum.
Ama çocuk gelince gördüm ki...
İstanbul'da bebek arabasıyla o kadar kolay hareket edemiyorum.
Bir yerden bir yere gidemiyorum.
Toplu taşıma kullanmam daha zorlaştı.
Ve çok hayatımın kapandığını hissettim.
Zaten bir pandemi geçiyordu.
Pandeminin sonuna doğruydu artık.
O benim bildiğim şehir çok değişmişti.
Zaten ülkenin politik ve ekonomik gündemi zaten hep...
hayatımızı ve gündelik yaşayışımızı zorlaştıran, sıkıştıran bir taraftaydı.
Bunların hepsi birleşince zaten şey hissettim yani daha kötü ne olabilir ki?
O yüzden çok bir beklentim yoktu.
Evet ya bir çok evet büyük beklentilerle gelmedim.
Çok güzel. Peki buraya geldiğinde böyle hani şaşırdığın, karşılaştığın ya da böyle bir şeyler olmuş ama böyle ya şu geldim ve çok sevdim ve bu burada yaşamamı gerçekten çok daha
üst seviyelere çıkarttı.
diyebileceğim bir şey oldu mu?
Ya da öyle bir şey var mı? Evet.
Herkes olabilme özgürlüğü ve herkesin istediği kişi olabilme özgürlüğü çok güzel geldi.
Bu şehirde her şey olabilirim gibi geliyor.
Herkes olabilirim. Bu hem göçmenliğin bir sonucu.
Aslında işte Türkiye'de yarattığın bütün kimliği yok ediyorsun.
Bütün etiketleri, bilgiyi, sistemi.
Burada herkes olabilirsin.
Her şey olabilirsin. Ama öte yandan Amsterdam'da şöyle bir enerjisi var bence.
Hani bu şehirde de herkes her şey olabilir.
Çok özgür bir alanı varmış gibi.
Bunu çok seviyorum.
Çok iyi geliyor. Yani şey gibi bir yerden mi bu?
Hani kendim olabiliyorum gibi bir yerden mi?
Evet. Kendini sıfırdan var edebiliyorsun.
Mesela çok enteresan.
Bunu da geçen yine buraya yeni taşınan bir arkadaşla konuştuğumuzda şey demişti.
Ya burada kimse işini sormuyor.
Gerçekten de öyle mesela bir sürü milletten insanla hem çalışıyorum hem tanışıyorum.
Bir şekilde sosyal ortamlarda denk geliyorum.
Kimse senin işte rolünü, title'ını vesaire sormuyor.
Sen ne iş yaparsan senin hobilerini soruyor.
İşte hafta sonu ne yaptığını soruyor.
İlgi alanlarını, okuduğun şeyleri, izlediğin şeyleri.
Hani daha seninle ilgili gerçekten sana dair şeyleri soruyorlar.
Ve bunun üstünden bir iletişim kuruluyor.
Bunu çok seviyorum mesela.
Evet ya şey doğru hiç ilgilenmiyor yani o şirketteki.
Çok farklı. Çünkü seni onunla yargılamıyor.
Yani çünkü öyle bir şey değil. Hani yaptığın işe göre bir statü yok ya bu ülkede.
Hani atıyorum garsonsun ve ya işte garson demiyor kimse.
Evet. Yani ne iş yapıyorsun?
Şurada garsonluk yapıyorum. Aa okey.
Peki başka neler yapıyorsun?
Hobin var mı? Oraya tırmanıyor musun?
Ben tırmanıyorum diyor. Bilmem ne yapıyor.
Yani hiç öyle bir title değil.
Yani acıyarak bakmıyor sana biri.
Aa işte A101'de çalışıyorum.
Aa işte A101'de çalışıyormuş ya falan demiyor kimse yani.
Evet bunu seviyorum.
Açıkçası. Peki buradaki kültürün içine adapte olabildiğini düşünüyor musun?
Yani kısmen açıkçası böyle tabii ki ben şey biliyorum yani hiçbir zaman buralı olmayacağımın bilgisiyle ilerliyorum.
Hep öyle bir beklentim de yok.
Bunun gerçekçi de olmadığını düşünüyorum.
Ama burada yaşayacak kadar saygılı bir biçimde var olabilecek kadar uyum sağlıyorum.
Öğreniyorum. Hoşuma da gidiyor.
Bazı şeyleri öğrenmek, keşfetmek.
Peki bu öğrenmenin nedenlerinden biri Leyla olabilir mi?
Leyla sayesinde daha çok...
Tabii ki. Buranın işte milli bayramlarını öğreniyorsun.
Dini günlerini öğreniyorsun.
Kutlamalarını öğreniyorsun. Her şeyi öğreniyorsun yani.
Başka bir değerler sistemini keşfediyorsun.
Çünkü o çocuk onlarla büyüyor.
Yani şeydi çok hoşuma gidiyor.
Böyle hani çocuklu bir bireyle sohbet etmenin en güzel yanı da o sanırım.
Siz o kadar farklı deneyimliyorsunuz ki...
Ve biz o kadar deneyimleyemiyoruz ve öyle deneyimlemek çok isterdim gibi geliyor.
Çünkü biz günü yaşıyoruz.
Çünkü hani kendi işimizle vakit geçirebilecek ve kendi işimize leke sorunları çözebilecek şekilde.
Siz kendi işinizde olacak sorunları çözmeyle uğraşıyorsunuz.
Buranın kültürüyle alakalı.
Genel işte alakalı.
Yaşamla alakalı. Bir de ekstra çocukla alakalı bir şey var.
Ve o aslında her şeyden çok daha büyük oluyor.
Ve en öğretici de o oluyor sanırım.
Evet. Çok daha fazla...
hayatın içindesin.
Daha fazla hem Hollandalılarla hem Hollanda'nın sistemiyle temas halinde olman gerekiyor.
Eğitim sistemi, sağlık sistemi her şey aslında şu Kutlamaları biliyorsun.
Neyi nasıl yapılır öğreniyorsun.
Bir Hollandalı çocuk nasıl büyüyorsa benim çocuğum da yani mahalledeki kreşe gidiyor.
Şimdi işte mahalledeki ilkokula gidecek.
Dolayısıyla hani ortalama bir çocuk burada nasıl yetişiyorsa senin çocuğun da öyle yetişiyor.
Dolayısıyla bütün her şey o değerler sistemini, kültürel gelenekleri, kodları öğreniyorsun, gözlemliyorsun.
Öte yandan tabii bunun bende şöyle bir etkisi oldu.
Bu gelmeden çok düşünmediğim.
tahmin edemediğim bir şeydi.
Bir yandan da Leyla'nın benim ait olduğum, ait hissettiğim kültürü de bilmesini çok istediğimi fark ettim.
Yani tamam buranın her şeyini biliyor ve bununla çok okeyim.
Bundan çok memnunum.
Ama ekstra bir çaba sarf etmeye çalışıyorum.
İşte Leyla'nın daha iyi Türkçe konuşması, Türkiye'deki özel günleri bilsin, işte 29 Ekim'i bilsin, 23 Nisan'ı bilsin, Ramazan bayramını öğrensin.
Hani... Bunu anlatmak gibi de bir sorumluluk hissediyorum.
Ve çünkü bunu yapmazsam şey gibi geliyor.
Ortak kültürümüz azalacak.
O ortak alanımız gidecek.
Şimdi ben Türkiye'de yaşarken öğrendiğim bir takım şeyler başladı.
Yani Ramazan bayramı. Bunun inancından bağımsız o kültürün içinden geldiğin için o geleneği biliyorsun.
Sen iftar sofrasını biliyorsun.
İşte sahura kalkmak ne demek biliyorsun.
Onun güzelliğini biliyorsun. Ama buradaki gündelik hayatın içinde bu yok.
Ve biz eşimle bu sene şeyi fark ettik.
Aileler Ramazan diye bir şey bilmeyecek.
Dolayısıyla tamam dedik biz oruç tutalım bu çocuk bunu görsün.
Arkadaşlarımızı çağırıp seneye bir iftar yapalım.
Bilsin bunu kültürel bir yerden istiyorum.
Ortak bir şeyimiz olsun.
Şimdi konu böyle dini bir yere geldi.
Uçlara gitmek istemiyorum ama gerçekten bunu çok ortak kültürü yaşatmak ve taşımak adına çok istediğimi fark ettim.
Ve onun bunu bilmediğini fark edince üzüldüm ben.
Kaçırdığını fark edince.
Çünkü benim çocukluğumda çok güzel anılar var yani buna dair.
En azından bilsin yani ben ona o zemini sağlayayım.
Hepsini kutlasın, hepsini bilsin.
Ama ortak dilimiz, ortak kültürel şeylerimiz azalmasın istediğimi fark ettim.
Şey gibi bir yerden ama zaten bu çok hani ileride zaten büyüdükçe bir şekilde kendi hayatlarını ve kendi yönlerini bulup çiziyorlar ya.
En azından bari onunla bağ kurabileceği, güzel anı bırakabilecek bir şey gibi bir yerden.
Okuyorum ben bu söylediğini ve şey çok değerli geliyor.
Benim de hep böyle şeylerim var.
Hani benim de böyle kaygılarım oluyor.
İşte atıyorum işte Ramazan bayramı oluyor.
İşte atıyorum kandil oluyor bilmem ne oluyor.
O kandil simidinin yani dini bir yerden bir şey söylemek istedim ama çok da ilgilenmiyorum yani.
O camideki o herkesin çıktığı o herkesin kandil simidi alıp işte çay içtiği herkesin birbiriyle sohbet ettiği yani hani.
Ben şundan eminim. Bence %50'sinin ne kandili olduğuna dair bir fikri yok.
Ve hani en azından benim yaşadığım yerde öyle.
Yani bilmiyorlar yani. Ne kandili?
Hani işte kandili abi. İşte bilmem ne kandili.
İçerini bildiklerine hiçbir fikrim yok yani bence.
Öyle bir şey yok. Ama o kültür, o bağ, insanların o birbiriyle var olan sohbeti, muhabbeti, bir şeyleri bir yere taşımak çok güzel.
Ve ben ilk geldiğimde burada şeye gitmiştim.
Bir de ben yani. Ramazan bayramının ilk günü.
Camiye gittim. Rotterdam'da kuzenlerim yaşıyor.
Onlarla beraber camiye gittim bayram namazı kılmaya.
Çünkü ben çok seviyorum.
O beraber yapılan ritüel ve o beraber namaz kılmak ya da o hep beraber insanların o mutluluğu beraber paylaşıyor musun?
Çok iyi hissettiriyordu bana benim yaşadığım yerde.
Sonra şunu fark ettim. O benim yaşadığım yerde öyleymiş.
Burada öyle değilmiş. Çünkü o da çok kültürel bir şeymiş.
Yani insanların doğup büyüdüğü yere.
Burada işte buradaki cami hocası.
Ben hiç böyle şeyler duymadım ya. Buradaki cami hocası işte kadınların ikinci sınıf bir vatandaş olduğundan evde.
Hani erkeklerin onlara bakmakla yükümlü olduğundan.
İşte erkeklerin camiye parası vermeye yükümlü olduğundan.
Böyle tuhaf bence bir tık beyin yıkayıcı şeyler.
Sonra dedim ki benim yaşadığım yerde farklıymış.
Bizim orada yani İzmit'in İhsaniye kasabasında hiç böyle şeyler konuşulmaz bayramımızda.
Herkes işte camiye hutbe çıkan insan.
İşte Türkiye'nin o anki...
sosyolojik, ekonomik şeylerinden bahsediyor.
Köyde ya da o yaşadığımız yerdeki olan sorunlardan bahsediyor.
Umarım bunlar çözülür diyor.
Hani herkesin ortak bir paydada ve mantık çerçevesinde buluşacağı bir şeyden bahsediyor.
Ve insanlar çıktıktan sonra bunun üzerine sohbet ediyor.
Ama burada şey olup, bu ne ya?
Böyle bir şey değil. Ve o yüzden hani şey gibi bir yerden geliyor.
Bunu kendi bildiğin bir yerden yaşatmaya çalışmak çok değerli geliyor.
Aynı şekilde işte biz mesela bir arkadaşımla beraber 29 Ekim kutladık çocuklara işte Atatürk'ü anlatmak için.
Hani ona da böyle internetten videolar bulduk, şarkılar vesaire.
Atatürk'ü de anlatıyorsun. İşte buradaki Türk anneler bir organizasyon yaptı.
23 Nisan kutlaması yaptı.
Ben koşa koşa çocuğu oraya götürdüm.
Hani tamamen dediğin gibi yani o kültürel zemindeki ortaklıkları da yaşatmak gibi bir sorumluluk hissediyorum ebeveyn olarak.
Ve şey gibi bir şey de diyebilir miyiz sence?
Ben bazen... Bireysel olarak insanların yaptığı, komünite olarak yaptığı bu tarz kutlamaları kamunun yaptığından çok daha değerli buluyorum.
Kesinlikle. Ben daha çok saygı duyuyorum en azından.
Çünkü şey gibi bir yerden.
Kamu bunu kendisinin lehinde kullanabileceği şekilde kutlamalar ve...
Çocukların hayatını etkileyebilecek şekilde perspektifteki aktivitelerle değerlendiriyor.
Ama sen gerçekten özde anlatmak isteneni veya yapılmak isteneni anlatıyorsun gibi bir şey oluyor o bireysel bir şeyde.
Herhangi bir şey tabulaştırmadan ya da bir şey yapmadan yani.
O yüzden bunlar çok daha iyi geliyor bana mesela.
Ya bana da benim en azından buna ihtiyacım var.
Benim ve ailemin.
Dediğim gibi çünkü benim temel meselem Leyla ile kurduğum ilişkideki o kültürel ortaklığı da koruyabilmek.
Bu mesela göçmeden önce çok aklımda olan, tahmin edebileceğim ya da işte bunu dertleneceğimi düşündüğüm bir şey değildi.
Tamamen burada yaşarken akışta hayatımızın içinde olduğunu fark edip bir mesele olarak gündemimize aldık.
Çok güzelmiş. Peki şey kaygısı yaşıyor musun?
Leyla buraya işte okula gittiğinde çocuk işte diğer arkadaşlarıyla sorun yaşar ya da yaşamaz ya da şimdiki okul düzeninde nasıl gidiyor?
Yani şu ana kadar ki bizim deneyimimiz çok pozitif aslında.
Ben hakikaten böyle çok güzelleyebilirim her şeyi yani.
Tabii ki hani... Duyuyorum ya da buraya gelmeden önce böyle izlediğim, okuduğum şeylerde aksi görüşler, deneyimler de duymuştum.
Ama bizim deneyimimiz yani ilk günden yani ilk teklifi aldığım vize başvuru süreci oldu.
Uçaktan indik, geldik işte otelde kaldık, ev bulduk falan.
Bütün deneyimimizde tanıştığımız herkes, çalıştığımız, karşılaştığımız herkes çok kibar, çok gerçekten yardımcı, açık fikirli ve böyle hani...
İletişim kurmaktan, iş yapmaktan ya da arkadaşlık etmekten gerçekten mutluluk duyacağım insanlar çıktı hep karşımıza.
O yüzden mutluyum yani böyle olumsuz bir deneyim yaşamadık.
Gayet buradaki kreş sistemini de çok seviyorum.
Çocukların erken yaşta kreşe okula bu kadar ulaşabilir olmasını çok kendi ebeveynlik yaklaşımım içinde doğru buluyorum.
Leyla'nın bu kadar hayatın içinde büyümesinden çok mutluyum.
Her şeyi onunla yapmaktan.
Ki desteksiz ebeveynlik çok zor yani buna da istersen böyle gerçekten ayrı bölüm çekip sabahlara kadar konuşup anlatıp ağlayabilirim bu konuda.
Çok zor olduğu yerler var.
Hani aileden, arkadaşlarından ve kendi alışık olduğun çevreden uzakta bir çocuğa bakım vermek gerçekten çılgınlık olabilir.
Evet ama bunun yanında işte kendi ebeveynlik yolunu bulmak, kendi sesini duymak açısından çok rahat burası.
Dediğim gibi bütün o süreç çok çocuk dostu ve bizim yaşadığımız şu ana kadar ki.
Yani Leyla işte 3,5-4 yaşında yaklaşık.
Şu ana kadarki deneyimimiz çok olumlu.
Ama okul hayatı ve sonrası o daha çok buradaki sistemin içinde var oldukça ne göreceğiz bilmiyorum.
Ama şu zor. Şunu eklemek istiyorum çok uzatmadan.
Çocuğunun konuştuğu dili anlayamamak çok zor.
Bak bu da hiç tahmin etmeyeceğim bir şeydi.
Hiç öngöremediğim bir şeydi.
İşte biz geldik yerleştik.
Leyla kaç aylıkta? Bir süre evde zaten bakım vermeye devam ettik.
Sonrasında artık kreşe gitsin dediğimiz yerde Hollanda'ca öğrenmeye başladı o da.
Yani daha konuşamıyordu kreşe gittiğinde zaten.
Hollanda'ca ve Türkçe'yi beraber öğrendi.
Şu an geldiğimiz yerde de biz zaten Türkçe konuşuyoruz.
Ama Hollanda'cayı da dışarıda konuşabildiğini işte arkadaşlarıyla da bir ortama girdiğimizde gözlemleyebiliyorum.
Ve onun söylediği şeyleri anlayamamak ya da işte onun geçenlerde kreşten Hollandalı bir arkadaşı ve annesi geldi.
Kahve içmeye bizim evimizde. Üçü birden Hollanda'ca konuşmaya başladı ve ben hiçbir şey anlamıyorum.
Buralar biraz hüzünlü ve duygusal olduğum yerler.
Çocuğunu anlayamamak garip bir şeymiş.
Tabii ki ben de işte dili öğreneceğim vesaire ama hiçbir zaman onun yetkinliğinde olmayacağım bilgisini de yine kabul ediyorum.
O çok garip bir şey ya.
En çok neyde zorlanıyorsun desen hani bazen böyle bir şey oluyor parka gidiyoruz ve onlar kendi aralarında Hollanda'ca konuşuyor.
Bana da dönüp bir şey söylüyorlar çocuklar ya da işte ebeveynleri.
O anlayamadığım ilk anın Çok böyle kekremsi bir tadı var.
Sonra hop bir şekilde İngilizce falan iletişim kuruyoruz tabii ki.
Ama o küçük anların bir kalbime yükü var yani.
Sanırım bir sonraki sorum buydu aslında Leyla ile ilgili gelecek soru.
Çünkü benim çok kaygılandığım şeylerden biri bu.
Ben burada çocuklarla çalışırken de işte her pazar 4-6 yaş arasıyla bir saat atölye yapıyoruz.
Ve çocuklardan kimisi işte bir yıl önce gelmiş oluyor.
Kimisi işte burada doğup büyümüş oluyor falan.
Ama hepsi çok iyi Hollanda'ca konuşuyor.
Ve mesela bir şey oluyor. Ve bir anda aralarında böyle hollandaca bir şey konuşuyorlar.
Ve şöyle kalıyorum. Belki de çok hoş bir şey konuşuyorlar.
Ama anlamadığım için o kadar rahatsız hissediyorum ki kendimi.
Şimdi Türkçesini anlatır mısınız bana diyorum.
Deyip gülüp kaçıyorlar. Büyük ihtimalle bir şey yapıyorlar.
Yani bir şeyin yaramazlığını yapıyor falan belki.
Ve sonra ben aileleriyle konuşuyorum.
İşte diyorum işte böyle hollandaca bir şeyler konuşuyorlar.
Bir sorun bakalım ne konuşmuşlar. Hani dersten bir şeyden mi rahatsız olmuşlar falan.
Ya onlardan aldığımız reaksiyon şey çok üzücü oluyordu benim işte.
Ya sormak istemiyoruz. Çünkü rahatsız oluyoruz.
Onu ne Hollanda'ca konuştunuz bana Türkçe anlatmak için zorlandığını duymak da rahatsız edici geliyor bazen.
Ve sonra şey çok kaygı yaratmıştı bende.
Ben çok seviyorum bir tane birey sahibi olmak çok isterim bende.
Ve onunla aynı dili konuşamayacak olmanın ya da iletişim kuramayacak olmanın yarattığı şey çok germişti beni yani.
O yüzden bunu...
Nasıl handle edilir bilmiyorum.
Yani çok şey... Çaba harcamak gerekiyor.
Yani ben şeyde de görüyorum.
Benim kardeşim de İngiltere'de yaşıyor.
Onda iki çocuğu var. Yaş büyüyüp eğitim birazcık seviyesi arttıkça yani okula gittiği yıllar arttıkça dil de okul diline dönüyor ister istemez.
Hani evde sürekli çaba harcaman gerekiyor ki o çocuk senin dilini unutmasın.
Çünkü şöyle düşün. Mesela işte...
4 yaşında, 5 yaşında bir çocuk okula gidiyor ve pek çok şeyi okulda İngilizce olarak ya da burada Hollanda'cı olarak öğreniyor.
Birebir aynı şeyin Türkçesine öğretmeyi yakalaman çok zor.
Yani matematiği İngilizce öğreniyor, Hollanda'cı öğreniyor, üçgeni, kareyi bilmem neyi o terminolojiyi tamamen okulun dilinde öğreniyor.
Sonrasında gerçekten çaba harcaman gerekiyor.
Mesela bu da benim göçmen olmayan...
olmadan önce tahmin etmediğim, düşünmediğim bir şeydi ama şimdi burada hayatımıza şey girdi yani Leyla'nın Türkçesini canlı tutmak ve ileride onun öğrenmesi için neler yapabileceğimize bir kulağımız gözümüz açık olsun istiyoruz.
Hani şu an çok gündemimizde değil hala Leyla Küçük olduğu için.
Ama ben kardeşimin çocuklarından da gözlemlediğim için şunu biliyorum.
Büyüdükçe senin göstermen gereken çaba da o kadar artıyor.
Onları işte ne bileyim sürekli Türkiye'ye götürmek, işte büyüklerle vakit geçirmelerini sağlamak, Türkçe'ye maruz bırakmak, Türkçe kitapları okumak, belki ileride okuma yazma için ders aldırmak gibi yollar bilmiyorum.
Hani burada belki daha deneyimli ebeveynler daha fazla bilgi sahibidir.
Ama en azından kafamızın bir tarafında böyle bir pencere var.
Hani Leyla'nın Türkçesini iyi tutmak, güzel tutmak, oralara yatırım yapmak.
Yani şey çok değerli geliyor.
Bir arkadaşımız var bizim ekipte Fatma'nın.
O da böyle çoklu dilli çocuklarla ilgili bir yüksek lisans yapmıştı.
Ve o çocukların aileleriyle görüşüyordu sürekli falan.
O anlatıyordu çok zor hani bu çocukların işte hani aynı anda iki dil üç dil öğrenenler oluyor işte daha anne baba farklı ülkelerdense bazen mecburen ortak İngilizce ve onların dilleri dört dille çıkıyor ve hani onların yaşadığı şeylerle
ilgili bir tez yazmıştı.
Bir sonraki konumuz da o olacak büyük ihtimalle.
Çok merak ediyorum. O ne anlatacak yani.
Onun deneyimi nasıl bu konuyla ilgili.
Çünkü ben de çok özel ilgi gösterip merak ediyorum yani.
Şey de isterdim burada çift dilde, üç dilde büyümek falan.
Çok da kıskanıyorum ben. Ben de ya Leyla kadar hızlı öğrenebilmeyi çok isterdim.
O kadar hızlı adapte oluyorlar ki.
Mesela benim bence göçmenliğim ve ebeveynliğimin çok üst üste gelmesi.
Yani çok yakın. tarihlerde önce ebeveyn oldum sonra göçmen oldum.
Leyla'nın o esnekliğinden çok fazla şey öğreniyorum kendi göçmenliğime de.
O kadar hızlı adapte oluyor o kadar mesela çocuklar dilden bile bağımsız o kadar kolay oyun kuruyorlar.
Bunu görmek mesela bana şey hatırlatıyor yani özümde insanım ve her yerde köklenebilirim.
Hani ağaç değilim her yere gidebilirim ve herkesle her yerde dünyanın her yerinde var olabilirim.
O yüzden ebeveyn olmak benim göçmenliğimi bazı açılardan kolaylaştırdı.
Yani şey bence çok güzel, kelimelere çok takılıyorum bazen.
Oyun oynamak. Mesela bence insanların en güzel birleştirici noktası oluyor oyun oynamak.
Yani o oyunsu, içgüdü, o homolidansı yani ne olursa olsun ne kadar hiç bilmediğin, hiç ortak bir şeyin olmadığı bir birey bile olsa, dünyadaki herhangi bir şey bile olsa oyun oynayabilecek bir ortam yarattığın zaman, aynı
ekibin bir parçası ile beraber oyun oynadığın zaman insan...
İletişim kuruyor. İnsan birbiriyle anlaşabiliyor.
İnsan birbiriyle bir şeyin parçası olabiliyor.
Biz bunu artık yaparken çok zorlanıyoruz.
Çeşitli toplumsal normlar var üzerimizde.
Kalıplar var. İşte ezberlediğimiz basma kalıp şeyler var.
Ama çocuğun hiç umurunda olmuyor. Yani atıyorum 500 kişi öldürmüş bile olsa biri gidip onunla oyun oynuyor.
Eline bir şey çiziyor. O arabayla hın hın yapıyor.
Kim olduğu ile ilgilenmiyor. Hiçbir şey yok.
Onunla oyun oynuyor. Ve o oyun suyu üçgüdü.
Karşı tarafta farklı bir etki yaratıyor.
Ve o yüzden belki ben de o yüzden çok hoşuma gidiyor çocuklarla çalışmak.
Hani böyle ne olursa olsun bir şeylerle hımm deyip oynayabilmek, yürütebilmek yani.
O yüzden çok güzel. Umarım...
Dilediğiniz gibi bir birey yetiştirirsiniz yani.
İnşallah. Peki son sorumuza gelelim mi yavaş yavaş?
Bavulunda ne var? Ne getiriyorsun bavulunda?
Ya da ne götürüyorsun? Bavulunda ne vardı yani?
Ben Türkiye'den de yeni geldim.
Bir bavul kitapla geldi. Hala fiziksel kitap okumayı çok seviyorum.
Yani o işte Kindle vesaire okuyuculara ısınamadım yıllardır.
Ve şeyi de gerçekten en zorlandığım şeyler göçmenlikte böyle okumak istediğim Türkçe bir kitaba anında ulaşamamak beni çok üzüyor ve zorluyor biliyor musun?
Gelen giden herkesten kitap istiyorum.
Taşıyan bütün arkadaşlarıma da çok teşekkür ederim.
Bir bavul kitapla geliyorum genelde.
Onun haricinde bavulumda merakım var.
Keşfetme arzum var. Köklenme ihtiyacım var.
Ve açıklığım ve cesaretim var herhalde.
Buradan giderken de ne götürüyorum?
Peynir götürüyorum. Buradan giderken de yani neşeyi ve sakinliği götürdüğümü hissediyorum.
Çok güzel. Ben de üç gün önce gelip alt taraftaki kitapların hepsini yeni getirdim.
Yeni atölye için oyunlar getirdim.
Ve her gittiğimde yarım bavul kitap getiriyorum.
Kitap çok güzel. Merak çok güzel cevap.
Teşekkür ederim. Peki son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
Mesela hani... Ne kadar dinleyicimiz var ne var bilmiyorum da.
Hani atıyorum belki Türkiye'den dinleyenler biri vardır ya da burada yaşayanlar biri vardır.
Böyle söylemek istediğin bir şeyin bir yaran bir mutlu bir şey ne olduğunun bir önemi yok herhangi bir şey.
Ya şunu söyleyebilirim herhalde.
Göçmenlik gerçekten zor.
Dışarıdan göründüğünden çok daha zor.
Yaşamadan anlaşılmayan çok fazla katmanı var.
Ebeveynlik de çok zor. Hele ki göçmen ebeveyn olmak daha da zor.
Ama biliyorum ki yalnız değilim.
Aslında hepimiz benzer yollardan yürüyorum.
O yüzden dinleyen ve benzer zorlukları hisseden, yalnız hisseden birisi varsa yalnız değilsin ya da yalnız değilim demek isterim.
Ay çok güzel bir kapanış oldu.
Teşekkür ederiz Merve. Vakit ayırıp geldin.
Leyla'dan uzak kafa dinleyecekken geldin burada.
Biz de öncesinde de gerçi biz bir saat sohbet ettik.
Ağlayıp güldük şurada. Teşekkür ederim gerçekten.
Eğer Bavulda Ne Var? podcastini beğendiyseniz bizi takip etmeyi unutmayın.
yeni bölümlerle, yeni hikayelerle karşınızda olacağız.
Teşekkür ederim.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
