
Bazı yolculuklar bir kez başlamıyor. Ayşen önce İstanbul’a, sonra başka bir ülkeye, ardından Amsterdam’a taşındı. Her yeni şehirde yeniden başlamayı, yolda değişen planları ve insanın gittiği yerlere biraz kendinden, biraz da geride bıraktıklarından taşımasını konuştuk. İyi ki konuştuk.❤️
Transkript
Selam, Bavulda Ne Var? Podcast kanalına hepiniz hoş geldiniz.
Bugün Amsterdam'da Kumpanya'nın stüdyosundayız ve bugünkü konuğumuz Ayşen.
Selam Ayşen, hoş geldin. Selam Saadettin, hoş bulduk.
Nasılsın? İyiyim, hava harika o yüzden kendimi sanki yeniden doğmuş gibi hissediyorum açıkçası.
Herkes de benim gibi hissediyordur eminim.
O yüzden çok da güzel bir tarih seçmişiz diye düşünüyorum.
Özlemiş misin bu havaları? Valla yani özlemek ne kelime.
İnsan kendini unutuyor kışın burada.
Bunu anlatmak çok zor.
Ama şu anda kendimi böyle bir buz etkisiyle fişeklenmiş ve uçuyormuş gibi hissediyorum.
Bugün Amsterdam'da ortalama 26-27 derece.
Ve o yüzden çok sıcak. O yüzden aslında sıcaktan bahsediyoruz.
Şortla çıktım. O kadar sıcak.
Ayşen kimdir, nedir?
Birazcık bize kendinden bahseder misin?
Evet, kendimden biraz bahsedeyim.
Çok fi tarihine gitmek istemiyorum.
Ama nerede doğdum?
Oradan başlayayım. Çorum'da doğdum.
Üniversiteye kadar Çorum'da yaşadım.
Sonra İstanbul Teknik Üniversitesi şehir planlamayı kazanıp İstanbul'a taşındım.
Ve yaklaşık 10 sene İstanbul'da yaşadım.
Çeşitli alanlarda çalıştım.
Şehir plancısı olarak hiç çalışmadım diyebilirim.
Onun dışında yurt dışına gelme serüvenim de yaklaşık 4 sene önce başladı.
Geldikten sonraki süreçte tabii ayrı hikayeler.
Oraları da yine konuşuruz ama çok uzun bir hikaye var diyebilirim açıkçası.
Çok güzel. İstanbul'a gitmen ilk göçün oluyor aslında.
Evet. Peki Çorum'dan İstanbul'a üniversiteye gittiğinde yurt gibi bir yerde mi kaldın?
Nasıldı? Evet yurtta kaldım.
İTÜ'nün kendi kampüsü var Ayaza'da.
Ayaza'da. Çok güzel bir kampüs.
İlk göçümdü.
19 yaşındaydım o zaman.
Ve şimdi düşünüyorum çok daha iyi handle etmişim.
Yani 19 yaşındaki bir insana göre.
Ya da belki şöyle düşünmeye de başladım biraz.
Yaşımız büyüdükçe sanki göçten daha korkar olduk.
Konfor alanımıza daha çok sığındık.
19 yaşında tabii ki küçük bir şehirden büyük bir şehire gitmek büyük bir sıçrayış gibi geliyor.
Hele ki zaten çok da böyle nasıl anlatmalı bunu?
Kapalı bir toplumdaysan...
Çorum gibi işte çok kapalı, kendi içinde yaşayan bir toplumdan İstanbul gibi Türkiye'nin en kozmopolis şehrine gitmek.
Ama bir yandan da işte o yurt hayatı gerçekten beni İstanbul'a bağladı.
Yani evde kalan arkadaşlarım var.
Mesela ev paylaşıyorlar.
Ve sonrasında çoğu İstanbul'u terk etti.
Çünkü... O işte yakın arkadaşlıklar kurulamadı.
Sadece bir arkadaşa tutunmuş gibisin aslında ama yurtta benim çok fazla arkadaşım vardı.
Birbirimize çok destek olduk.
Birlikte ağladık, birlikte güldük.
Ama buraya gelince aynı şey olmuyor maalesef.
Üniversitedeki göçle buradaki göç tabii çok farklı.
Peki mezun olduktan sonra İstanbul'da mı çalıştın?
Evet mezun oldum.
Kaç sene çalıştım? 2018'de mezun oldum.
2021'de... Letonya'ya taşındım.
İlk taşındığım yer Letonya.
Yani orada yaklaşık bir 3-4 senelik bir tecrübem var.
Yani evet böyle Letonya'dan da başlayabiliriz sonrasında ama orası çok kısa bir tecrübeydi benim için.
10 ay kadar orada yaşadım.
Pandeminin en civcivli zamanları.
Peki İstanbul'da nerede çalıştın?
İstanbul'da önce şehir ve bölge planlama ofislerinde çalıştım.
Orada bir kısa staj gibi bir şeydi aslında tecrübem.
Daha sonrasında değerleme üzerine çalıştım.
Daha çok bankaların işte değerleme, kredi vesaire gibi konularıyla ilgili rapor çıkarıyordum ve çok sıkıcı bir işti.
Yani hayatımda gördüğüm olabilecek en sıkıcı iş.
En güzel kısmı gidiyorsunuz insanların evini ölçüyorsunuz.
İşte onun raporunu yazıyorsunuz ve inan o kadar ilginç evler gördüm ki ben.
İstanbul'un Ok Meydanı'nda...
kentsel dönüşümün olduğu bir yer düşün ve çeşit çeşit insan var.
Çeşit çeşit ev tipi var ve bu insanlarla bir şekilde iletişim kurmaya çalışıyorsun.
Çoğunluğu bazen seni görmek istemiyor.
Haciz gibi konular olduğu için.
Bazısı kredi çekmek istediği için sana rüşvet teklif ediyor.
En büyük işte inşaat firmalarının sahiplerinin tarafından çağrılıp bana değil ama benim işte supervisorıma sana ev verelim, araba verelim.
Sen yeter ki bizim değerleme raporumuzu daha yüksek yaz gibi.
Çok acayip şeylerle karşılaştım.
En sonunda işte bir belediye serüvenim var.
Orada da yine bir staj gibi bir şeyim oldu.
Sonra dedim ki bu iş yapılmaz.
Türkiye'de yapılmaz. En azından ben kendim buradan sıyırayım.
Öylece yazılım alanına geçtim.
Ve hala da yazılım sektöründeyim.
Çok ilginç bir kariyer ya.
Evet. Şey düşünüyorum.
Ulan acaba ben olsaydım...
Evleri kabul eder miydim yani falan diye düşünüyorum.
Bir anda Türkiye'de yaşarken böyle şeyler normalimiz ya.
Bundan rahatsız olup bu işi bırakmış olman.
Daha neler var. Neler var.
Peki çok girmeyelim de sonra.
Kesinlikle evet. Arada Türkiye'ye gidiyoruz.
Seni almasınlar sonra içeri.
Aynen öyle. Peki buraya 4 yıl önce geldin.
Evet. Peki Letonya'dan direkt buraya mı geldin?
Evet. Letonya'ya ne işe için gitmiştin?
Yazılım işe için mi? Yazılımda o da.
Accenture üzerinden.
O da çok büyük bir yazılım danışmanlığı şirketi.
Ve benim yaklaşık bir buçuk, iki senelik bir tecrübem vardı Türkiye'de o sırada.
Ondan sonrasında ben büyük bir proje duydum.
Letonya'da çalışmam gerekecek şekilde bu işe başladım.
Ama başlangıcı tabii ki bir işte headhunter'ın sana ulaşmasıyla oluyor.
Böyle bir proje var ama işte Letonya'ya gitmen lazım.
Çünkü bizim Türkiye ofisimiz kapatıldı ve işte Riga'da yeni bir ofis var.
Seni buraya almamız lazım. Tamam dedim okey bir süre çalışırım.
Hani orada kalıcı bir planım da yoktu açıkçası.
Oradan başka bir Avrupa ülkesinde işte Hollanda.
Almanya, neresi olursa onu planlıyordum zaten.
Ama bir on ay kadar kaldım neyse ki.
Çünkü altıncı ayımda yaklaşık işte ne zamana denk geliyor, kışın en ortaları ciddi depresyona girdim.
Aylarca dışarı çıkamıyorsun, hava eksi 25 derece, artı covid var.
Zaten dükkanların hiçbirisi açık değil.
Böyle olunca eve kapanıyorsun.
Zaten birçok insan covid'de büyük depresyon yaşadı.
Ama oradaki depresyon bambaşkaydı.
Yani düşün burada birçok Türk yemeğini buluyorsun.
Marketin var. İstediğin her şeyi bulabiliyorsun Hollanda'da.
Letonya'da çok net hatırlıyorum.
Ben çok uzun süre et yiyemedim.
Yani etin tadı çok kötüydü mesela.
Hani özellikle helal bulayım diye aramıyordum ama et bana göre değil, sebze bana göre değil.
Böyle şeyler bile çok sıkıntı oluyormuş insan için.
Ben ya ne olacak havada idare edilir, yemekte buluruz bak ne güzel onların da somonu var falan diye kendimi çok kandırmışım.
Ama sonra Hollanda'dan bir iş teklifi geldi.
Neyse ki. Çünkü yavaş yavaş Türkiye'ye dönme planları yapılıyordu o sırada.
Benim işte yeni evlenmiştim eşim de yanıma geldi.
Birkaç ay da onunla birlikte yaşadık.
Ama en sonunda Hollanda'ya gelince bir umut ışığı oldu yani.
Çünkü burası daha işte göreceli nüfusun olduğu bir yer.
Riga 500 bin.
Total ülkenin nüfusu 1,5 milyon.
İnanılmaz küçük bir ülke.
Ve bunların çoğu da zaten Riga'da bile yaşamıyor diyebilirim.
Aslında nüfus var ve çoğu...
Avrupa'da çalışıyor. Neyse Hollanda'ya geldik ve Türkiye planları biraz askıya alındı.
Bizim köye kadar nüfusu varmış ya Letonya'nın.
Ben bilmiyormuşum Letonya'yı.
Onu soracaktım şimdi. Letonya tam neresinde kalıyor ya Avrupa'nın?
Aslında Rusya ve Baltık Denizi.
Yani sağ tarafında doğusunda Rusya var.
Batısında işte Baltık Denizi.
Aşağıya indiğinde diğer işte...
Baltık ülkeleri, Polonya falan böyle hani tampon bölge aslında baktığında NATO'ya girmiş.
Tamam şimdi hatırladım. Şey gibi oldu sen de Bilal'i anlatır mısın gibi anlattın bana.
Pardon. Yok yok güzel oldu.
Sen böyle anlatınca anladım ama.
Ben de öyleydim. Çünkü ben de Letonya tam olarak nerede acaba diye çok sorgulamıştım giderken.
Düşün bak iş teklifini kabul ediyorum.
Ama burası neresi? Nasıl bir ülke?
Hiçbir fikrim yok. Ve o zaman bak düşün çok uzak bir tarih değil ama teknolojideki ve işte sosyal medyadaki sıçrayışı şöyle anla.
Şimdi her yerden vloglar var.
YouTube'u açıyorsun binlerce insan içerik çekiyor değil mi?
O zaman... Tek bulabildiğim içerik Letonya ile ilgili.
Bu arabalarda dehşkemler olur ya.
Arabaya koyar işte. Orada zaten zorunlu bir kaza durumunda işte.
Kanıt olabilmesi için. Birisi de işte böyle o dehşkemle çektiği şeyleri YouTube'a koymuş.
Ya ondan anlamaya çalışıyorum şehri.
Hiçbir şey yok. Birkaç böyle insan bir şeyler yapıyor.
Podcast yapıyorlar. Burada hayat nasıl?
Hayat kalitesi nasıl? Oradan bir çıkarım yapmaya çalışıyorsun.
Bir gidiyorsun. Hayalinde...
Asla tahmin edemeyeceğin kadar küçük bir yer.
Sen onu zannediyorsun ki Riga başkent.
Bizim de Ankara'mız var.
Ankara'da çok hani tamam büyük bir şehir ama Riga ne kadar küçük olabilir gibi bir yerden.
Sonra orada büyük bir şok yaşadım.
Hiç kimse... Görmeyince sokaklarda zaten pandemi var.
Orası ayrı konu. Ama her zaman öyleymiş orası.
Pandemi hep yaşıyormuş orası.
Pandemi vurmamış. Vurmamış zaten yani.
Hiç zaten olmamış ki bu insanların sosyal bir hayatı.
O yüzden orası öyle bir çetrefilli geçti.
Ama sonra Amsterdam'a gelmek tabii biraz ilaç oldu.
En azından 1-2 sene.
Peki Letonya'da ilk başta tektin.
Sonradan evlendin değil mi? Öyle söyledin.
Evet. Başlangıç öyle oldu.
Aslında ben iş teklifini aldım.
O sırada işte şimdiki eşim, o zamanki erkek arkadaşımla zaten tanışıyorduk.
Sevgiliydik. Ben iş teklifini aldıktan sonra nasıl olacak, biz nasıl görüşeceğiz?
Zaten kısıtlamalar var, uçuş kısıtlamaları var.
Evliysem mesela daha kolay bu şeyler tanımlanıyor.
Ben eşimi göreceğim kardeşim diyebiliyorsun.
Sevgiliysen hiçbir belgen yok, bir şeyin yok.
Artı işte Letonya'nın şöyle bir sıkıntısı vardı.
Hollanda gibi partnerine gel yaşa diye vize vermiyor.
Evliysem vize veriyor.
Biz de zaten evlenmeyi düşünüyorduk açıkçası.
Neden bekleyelim ki?
Yani bir de ben gideceğim orada tek başımayım.
Emre zaten ne yapacak?
Ne kadar sık beni görmeye gelebilecek?
Dedik bari o zaman hadi evlenelim ve hızlansın bu süreç.
Ama tabii onun gelmesi yaklaşık beş ay aldı.
Yani ben beş ay orada tek başımaydım.
Yani onun gelmesiyle de açıkçası şeyi fark ettim.
Yani ben bayağı ciddi bir depresyonun içine girmişim.
Kışın gelmesiyle.
Ama o da şeyi fark etti sonra.
Biz burada ne yapıyoruz? Ben bunu kendime soramadım.
Ama onun gelmesiyle daha kolay görebildim.
Biz aslında burada evet birlikteyiz ama dışarıda bir hayat yok.
Düşün ki sokakta insan sesi yok.
Apartmanda kimse yaşamıyor.
Sonunda... Anlatınca canım sıkıldı ya.
Çok sıkıntılı zaten.
Yani yazın gidersen harika bir yer bu arada.
Her yer park işte o Rus kültürü aslında orada çok görünür.
Parklar var işte insanlar yazın tabii ki kışları hiç çıkamadıkları için iki ay özellikle dışarıdalar.
Ama onun dışında hiç hayat yok.
Ondan sonra şeyi fark ettim.
Ben Türkiye'den giderken açıkçası bazı şeyleri kızarak gittim.
Hepimiz gibi yani bundan 7-8 sene önce bu göç dalgası başladı ve çoğunlukla da hepimiz bir şeyleri kızarak gittik.
İster aile olsun ister işte değişen kültür işte siyasi ekonomik her şey var bunun içinde.
Şeyi fark ettim ya biz...
Bir sürü değere sahipmişiz ama bazı yanlış gördüğümüz şeyler yüzünden bu kadar kolay bırakamazmışız bu değerleri.
En basit yani mutfağını bırakamazsın, işte dansını, müziğini bırakamazsın falan.
Bunların değerini çok net anladım.
Hollanda'ya gelirken de şeyi çok hatırlıyorum.
Türk restoranı var mı? O yüzden Sloterdijk tarafları, West tarafları ve favori yerlerim.
O yokluğu görmüş bir insan sonra ona daha çok sarılıyor sanırım.
Peki şey hissetmiştim ben sen az evvelki anlatımından.
Ne olursa olsun gideyim der gibi gitmişsin sanki Latonya.
Tabii tabii. Evet öyle oldu.
Ya bu çok üzücü geliyor bana. Mesela hani anlattığın şey aslında bir kültürü ne kadar çok sevmenle alakalı bir şey.
Türkiye kültürünü ve sonra sevdiğin kültürü ne olursa olsun deyip gitmeni yaşattıracak kadar canını sıkmış.
Çok üzücü. Sonuç itibariyle bir değersin ve bir değeri kaybetmek denebilir mi bilmiyorum ama bir değer gidiyor yani.
Yani açıkçası... Katma değersin de bu arada.
Hani para olarak da değersin, insan olarak da değersin.
Yani ülke için sonuç itibariyle.
Evet doğru. Sonuç olarak şunu da çok düşündüm.
Ben devletin üniversitesinde en iyi üniversitede okudum.
Göreceli birçok işte üniversiteye göre.
Ve orada tabii ki para vermeden okudum.
Yani birçok dünyanın birçok yerine gittiğinde aynı seviyedeki kalitede eğitim veren üniversitelere para döküyorsun birçok.
Ve devlet bana bunu sağladı.
Ama ben devlete bunu geri veremedim.
halkıma işte topluma neyse yaşadığım şeye, kültüre geri bir katkı sağlayamadım ve bu beni üzüyor aslında.
Bir yandan da giderlerse gitsinler gibi bir söylemle karşılaşarak zaten çoğunluğumuz bazı şeyleri göze aldık.
Ha bu şey demek değil. Ben terk ettim ve geri dönmüyorum.
Ben zaten giderken şu kafayla gittim.
Ben bir gün daha güçlenip elimde daha fazla bilezikle, şapkayla neyse işte o edindiğim yeteneklerle tekrar geri döneceğim.
Yani burada kendimi biraz şöyle rahatlatıyorum.
Dönemin işte Atatürk'ü işte o silah arkadaşları hepsi Avrupa'ya gitmiş orada eğitim almış bir şeyler öğrenmiş geri gelmiş ülkesine bir şey sağlamış.
Ben de açıkçası bu işte göç dalgasıyla gelmiş insanların ben burada kalacağım abi Türkiye'ye geri dönmem diye bir bakış açısıyla geldiğini düşünmüyorum.
Hepimiz... Elimizdeki işte değerleri korumak için, psikolojimizi korumak için, elimizdeki ekonomik kaynakları korumak için biraz buraya gelmek zorunda kaldık.
Neden? İşte çocuğunu yetiştirecek.
Çocuğu Türkiye'de iyi bir eğitim alamadıktan sonra Türkiye'ye yeniden bir katkı sağlaması da çok zor.
Kendisi zaten Türkiye'de kaldığı senaryoyu düşünüyorum.
Ben kendim için de düşünüyorum.
Yani çok katma değerle çalışamazdım.
Yani burada geçim derdi var, mobbing var.
Siyasi çevre zaten çok kabul edilebilir bir noktada değil ve bu yüzden de ne olursa olsun gideyim evet bunu dedim.
Bunu derken ama bunları arka planda düşünerek geldim.
Tabii ki bunu düşünürken insan bir yerde köklenemiyor.
Öyle kolay olmuyor yani ben buraya geldim işte geri dönerim kafasıyla bir yere ait olamıyorsunuz.
Şunu yapsaydım belki daha mı kolay olurdu?
Mesela bu kafa yapısıyla gelen insanları da görüyorum.
Ben Türkiye'yi bıraktım arkamda.
Sadece Hollandalı ve işte international insanlarla arkadaş olmak istiyorum.
Ve buraya ait olacağım.
Evet bunu söyledikten sonra bir iki sene seni götürüyor.
Yani şöyle oluyorsun.
Abi çok eğleniyoruz.
İşte bizim çok güzel bir international grubumuz var.
Benim de vardı. Hala var.
Ama sonuç olarak aynı şakaya gülemiyorsun.
Aynı gösteriyi izleyemiyorsun.
En yakın olduğun işte Akdeniz kültürleri, Yunan, İspanyol.
Onlarla belki bir çerçeve oluşturabilirsin ama yine senin o arka planda kaygılarına sahip değiller.
Ve bunları paylaşmadıkça da biz neden burnout oluyoruz?
Neden psikolojik sorunlar yaşıyoruz burada?
Bunları yatsıdığın zaman yaşıyorsun.
Ki ben de bu düşüncelere bir dönem sahip oldum.
Neden? Çünkü burada bir Türk grubuna ait olmaya çalışıyorsun.
Bu Türk grubu aslında seni...
oraya ait hissetmen için çabalamıyor.
Seni yetersiz hissettiriyor.
Sen de oradan uzaklaşıp meğer işte ben aslında internasyonallarla belki takılmalıydım, onlarla daha yakın olmalıydım gibi yanlış çözümlere yöneliyorsun.
Günün sonunda da sana da işte ulaşmam ve kumpanyayla tanışmam biraz öyle oldu.
Ben ne yapıyorum? Kimlerle bir şey paylaşmaya çalışıyorum ve kim bana yardım edebilir?
Ben kime nasıl bir katkı sunabilirim sorguladığım zaman?
Yani yapacak Tek şey kalıyor.
Kendi kültürüne, değerine sahip toplulukları bulmak.
Benim için yani bir dönem yara bandı oldu.
Workshop bitti. İşte 3 aylık bir workshoptu.
Sizin Suzan'la yaptığımız.
Onun sonunda ben tekrar yokuş aşağı indim.
Keşke bırakmasaydım diyorum açıkçası.
O gün hatta son gün ağladığımı da çok net hatırlıyorum.
Ama iyi ki kopmamışız yani ben yine.
Devam etmek. Bir sonraki sene inşallah.
Kopulacak bir şey değil bir de ya. Sonuçta üretiyorsun ya.
Ürettiğin bir alan varsa orada ve birileri üretiyorsa ve sen oraya dahil oluyorsan ve onlar okeyse her türlü üretirsin yani.
Bir de o insanın içine bir kere girince vazgeçemiyordu o insan.
Galiba. O ortamın içinde bulunmak iyi geliyor.
Yani bir şey okumak, birileriyle aynı şeyi düşünebilmek, aynı şeyi paylaşabilmek, tartışmak.
Yani bir kitaptan sorunlar yaratıp sorunların üzerine konuşmak.
Yani görüşleri tartışmak çok iyi geliyor.
Bence o ortamı saldığı en güzel şeylerden biri de o oluyor.
Ve bir performatifle bir şey yapıyorsun.
Yani farklı perspektiflerden.
Teşekkür ederiz. Emre ne yapıyor?
Letonya'ya geldi. Ne yapıyordu?
Türkiye'de de ne işini gücünü bıraktı mı geldi?
Nasıl oldu? Çünkü sohbet ettiğimiz kadınların en çok hoşuma giden kısmı çok güçlü olması.
Ve çok hoşuma gidiyor. Türkiye'li bu kadar güçlü kadınlarla sohbet etmek bana çok iyi geliyor.
Ve onların bu kadar güçlü olup ve eşlerinin de onların bu kadar arkasında durması ya da partnerlerin de bu kadar arkasında durması da çok iyi duyuluyor benim için.
Çok iyi hissediyorum. Çünkü bir şey algısı var ya işte eşinin arkasından gitti işte yurt dışına.
Bunu söylediğin zaman bu eş genelde erkektir ve kadın değildir ya arkadan giden de kadındır.
Ve bizim Türkiye'li kadınlar da eşinden sonra gittiler hep erkek ve bu bana çok iyi hissettiriyor.
O yüzden böyle bu kadar güçlü kadınlarla çalışmak da çok iyi geliyor.
O yüzden merak ettim Emre ne yapıyordu, o nasıldı?
Böyle düşündüğüm gibi mi yoksa zaten öyle de değil miydi bilmiyorum.
Bir anda Emre'yi de övdüm ama.
Bence övgüyü hak ediyor kesinlikle.
Normalde çok da böyle yüzüne söylemem.
Arkasından güzel konuşurum ama.
Yani ben işte tabii ki teşekkür ederim iltifatların için.
Bu güçlü olmanın bir sebebi de zaten cumhuriyetin bize kattığı şeyler işte.
Bir kadının ne kadar güçlü olabildiğini gördüğünde arkasında çok büyük bir sistem var.
Çok büyük bir emek var.
Annemden, anneannemden başlayarak okuyun.
İşte ayaklarınızın üzerinde durun.
Kimseye muhtacı olmayın.
Biz bununla büyüdük. Ve zaten Türk kadının bence biraz kökünde de bu var.
Çok eski derece gitsem bu yine çıkar.
Ama tabii ki bir erkeğin de kadını desteklemesi bu bambaşka bir hikaye tabii.
Yani bu herkesin kolay kolay yapabileceği bir şey değil.
Şimdi konfor alanını bırakıyorsun.
Emre şu an ne yapıyor gelmeden önce biraz onu anlatmak istiyorum.
Emre'nin çok yakın olduğu arkadaş grupları vardı.
Üniversiteden, liseden.
Çok yakınlar ve hala da kopmadılar.
Ama bunu arkasında bıraktı.
Ailesini arkasında bıraktı.
İşini de arkasında bıraktı işin kötüsü.
Çünkü o dönem Ünlü Lever'de çalışıyordu.
Biz zaten orada tanıştık.
Çok da iyi giden bir kariyeri vardı açıkçası.
Ama Letonya'da bizim operasyonumuz yok, sana bir pozisyon açamayız dedikleri için işi bırakmak zorunda kaldı.
Uzaktan da çalışmaya izin vermediler.
Neyse o dönemde başka bir iş buldu.
Evet, remote çalışabileceği yaklaşık bir seneye yakın çalıştı.
Biz buradayken de oraya çalışmaya devam etti.
Sonrasında orayla yollarını ayırıp biraz kendi işlerine yöneldi açıkçası.
Bu biraz böyle ticaret üzerine işler genelde.
Freelance olarak çalışıyor ve bunun zorlukları gerçekten hani tahmin edemeyeceğimiz bir noktada.
Yani sonuçta her zaman stabil bir şeyin yok.
Gelirin yok, zamanın yok.
Bir yerde girip çalışmak gibi bir tabii ki şeyi de olmadı Emre'nin.
Çünkü satış alanında ve bu alan...
Hollanda'da maalesef Hollandalıların elinde.
Adamların zaten en çok yaptığı iş satış.
Çünkü biraz bu kültürel de bir şey.
Adamlar zaten baktığında dünyayı sömürmüş ama bir yandan işte bunları Avrupa'ya ve dünyaya satmış baktığında zaman.
O yüzden oralara çok sokmuyorlar benim gördüğüm international expatları.
Dil konuşmak... Bunları biraz aşmaya çalıştık.
Dutch kurslarına gittik.
Akıcı bir şekilde konuşmaya da bayağı vakit ayırdı.
Ama günün sonunda şu oldu.
Adın Emre. Biraz iş başvurularından böyle geri dönülüyor.
Bunu söylemese de dil değil konu.
Senin Türk olman veya başka bir backgrounddan olman, başka bir yerde yetişmiş olman, belki Hollanda'da yetişmiş bir Türk olsan farklı olabilirdi.
Çünkü buranın kültürüne sahipsin.
Biraz böyle sıkıntılar var ama bu da güzel yerlere bizi getirecek diye düşünüyorum.
Şu an çünkü AI hikayesi, işleri elimizden alacak, ne yapacağız gibi şeyleri düşünürken bu biraz bizim yumurtaları farklı sepete koyma yöntemimiz oldu.
Yani bir yandan tecaretle uğraşıyor, evet.
Bir yandan da acaba biz kendi işimizi kurabilir miyiz?
Yani bu freelancerlıktan daha farklı işte sana ait bir atıyorum dükkanın var bir şey üretiyorsun bir şey satıyorsun marka yaratıyorsun bunların üzerine biraz çalışıyor ama hiç kolay olmadı.
Yani 8 sene 10 sene bir yerde çalışmışsın ofise gidip gelmişsin her gün ve bir anda evdesin yani nasıl zamanını...
planlayacağını bilmiyorsun.
2-3 senedir bunlarla boğuşurken bu sene biraz yavaş yavaş rayına girdi.
Beni nasıl destekledi dersen.
Ben beyaz yaka olarak yaklaşık 3 sene çalışmıştım zaten Türkiye'de.
Yani işin çok başındaydım.
İnsanların söylediklerini çok kişisel algılardım.
Özellikle yurt dışına gelince bu arşa çıktı.
Çünkü kendini yetersiz hissedersin.
İşte İngilizcen yeterli midir?
İşte kadın olmanın ayrı bir zaten.
İşte kendini yetersiz hissettirme hali vardır vesaire.
Benim mentorum Emre'dir.
Otururum. Böyle böyle dediler bana.
Şöyle dediler. O kendi yaşadıklarından zaten bana bir yönlendirme yapar.
Bak aslında bu çok kişisel alınabilecek bir şey.
Ama iş hayatı budur.
gibi böyle beni biraz yönlendirdi.
Tek başıma olsaydım ben bunları aşamayabilirdim.
Dört senedir burada bir şekilde tutunuyorum.
Bir şekilde kariyerimde ilerliyorum.
Bunun bana en çok destek olduğu yer ilişkimi de kuvvetlendirdi.
Yani işte iş hayatında yaşadığım problemleri biz birlikte aştık.
Evet birbirimizi seviyoruz ama bir yandan da yurt dışında yalnız olmanın verdiği bir işte o yapışkan Birbirine yapıştığın hikaye var ya.
Birbirimize destek olarak ben düştüğümde o kaldırarak, o düştüğümde ben kalkarak bu ilişkinin daha da geliştiğini hissediyorum.
Ama yani buna sahip olmasaydım çok zor bir şekilde ben bunları aşardım.
Evet topluluklar olması, birbirine sahip çıkmak bunlar da zaten sana iyi geliyor.
Ama günün sonunda ailen yok ya burada.
Yani bir annen yok, baban yok.
Omzunda ağlayacağın çok az insan var.
O yüzden ben buraya yalnız gelen arkadaşlarım...
Ama mesela daha çok destek olmaya çalışıyorum.
Yalnız mı geldin? Canın ne zaman isterse?
Canın sıkkın mı? Hemen gelirim.
Evini mi taşıyacaksın? Atlarım arabaya taşırız.
Hiç sorun değil. Bunları yaşamasam da empati yapıyorum.
Çünkü emri olmasaydı ne yapacaktım ben?
Gibi bir yerden geliyor çünkü bunlar bana.
Ne güzel. Peki birazcık daha başa döneceğim.
Ve sonra bu şeye de geleceğim aslında bu.
Yalnızlık ya da ilk yalnızlıktan bahsedelim.
Çünkü ilk başta şey dedin ya.
Üniversiteye gittiğinde ki yurt ortamının kalabalık olması seni belki de İstanbul'a ve o ortama çok daha iyi adapt edip sıcak tuttu.
Buraya ilk Letonya'ya gittiğinde belki o kalabalık ortamın olsaydı da kendini o kadar iyi hisseder miydin?
Belki Letonya'nın o sakin ve yalnızlık hayatı sana daha farklı acaba gelir miydi?
Bir de Emre ile geldin buraya ama sonuç itibariyle Emre de bir birey.
Ve sadece iki kişi de bazen...
İnsana yalnızlık hissettirebilir mi?
Bunlarla ilgili neler?
Çünkü söylediğin kalabalık bir bütün olmak, bir komüniti olmak.
Yani 5, 6, 7, 10 kişi.
Ama partner de aslında bir nevi o komüniti bazen sağlayamıyorsun ya.
Burada da bunun yalnızlığını çektin mi?
Yani çekiyor musun ya da ne? Mesela göçün bu kısmı sana nasıl hissettiriyor?
Burası çok güzel bir soru.
Yani bunu galiba çok düşünüyorum ben.
Çünkü ister istemez problemler yaşanıyor.
Biz Emre ile birbirimize desteğiz.
Evet çok güzel bir partnerin, bir sevgilin var.
Tek başına olmaktan çok daha avantajlısın baktığında.
Ama yine de bir topluluğa ait olmamanın çok sıkıntısını yaşadık.
Çünkü Türkiye'de bir gün canı sıkıldığında arkadaşından gel bir kahve içelim deyip ona Emre'ye söyleyemeyeceğin ya da Emre'ye artık yansıtmak istemediğin, partnerine artık çok fazla
içini döktüğün için biraz ona alan tanımak istediğin yerler olabiliyor.
Şimdi... Eve geliyorsun, Emre'ye şikayet ediyorsun.
Emre eve geliyor, o sana şikayet ediyor.
Her yaşadığı şeyin yastığı sensin.
Yani oradaki o yoğun duyguları hep birlikte aşmaya çalıştığınız için bu yorucu olabiliyor gerçekten.
O yüzden mesela yurt hayatındaki en güzel kısım şuydu.
Birisiyle oturup kahkahalarla güldün, eğlendin.
Birisine derdini anlattın, birisine oturduğun ödevini yaptın.
Ya bu çeşitlilik senin için ve karşındaki için de çok...
yoğun bir efor sarf etmeni engelliyor.
Ama tek bir insan bütün bu yükü aldığı zaman duygusal, fiziksel birçok yükün altından kalkmak zorunda kalıyorsun.
O yüzden biz ilk geldiğimiz zamanlarda bu topluluk hissini çok aradık.
Kendimiz de oluşturmaya çalıştık.
Letonya'da çok net hatırlıyorum.
Bir küçük de olsa ekspat grubu vardı.
Türk değildi çoğunluğu bu arada.
Karışık bir topluluktu ama oradaki arkadaşlıklarım Buradakine göre daha kalıcı oldu bence.
Çünkü askerlik gibi biraz.
Hani hiç kimse yok.
Birbirine tutunuyorsun mesela.
Ama yine de ister istemez birbirinden kopuyorsun.
Çünkü içinde bulunduğun şehir sana müsaade etmiyor.
Eksi 20'de yaşarken evinden çıkmak istemiyorsun.
Telefonla bir yere kadar bağlantı kuruyorsun.
Zaten yeni tanışmışsın.
Oradayken mesela daha çok partiler düzenleyip daha çok insan ağırlamaya çalışırdım evimde.
Restoranlar zaten kapalıydı covid'den dolayı.
Ama bir yandan da insan ağırlamayı severim.
Neyse oradaki hikaye kısa da olsa küçük bir grupta olsa bende iz bıraktı ama yine de yeterli değil.
Çünkü Türkiye'deki hayatınla buradaki hayatın arasında kıyas yaptığın zaman seni doyurmuyor.
Belki bile Tonyalı'yı doyuruyordur.
Hollandalı burada çok memnundur yaşamaktan.
Çünkü hayatını planlayarak zaten bir şekilde buraya ayak uydurmuş, bu şekilde büyümüş.
Sen plan yapmadan birisini arayıp çıkmak istediğinde bunu yapamıyorsun.
Ve her şeyi planlayarak yaptığında da robot gibi hissetmeye başlıyorsun.
Yurttaki arkadaşlık da böyle bir şeydi.
Kapısını tıklarsın. Şu var mı?
İşte ben bugün sevgilimden ayrıldım.
Gel oturup dertleşelim. Hiç tanımam.
Mutfakta gördüm.
Ben ağlıyorum. Gelmiştir.
Neyin var? Oturalım dertleşelim.
Hala çok yakın arkadaşım bu arada.
Maalesef Avustralya'ya taşındı o da.
Böyle işte hala uzakta da olmasına rağmen çok güçlü bağlar oluşturdu bende bu topluluğun bir arada işte olunması ve birbirine.
Travma bağı demek istemiyorum ama üniversite zor bir dönem.
Herkes göç etmiş, ailesini bırakmış.
Bir anda bir arada olmak sana...
En azından aileye benzeri bir yapıya nasıl söylemeli bunu?
Kardeşlik gibi. Yani hani kardeşine oturup dertleşirsin ya.
En azından ona sahip olduğum için şanslıydım.
Burada öyle bir şey yok tabii ki.
Oturuyorsun, tek başınasın.
Ben zaten merkezliği bir yerde de yaşamıyorum.
Karşı komşum, yan komşum, Türk komşularım var.
Ama herkesin farklı bir ajandası var burada.
Yani kapısını çaldığında ya beni aramadan...
müsait olmadan seni davet edemem gibi bir şeyle de karşılaşabilirsin.
Bununla karşılaşmadım ama eminim yavaş yavaş da oraya doğru evrilmiştir insanlar.
Çünkü çocukları var, iş hayatları var.
O yüzden evet İstanbul'daki o yurt hayatı bence oraya adapte olmamda çok büyük etken olabilir.
Peki birazcık daha teknik konulara gelelim o zaman.
Sen İstanbul'da çalışırken Letonya'ya gittin ve biri seni bulmuş ya nasıl buldu?
Ne oluyor bu? Nasıl buluyorlar seni?
Yani sonuç itibariyle bir yere sen ilan bıraktın da beni bulun mu dedin.
Neydi o sistem?
Seni nasıl buldular? Burada işte sosyal medyanın gelişmesiyle bence bu konular kolaylaştı.
Daha öncesinde iyi bir şirkette çalışıyordum.
Unilever büyük bir şirket.
Zaten birçok da benim çalıştığım alanda en azından bilinen bir şirket.
Orada tecrübe kazanmış birisinin başka projelerdeki yetkinliğini çok sorgulamazlar.
O yüzden o iyi bir referans oldu bana.
LinkedIn üzerinden işte ben Univerver'de çalışıyorum.
Benim işte tecrübelerim bunlar gibi bir CV olduktan sonra ve benim için de en faydalı kısmı şuydu.
Çok geniş bir network'e sahip oldum bir anda.
Çünkü Avrupa'dan da birçok insanla çalışıyordum.
Hindistan'dan da birçok çalışma arkadaşım vardı.
Bu network büyüdükçe Eric Rutter'lar işte Headhunter diye geçiyor bunlar.
seni tanıdığın insan üzerinden seni buluyor.
Yani benim tavsiyem mesela Avrupa'ya gelmek isteyen birisi iş üzerinden.
LinkedIn'de önüne gelen herkes eklesin.
Yani önüne gelenden kastım hiç alakasız birisi değil tabii ki ama atıyorum ben işte SAP alanında çalışıyorum.
O SAP danışmanlarını SAP üzerine çalışan insanları bir şekilde bulup gerekiyorsa sizinle konuşmak istiyorum.
Ben nasıl gelişebilirim?
Bu alanda kendime yatırım yapabilirim gibi mesajlar atabilirler.
Ben bunu çok yapmadım.
Bana bu rekruterin mesajıyla bir başlangıç oldu.
Ama şu da var.
Benim şanssız olduğum dönem işte bu pandeminin olması.
Bu rekruterin bana ulaştıktan sonra bir süre alım yapmayacağız deyip boşluk bırakması oldu.
Ve ben yılmadım orada.
Çünkü rekrutere sürekli işte hala alım yapıyor musunuz?
Ne zaman alım yapacaksınız?
Gibi böyle peşini bırakmadan takip ettim.
Ya da işte şunu da yapabilirsin.
Bir rekruter senin profile baktı ve sen o rekruterin seni işe alabilecek insan olduğuna ikna oldun.
Bunu yapan arkadaşım var o yüzden anlatıyorum.
Ve o kişiye mesaj atıyor.
Bak sen benim profilime baktın ama ben senin bulabileceğin işe karşı ilgiliyim.
Gel beni bir dinle. Belki senin için işe yarar birisi olabilirim gibi bir yöntemle de olabilir bu.
Ama iş başvuruları maalesef özellikle bu birkaç senedir bir anlam ifade etmiyor artık.
Çünkü ben yaklaşık 7-8 senedir bu alandayım.
İşe başvurarak iş bulmadım diyebilirim.
Peki bu insanlar, aradaki insanlar nasıl para kazanıyor?
Şirketin çalışanı mı bu insanlar?
Bunlar freelancer.
Portekiz'de yaşayan, şirketler içinde böyle çalışan bulan.
Network üzerinden, LinkedIn üzerinden.
İnsanlar yani insan kaynakları gibi düşün.
Ama freelanceler.
Senin şirketin var. Ben sana birini buluyorum.
Evet. Benim sana bulduğum kişi.
Sen işi alırsan bana para mı ödüyorsun?
Evet. Bu an çok iyiymiş. Ben bir sürü kişiye ön ayak oluyorum böyle.
Bunu bence bir düşün. Güzel bir iş modeli bu.
Yazılmalarını bilmiyorum ama. Çok ilginç bir iş.
Bence zaten bu çok da karlı bir iş.
Hiçbir sermayen yok.
Oturuyorsun. Oturuyorsun. Bu şey diyorlar ya.
Gezgin çalışanlar. Onun gibi bir şey yani.
Çoğu Bali ve Portekiz'de zaten.
Vergi ödemedikleri için.
Oralarda vergi de yok. Vergi de yok.
Ulan çok iyiymiş ya. Yanlış iş yapıyoruz ya.
Bırakacağız zaten bu tiyatroyu, sanatı falan.
O şişler. Peki oradan buraya da yine onun gibi bir şeyle geldin.
Evet. Valla çok güzelmiş ya.
Peki psikolojini koruyabildin mi gerçekten Ayşen?
Yani sonuç itibariyle yani göçten bağımsız Hollandalıların bile...
Kendi ülkelerinde psikolojik sorunları var ve tanıştığım istatistiklerde öyle birçok insan zaten terapiye de giden ya da hani ülkenin ikliminden dolayı da zaten psikolojilerinden çok etkilenen bir yapıya
sahipler. Ve sen buraya sonuçta Letonya'dan geldin ve hani orada da çok başka bir şeymiş ama burada peki psikolojini koruyabildin mi yani?
Burası senin için okey mi? Her şey yolunda gitti mi?
Hiç tahmin ettiğim gibi olmadı.
Çünkü zaten Letonya'dan gelirken bir kere oh kurtuldum daha medeni ve daha gelişmiş bir ülkeye gidiyorum.
En azından 18 milyonluk bir nüfusu olan bir yerde ve eksi 20'nin olmadığı bir dünyaya gidiyorum diyerek yola çıktım.
Yani istersen buna topluluk eksikliği de istersen iklim de Avrupa'nın birçok yeri benzer durumda.
En azından Kuzey Avrupa. Çünkü insan bağlarını kurmakta zorlandığımız bir yerdeyiz.
Yani bu iklimle mi alakalı gerçekten bilmiyorum.
Bu insanlar burada yaşayabilmek için, burada adapte olabilmek için bazı şeyleri gözden çıkarmak zorunda kalmışlar.
Mesela işte spontane olamazsın.
E spontane olamadığın zaman ben samimiyete inanmıyorum.
Yani çok aylar sonra seninle görüşeceksem ve sana ihtiyacım olduğunda sana ulaşamayacaksam.
Yani çok samimiyet kuramam ben seninle ya da bir yemeğe çağırmışsındır, gelmişimdir evine.
Hazırladığın yemekten sonra ben tiki alıyorsam, bana para gönder diyorsan yine samimiyet yoktur.
Bu Hollandalıların psikolojisinin koruyamamalarının bence en baş sebebi yalnızlık.
Yani şu an yalnızlık pandemisi diye bir şey var, duymuşsundur belki.
Amerika'da daha yaygın, Avrupa'da da bence yaygınlaşmaya başladı pandemiyle birlikte.
Ama zaten bu insanların çok daha...
başka insanlarla bağ kurarak bir kültür oluşturduğunu düşünmüyorum.
Tamamen çıkar ilişkileri.
Yani paraya çok önem verilen bir yerde yaşıyoruz.
Ufacık 50 centini bile bırakmak istemiyorlar.
Biz de her şeyimizi verelim, daha çok verelim, paylaştıkça çoğalsın gibi bir yerdeyiz.
Ve bu benim psikolojimi çok etkiledi.
Diyorum ya işte ben bir şeyler organize etmeyi, yemek yapmayı, insanları ağırlamayı çok severim.
Evine çağırıyorsun, ben bir hafta sonra gelemem.
Bir ay sonra gelebilirim. Ya da işte sen yapıyorsun ama karşılığında o sana tabii karşılık bekleyerek yapmıyorsun ama sen bunu içinden gelerek verdiğin zaman karşı taraftan da daha azını
da verse olur. Yani önemli olan şey samimiyet.
Bunu vermek istemediğini gördüğün zaman o bağlar güçlenmiyor.
Bireysellik de bir yere kadar. Yani ben otururum kendime evet oyalayacak birçok şey bulabilirim Hollanda'da.
Yani bu konuda bence birçok şey var yani.
Oturursun. Kendi kendine sinemaya gidersin, tiyatroya gidersin.
Birçok kurs var. Bunlar çok ulaşılabilir şeyler.
Bisikletine atla tek başına gez ormanda ve hiçbir şekilde sıkılmazsın ama bir yere kadar.
Yani ilk başta ben cennete geldim falan diyordum hatta bisikletle.
Ofise gittiğim günü hatırlıyorum.
Ya burada muhteşem bir orman var ve insan yok.
Türkiye'de olsa burası insan kaynağı olur ve ben o sırada şeyin planlarını yapmaya başlamıştım.
Çok güzel olacak arkadaşlarımla işte tanıştıktan sonra herkesi ormana çağıracağım, piknik yapacağız.
Bahçeli bir ev tutayım ki insanları evime çağırayım.
Maalesef ben de kaybettim okası.
Yani bunu kaybedeceğimi hiç düşünmezdim ama psikolojini nasıl koruyorsun dedin ya koruyamadım.
Çünkü bir adım atıyorsun, iki adım atıyorsun.
Tamam ya bu da böyledir diyorsun, o da öyledir diyorsun derken çok tolerans göstermekten bu sefer sen zayıf düşüyorsun.
Bu Türk de olabilir bu arada hani tolerans gösterdiğin kişi.
Çünkü çok küçük bir grupla...
Anlaşmaya çalışıyorsun baktığında.
Evet çok büyük bir Türk grubu var gibi gözüküyor ama Türkiye'de 80 milyon var.
Ve o 80 milyondan zaten hepi topu 10 tane arkadaşın var ya.
Burada onun %1'i var ve sen o %1'den belki onda biriyle anlaşabileceksin.
Belki daha azıyla. Öyle olduğu zaman da yavaş yavaş geri çekilip ben kendi kendime yetmeyi öğreneyim oluyor.
Ama sonunda da depresyon.
Depresyon. Çünkü sen benim anladığım kadarıyla çok açık birisin.
Yani fikir olarak böyle iletişim olarak böyle çok insanlarla vakit geçirmeyi aşırı neşir olmayı seven birisin.
Ama yani bu toplumdaki insanlar sanırım o kadar açık değiller.
Ve buraya göç ettikten sonra benim de çok deneyimlediğim benzer bir şey yani bu.
İnsanlar da bir şekilde bu kültüre böyle adapte oluyorlar bu bir kültürse eğer.
Ve böyle devam ediyorlar hayatlarına.
Yani hani ve sen de diyorsun ki ulan bu böyle değildi aslında hani biz...
Aynı yerden geldik ama bilmem ne derken o ilginç bir süreç yani.
Ve bunu adapte mecburen olman gerekiyormuş.
Ben onu fark ettim. Yani biriyle spontane buluşamamayı, biriyle hani planlayarak gitmeyi.
Belli bir yerden sonra alıştım, okey oldum da.
Hala ama şey gibi geliyor.
Peki bu seni çok yoruyor mu gerçekten?
Beni kesinlikle çok yoruyor.
Birincisi ben plan yaptım bir ay sonrası için ama belki o gün iyi hissetmeyeceğim.
Belki o gün... Sadece evde oturmak isteyeceğim çünkü maalesef buranın da iklimi buna çok müsait.
Bir yandan plan yaptın işte zorla da olsa evden çıkmak zorunda oluyorsun aslında.
Hollandalıların bulduğu çözüm bu bence.
Planı o yüzden yapıyor. Ya ben canım istediğinde dışarı çıkayım dediğinde de çıkamıyorsun biraz.
Hava kötü olduğu zaman özellikle.
E planı yaptın arkadaşına söz verdin.
O işte şey yani çok önemlidir.
Sözlerini illaki tutarlar.
O vesileyle çıkarsın dışarı.
Ama beni yoruyor beni.
Spontane olamamak yoruyor.
Artı açıkçası beni dışarısı da çok çekmiyor.
Onu da çok farkındayım.
Yani dışarıda oturup bir restoranda bir şeyler yemek Türkiye ile aynı hissi vermiyor.
Çok küçük restoranlar.
Her yer çok gürültülü ve...
Konforlu hissetmediğim bir yerde de ben vakit geçirmeyi çok sevmem açıkçası.
Buradaki ortam mesela o anlamda beni çok iyi hissettirmişti.
İlk geldiğim zaman ya burada işte nereye oturulur, ne yapılır falan, kendim olabilir miyim derken burada çok daha rahat kendim olabildim.
İstediğim yerde oturdum, bazen yerde bağdaş kurduk, bazen işte dans ettik.
Ben bunu arıyorum. Ya ben kendi içimden geldiği gibi davranamadığım her yerde sıkılıyorum.
Sıkıştırılmış hissediyorum. Plan da biraz öyle benim için yani.
Orada bir planın var onu yapacaksın.
Oraya gideceksin. Bir zorunluluk haline geliyor.
Zorunluluk. Ben de hiç zorunluluktan hoşlanmıyorum ya.
Ya bir şey zorunluluksa biri bana bir şey dayatamaz.
Yani benim son özellikle 5-6 yıldır biri bana bir şey dayatıyorsa yapmıyorum.
Bu işse de yapmıyorum. İlişkideyse de yapmıyorum.
Kaçıyorum ya. Bayağı kaçıyorum.
Yalan söylüyorum. Hastayım diyorum falan.
Böyle iyi değilim diyorum. Çünkü zorunluluk hissiyatı bana şey gibi geliyor.
Bir baskıcı bir rejimin içindeymişim gibi geliyor.
Bu arkadaşlarımla pikniğe gitmek olsa da zorunluksa.
Ya mutsuz oluyorum ya. İçimde bir kötü his varmış gibi oluyorum yani.
Kesinlikle. Nefret ediyorum zorunluluktan.
Hava güzelse ve dışarı çıkmak istemiyor da olabilirim ben.
Bu benim içim. Ama söz verdik artık çıkmamız gerekiyor.
O zorunluluk ya. Şey oluyorum böyle.
Allah'ım ya falan. Şeye de çok adapte bir insanım ben mesela.
Bir şey kaçınılmazsa zevk almaya bakıyorum.
Yani okey ilk başta çok mutsuz oluyorum oraya gidene kadar.
Oraya gidince de bunu yaşıyorum bu sorunu ilişkimde mesela.
Oraya gidene kadar mutsuzum yani tamam mı?
Çok mutsuzum ve eziyet oluyor o yolculuk.
20 dakika yarım saat neyse.
Oraya gidince de sanki aylardır o anı beklemişim gibi oluyor biliyorum yani.
Şizofreni miyim acaba bilmiyorum. Manyak gibi böyle.
Gidince de... Hiç çünkü onu hiç düşünmek istemiyorum.
Çünkü orada ben mutsuzluğumu yayabilirim gibi hissediyorum.
Var insanlar orada mutlu ben ama buna adapte olayım diyorum hemen yani.
Çok güzel bir özellik bu bence.
Öyle mi? Şizofrenik gibi de bir şey yandan da.
Yok ya o bence bir yandan ne beklediğini bilmiyorsan eğer o gittiğin yerde bence o kaygı yaratıyor.
Ben onu kendimde de fark ediyorum.
Çünkü birçok topluluğa birçok etkinliğe ister istemez ilk defa gidiyoruz mesela değil mi?
Çoğunu tanımadığın birçok etkinliğe gidiyorsun.
İşte çok iyi anlıyorum seni.
Ben de böyleyim. Ya çok garip tipler varsa ve ben nasıl konuşacağımı bilmezsem, yanlış anlaşılırsam gibi kaygılardan dolayı işte çıkamıyorsun dışarı biraz.
Biraz da insanlar da bu kafaya girdiği için kendi olamıyor.
Sen kendin olamıyorsun, o olamıyor derken böyle...
Kas katı bir şey. Allah'tan diyorum işte senin çok güzel bir özelliğin varmış.
İnsanlar mutlu olsun diye uğraşıyorsun.
Evet. O zaman da çok keyif alıyorum.
O da bana çok iyi geliyor. Birilerini mutlu etmek de çok iyi hissettiriyor.
Mesela kumpanyanın içindeki birçok şeyi de o yüzden çok yapıyorum.
Yani hani komünite ruhunu besleyecek şeyler çok fazla yapıyoruz.
Mesela 13 Haziran'da piknik var BOS'ta.
Vaktin varsa gel. Çok isterim.
13 Haziran'da BOS'ta picnic yapacağız.
BOS'u çok severim ve BOS'ta zaten bir arada olmak benim için...
Böyle kalabalık böyle 60-70 kişi böyle çoluklu çocuklu insanlar.
Böyle herkes gelecek. Kesinlikle gelirim.
Sizin o diğer gruba da yazalım. Yazalım.
Okey bir sorum daha var.
Göç etmek senin için bir nevi arayış mı?
Çünkü deminki sohbet ettiklerimizden çok öyle bir...
Bir yandan da bir arayışın var aslında yani göç etmekte.
Ya kesinlikle var. Biraz ben bunu yavaş yavaş şeye bağlamaya başladım.
Benim aile de göç.
Var mesela işte anne tarafım Çerkez, işte baba tarafından Karadeniz'den gelmişler.
Çorum çok kapalı bir yer şimdi.
Senin gelişmeni çok sağlamıyor evet.
Ama ailenin kültüründe aslında bir göçebelik var.
Yani o sabit yerde duramam ama beni sıkıştırdı galiba.
İstanbul, İstanbul gitmen lazım.
İyi bir yere gidip kendini geliştir, oku.
Bu evet bir dürtü. Ama ondan sonrası yine şöyle bir yere gitti.
E ben yine hala aynı döngünün içine girdim.
Yani geliştim evet. Ama daha gelişemiyorum.
Ve daha beni neresi geliştirebilir dediğinde tabii ki bu Türkiye dışında bir yer oluyor artık.
O arayış biraz kendini geliştir.
Kendini bul. Konfor alanında çok kalma.
Çünkü o konfor alanını bir yerden sonra seni içine çekip edindiğin şeyleri de kaybettiriyor.
Bunu fark ettiğim anda şöyle oldu.
Yazılım sektörüne nasıl geçtim hikayesi bu.
İşte ben şehir ve bölge planlama okurken bu arada çok isteyerek de kazandım.
Mimar olmak istiyordum. Şehir planlama...
Artı mimarlık üzerine bir şeyler yapmayı planlıyordum.
Yaklaşık ikinci, üçüncü seneme geldiğimde üniversitede dedim ki ben bu işi yapamam.
Yani staj süreçlerinden sonra bunu fark ettim.
Çünkü yolsuzluklar, işte bu konuda hiçbir şekilde kimsenin bir kontrolün olmaması, hiçbir sistemin olmaması ve liyakatli bir şekilde de iş bulamayacağımı gördüğüm zaman dedim
ki ben birilerini araya sokarak bir işe giremem.
Yani ben bunun için bu kadar çabalamadım.
Ve o dönemde de işte başka hikayeler vardı ve bunları görüp bizim haklılarımızı yendi.
Biz kimsenin hakkını yemeyelim diyerek birazcık buradan çekildim.
Yazılım alanına nasıl geçtim?
Çok çabaladım açıkçası.
Yani ben bilgisayar okumamışım.
Yazılım üzerine hiçbir eğitim almamışım.
Birkaç tane böyle işte üniversitede okurken kullandığım yazılımı böyle kurup kendi kendime işte nasıl kullanılır diye öğrendiğim bir yerdeyken şöyle kendimi yönlendirdim.
Doğru insanları buldum. Doğru network'i bul.
Nasıl olacak bu? E bir yerden başlayacaksın.
Yazılımcı olmasan da yazılımcıların içine gireceğin bir yer bul.
O dönemde de bilgi adam, bilginç, böyle işte yazılım eğitimleri veren şirketler vardı.
Onlardan birisinde işte bilginç diye bir yazılım eğitimi veren bir şirkette satışçı olarak başladım.
Yani eğitim satıyorum. Eğitimi alma ihtimalimin olduğunu düşünerek de biraz buraya girdim.
Eğitim alacak param yok. Çok pahalı.
Ve ne alacağım bilmiyorum gerçekten.
Hangi yana gideceğimi bilmiyorum.
SAP alanında hiçbir fikrim yok.
Nedir SAP? Tek bildiğim şey kodlama.
Yani bildiğimden kastım şu.
Duyduğum kadarıyla. Ve yapma imkanım yok.
Çok zor bir alan. Neyse ben bu işe başladıktan sonra yavaş yavaş birileriyle tanışıyorum.
İşte iş arkadaşlarımın arkadaşı diyor ki biz işte Unilever'de intern olarak birilerini başlatmak istiyoruz.
Gelir misin? O sırada da ben buraya nasıl geldim?
Çok şikayet ediyorum. Diyorum ki ben bu alanı hiç sevmedim.
Ben satış yapmak istemiyorum.
Ben yazılımcı olmak istiyorum.
Ben nasıl eğitim alacağım? Bana onu söyleyin falan.
Patronla bile konuşuyorum bunu artık.
Veririz falan deyip oyalıyor beni.
En sonunda bu ünileverdeki fırsat çıkınca 6 ay falan çalıştıktan sonra satışçı olarak ünilevere geçtim.
Kan ter gözyaşı. Ondan sonrası yani o işte bir buçuk sene ünileverdeki o şeyi görünce çok kapsamlı yani yüzlerce sistem var ve o sistemlerde bir
kum tanesisin sen. Yani bir şeylerden sorumlusun ve bu benim gözümü o kadar korkutuyor ki diyorum ki ben nasıl öğreneceğim bu işi?
Ufak ufak başlatıyor seni evet bir şeyler gösteriyor bunu böyle yapacaksın şöyle.
Ama yani ben hiç ne kodlama bilirim, ne yazılım bilirim.
Kodlamaya Allah'tan çok girmedik.
Ama böyle onun ufak, yumuşak versiyonu oluyor.
İşte low-code, no-code deniyor ona.
Oradan başladım ve sonra şeyi fark ettim.
Gözümde çok büyütmüşüm.
Yazılım anlayamayacağımı, öğrenemeyeceğimi düşünerek çok vakit kaybetmişim.
Çünkü herkes birbirine yardım ediyor.
En güzel kısım o. Benim üniversitedeki yaşadığım...
Kötü tecrübeler, işte öğretmenlerin, hocaların, arkadaşların birbirine hiç destek olmaması belki beni bu alandan çok uzaklaştırdı.
Ama bir o kadar bu yazılım tarafında da birbirine destek kültürü, işte o topluluk hissiyatı beni burada kalmaya etti.
Çünkü çok sıkıcı bir iş aslında.
Yani ben bundan çok keyif alıyorum diyemem.
Ama baktığın zaman işte insanlar bir şeyler çözmeye çalışıyor.
Problem çözüyorsun ve günün sonunda ben bu problemi çözdüm.
Bir ödül gibi geliyor sana bu.
Ve eleştiri... Kısmı gerçekten şeye bağlı.
Çok objektif olabilirsen yaptığın işin ne kadar değerli olduğunu da anlıyorsun ve anlatabiliyorsun.
Ama sıkıcılığına odaklanırsan ki bir dönem öyleydim.
Geçen sene burnout olmaya yaklaştığım dönemde mobbingle birlikte geldi bu tabii.
Ben ne yapıyorum ya? Ben hayatımı böyle bilgisayarın karşısında oturarak işte bu aptal Excel spreadsheet'leriyle ne bileyim işte sistemdeki problemlerle uğraşarak mı geçireceğim?
Ya da her gün sabah sekiz buçukta bizim hands-on işte saçma sapan bir programımız vardı ismini bile hatırlamıyorum.
Agile metotları deniyor buna.
Her sabah sekizde raporluyorsun ne yaptığını ve ne yapacağını.
Çok sıkıcı bir iş.
Ama günün sonunda o burnout sürecimde şeyi hatırladım.
Ya beni sabah yatağımdan kaldıran bir şey var.
Sekiz ay kadar çalışmadım.
Ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Sabah kalkıyorum, duvara bakıyorum.
Biraz kitap okuyorum, bir şeylerle ilgileniyorum ama tek başına yapıyorsun ya bunları.
Orada şeyi fark ettim.
Sabah kalkıp en azından birileriyle konuşuyorum.
Ve bir şey üretiyoruz birlikte. Kumpanyanın bana verdiği şey de o oldu mesela.
Burnout'a girmeden önceki süreçte yavaş yavaş bunları sorguladığım zaman gerçekten bir şey paylaştığım.
bir gruba dahil olmak istiyorum dedim.
Evet iş ortamı birazdan da bunun ilüzyonunu veriyor.
Yani sabah kalkıyorsun. Update veriyorsun mesela.
Ama kumpanyaya geldiğim zaman şunları konuşuyorduk biz.
İlk dersimiz zaten şeydi.
Grup terapisi. Resmen göçmen psikolojisi üzerine konuştuk.
Ve sonrasında tamamen felsefi, psikolojik.
Çalıştığımız oyunlar da öyleydi.
Ve bunun sonunda da şeyi fark ediyorsun.
Yani kendi kendine insan hayatta kalamıyor.
Benim çıkardığım sonuç bu.
Son iki sorum var. Mobbing yok diyorlardı Avrupa'da.
Ne oldu mobbing mi varmış?
Var var mobbing var. Bahsetmek istersen yoksa çok şey değil.
Bence zaten bize çok büyük yalanlar söylendi zaten.
Yani biz buraya gelirken o kadar pembe bir çerçeve çizdiler ki bize.
Orası çok medeni işte çok güzel bir hayat bekliyor sizi.
Biz Türkiye'yi o kadar kötü görmeye meyilliyiz ki burayı da bir o kadar iyi görmeye çalıştık.
Orada mobbing yok. Burada mobbingin başka türlüsü var.
Burada işte kültürel mobbing var.
Hollandalıya yapmadığı mobbingi sana yapıyor.
Eminim herkes bunu söylüyordur.
Yani podcastlerinden dinlediğim kadarıyla da bununla çok benzer hikayeler dinlemişsinizdir.
Benim yaşadığım tecrübelerden ufak böyle bir anekdot vereyim.
Bir Türk grubu olduk şirkette.
Taş çatlası 3-4 kişiyiz.
Mutfakta böyle ufak...
Kahve molası vardık ve şirketin patronu geldi.
Hiç onu ilgilendirmeyen bir konu olmasına rağmen.
Siz burada Türkçe konuşuyorsunuz, biz anlamıyoruz.
Ama biz Hollanda'ca konuştuğumuzda siz bizi anlayabiliyorsunuz.
Bu çok büyük haksızlık dedi.
Sanki biz onun hakkında dedikodu yapıyormuşuz gibi.
Ve ben ondan sonra ofise gitmeyi bıraktım.
Ondan sonra zaten burnout hikayesi biraz hızlandı.
Ama buna benzer çok hikaye var.
Yani sen oraya...
Bir ekspat olarak gelmişsin gibi algılanmıyorsun Türk olduğunda.
Neden bunu söylüyorum? Aynı ofiste İtalyan ve İspanyol iş arkadaşlarım var.
Ve bağıra çağıra İtalyanca konuşuyorlar, İspanyolca konuşuyorlar, bağıra çağıra.
Yani biz böyle bir köşeyi sınıp Türkçe konuşuyoruz diye.
Bunu da çok net anlıyorlar bence.
Yani biz kendi kendimize de o ezik psikolojiyi yaşıyoruz.
Çünkü aman biz işte...
Göçmen gibi gözükmeyelim.
Aman biz dediklerini yapalım.
Yanlış bir şey yapmayalım.
Türkiye'deki getirdiğimiz kültür bu.
Türkiye'de de biz mobbing yaşıyorduk.
Çünkü bir şey yanlış yaptığında veya bir şey eksik yaptığında çok kolay mobbing yaşayabiliyorsun ya.
Buraya da o kafayla geldik.
Ve o kafa bize şunu verdi.
Burada tutunmak için daha çok iş yap.
Yani bu İtalyan arkadaşım mesela benim kadar burnout olmuyordur.
Benim çıkarımım da bu biraz.
Yani siz Türksünüz.
Onlar İtalyan.
Böyle bir ayrım kesinlikle var.
Maalesef buraya daha önce gelmiş olan Türkler de bunu yaşamasına rağmen onların da ayrıca bize yaptıkları başka bir mobbing türü var.
Ve biz birbirimizi destekleyemediğimiz için de Hollandalılar maalesef bize biraz daha kolay mobbing uygulayabiliyor gibi hissediyorum.
Halbuki topluluk olarak, nüfus olarak daha fazlayız biz.
Bir İtalyanın nasıl bir topluluğu vardır burada?
Neye güvenerek bu kadar rahat davranabiliyor?
Biz daha kolay aslında özgüvenli olabiliriz.
Ama biz birbirimizi yiyoruz bir de.
İşin kötüsü. Ya şu şöyle de yanlış anlaşılsın istemem.
Bence senin söylediğin şöyle bir şey duyulsun istemem.
Yani sana mutfakta söylediği bir şeyden dolayı sen burnout olmamışsındır.
Yok o yüzden olmadım. Biri dinleyince bir tek o değildir de.
Benim yani şöyle oluyor.
Sistematik olarak aslında bir mobbing oluyor.
Ve Avrupalılarla aramızdaki en büyük sorun onlar çocukluktan itibaren özgüvenli yetiştiriliyor.
En azından ben çocukluktan itibaren birilerine çok iyi itaat etme, birilerine boyun eğme, birilerine saygı gösterme, statünün çok değerli olduğu ve o statünün getirdiği
güce teslim olma.
Şeyiyle büyüyoruz. Okulda da bunu öğretiliyor.
Yani okulda sistematik olarak sana bunu öğretiyor.
Kesinlikle. Devlete, millete, bunlara boyun eğdiğin, buna karşı gelmediğin bir sistemin içinde.
Bu Avrupa'da da ortalama böyle.
Ama bizdeki gibi değil.
İnsanlar çok özgüvenli yetişiyor.
İtalyanlar biri böyle bir şey dese güler ve ona küfür eder.
Evet. Ve devam eder.
Yani bayağı küfür eder. Kesinlikle.
Ama sen diyemiyorsun çünkü o bir...
statü bizim için.
O yüzden hani bunlar çok sistematik burada çok oluyor.
Ve hani şunu da çok söylüyorlar ya.
Ya işte siz ama diğer Türklere de benzemiyorsunuz aslında.
Yani mesela bu çok büyük bir ırkçılık bir nevi ya.
En nefret ettiğim laflardan birisi bu.
Yani çünkü sen işte böyle bir tişört giyiyorsun diye ya da sen ne bileyim bir tane bira içiyorsun diyor.
Sen diğer Türke benzemiyorsun diyor.
Senin diğer Türk dedin sen 3 kişi görüp bütün Türkleri böyle diyemezsin.
Ya da bütün Türkeliler senin hayal ettiğin Türkeliler değil yani.
O yüzden aslında burada sistematik olarak nereye göç edersen et.
Sistematik olarak bir mobbing var.
Yani göç etmiş insanlara karşı.
Ama bu Avrupalılara değil. Bir tek Türkleri de değil.
Avrupa dışından göç etmiş birçok ülkedeki insanlara.
Faslılara var, Suriyelilere var.
Avrupa'nın bu da çok iki yüzlülüğü değil mi?
Kesinlikle. Yani buranın yani rooted.
Yanlış hatırlamıyorsam işte Ukrayna Savaşı çıktığında siz ama sarı saçlısınız, mavi gözlüsünüz, siz bizdensiniz dedi.
Filistin'deki, Suriye'deki göçmen ya da mülteci insanlara kapıları açmıyorlar.
Türkiye'de kalsınlar diye Türkiye'ye para veriyorlar ya.
Bu aslında bir nevi de bu biz çok insan hakları falan dediklerinin arkasındaki ikiyüzlülük gibi de geliyor bana yani.
Ya onun arkasına saklanıp aslında kendi gruplarını kayırabilmek için ya da kendilerini oldukları yerde tutabilmek için.
Sonuçta bu geçmişlerine baktığında sömürgecilikle gelen bir zenginlik.
Ve sonrasında evet bu refahla bir insan hakları furyası diyeceğim.
Çünkü maalesef altı dolu değil.
Kendilerine işleyen bir hak baktığın zaman.
Ve bunu çok net, çok üzülmüştüm bunu duyduğumda.
Çok net şu noktada gördüm.
Letonya'da Leton bir arkadaşımız eşi Türk.
Senelerdir de evliler hatta bu Leton arkadaşımız Türkiye'de üniversite okumuş.
Türk kültürünü de çok iyi bilen işte Orta Doğu demek istemiyorum ama birbirimize yakın kültürleriz sonuçta.
Ve bu işte Rusya-Ukrayna savaşı başladığında biz oradaydık.
Bu konu hakkında konuşmaya başladığımızda işte bizim destek olmamız lazım.
Bizim kardeşlerimiz onlar dedi.
Ukraynalılar için tabii ki.
Çünkü Rusya'dan az yanan bir de Letonya var yani sadece Ukrayna değil.
Ama tabii o sırada daha çok empati yapıyor bizden.
ziyade. Neyse bir Türk arkadaşımız da dedi ki ama sen Suriyeliler için böyle şeyler söylemiyorsun.
Niye Suriyelileri önemsemiyorsunuz da bu kadar Ukraynalılara destek veriyorsunuz?
Her yerde Ukrayna bayrağı var diye sordu.
Çok net yani hiçbir şekilde üzerini kapatmaya çalışmadan evirip çevirmeden şey dedi ama biz aynı değerlere sahibiz.
Biz aynı düşünüyoruz onlarla.
Ama Suriyeliler de insan.
Yani aynı değerlere sahip olduğu insanları aslında insan olarak görüyor.
Ya da onlar için bir şeyler yapabilir noktada hissediyor kendini.
Ama Suriyeli'ye çok daha zamanı ayırmasına gerek yok.
Çünkü onun gözünde ikinci sınıf vatandaş.
Biz de öyleyiz maalesef.
Evet. Bayağı olduğu vakit kapattım.
Birçok daha soru var kafamda.
Peki yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey varın devamını nasıl doldurmak istersin?
Yaşadığını nasıl yaşamalısın gibi.
Sonuçta göç etmiş biri olarak.
Eski Ayşen olmayarak.
Eski Ayşen biraz Avrupa'yı gözünde büyüten bir Ayşen'di.
Açıkçası burada çok net gözüm açıldı diyebilirim.
Kendi kültürüne daha çok sahip çıkan.
Kendi topluluğuna daha çok yatırım yapan.
Ve bir yandan da hayatın değerini daha çok anlayan bir Ayşen.
Yani hayatın değeri şu.
Biz burada tabii ki Doğayla biraz kopuyoruz.
Ama o doğayla bağını kopardığın zaman bunun çok da fazla bedelini ödüyorsun.
Yani eve kapatmak kendini, işte sosyalleşmemek.
Bir yerde ufak bir yürüyüş de olsa senin psikolojini çok değiştiren şeyler.
O yüzden Türkiye'de bunlara tabii ki çok kolay erişebiliyorduk.
Burada erişemiyoruz. Ama değerini daha iyi anladığımı söyleyebilirim ve şöyle oldu.
Çok klişe ama öldürme her şeyi güçlendirir hikayesi var ya.
Biraz o var, biraz da kendi kendine ayakta kalabildikten sonra birilerinden destek istemene rağmen alamadığında o desteği şey görüyorsun.
Yani bazı destekler, bazı bağlar da ilüzyon.
Gerçek bağları kurmak için çaba harca.
Sana gerçekten varmış gibi ya da şöyle söyleyeyim.
mış gibi davranan insanlardansa gerçekten senin için orada olan insanları bul ki hayatın o işte zor dönemlerinde sığınacağın bir yer olsun.
Çünkü evet güçlüyüz.
Bir şeylerin üzerinden bir şekilde geçebildik.
Ama günün sonunda bizden çok şey aldı.
O yüzden o topluluk ruhu öyle çok yabana atılacak bir şey değilmiş ben.
Onu fark ettim.
Teşekkür ederiz Ayşen vakit ayırıp geldiğin için.
Ben teşekkür ederim. Umarım senin için de keyifli olmuştur.
Çok keyif aldım.
Uzun zamandır aslında takip ediyorum podcastini.
Bir parçası olmak da onur verdi.
Çok teşekkürler.
Umarım siz de beğenip takip edersiniz.
Diğer bölümlerde görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
