
Bir Bavul Hayal, Bir Bavul Gerçek: Hollanda’dan Türkiye’ye Dönüş
30 Nisan 2025 · 41 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Yurt dışında eğitim hayali, iş arama mücadelesi ve geri dönmenin yükü… Şiir’le, göçün görünmeyen yüzünü, beklentileri ve gerçekleri konuştuk.
Transkript
Merhaba, ben Saadettin Yalta.
Burası Bubble'da Ne Var Podcast'i.
Kumpanya Performing Arts'ın göç edenlerin hikayelerini konuştuğu, yaşadıkları zorlukları, kültürel adaptasyon süreçlerini ve çalınan bisikletlerini, hikayelerini, buradaki bütün yaşamsal sorunlarını konuştuğu ve ele alacağı
bir podcast kaydı bu. Bu seride bugünkü konuğumuz Şiir Duran.
Merhaba Saadettin.
Merhaba Şiir, ne haber, nasılsın?
İyiyim, keyfim yerinde.
Seni gördüm daha iyi oldum diyelim.
Teşekkür ederim. Bir mukabele.
Bir mukabele. Ne yapıyorsun şiir burada?
Ne yapıyordun burada? Nereden geldin Amsterdam'a ya da burada mıydın ilk?
Biraz kendinden bahsetsene.
Tabii bahsedeyim. Ben 3 senedir yaklaşık buradayım.
Bu haftada bir tersine göç hikayesi yani mini bir tersine göç hikayesiyle Türkiye'ye şu anlık için kesin dönüş gerçekleştireceğim.
Buraya yüksek lisans için 2022 yılında geldim.
İşte yüksek lisansımı bir buçuk senede tamamladıktan sonra bir senede devletin bana verdiği iş arama vizesi sürem oldu.
Ve bu süreci tamamladım.
Şimdi dönüyorum.
Benim de kendimden bahsetmem gerekirse özetle buradaki küçük göç hikayemin süresi üç sene.
Peki ne üzerine yüksek lisans yapmaya geldin?
Bu da Türkiye'de nerede okumuştun ve hangi bölümü okumuştun mesela?
Türkiye'de Yıldız Teknik Üniversitesi'nde sanat yönetimi bölümünü tamamlamıştım.
Hep galericilik, müzecilik, arşiv, sanat tarihi bu tarz konularla ilgilenmiştim.
Kent hikayeleri, işte tarihin anlatılmayan tarafı, kimlerin sesi duyuluyor, kimlerin sesi duyulmuyor gibi müzecilik konularıyla ilgilenirken kendimi COVID süresinde yüksek lisans araştırması yaparken
buldum. Sonra tabii ki zaten kolonyalizminde başlıca etkilerinin olduğu müzeleşme yapısının en iyi ve en temellikli olduğu.
Hollanda'da bu yüksek lisans eğitimini tamamlamaya karar verdim.
Bu sürecin üstüne de başvurularım başladı.
Bir takım İngilizce dil yeterlilik sınavlarına girdim, IELTS gibi.
Hazırlıklar yaptım falan, kabul aldım.
Sonra buraya kültür yönetimi ve müzecilik üstüne yüksek lisans yapmaya geldim.
Çok değerli bir eğitimdi benim için.
O yüzden tüm emeklerime değdi diyebilirim.
Harika. Peki İstanbul'da mı yaşıyordun okumadan önce?
Evet Türkiye'de İstanbul'da yaşıyordum.
Doğma büyüme İstanbulluyum.
Buraya ilk geldiğim zaman ilk dört ay Nijmegen kasabasının, yo şehrinde kasaba değil herhalde şehrinde kalıyordum.
Tabii İstanbul'dan oraya direkt göç yapınca insana bir anda...
Köy gibi geliyor. Kasaba şoku yaratan bir yer orası.
Tabii o da benim için büyük bir şanstı.
Çok değerli babamın bir heykeltraş arkadaşında kaldım.
Taceddin amca buradan selam söylemek istiyorum.
Bu süreç zarfında tabii ki bildiğiniz gibi housing crisis, ev bulmak çok zor okurken falan gibi bir üç dört ay debelendikten sonra Amsterdam'a kesin olarak yerleşmiştim.
Peki sen buraya yüksek lisans için geldiğinde devlet sana herhangi bir yardımda bulunmuyor mu?
Konaklama ya da herhangi bir şey?
Hayır hiçbir konaklama gibi bir şey olmadı.
Hatta ben Türkiye'de gelmeden önce işte bölümü birincilikle bitirdiğim için işte Türk Eğitim Vakfı gibi belli bir takım vakıflara özel istekle gidip hani bana bir burs sağlayabilir misiniz?
Bir proje üstünde çalışsam gibi başvurularla da gitsem de malum Türkiye'nin ekonomik durumu ve işte bütçe kısıtlamaları ve benzeri gibi.
Belki de sanata yeterince bütçe yapılmaması ya da belki benim yetersizliğim başvurularımda ama ben herhangi bir Türkiye'den burs alıp gelmedim.
Peki Hollanda Devleti sana ev konusunda herhangi bir şey yapmadı mı?
Yardımda falan bulunmadı mı?
Ya atıyorum örneğin sen bu ülkenin vatandaşı değilsin.
Türkiye'den buraya göç ediyorsun.
Evet. Yüksek lisans yapıyorsun. Evet.
Ve hani öğrenciler için çeşitli yurtlar ya da konaklanacak yerler var ya bu imkanlardan sen yararlanamıyor musun?
Maalesef yararlanamadım ve gelmeden önce iyi bir araştırma yapmadığım, yani daha doğrusu araştırmalarım sonucunda öğrencilere devletin belli bir hibe, hatta belli bir yere kadar kredi verdiğini, işte öğrenci
yurtları olduğunu, belli platformlar olduğunu araştırarak gelmiştim.
Ama geldikten sonra gerçekliğin dışında kaldığımı Avrupa vatandaşı olmadığım için fark etmiş bulundum.
Yani verilen işte en basit akbil ya da abonman gibi bir hak için bile öğrenci hakkı olarak gösterilen Avrupa vatandaşı değilseniz yararlanamıyorsunuz.
Yani mesela ilk ay Nijmegen'den Amsterdam'a her gün gidip geldiğim için trenle tren şirketine ödediğim herhalde 500 euroya yakın kadar bir faturam olmuştu ve ben hani İlk
ayın şokuyla bunun mümkünatını anlayamamıştım.
Benimle aynı parayı verip sonuçta burada apartmanda odada kalabilen öğrenciler varken ya da işte devletten belli yardımlar alıp benim hafta sonları çalışırken onlar mesela derslerine çalışabiliyor gibi bir takım
kafamdaki tabii ki haksızlıklarla boğuşarak öğrencilik sürecimi tamamladım diyebilirim.
Yani şey gibi bir yerde mi?
Avrupa vatandaşı değilsen bu ülkeye göç ediyorsan herhangi bir Avrupalı öğrencinin faydalandığı birçok şeyden yararlanamıyorsun.
Bir kere zaten aslında şunu fark ediyorsun yani var olan hakların hiçbiri senin için kapsayıcı değil ve erişilebilirliği o kadar bahsedildiği kadar işte diversity and governance code gibi bir şey var
mesela burada. Çoğu sanat işte enstitüsünün ya da işte kurumunun belli bir yere kadar işe alımlarına kadar işte programlamalarına kadar aslında ayrımcılığa yer vermemesi ve işte belli bir takım
erişilebilir ve açık olması beklenirken aslında işin gerçek yüzünü belki de benim için hikayede böyle ilerlemediğini fark ettim.
Çünkü özellikle bir sosyal bilim gibi bir yüksek lisans takip ediyorsanız işte bu sosyoloji olur belki psikoloji olur yani artık mesleki anlamda yeterliliğinizin dışında
ortaya bir de ofis içi konuşma dili işte talep edilen işte başka Hollanda'ca bilmeniz gibi ya da işte eğer sponsorluk ihtiyacınız varsa bir Avrupa vatandaşı değilseniz tercih
edilmemeniz gibi işverenler tarafından bir takım tabii ki dezavantajlarınız oluyor.
Yani sadece öğrencilik süresinde de değil öğrencilikyi bitirdikten sonra sonuçta Hollanda Bir okul okuyup ve bunu İngilizce okuduktan sonra o işle alakalı bir market alanı olmasını
beklerken öyle bir şey olmadığıyla karşılaştım.
Ama sonuçta bir kere o eğitimi ya da hizmeti size aslında satmış oluyor gibi bir durum.
Yani aslında yüksek lisansı İngilizce yapıyorsun ama burada yüksek lisansı yaptığın bölümle alakalı işler ararken Hollanda'ca soruyorlar.
Aynen öyle. Peki bu bölümü okuyorsun ya bu International bu bölüm atıyorum.
Avrupa'nın ya da İngilizce konuşulabilecek, İngilizce yapılabilecek her yerde geçerli bir geçerliği var mı diplomasının?
Yani aslında diploma tabii geçerli ama...
kültür mirası yönetimi konusu aslında dille de çok hemhal bir konu.
Yani soyut ve somut bir kültürel mirasla alakalı bir iş yapıyorken o kültüre ucundan ya da solundan sağından dokunmak gerekiyor ya da dokunabilmek gerekiyor.
Ben hani tabii ki buradaki işverenlerin kaygısını da anlıyorum.
Çünkü burada ben aslında bizim seninle çalışmamız, tanışmamız da öyle olmuştu hatırlarsan.
Bir müzede çalıştım. Yani 7-8 ay boyunca bir küratörlük yaptığım bir proje oldu.
Bunun tabii ki de zorlukları, Oldu çok güzel meyve veren anları oldu benim açımdan dili anlamamak ya da anlamakla alakalı.
Ama işin sonunda projeleri gerçekleştirebilirseniz bile kurumların da elinde olmayan bir durum.
Ve eğer kurum daha önce hiç Avrupa vatandaşı olmayan birine sponsor olmamışsa iş vizesi konusunda sizi de işe almak konusunda pek hevesli olmayacaktır.
Çünkü onlar için ekstra bürokratik bir süreç ve ekstra bir harcama olmuş oluyor.
Ya evet aslında bizim tanışmamızın vesilesi de o müze.
Yani ben şey gibi düşünüyordum.
Sen işte o müzede 7-8 ay çalıştığında biz beraber işte neydi?
Konsepti play değil miydi?
Evet tabii. Şey şehrin yani kentin oyun oynamayla olan bağlantısını araştıran bir sergide beraber iş yapmıştık.
Yani mesela o müzede sen değil ama diğer Hollandalı kız hala çalışıyor sanırım.
Evet. Ona bir iş teklifi edildi.
Şimdi ikimiz de kendi okuduğumuz süreç boyunca...
Orada bir staj gerçekleştirdik ama normalde ikimizin de okulumuzun bizden beklediği maksimum bir aylık bir araştırma stajı iken biz ikimiz Hollandalı bir arkadaşımla yani orada benimle aynı rolü
üstlenen arkadaşımla biz dedik gönüllü olarak sizle 7-8 ay çalışıp bu araştırmayı daha büyük bir şey yapıp sergi yapmak istiyoruz.
Kurum da kabul etti ve ben çok mutlu oldum yani hala burada yaptığım en güzel işlerden biri olduğu için.
Çok güzel hatırlasam da işin sonucunda aynı işi yapan Hollandalı arkadaşım orada temelli bir işe devam ederken ben bir iş teklifi almadım mesela.
Mesela bunun en büyük kriterlerinden biri aslında tabii buranın vatandaşı olması diyebilir miyiz sence?
Buranın vatandaşı olması da diyebiliriz.
Belki insanların aslında bilmediği şeylere o kadar açık da olmadığıyla alakalı da diyebiliriz.
Çünkü yani her ne kadar müze ya da kültürel kurum şu an büyük bir işte değişimden geçiyor gibi görünse de baktığınızda için iç yapıları hiç değişmiyor.
Ve bunları tek sesli ve insanlar bir...
Yolu öğrendiyse o yolu tekrar öğrenmekten ve bundan vazgeçip başka bir yöntemini öğrenmekten o kadar razı değiller gibi ben gözlemledim.
Yani çalışma yöntemlerin farklı oluyor.
Seninle aynı olmamak onun için bir belki ekstra iş gücü ya da mental güç olabiliyor.
Bu çok zenginlik aslında görmesini bilene tabii ki.
Farklılıklarını kullanmak ama bilmiyorum benim deneyimim birazcık bu konuda aslında çok da uğraşmak istememeleri.
Peki. Neden Amsterdam mesela okumak için geldin?
Yani alternatif yerler vardı.
Alternatif yerler vardı.
Böyle Çika vardı. Burası vardı.
Utrecht Üniversitesi vardı.
Ama bu okulu tercih etmemin sebebi ben zaten teorik bir lisans yaptıktan sonra uygulamalı bilim adına bir...
yüksek lisans çalışması yapmak istedim.
Bu yüksek lisans programında tez yerine projelendirme, değerlendirme koşulu vardı.
O yüzden aslında tamamen okulun içerisindeki eğitim programını baz alarak ben Amsterdam'ı seçtim.
Yoksa öyle şehir, ülke, burada yaşamalıyım, daha sonrasında böyle bir hedefim var tutunmak için, kendimi yırtmalıyım gibi bir şeyle gelmemiştim.
Ama tabii ki bu tarz beklentilerim büyük bir yer kaplıyordu kafamın içinde.
Peki nasıl gelişti süreç?
Başvuru süreci oluyor. Yüksek lisansa başvuruyorsun ve sonra intervju, görüşme mi yapıyorlar?
Tabii. Görüşme oluyor.
Onlara portfolyonuzu atıyorsunuz.
İşte motivasyon mektubu, sonra işte IELTS'teki yetkinlik, daha önce yazdığınız akademik makale.
Benim için öyleydi en azından.
Onlar geçtikten sonra sizi bir Zoom görüşmesine alıyorlar.
Bir de üniversitenin açık günleri olmuştu.
Ben sorularımı sormak için bu görüşmeden önce oraya da katılmıştım.
Akademik kadroya birkaç soru sormak için.
İşte mesela doktoraya devam edebiliyor muyum bu programın üstüne gibi.
Ve o görüşme de güzel geçerse size kabul alıp almadığınıza dair işte bir yanıt veriliyor.
Ben hani sadece Amsterdam Sanat Üniversitesi değil aynı zamanda Uva'dan da.
kabul almıştım. Ama Uva'da da dual master'da kabul aldığım şeyin mesela bir dönemin İtalya'da okuyordu ama bir Avrupa vatandaşı oradan oraya vize alamıyor diye.
Oturum vizesi olarak iki farklı yerde.
Ona kabul alamadım mesela. Gidemedim yani.
Çok komik ya. Yani peki okula gelip okuyorsun burada.
Bunun için bir ücret ödüyor musun?
Ödedin mi? Evet ödedim. Ne kadardı mesela?
Hatırlıyor musun? Vallahi şöyle söyleyeyim.
Tam iki buçuk sene önceydi.
2022 ben Eylül'de gelmeden önce.
2022 artık Haziran'da görüşmeleri tamamladık.
Temmuz'da ben her yere işte burs başvurusu yaptım, cevap alamadım.
Dedim sıfır bursla hayatta gidemem yani çünkü bu okul mesela atıyorum.
7 bin euroysa senden bir 20 binde hesabında göstermeni işte onu 12 aya bölüp işte aylık 1500 arz yiyecek bir öğrenci gibi bir masraf çıkarıyor.
Tabii ki herkesin özellikle yani Türkiye'de orta kesiminde yok olduğunu göze alırsak mesela benim ailem gibi 25 bin euroyu bir anda hesabımda göstermesi o an mümkün değildi.
Ki bunu söylerken kabulü aldığımda euro 12 idi bir ay sonra 16 idi sonra tırmanışını biliyoruz zaten 18-20 diye gitti.
Ama şurada şöyle bir durum oluyor.
20 göstermek eğer durumunda değilseniz ve Avrupa'da bir tanıdığınız varsa sizin adınıza kefil olup ben bu kişinin sponsoruyum şeklinde bir kağıt imzalayıp sadece bir
maaş bordrosu göstermesiyle yani aslında sizin varlığınıza kefil olmasıyla gelebiliyorsunuz.
Ben öyle yaptım. Uzaktan bir akraba.
Gayet Almanya'nın PTT'sinde çalışan bir akrabam diyeyim.
Bu öğrenciye ben destek sağlayacağım gibi bir beyannamede bulunduktan sonra ben hesabımda 28 bin euro göstermek zorunda olmadan vizeye başvurabildim mesela.
Yani Hollanda'da ökü okul için Almanya'daki adamın yapması da okey mi?
Çok okey. Ben ilk defa görüyorum.
Sadece Avrupalı birinin ben bu insandan haberdarım demesi gerekmesi beni ilk daha başvururken birazcık şey yapmıştı.
Bizim sözümüzün hiçbir değeri yok zaten.
Peki şey nasıl bir süreç?
Mesela sen okula 7 bin euro öderken Avrupa vatandaşı olan ülkeden gelen öğrenciler ne kadar ödüyordu?
Aynı parayı mı ödüyordu? Tabii ki hayır.
Yani Avrupalı olmayan bir öğrenci 8 bin ödüyorsa Avrupalı olan biri 1800 ve 2000 ödüyor mesela.
Ve Avrupalı olanlara işte atıyorum ücretsiz ulaşım veriyorlar.
Tabii ücretsiz ulaşımları var.
Aylık devletten...
Mesela 400 Euro'ya yakın geri ödemesiz bir destek alıp üstüne geri ödemeli kredi de almakları var bir 400 kadar daha.
Yani aslında ve onu o sonra borcu yapılandırıp isterse 20 senede de ödeyebilir.
Ama benim böyle bir şansım olmadığı için ben okurken mesela neredeyse Red Light'a çok yakın bir yer olan tiyatro kabaroda çalıştım.
Çok eğlenceliydi. Ama hafta sonları yüzümde simli makyaj varken pazartesi o şekilde okula gittiğimi biliyorum mesela.
Aynı zamanda okuyup aynı zamanda çalışıp bir şekilde hayatı döndürmeye çalışıyordun yani.
Evet. Bunu nasıl başardım bilmiyorum.
Şu an hiç öyle bir şeye gücüm yok gibi geliyor artık.
Ama iki buçuk sene önce gerçekten hafta sonları günde 12 saat olmak üzere çalıştım.
Ve hafta içleri okul ve müzede çalışıyordum.
Çok hızlı bir ritmim vardı.
Ama bu beni bir süre ayakta tuttu yani.
Bir buçuk iki sene kadar bu ritimde giderek birçok şeyin üstünden geldiğimi fark ediyorum şimdi.
Peki okul bitti. Bir yılda iki yıl okuldu.
Bir yılda iş arama vizesi. Ve şimdi aslında geri dönüyor olmanın nedeni bir yıllık süreç boyunca iş bulamamış olmak mı?
Neden geri dönüyorsun aslında?
Yani çünkü bu süreçleri yaşarken burada bir şey oldu da artık yeter artık döneyim mi dedin?
Yoksa hani ne yani seni geri dönen?
Birazcık aslında belirsizliklerden yoruldum.
Bana mesela okurken çalışmak hiç beni gocundurmadı.
Aksine yaptığım şeyden çok gurur duyuyordum.
İşte hafta sonları gidip garsonluk ya da serviste çalışırken bir sonraki gün müze de çalışmak.
Aslında ne kadar çok şeyi başarabileceğime dair bana güç verirken okul bittikten sonra düştüğüm o zaman bolluğu ve boşluk içerisinde vücudumun ve mental olarak kafamın ne kadar yorulduğunu fark ettim.
Ve bir anda o her şeye aynı anda koşan, dört kolla sarılan insan.
Sadece ben 3-4 ay boyunca işte garsonluk yapıp geleceğim.
ve kafamı boş tutacağım gibi bir moda girdim.
Yani aslında okurken sürekli şey diyordum.
Zaten mezun olduktan sonra bir sene çalışma iznim olacak.
O zaman ben hayli hayli bulurum.
Ama ne zaman zaman geldi kapıya çattı ben o zaman artık havlu atmaya hazır hale gelmiştim anlamadan.
Yani tam mezun olduktan sonra belki de en çok hınçla aslında bir şeyler aramam gereken zamanlarda ne kadar yorulduğumu fark edip biraz...
Duru anlaştım diyebilirim.
Belki de bu yüzden dönüyorum.
Yani aslında bir şeyleri biraz daha uzaktan görmek gerekiyor bazen.
Ve yaşadıklarımı sindirmeye hiç burada zamanım olmamış gibi hissediyorum.
Bir süredir.
Peki yani Türkiye'de kültür sanat alanında da birçok şeye hakimsin.
Burada... İşin buydu.
Bunu okudun. Arada nasıl farklar vardı mesela?
Seni dönmeye iten konuların arasında bunlardan birileri olabilir mi?
Türkiye'de aslında baktığında Hollanda'nın nüfusundan daha fazla insan var İstanbul'da.
Yani ya dönüyorum ama...
Benim için sorun yok çünkü şu şu da var ya da burası çok çok daha iyi kültür sanat alanı bunlar.
İkisinin arasındaki bir kıyaslama yaparsan neler neleri alır götürürsün.
Çok güzel kıyaslamalar yapabilirim.
Mesela şöyle Türkiye'nin çok büyük bir soyut kültürel mirası var ve ben Yıldız Teknik'te okurken de işte ölen zanaatlarla alakalı çok fazla yapmak istediğim proje vardı.
Sanırım yıl 2008 olması lazım.
Deniz Bank'ın yanlış hatırlamıyorsam.
Güzel sanatlar öğrencileriyle beraber yaptığı bir tokatta bir basma atölyesi çalışması vardı.
Ben de şeyden çok etkilenmiştim.
Bunun gibi sürdürülebilir birçok unutulmaya üst ütmüş şeyimiz var.
İşte zanaatimiz var. Ben de böyle bir şeyler yapmak isterim.
Bunun daha iyi olmasını öğrenmek isterim Avrupa'da falan gibi.
Motivasyonlarım var. Hala var.
Yani döndüğümde bunları yapabilecek çok fazla olasılık varken.
Avrupa'nın tabii ki buradaki en büyük şeyi burada bir bütçe durumu ve hibe durumu olması ve Türkiye'de aynı bütçelerin kültüre ve sanata değil de işte başka yancı hamilere yedirilmesi
gibi bir problem var. Yani burada bazen...
Gerçi son senelerde tabii kültürel fonlar da kesildi.
Malum sağ partilerin çoğunlukla oy alması üzerine ama Türkiye'de maalesef çok büyük bir tekelleşme olduğu için müzecilik çalışmaları da özel bankacıların ya da özel holdinglerin ya da işte bir
iki tane işte Marcus Graf gibi küratörlerin elinden geçerken burada aslında bağımsız sanatçıların belki kendi ajandalarını yaratmak için yapabildiği birkaç alan hala var.
Ama Türkiye'de aynı şeyin, aynı konuların konuşulmasındaki özgürlüklerden bahsedemiyoruz.
İşte İstanbul'da birkaç arter, işte İstanbul Modern gibi ne kadar işte contemporary müzelerimiz olsa da bazen İstanbullu olarak yapılan çalışmalara kendimi çok uzak ve işte
bu ne bu bizim için mi başkası için mi yapılıyor derken çok bulduğum oldu.
Burada kendimi mesela yapılan grassroots çalışmalarla çok yakın görüyordum.
Yani işte izlediğim performans sanatçıları olsun kendimi daha yakın görebildiğim konular burada daha çok işleniyor.
Bunun gibi birçok hani ingenuans var tabii ki.
Ya da kötü diyemem yani biri için sanırım.
Peki. Şu nasıl bir etkendi senin için?
Yani mesela sonuçta unik bir şey ya bu okuduğun bölüm.
Buranın kültürünün içinde doğup büyümediğimiz ya da bilmediğimiz halde adaptasyonla ilgili bir sorun yaşadın mı?
İşini yapabilmek için ya da buradaki yaşam sürecininle alakalı da olsa.
Şöyle bir şansım oldu sanırım.
Çalıştığım müze benim kent tarihi ve şehir planlamacılığı müzesiydi.
Ve yapmak istedikleri çalışmanın bulunduğu...
Yani şehrin kısmı New West.
Çok fazla Türk ve Morokkolu göçmen alan bir şehir yapılanması.
Yani savaştan sonra Amsterdam'ın genişlediği bir bölgeydi.
Ve çalışmaları yaptığım müzede ben...
Bana Türklerle alakalı daha çok etkileşim istediklerini ama müze olarak ve kurum olarak hiç bu etkileşimi yaşayamadıklarından bahsetmişlerdi.
Benim orada öyle bir şansım vardı.
Yani Hollanda'ca konuşamıyordum.
Evet, gönüllülerle anlaşamıyordum.
Hep bir translator'a ihtiyacım vardı.
Ama onların da konuşamadığı insanlara ben erişim sağlayabildim.
Mesela şu an birkaç isimle, daha önce onları konuşturduğum isimle işbirlikleri yapıyorlar.
O açıdan... Aslında buna engel olarak da değil de farklılığım bana o müzede çalışmak için yer açmış gibi hissediyorum mesela.
Ya şey çok değerli bir şey mesela.
Bir müzede Hacivat Karagöz sergisi ve performansı yaptık ve senin sayende oldu yani.
Bu arada bana bu da çok hoş geliyor.
Yani aslında baktığında bu insanların bir şekilde bir şeylere biraz da açık...
Bunlar da yani açık değiller değil kesinlikle.
Yani sadece bence herkes kendi savaşını kendi seçiyor.
Yani sen de geldiğinde benim işte mesela müzede çalışanlarla aramdaki diyaloğumu az çok gördün.
İyiydi, hoştu ama mesela sabah müzede çalışan biri biz Saadettin'le yani otururken bir anda şuna dönmüştü.
Yani bugün işte Tayyip vefat etmiş gibi işte şakalar, minik dokundurmalar.
Yani aslında şey gibi evet çok açıklar ama bir yandan da bir takım işte farklılıklarımızın çok farkındalar galiba.
Ve bunu da aslında point etmekten asla geride durmuyorlar gibi.
En azından benim için öyle oldu.
Yani belli bir takım hassasiyetlerim onlar için liability yani bir ağırlıkmış gibi hissettirildi bana birazcık.
Ya da belki benim politik hassasiyetimdir yani bu bilmiyorum.
Yok ya o ortağıma da alakalı bir şey aslında evet.
O insanlar bir tık da belki de biraz öyle birilerdi yani.
Çünkü şey de çok ilginç mesela senin o müzede gönüllülerle çalıştığında translator'e ihtiyacın vardı ya çevirmeli.
Yani mesela neden vardı?
Çünkü İngilizce mi bilmiyorlardı?
Hayır biliyorlardı.
Ama çok yaşlı ve beyaz ve Dutch oldukları için konuşmayı tercih etmeyenler vardı.
40 tane gönüllümüz varsa ben tezim için 25 kişiye mail attım.
Ben de sadece bir kişi röportaj yaptı gönüllülerden mesela.
Benim buradaki en çok şaşırdığım noktalardan biri mesela burada sokakta 3-4 yaşında çocuk da 70-80 yaşında insan da benden yani çok iyi İngilizce konuşuyorlar.
Evet. Ve hani bir de bir yerlerde gönüllü olabilecek...
Seviyede insanlarsa aslında bunlar da hep İngilizce konuşuyorlar.
Benim denk geldiğim hep öyle oluyor yani. Zaten aslında konuşabiliyorlar tabii ki.
Ama aslında bir yandan da...
Bilinçli bir tercih var orada gibi aslında.
Yani mesela gönüllülerin düzenlediği bir sokak turu vardı müzenin programlaması dahilinde.
Bir gün bir gürültü koptu bir şey oldu.
Yaşlı biri şeydi mesela.
Türk düğünü mü bu ne gürültü falan gibi bir benzetme yaptı.
Bunu belki tatlı bir yerden yaptı.
Belki ben Türk olduğum için yaptı falan böyle.
Bilmiyorum yani hani şey gibi de.
Daha önce başka bir ülkede de yaşadım Sırbistan'da bir sene kadar.
Ama kendi farklılıklarımla bu kadar aslında böyle kör göze parmak gibi gösterildiğini hiç hissettirilmemiştim.
Peki şey gibi bir şey diyebilir misin?
Aslında baktığında Sırbistan'ı bilmiyorum ama Sırbistan'ın kendince ekonomik sorunları var mıdır?
Tabii ki. Kendince içinde bir sürü sorunları var falan değil mi?
Çünkü sorunları olduğu için aslında kendileriyle meşguller.
Ve buradaki insanların aslında günlük yaşamlarında ya da hayatlarında çok büyük sorunlar olmadıkları için çevresinde sorun olarak görebilecekleri ya da hayatlarında sorunlu sorunları olan kişilere
davranış biçimleri...
Neden dolayı böyle şeyler yapıyor olabilirler der misin?
Kesinlikle diyebilirim.
Ve bunu gözlemleyebilmem kendime dair.
Yaklaşık iki buçuk senemi aldı.
Çünkü Türkiye'de insanlarla iletişim yöntemimiz bazen fazla paylaşmaktır.
Yani derdini beraber omuzlamaktır.
İmece usulü bir şeyleri çözmektir falan falan.
Ama burada buna mesela İngilizce ya da...
Bir iletişim kurmaya çalışırken info dumping, trauma dumping gibi işte insanlarla aslında ne kadar onlarla derdini paylaşırsan sana onların istenilmeyen bir yük verildiğine dair bir aslında fikir
empoze edilmiş oluyor. Ve böylece ilişkilenme yöntemini de değiştiriyorsun.
Yani aynı şekilde iletişmeye çalıştığım noktalarda yani Türkiye'deki...
iletişim şeklimi buradaki insanlarla kurmaya çalıştığım noktada kendimi dediğin gibi problemleri olan insanlara davranış biçimlerinin daha farklı olduğunu gözlemlemiş oldum.
Yani evet sana bir şey gibi bakıyor böyle uff roller coaster geliyor falan gibi hani bakıp göz ardı etmeye yönelikler diye düşünüyorum.
Peki iki buçuk yılın sonunda fark ettin mi?
Neyle fark ettin bunu? Ne oldu da yani bu aslında İngilizce konuştuğumda insanlar böyle şeyler söylüyor.
Ne konuştuğunda ya da hangi dili ya da hangi insanlarla konuştuğunda böyle şeyler söylemiyor ki öyle bir şey dönüştü?
Kesinlikle sanırım bunu çok erken yapmadım ama son iki ayımda daha fazla Türklerle iletişime geçmeye başladım burada yaşayan.
Ve hani küfür edebiliyor muyum?
Bipliyim ben. Bipler misin?
Dertler bir şey gibidir.
Herkes en büyüğü kendini zanneder gibi bir laf vardır benzetme maalesef.
Sanırım... Türklerle iletişime geçmeden önce kendimi yalnız hissettiğim birçok konuda daha sonrasında aslında yalnız olmadığımı tabii ki görmüş oldum.
Böyle olunca özgüveni de tabii ki insanın kendi yerine geliyor yavaş yavaş.
Ha bir dakika abi tek sıkıntı çeken ben değilmişim falan gibi.
Tabii ki enformasyon babalığında değişmiş oluyor.
Yani ben bir buçuk iki sene boyunca sadece Hollandalı ve işte Alman ev arkadaşlarım oldu.
Onların yaşamda yaşadığı sorunların hani yüzde...
Biri benim için bambaşka bir şey gibiydi falan.
Tam gider ayak aslında birazcık daha Türk arkadaşlarımla tekrar iletişime geçmeye başladım.
Ve şeyi gördüm yani evet bu bana ait bir durum değil sadece.
Bunu aslında buradaki herkes az çok yaşıyormuş.
Ve kendimi izole ederek bu konuda yalnız hissetmişim.
Bu kadar aslında buna gerek de yokmuş gibi bir çıkarımda bulundum sonrasında.
Peki şey diyebilir misin mesela?
Atıyorum hani ya burada iki buçuk yıl aslında kendimi bir tık...
Türkçeden ya da işte Türk arkadaşlarımdan soyutladım ama sonra son 2-3 aydır vakit geçirdiğimde fark ettim ki evet aslında ortak kültürel ya da aynı dili konuşabildiğimiz için paylaşabildiğimiz şeyler farklıymış gibi bir yerden mi yani yoksa bana mı
öyle duyuluyor? Paylaştığımız şeyler farklıymış gibi değil ne kadar...
Onlar da yüzeysel de olsa insanın kendi derisinin altında rahat hissetmesiyle alakalı bir durum sanırım bu.
Çünkü bazen yaşadığım şeyleri insanlara ağırlık olmamak için anlatmadığım ya da İngilizce'de kafamda çok büyüttüğüm konular, Türkçe'de 5 dakika biriyle konuştuğumda aslında kafamda büyüttüğüm kadar büyük
bir problem olmadığını fark ettiğim şeyler oldu.
Bu noktada da aslında psikolojik olarak yalnız hissetmek ya da hissetmemekle alakalı bir...
...bağlamda baktım ben.
İstersen kurduğun...
...iletişim çok yüzeysel olsun ya da çok derin olsun...
...bence kesinlikle...
...gidip görüşebildiğin bir komüniten varsa...
...ya da ait olmasan bile...
...en azından ucundan, bağından...
...kendini ifade edebildiğini ve...
...aslında görüldüğünü hissediyorsan...
...o zaman daha bir...
...rahatladığın bir psikolojin oluyor diye düşünüyorum.
Peki... ...yani buraya okula gelirken...
...ya da işte... Sonraki döneminde iş ararken falan neydi yani Amsterdam'dan beklentilerin var mıydı?
Uzun süre çok fazla sanırım survival state'de kaldığım için şey istedim böyle bir yandan.
9-5 bir iş istiyorum.
Düzenli bir gelir ve iş ve yaşam dengesi istiyorum gibi basit bir şeye düşmüştüm, beklentiye düşmüştüm açıkçası.
Ama anladığım kadarıyla onun için de tabii ki başka bir sürü fedakarlıklar yapmak gerekiyor.
İşte ne bileyim belki dil öğrenmeye zaman ayırmak gerekiyor.
İşte kafanı boşaltmak için ayırdığın zamanları başka bir şey yapman gerekiyor falan gibi.
Birçok ders edinilebilir tabii ki.
Bir de daha dönmediğim için açıkçası çok da bu süreçleri sindirmedim.
O yüzden. Peki buradayken yaşadığın bir hayal kırıklığı oldu mu?
Mesela böyle bir şey hiç beklemiyordum deyip hayal kırıklığı yaşadığın bir durum, bir ortam, bir şey yaşadın mı yani?
Çok fazla olmuştur tabii ki.
İnsan çok yoğun şeyler yaşıyor bu süreç içerisinde.
Ama geriye dönüp bakıyorum yani şu an...
Hayattayım falan gibi bakıyorum birazcık çünkü yani o an yaşadığımda beni çok panik ettiren bir sürü şey oldu.
İşte vergi nasıl ödeyeceğim, sağlık skortasını nereye kaydedeceğim, evi nasıl bulacağım, ikametgahım silindi, evim basıldı, şikayet edildi, evden çıkarıldım falan falan.
Yani böyle Türkiye'de başıma gelmeyecek bir sürü olay bir anda çok yoğun bir şekilde burada başıma geldi ve onları halletmeyi öğrendim.
Yani hayal kırıklığı yaşadım tabii ki ama.
Kendime karşı hayal kırıklığı yaşamadım o yüzden.
Peki buradaki bürokrasi ve resmi işler nasıl yürüyor?
Senin nasıl bir deneyimin oldu yani?
Bürokrasi ve resmi işler nasıl dönüyor?
Anksiyetelerle dönüyor diye düşünüyorum.
Yani yardım çığlıkları.
Her gece yeminler ediyorum.
Böyle bir süreçten geçtim.
Kendi vergi levhamı aldım.
Şirketimi kurdum. Böyle şeylerden hiç anlamam.
Vergi nedir? Nasıl ödenir?
Kime verilir? Bunları tek tek öğrendim.
Sonra öğrenemedim. Onun paniğiyle yine tabii ki canım Türk arkadaşlarım ve onların arkadaşlarıyla bana Allah rızası için muhasebeci bulun.
Çağrılarıyla birçok şeyin hala nasıl işlediğini öğrenemeden hallettirerek ilerledim diyebilirim.
Çünkü bir kere eğer sadece verginizi ödemek için internet sitesine girerseniz Google Translate'in çalışmadığı bir site ve Hollanda'cı bir siteyle karşılaşıyorsunuz.
Ya tüm ekranın fotoğrafını çekip ya da bir arkadaşınıza çevirterek yapabilirsiniz ya da muhasebeci tutmanız gerekir falan gibi.
İşler yani bu bürokratik işleri İngilizce halledememek.
Gerçekten tam bir baş belasıydı benim için.
Çok tat kaçırdı yani diye düşünüyorum.
Peki vizeyle ilgili bürokratik işleri nasıl yürüttün mesela?
Hani öğrenci olarak geldin ya okul her şeyini halletti mi?
Neydi orada nasıl yürüttüler?
Okulum hem çalışıp hem okumaya çalışırken son tezimi...
Zamanında yetiştiremediğim için 6 ay uzamıştı ve bir 6 aylık daha ödeme yapmam bekleniyordu benden mesela.
O süreçte dedim ki hem çalışıp hem okuyarak bir yere kadar mesela part time bir öğrenci geliriyle bunları yapabilirim falan gibi.
Çünkü çok beklenmedikti benim için.
Bu süreçte mesela öğrenci ekipleri ve işte ne bileyim diversity teamler gibi hiç kimse yardımcı olmadı mesela.
Ama işte program koordinatörleri işte bir takım ricalarda bulunduktan sonra işte IND ile süreçleri onlarken de aralarında ayarlamalarına rağmen tüm yenileme süreçleri için benim yine cebimden bir sürü masraf
çıkmıştı ve zor ve sıkıntılı bir süreçti ya.
Yani sürekli bir sıkıntı vardı gibi hissediyorum.
Peki şimdi şey konusu çok üzücü.
Yani bilmiyorum sen üzülüyor musun da tersine göç isteyerek olan bir şey mi senin için peki?
Şöyle beklemediğim bir şeydi.
Bir sene önce mezun oldum.
Tam bir ay sonra yani bir 15 gün sonra falan vizem bitiyor bugünden itibaren.
Ve o zamanki beklentilerim hem kendime hem işte sektöre karşı çok daha farklıydı.
Yani ben şey zannediyordum maksimum 2-3 aya kendime kalıcı bir iş bulurum.
İşte köklenmeye bir alan bulurum.
Hani belki kontraktlı bir kira sözleşmem olur.
Belki bir şeyler daha belirgin olur gibi beklentilerim varken.
Hayat sürekli beni daha belirsiz durumlara itti gibi hissediyorum.
Yani freelance çalışma.
aynı anda üç iş götürmek, sanatla alakalı bir şeyler yaparken aslında bir yandan da geçim sıkıntısı falan.
Sürekli kafamın üç beşe ayrıldı.
Tabii ki bu da Türkiye'den çok farklı bir durum değil.
Belki çok daha zor koşullar beni bekliyor şu an ama en azından iş başvurusuna bakarken şunu söyleyebiliyorum şu an.
Evet ben buna hayli hayli yetkinim ve bir dil problemim yok gibi.
Çok güzel ya. Bana çok cesurca geliyor.
Bir ülkeye dil okumaya geliyorsun.
Ve okumaya geliyorsun yani master yapmaya geliyorsun ve burada hem okul paranı ödeyebilmek için çalışıyorsun hem aynı zamanda hayatını survive edebilmek için çalışıyorsun.
Sonra okul bitiyor burada kalabilmek için tekrar çalışıyorsun iş arıyorsun işte müzelerle görüşüyorsun müzede çalışıyorsun.
Yani 3 yılda bu kadar çok şey sıkıştırabilmek ve bunları bir şekilde başarmış olmak çok cesurca geliyor.
Yani bunun üzerinde yarattığı haklı bir gurur gibi bir şey taşıyor musun?
Çünkü çok zor bir şey bu. Uzaktan duyulduğunda belki evet ne var abi ben de gitsem yaparım denilecek bir şey.
Ama içindeyken öyle bir şey değil bence.
Çünkü bilmediğin bir ülke kültür değil.
Yüzlerce farklı sorun ve sorular var.
Bunlara rağmen nasıl hissediyorsun?
Gurur bunlardan çok...
Küçük bir parçası ve arkadaşlarımın zoruyla gururlu hissetmeyi öğrenmeye çalışıyorum şu aralar.
Çünkü sanırım gitmeye karar verdiğimden beri en azından bir karar vermenin rahatlığını yaşasam da hissettiklerim gidesiye kadar her gün dalgalanarak ilerledi.
Yani başta bir kabullenememe vardı.
Hayır ya nasıl? Yapamadım mı?
Acaba bu bir kaybediş mi?
Sen başarısız mısın?
gibi kendimi çok hırpaladığım bir süreçten geçtim.
Sonra sonucu yani çözümü daha doğrusu yazarak buldum sanırım.
Dedim ki ben geldiğimden beri yaptığım ya da benim için değerli olan şeyleri bir minik minik bir yazayım.
Ve yazdığım şeylerin...
Aslında yaptığım kariyerle falan hiçbir alakası olmadığını fark ettim.
Yaptığım şeyler hep birilerinin hayatına dokunduğum, birinin benim hayatıma dokunduğu, işte çalıştığım barlardaki işlerde yaşadığım ilginç şeyler falan gibi aslında biriktirdiğim hikayelere ve değerli insanlarla alakalı
olduğunu birazcık fark ettim ve bunu büyük bir kazanım olarak.
Bakmaya çalışıyorum şu an.
Yani insan belki hayal ettiği ya da kendinden beklentilerini her zaman gerçekleştiremiyor ama kendinden hiç beklemediği bir sürü şeyi gerçekleştiriyor.
Şu an o perspektiften bakmaya çalışıyorum.
Yani benim aklımda hiç mesela işte günde 12 saat barda çalışabilecek bir şiir var deseler 23 yaşındaki halime işte bundan 3 sene önceki.
O kişi bu kızı prenses nasıl yapsın bunu falan gibi bakardım ama şu an mesela.
bir rafıçısı değiştirmeyi biliyor olmak benim için bir gurur meselesi garip bir şekilde mesela.
Ya çünkü kendi ayaklarının üzerinde duruyorsun ve bunu yaparken de bedenini, kafanı, her şeyini kullanıyorsun.
Yani sende var olan her şeyi kullanarak yapıyorsun.
Yasa dışı bir şey yapmıyorsun, suç işlemiyorsun.
Yani bu bence çok değerli.
Hayatının neresinde olursa olsun bir şekilde yakanda olabilecek, vücudunun eklemlerinde, kas hafızasında yer edinmiş bir şey.
Yani survive ettim, ben şunu yaptım, bunu yaptım diyebilirim.
Yarın öbür gün belki bir yerde bir seminerde, derste belki bir şey olacak anlatacaksın ve birilerine ilham olacak şeyler.
Bence bunlar çok değerli, güçlü bir şey yani.
Ben de çok değerli olduğunu hissediyorum.
Tabii gittikten sonra daha oturacak bu hisler diye düşünüyorum.
Peki gitmek üzüyor mu seni?
Dönecek olmak? Başta çok üzüyordu.
Nasıl ya falan hani bir anlam verememe duygusu hakimdi.
Son birkaç gündür...
Perşembe gününü, uçağımın olduğu günü beklediğimi fark ettim.
O da şeyden dolayı sanırım artık arada bir süreçte olmaktan çok sıkıldım.
Yani son iki aydır bavulumdan giyiniyorum mesela.
Bu daha uzun bir süreç aslında.
Aralıktan beri bir sürekli ev değiştirme, birilerinde kalma gibi süreçler yaşadım.
Tekrar ev açmadım falan. Ve birazcık böyle hani durmaya ihtiyacım var galiba mental olarak da.
Türkiye'de böyle bir şansım olduğu için çok şanslıyım.
Yani döndüğümde direkt bir kendimi...
Tekrar bir kovalama içerisinde bulmak zorunda olmadığım için çok şanslı hissediyorum.
O yüzden üzgün değil birazcık şey rahatlamış hissediyorum diyebilirim garip bir şekilde.
Çok güzel ya. Peki buradan giderken bavuluna ne götürmeyi planlıyorsun?
Aslında bizim son sorunumuz bu. Yavaş yavaş bayağı vakit oldu.
Ben aslında sohbet ettikçe edesim vardı.
Mesela... Klasik sorumuz işte podcast'ın adı da o.
Bavulda ne var? Hani gelirken bavulunda ne getirdin?
Şimdi döneceksin mesela. Ne götürmeyi düşünüyorsun ya da hazırladın mı?
Bu sabah bavullarımı toplamam gerekiyordu.
Kaldığım işte iki aydır beraber çok yakın kaldığım arkadaşım.
K ile çay içtik, muhabbet ettik.
Ben ona tarot baktım falan böyle bir sabah geçirdik.
Ve şey fark ettim.
Üç senedir burada yaşıyorum.
İşte kıyafetlerim var, kitaplarım var.
Hepsini arkadaşlarıma dağıttım.
Getirdiğim çok az şeyi geri götürüyorum materyal anlamında.
İşte birkaç çay çare fotoğraf, diploma, laptop gibi.
Tarot destem hep bende geliyor mesela.
Ama buraya gelirken getirdiğim saçma itemlerden bir tanesi bence üst üste koyulan çaydanlıktı.
Burada bulamazmışım gibi.
Bir de bavula sığsın diye minikler var ya böyle onlardan getirmiştim gelirken.
Komikti bence yani. Bir çay kolik.
Evet buradan dönerken de şey çaydanlığı götürüyorum mesela bu Japon kiremin çaydanlığı.
En ağır götürdüğüm obje gerçekten çaydanlık.
Küçük bir çaycı diyebilir miyiz sana?
Evet. Çaylar.
Çaylar. Peki buradan başka gidiyorsun ve Avrupa'ya ya da Hollanda'ya alakalı başka herhangi bir şey düşünerek mi gidiyorsun?
Bir fikrin bir...
Planın var mı yoksa yok artık gidiyorum mu diyorsun?
Bakarız sonrasına mı diyorsun?
Son iki aydır zihnimin içerisi gerçekten çok sanki berrak ve şey gibi hissediyorum yani.
Kendini duraksavaya almış gibi.
O yüzden şu an hiç buraya geri dönmeye dair bir plan düşünmüyorum.
Şey anlamında değil. Tabii ki isterim.
Ama şu an kafam bununla alakalı yaratıcı bir fikir üretmiyor.
İlginç bir şekilde. Çok güzel.
Peki. Dertemiz gidiyorum.
Şey çok güzel yani. Bu temizlik güzel ya.
Yani bu rahatlık çok, bu rahatlığa erişebilmiş olmak keyifli, huzurlu olsa gerek yani.
Yani zaman aldı tabii ki.
Bu bir kabulleniş süreciydi çünkü.
Burayla aklımda işte ne bileyim Dutch Culture'la alakalı bir takım projeler yapmak, ileride HİBE'lere başvurmak falan tabii ki var.
Ama şu anlık için sanırım Türkiye'nin gündemi döndüğümde beni daha çok meşgul edecek falan gibi.
Peki son olarak buradan dinleyicilerimize söylemek isteyeceğim bir şeyler olabilir mi?
Kimler dinliyor bilmiyoruz ya da kimler dinleyecek?
Ama böyle hani ne istersen öneri, tavsiye ya da şu var şu var herhangi bir şey söylemek ister misin insanlara?
Bence kendimizi çok yalnız bırakmamalıyız diye düşünüyorum.
Bazen kimseden yardım istememek güçlü olmak değildir asla bunu bazı dinleyicilerimiz duyarsa onlar için güzel olabilir.
Öğrenmem benim için bir süre aldı.
Ne kadar erken aslında yardım istemeye ve yardım etmeye ve bir topluluk içerisinde kendimizi var etmeye çabalarsak orada o kadar rahat ediyoruz diye düşünüyorum.
Bireyselciliğin çok böyle şeyini düşünmemeli.
İllüzyonunu düşünmemeli gibi.
Benim söylemek isteyeceğim bu olurdu herhalde.
Çok şeyli bir bitiriş oldu final oldu.
Havalı. Yok ya şey.
Ben kesinlikle katılıyorum. Benim hayatta bakış açım da o.
Yani common life, yani komünitüyle yaşamak, bir komünitünün parçası olmak.
Yani hayatına getireceğini bilmiyoruz ve her şeyi tek başımıza yapamayız.
Çevremizdeki var olan her birey bizim için çok değerli.
Olabildiğince birbirimizin değerini bilip onlarla bir şeyleri paylaşmak çok iyi geliyor.
Kesinlikle. Aslında bu da tamamen o yüzden var.
Hani bir şeyleri paylaşalım, birileri bir şey duyar, dinler ve belki birinin bir şeyine faydası dokunur.
Yüksek lisansa gelmek isteyen birine bir faydası dokunur.
Ya da ben tersine göç yapmayı düşünüyorum.
Cesaret edemiyorum diyen birine belki cesaret olur.
Yani sonuç itibariyle hayat hala devam ediyor.
Yaşamaya devam ediyoruz. Ve bu bence çok güzel bir final oldu.
Çok teşekkür ediyorum beni davet ettiğin için.
Ya ben çok teşekkür ederim geldiğin için.
Umarım İstanbul'da rakı balık yaparken de aynı keyifli sohbeti yaparız.
Umarım ya. Tabii ki de. Bugünkü konuğumuz şiirdi.
Teşekkür ederiz tekrar. Rica ediyorum.
Keyifliydi baya. Bizim için de çok keyifliydi.
İyi ki geldin. Eğer Bavulda Ne Var? podcastini beğendiyseniz bizi takip edin arkadaşlar.
Teşekkür ederiz. Yeniden görüşmek üzere.
Bay bay.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
