
Bavulumda Hayaller, Tasarım ve Biraz da Cesaret Vardı
7 Mayıs 2025 · 32 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Tasarımcı Merve, meslek lisesinden Güzel Sanatlar Fakültesine, oradan da yüksek nitelikli göçmen olarak Hollanda’ya uzanan yolculuğunu anlatıyor. Yurt dışında kariyer kurma deneyimini, göçün duygusal yönlerini ve sahne tozuna duyduğu tiyatro sevgisini bavuluna sığdırdığı her şeyle birlikte paylaşıyor.
“Artık hem Türkiye hem Hollanda benim evim.”
---
Istagram: Bavulda Ne Var
Transkript
Merhaba, ben Saadettin Yalta.
Burası Bavulda Ne Var? podcastı.
Kumpanya Performing Arts olarak göç edenlerin hikayelerini, yaşadıklarını, zorluklarını, kültürel adaptasyon süreçlerini ve merak edilen her şeyi konuşacağımız bir podcast serisi bu.
Bugünkü konuğumuz benim yaklaşık iki buçuk yıldır tanıdığım, beraber çalıştığım arkadaşım Merve Seher İlgün.
Hoş geldin Merve, nasılsın?
Hoş buldum Saadettin, teşekkür ederim.
Sen nasılsın? İyiyim ben de.
Bir tık heyecanlıyım seninle konuşacağımız için.
Şeyden herhalde. Temkinli sorular sormam gerekiyor ki aksi takdirde senden şiddet görebilirim.
Bir Madame Argant.
Bir Madame, evet ya. Bir Madame Argant.
Ne yapıyorsun Merve?
Burada neler yapıyorsun? Biraz kendinden bahsetsene.
Tabii. Senin de söylediğin gibi biz yaklaşık iki buçuk yıl önce tanıştık ama ben Hollanda'ya sanırım yedi, yedi buçuk yıl önce taşındım.
Onun öncesinde... Tüm hayatım İstanbul'daydı.
Orada doğdum, büyüdüm.
Eğitim hayatımı orada tamamladım.
Ama 2017'nin Aralık yılında Amsterdam'a göç ettim.
Yani aslında expat olarak geldim buraya ve kullanıcı deneyimi tasarımcısıyım.
Eğer International'ın ismini söylememiz gerekirse Product Designer olarak geçiyor.
Yani çok keyif alıyorum Hollanda'da yaşamaktan.
Neredeydin İstanbul'da?
Ne okudun? İstanbul'da Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi'nde okudum.
Grafik tasarım. Onun öncesinde Aydın Doğan Anadolu İletişim Meslek Lisesi okumuştum.
Hakla İşler Reklam. Dolayısıyla aslında liseden beri hayatımda hep tasarım var.
Ama bizim o dönemde yani şu anda da bilmiyorum meslek liselerinin durumu nedir ama üniversiteye gitmekle alakalı bir blokaj vardı.
Yani iki yıllık üniversite sadece okunabiliyordu.
Meslek Lisesi'nden çıkış yaptıktan sonra.
Ama ben bir şekilde hani güzel sanatlara hazırlanarak aslında dört yıllık bir üniversite bitirmiş oldum Türkiye'de.
Bu şekilde. Şey çok zor ya.
Meslek lisesi gibi bir yerden çıkıp dört yıl...
Ben de çünkü meslek lisesinde okudum.
Üniversitede barajı geçebilmek için dershaneye gittim ben ya.
Ben gitmemiştim yani.
Yeterli seviyedeydi sanırım.
Temel bilgilerim. Ama sonrası aslında yetenek sınavları aynı konservatuvar gibi.
Yani çok zorlu ve aşama aşama olan bir şeydi.
Sadece Marmara ve Mimar Sinan'ın sınavlarına girmiştim.
Çünkü hedefim aslında Marmara'ydı.
O bayağı bir aslında şey bir süreçti.
Bir buçuk yıllık bir süreçti o benim için.
Ama günün sonunda istediğim bölümü istediğim üniversitede okudum ve sonrasında da hep zaten çalıştım aslında.
Üniversitede de hep çalışıyordum tasarımcı olarak.
İlk başta aslında grafik tasarım.
Üzerine çalışmaya başlamıştım.
İşte reklam ajanslarında, freelance olarak vs.
İlk başta hatta basılı iş üzerine çalışmıştım.
Kataloglar tasarlıyorduk, billboardlar vs.
Ama sonra baktım ki ajans hayatı aşırı kaotik ve stresli.
Sonra bir noktadan sonra dijital ve daha kurumsal bir düzene geçme isteği doğmuştu.
Ve ona yönelik de iş fırsatları çıktı karşıma.
Sonrasında sadece mobil uygulama ve web siteleri tasarımı.
üzerine çalıştım. En son buraya taşınmadan önce yemek sepetinde çalışıyordum.
Türkiye'deyken? Hı hı. Çok büyük bir şirket değil mi ya?
Çok büyük bir şirket. Çok da köklü ve iyi bir şirket aslında.
Hala ben orayı okul gibi görüyorum yani.
Çok güzel şeyler öğrendim ve hala şu anda burada çalışıyor olmamın sebeplerinden birisi de orada öğrendiğim şeyler aslında.
Yine aynı sektörde bu sefer Hollanda'nın yemek sepet hissi diyeyim.
Just Eat Takeaway'de çalışıyorum.
Yaklaşık 7 yıldır.
Peki Türkiye'nin iyi Köklü bir firması dediğimiz yemek sepetinden neden vazgeçip geldin buraya?
Ya da vazgeçip mi geldin? Nedir seni buraya getiren?
Yani yemek sepetinden vazgeçip gelmedim.
Türkiye'den hani vazgeçip gelmiş gibi oldum.
O da o dönem işte 2017 yılında pek çok arkadaşım böyle yani neredeyse yarısı falan yurt dışına.
Taşınmaya başlamıştı. Ben de herhalde ya bu ülkede artık belki de bir gelecek yoktur diye düşünmeye başlayanlardanım aslında.
Ben de bir başvurayım bakayım nasıl olacak, nasıl gidecek derken çok hızlı bir şekilde ben böyle hani önümde bir yıl var daha bir işte görüşmeler yaparım, bakarım falan derken böyle görüşmeye başladığımdan bir ay sonra benim işte vizem, her
şeyim, oturum falan her şeyim hazırdı.
Taşınmaya böyle hazır bir şekilde buldum kendimi aslında yani çok hızlı gelişti.
Öylelikle de taşındım.
Wow! Sen aslında...
Başvurdun ama zaten bir yıl sürer ben orada kendimi hazırlarım dediğin anda bir ay sonra buraya göç ettin.
Aynen öyle yani. Daha dedim hani bir bakayım işte ne gibi işler var işte Almanya, Hollanda vs.
Üç tane falan şirkette görüşmüştüm sanırım.
Bir tanesi Amsterdam'daydı.
Küçük bir şirketti. Hani yemek sepetinden sonra hani daha bu çapta bir şirket olsun falan diye bir şey kovalamadım aslında.
Hoşuma giden projelere başvurmuştum.
Ve Amsterdam'daki o küçük şirket çok hızlı bir şekilde hemen görüşmelerimizi hallettikten sonra teklif yaptı.
Ve bütün kağıt kürek işlerini de böyle iki hafta içinde hallettiler.
Ve bir anda ben Hollanda'da buldum kendimi.
Aslında sen buraya direkt bu yemek sepetinin muadili olan şirketle gelmedin.
Hayır. Başka bir şirketle geldin.
Onlar ne iş yapıyorlardı? Onlar burada şey var hani şirket aracı kullanıyorsan orada kullandığın kilometreleri şirkete fatura edebilmek üzerine bir yapı var.
Onun için vergilendirme vesaire gibi şeyler yapıyorlardı.
Öyle küçük bir app idi.
Tanınmış bir şey değildi ama şey çok tatlıydı yani ekibi de çok tatlıydı.
Ama burada yaklaşık 8 ay, 10 ay onlar için çalıştım.
Sonrasında işte Just Eat Takeaway'e geçiş yaptım ve hala oradayım.
Kaç yıldır çalışıyorsun? 6,5-7'ye doğru.
O gidiyor artık Just Eat Takeaway'de.
Herhalde bir iş yerinde bu kadar uzun süre çalışan ilk tanıdığım olabilirsin.
Olabilir evet ve aslında ben başladığımda şirket de daha şeydi.
Hani adı sadece Takeaway'di.
Sonra işte farklı farklı şirketleri alarak bünyesine biraz daha büyüdü.
En son İngiltere pazarında çok aktif olan Just Eat şirketini alıp daha da büyük bir şirket haline geldi.
Öyle. Hollandalı mı peki şirket?
Evet Hollandalı ama şu an artık tamamen global bir şirket.
Just eat takeaway olduktan sonra.
Peki ne yapıyorsun orada? Yani tasarımdan kastın ne?
Mesela atıyorum ürün tasarımı mı?
Atıyorum işte afiş tasarımı mı?
Ya da web sitesindeki bir şeyin tasarımı mı?
Yoksa bir tık daha spesifik olarak açabilir misin?
Yani kullanıcı deneyimi tasarımı diye geçiyor Türkçe'de bu.
Şu yemek siparişi vermek istediğinde web sitesine ya da app'e girdiğinde başından sonuna kadar gördüğün tüm ekranları, tüm akışları.
Biz tasarlıyoruz aslında. Yani orada aslında kullanıcının en iyi ve etkili şekilde tercih yapıp en hızlı şekilde ödemesini gerçekleştirip yemeğine kavuşmasını sağlayacak o sistemi tasarlıyoruz.
Yani tabii ki bu alan çok büyük bir alan.
Ben şirkete başladığımda aslında başından sonuna kadar tüm deneyimden neredeyse sorumluydum.
Ama sonra yıllar içerisinde küçük küçük modüllerle çalışmaya devam ettik.
Ben en son şu anda kullanıcının profiline yönetildiği ve yemek siparişi verdikten sonraki ekranlar üzerinde daha çok çalışıyorum.
Yani orada gördüğüm bütün tasarımları dijital olarak biz tasarlıyoruz.
Tabii ki çok büyük bir ekipten bahsediyorum ama küçük küçük atomik modüllerden oluşuyor bu ve hepimiz aslında tasarımları yapıp sonrasında kullanıcılarla bunları test edip yayına alıyoruz.
Kaç kişilik ekip dediğin mesela?
Sırf tasarım ekibi neredeyse 100 kişiye yakınız.
Yani o şey değil.
Sadece kullanıcının gördüğü alan değil.
Bunun restoran tarafı da var.
Taşıyıcılar yani kurye tarafı da var.
O yüzden aslında tasarım ekibi genelde çok büyük ama ben son kullanıcının gördüğü, o ekranları tasarlayan ekipteyim.
Bizim kendi pür ekibimiz 50 kişi ama benim kendi ekibim de yani ben tek tasarımcıyım.
Benim sorumlu olduğum alandan sadece ben sorumluyum.
Ama tabii ki bir işte proje yöneticisiyle birlikte.
Yazılım ekibiyle birlikte böyle çekirdek ekipler oluşturmuş durumda şirket.
Böyle devam ediyor. Peki Türkiye'deki çalışma ortamı ile buradaki çalışma ortamı arasında büyük fark var mı?
Bir kere yemek sepetinden buraya geldiğimde şey hissettim yani yemek sepeti çok olgun bir ürünmüş.
Biz pek çok şeyi çok sistematik bir şekilde halletmişiz aslında.
Çünkü bizim hem kullanıcı...
Yani kültürel olarak farklı bir yerde Türk kullanıcısı.
Hem de daha herhalde bilmiyorum ama bizim kültürümüzde daha yemeğe verilen önem ve belki de hizmetin de değer karşılığı farklı şekilde algılanıyor.
O yüzden ben hani biz belki de daha gerideyizdir diye düşünüyordum ama buraya gelince anladım ki biz ilerideymişiz.
Bizim kurduğumuz sistem hem yaptığımız tasarım anlayışı olsun hem de...
Bunu çok hızlı bir şekilde yerine alıp etkilerini görmek üzerinden çok bariz farklılıklar olduğunu gördüm.
Çok temel özelliklerin burada olmaması beni baya şaşırtmıştı.
Her şeyden önce canlı yardımın olmaması beni baya şok etmişti.
Yemek siparişi veriyorum ve yemeğimin yanlış bir adresi söylediysem ya da yanlış bir şey söylediysem canlı yardım desteği yok.
Restorana aramak zorundayım.
Eğer bunu böyle yapacaktıysam niye ben o platforma gireyim ki gibi bir şey hissetmiştim ilk zaman.
Sonra sonra insan her şeye alışıyor.
Bu da çok normal gelmeye başladı.
Hala yok mu ya? Yok yani tabii ki var.
Hani ulaşabilirsin. Ama anında yani yemek sepetini yaptığı gibi anında bir destek almak diye bir şey söz konusu değil.
Bizim servis ettiğimiz.
Restoranı arayarak ilgili bilgileri alabilirsin.
Burada işte tabii nüfus ve hani beklentiler vesaire gibi dengeler işin içine giriyor.
Kültürel farklılıklar çok etken.
Çok büyük ya. Peki buraya göç ettin 7 sene önce.
7 sene önce göç ettiğinde seni şaşırtan şeyler olmuş muydu burada?
Hiç kendimi şey hissetmedim böyle.
Ya ben neredeyim gibi bir şey hissetmedim sanırım.
Çünkü şey dediğimi hatırlıyorum.
Yani olması gereken sistem herhalde buymuş.
Yani yaşam dediğin şey bu kadar basit ve bu kadar kolay olmalı.
Çünkü hem normal sosyal anlamda da.
Bir tek sanırım devletsel işlerde bu kağıt işleri çok fazla hani çok mektup geliyor vesaire.
Onlar gene biraz beni şaşırmış yani nasıl Avrupa burası bu çok eski bir yöntem değil mi falan diye böyle düşünmüştüm.
Ama herhalde bir tek o onun dışında böyle ya bu da ne canım falan filan dediğim bir şey hatırlamıyorum.
Peki burada şimdi göç ettin ya ilk göç ettiğinde aslında temelde buraya yaşamak için mi geldin?
Yoksa aslında bir geleyim deneyeyim göreyim ne oluyor ne bitiyor ya da yok yani ne olursa olsun gideceğim ve...
Bir Avrupa ülkesinde yaşayacağım diye mi geldin?
Ya aslında daha çok mesleki bir yerden de yaklaştım sanki yani.
Evet ben şu anda yemek sepeti gibi bir yerde çalışıyorum güzel ama bundan sonra nereye yani buradan çıkıp da başka bir şirkete gitmek istemiyorum.
Neresi olabilir bunun bir üstü ve yurt dışında bazı şeyler denemek olabilir diye düşünmüştüm.
Ama açıkçası şey gibi bir durumum da yoktu.
Oraya giderim ve artık hayatımın sonuna kadar orada yaşarım herhalde.
Böyle şeyler düşünmedim çünkü düşünmeye vaktim olmadı.
Yani bir ay gibi bir sürede her şey hallolunca daha böyle acaba bir görüşsem mi falan deyip Olduğu için hani öyle çok da uzun uzadıya planlar yapmadığımı fark ettim.
Hatta %30 ruling olayını buraya ben gelince işverenimden öğrendim yani.
Hani görüşmeler sırasında bir de burada %30 diye bir şey var falan dedi böyle.
Aa öyle mi nedir o falan diye ondan...
öğrendim. Normalde insanların Hollanda'yı bu yüzden tercih ediyorlar işte.
İlk beş sene benim geldiğimde gerçi sekizdi sonra beşe düşürdüler ama işte Hollanda Almanya'ya kıyasla atıyorum.
Biraz daha ilk senelerde vergi avantajı sağlıyor ekspatlara diye.
Burayı tercih ediyorlar. Benim öyle bir bilincim de yoktu yani aslında.
Şirketi sevmiştim. Görüştüğüm insanları sevmiştim ve hızlı bir şekilde olmuştu.
Çok ilginç ya. Yani aslında o kadar bunalmışlık haliyle göç etmek çok şey geliyor.
Üzücü geliyor bir yandan da.
Çünkü baktığında Türkiye'de çok büyük bir şirkette, Türkiye'nin en büyük köklü şirketlerinden birinde çalışıyorsun belki.
Ve buraya aslında çok küçük bir şirkete geliyorsun.
Ve kıyaslama olarak kıyaslayamazsın.
Ama yaşam standardı olarak ya da atıyorum çalışma standardı olarak uçurum kadar fark var yani.
Aynen öyle yani. Bir kere işe bisikletle gidebiliyor olma lüksü bambaşka bir şey değil.
İstanbul'da mümkünatı olmayan bir şey.
Her gün sabah akşam bir buçuk saat bir buçuk saat trafikte çile çeke çeke evime gidip sonra hani aman bir şeyler yiye vereyim.
Yine yemek sepetinden sipariş verip yemek pişirmeye de enerji ve vakit bulamayıp sonrasında hızlı bir şekilde yatak.
Ertesi gün gene işe git.
Ondan sonra hep aynı döngü hep aynı döngü yani sıfır sosyal hayat neredeyse vesaire gibi durumlara doğru gidiyordu açıkçası.
Ama buraya gelince işler bir anda yavaşladı böyle.
Hani hiç o... Koştur koştur hayat kalmadı.
Aksine öyle yeşillik, çiçeklik falan gibi bir şey dönüştü.
Peki aslında bunun ekonomik özgürlükle de bir alakası var mı?
Mesela diyorum şimdi sosyal yaşam diyorsun ya.
Sosyal yaşamı sağlayabilmek için ekonomik özgürlüğün de olması gerekiyor ya.
Şimdi Türkiye'deki çalıştığın ve kazandığın miktarla buradaki çalıştığın ve kazandığın miktar tabii ki farklıdır ama.
Yani burada sosyal...
Etkinlikleri ya da sosyal aktiviteleri ayırabildiğin ya da ayırdığın bir bütçe olabiliyor mu?
Nasıl bir sosyal etkinlikten bahsediyorsun?
Sadece parka gidip kitap okumaktan mı bahsediyorsun?
Yoksa atıyorum konser, tiyatro ya da herhangi başka bir yerlere gidebilmekten de kastediyor musun?
Ne yani buradaki sosyal etkinlik?
Yani etkinliklere aslında gidebilmekten bahsediyorum biraz daha fazla.
Öbürü de aslında bahsettiğin şey.
İlla para harcanması gerekmiyor.
Zaman en değerli şey. O yüzden hani Türkiye'de yapmak istesen dahi şöyle bir kafamı dinleyeyim gideyim bir parka kitap okuyayım demek istesen.
Ona da ait zaman çok fazla olamıyor işte trafik vesaire yoğunluk derken.
Ama burada hani hem kendi iş yaşam dengeni daha rahat oturtabiliyorsun.
İş hayatındaki iş arkadaşların bile daha aslında müsamahalı diyebilirim.
Ufacık bir rahatsızlığın bir baş ağrın varsa hemen hani ya lütfen eve git falan diye destekleniyorsun.
Kendine... açtığın alan Türkiye'ye kıyasla çok fazla.
Burada o çok net.
Ekonomik olarak da elbette büyük bir hani farklılık oluşmuştu.
Çünkü ben buraya geldiğimde euro 4.6 falandı.
Yine de aslında çok iyi dönemdeymiş yani şu ana kıyasla.
Çok hızlı bir şekilde sonra arttı.
Ama yani bir etkinlik gördüğümde bir şey gördüğümde ya ben bunu ay başını bekleyeyim almak için falan gibi bir şey düşünmediğimi fark ettim.
Bu büyük bir lüks aslında.
Hani daha önce Türkiye'de şöyle bir konser olacakmış ama ona ben birazcık bütçe ayırayım o zaman falan dediğimi hatırlıyorum ama şu an burada, şu an dünyaca ünlü bir star da gelebilir.
Bilet almakla alakalı çok büyük bir dert oluşmuyor.
Yani eğer buralardan da bakacaksak.
Evet aslında her iki yerden de bakmak için sormuştum soruyu.
Çünkü ben de göç edince şeyi fark ettim.
Türkiye'de basit bir mekandaki bir konsere bile gidecek olsan bir barda, giriş için ödeyeceğin parayı ödemek istemiyor insan.
Yani hani çünkü içeri giriyorsun içerisi pahalı ama burada atıyorum işte Justin Timberlake geliyor.
Konseri en önden izlemiyorsan bir tık geriden izliyorsan 60-70 euro çok rahatlıkla izleyebiliyorsun.
Ve 60-70 euro kimseyi rahatsız edecek bir miktar değil yani.
O yüzden hani bu acaba senin için de böyle oldu mu diye merak ediyorum.
Evet evet öyle oldu aynen öyle yani bu bir rahatlıkmış onu gördüm.
Düşünmeden ya da hani bir arkadaşını davet eder.
Ya işte böyle böyle bir şey varmış hafta sonu şuraya gidiyorum dediğinde.
Çok hızlı bir şekilde adapte olabilmek bir özgürlükmüş yani.
Küçük ama. Evet ya yani aslında küçük dediğin şey hayatını çok etkiliyor.
Evet evet. Peki burada en sevdiğin ya şunu çok yapmayı seviyorum ya da şunu seviyorum ama şunu da hiç sevmiyorum dediğin şeyler var mı?
Yani havasını hiç sevmiyorum.
Havası herkesin, her buraya oturan herhalde şikayet ettiği en klişe şey.
Maalesef öyle. Yani buraların havası güzel olsaydı herhalde nüfus patlaması yaşanırdı.
Ama sanırım yazın günlerinin çok uzun olmasını çok seviyorum.
Çünkü şöyle bir etki oluyor. İş yerinden çıkıyorsun işte 5-6 gibi.
Sonrasında güneş 11'e doğru battığı için.
Bir anda böyle şey gibi yani aa ben herhalde dün çalıştım bugün çalışmamıştım.
Hani bugün daha gün ikiye katlıyormuş gibi oluyor yani benim için.
Kışlarda bir o kadar kısa ama en azından yazın bunu şey yapıyor telafi ediyor.
O hoşuma gidiyor. Peki Türkiye ile kıyasladığında ya Türkiye'de şunu da yapmayı çok seviyordum.
Özlüyorum dediğin şeyler oluyor mu?
Yemek yani o net bir şey.
İşte en basitinden yani.
Lahmacun, döner vesaire.
Ama burada da artık baya baya hani o şeye yakın tatlar, mekanlar keşfettim.
O yüzden şey gibi hissediyorum yani.
Baya baya burası artık iyice ev oldu.
Yani Türkiye'deki tek tabii ki özlediğim şey ailem, arkadaşlarım.
Onun dışında maalesef başka başka şeyleri de özlemek ister insan ama.
Ama yani onunla kısıtlı kalıyor.
Merve burada ev aldın artık.
Türkiye'de bir şey özleme boşver.
Evin var Merve biraz bundan bahsetsene nasıl bir duygu?
Burada pek çok insanın evi var bu arada ve ev var demek için bir 30 sene beklemek gerekiyor.
Yani morgaç denen şeyle ev yani ancak morgaçla mümkün oluyor.
O yüzden hani evet ev diyelim ama bankaya kiracıyım diyeyim öyle söyleyeyim.
Tevazısında. Nerede evin nerede yaşıyorsun?
Biraz daha hani Amsterdam'ın açıklarında bir yer.
Sakin ve benim aslında hani...
Küçüklüğümden beri benim için hani şehir hayatı hiçbir zaman öyle cezbedici olmadı.
Ben hep böyle yazları yazlığa gitmeyi bekleyen bir çocuktum yani.
Bütün kış okul hemen bitsin de yazlığa gideyim işte orada çiçek böcek falan ortamında bulunayım diye.
Burada da yani daha sakin sessiz bir yerde yaşamak istedim ve öyle de mümkün oldu.
Peki buradaki bürokratik işleri nasıl yürütüyorsun yani?
Çünkü sen vatandaşlığa da başvurdun değil mi?
Evet. Kral'dan onay geldi sağ olsun.
Daha henüz tam olarak yeminimi etmedim ama.
Nasıl oluyor o işler birazcık anlatsana.
Ya aslında o konuda da sanırım çok fazla bilgi paylaşımıyla ilerledi.
Benim burada bir Türk arkadaş grubum var.
Her ay buluşup günler yapıyoruz.
Orada hepimiz aynı dönemde göç etmişiz ve birbirimizi bir şekilde bulduk.
Ve sürekli bilgi paylaşımıyla aslında ilerledi yani.
Pek çokları benden önce bu süreçleri tamamladılar.
Ben de onlardan aslında yol haritası almış oldum.
O yüzden yani ama sıkıntı olmuyor.
Çünkü her şey çok planlı ve sistemin de seni çok yönlendirmesiyle ilerlediği için sen adım adım ne yapman gerektiğini aslında öğreniyorsun.
Yani aslında zor ya da şunu yapamadım.
Çünkü Hollanda'ca biliyor musun? Yok bilmiyorum.
Hollanda'ca bilmiyorsun. Hollanda vatandaşı olabiliyorsun değil mi?
Ya tabii ki de hani belli bir seviyede sınavlar...
Veriyorsun. Verdim. Ama bu şu demek değil.
Sokakta şakır şakır Hollanda'cı konuşabilirim demek değil.
Bir şeyleri anlayabiliyorum.
Eve gelen mektupları anlayabiliyorum.
Ya da hani bir yeri aradığımda telefonla telesekreterin ne demek istediğini anlayabiliyorum.
Numaraları anlayabiliyorum vesaire gibi yerlerde.
Hani tutup da ben Hollanda'cı konuşuyorum şu an diyemem.
Peki ama yani Hollanda'cayı çok iyi, Hollanda'cayı şakır şakır konuşamıyorum diyebilmek de...
işlerini yürütebildiğin anlamına geliyor yani.
Geliyor geliyor. İngilizceyle çünkü her şeyi çözebiliyorsun.
Hollanda Avrupa'daki en avantajlı ülkelerden birisi bunun için.
Hatta belki de en avantajlısı.
Ben dediğim gibi kıyasla küçük bir yerde yaşıyorum ama oradaki yaşlı insanlar bile İngilizce konuşabiliyorlar ve hiç şey hissetmedim.
Konuşamadığım, derdimi anlatamadığım bir durumun içinde bulunmadım.
Peki yaşlılar varsa çevrende aslında bu soruyu hiç kimseye sormadım da.
Yaşlılarda perspektif olarak Hollandalı olmadığın için Ve Hollanda'ca konuşmadığın için küçük de olsa bir ırkçılık gibi bir şey seziyor musun bazen?
Yaşlılardan bahsediyorum. İnsanlarda değil ama yaşlılarda acaba olabiliyor mu?
Bir tane öyle bir örneğim olmuştu galiba.
Yine mahalledeydim.
Bir yerlerin fotoğrafını çekiyordum sanırım.
Böyle bir yaşlı amca geldi bir şeyler söyledi.
Ben de fotoğraf çekiyorum vesaire dedim.
Baktım İngilizce konuşuyorum. Kaç yıldır Hollanda'dasın falan.
Ama böyle dedem... Gibi bir adam yani aşırı tatlı.
Demişti falan filan böyle. Ve hala Hollanda'ca konuşmuyorsun galiba falan filan yaptı böyle.
Yok dedim maalesef.
Çat pat böyle Hollanda'ca kelimeler söylüyorum.
Gülüyor falan böyle. Böyle yerlerden hani söylüyorlar.
Kaç yıldır buradasın neden Hollanda'ca yok hala falan gibi.
Gülmeler falan öyle. Ama bu bir ya da iki.
Yani onun dışında hiç öyle bir şeye denk gelmedim.
Güzel. Çünkü küçük yerlerde yaşayan insanlardan çok duyuyorum böyle şeyler de.
Gerçek nerede yaşadığına da alakası yok.
Her yerde olabiliyor böyle şeyler de merak ettim.
Bu kadar çok. Yaşlının olduğu yerde daha çok olabiliyor mu acaba diye.
Peki adaptasyon sürecinin tamamladığını düşünüyor musun buraya?
Ya bu fazlardan oluşuyormuş herhalde.
Böyle bir şeyler okumuştum. İşte ilk iki sene hala kendini böyle bir orada bir orada hissetme.
Üçüncü sene artık yavaş yavaş iklime adaptasyon vesaire gibi.
Yani dediğim gibi ben ilk geldiğimden itibaren şey hissetmedim.
Ya burası neresi? Bu neden burası böyle falan gibi bir şey hiç hissetmedim.
Ama sanırım iklime olan adaptasyonum hala sürüyor.
Çünkü şunu fark etmiştim.
Yani buranın havası, kokusu ve güneşin ışığının açısı bile farklı Türkiye'ye kıyasla.
İlk zamanlar özellikle Türkiye'ye gittiğimde böyle şey hissediyordum.
Aa evet burası benim DNA'mla tam örtüşen yer.
Hani o hava, o yüzüne çarpan sıcaklık vs.
O bana böyle şey hissettiriyordu.
Aa ben Hollanda'da hiç yaşamıyorum galiba falan ilk zamanlar.
Böyle beyin kendini çok acayip şekilde kapatıyordu.
Sonra onun artık yavaş yavaş silikleşmeye başladığını fark ettim.
Şu an öyle bir şey hissetmiyorum. Oraya gittiğimde de buranın havası, kokusu ve hala o şey zihnimde kayıtlı.
Ve sanırım iki tarafı da eşit olarak artık şey yapıyor.
Ayrıştırdı zihnim.
Sadece bir değil iki evim varmış gibi bir hissiyat oluşturdu.
Hadi ya öyle ayrıştırabildin mi yani bedenini?
Yani biraz dikkat kesilerek.
İlk geldiğim anki şeylerimi gözlemliyordum.
Havaalanından iniş. Çünkü bir haftadan sonra Türkiye'nin kaosu birazcık artık şeyi hatırlatmaya başlıyor.
O eski dönemleri, işte o yaşadığın kaotik trafikler, çileler vs.
Biraz artık ya artık ben sakinliğe gitsem falan dediğimi hatırlıyorum.
Buraya geldikten sonra da o havaalanından eve kadar ki süreçte kendimi gözlemledim yani.
Şu an buranın neyini seviyorum vs.
diye. Öyle öyle sanırım bilinç şeyim arttı.
Şey hissediyor musun Türkiye'ye gittiğinde ya ben pembe götlü olmuşum diyor musun?
Hayır hemen orada Türk şeyim geri geliyor.
Gerçekten mi? Trafikte falan hiç affetmem.
Gerçekten mi? Ama tek bir şeyi koruyorum yaya geçidinde yayalara yol veririm.
Yani İstanbul'un kardeşlerimiz de bunun ayrıcalığını yaşasın istiyorum.
Burada nasıl zorundayız duruyoruz.
Yaya geçidinde herkes geçmek zorunda.
Türkiye'de de yapıyorum ve insanlar çok şaşırıyorlar.
Böyle el ediyorlar böyle ne yapacakları bilemiyorlar.
Teşekkürler falan gibi öyle el hareketleri falan.
Hani günleri güzelleşiyor falan gibi.
Öyle bir şey hissediyorum. Peki şeyden soruyorum bu pembe götlü muhabbetini.
Yani burada ben 3 yıldır yaşıyorum da mesela hani 3.
yılın sonunda Türkiye'ye gittiğinde atıyorum metroya falan ya da bir yerde sokakta falan.
Böyle seni biri kandırmaya çalıştığında kandırabildi mi?
Hiç kandırıldın mı?
Yok. Hiç mi kandırıldın?
Kandırmaya çalışmadılar galiba.
Hiç kandırılmadı mı? Çünkü Hollanda'ya tam taşınmadan önce zaten iki hafta önce yaşadığım eve hırsız girmişti.
Yani Türkiye zaten böyle bir kandırarak beni böyle yolcu etti gibi bir şey olmuştu.
O günden beri bir şey olmadı galiba.
Ya ben burada insanların bu sözlü güvenine çok alıştım.
O yüzden Türkiye'ye gittiğinde böyle şey oluyor yani.
Ben sonra gittiğimde iki kere kandırıldım.
Sen kandırılmadın mı hiç?
Yani belki de şöyledir.
Ben direkt gidiyorum annemlere, onların yanındayım.
İşte birlikte geziyoruz, tozuyoruz.
Öyle yalnız başıma çok da gezmiyorum galiba.
Her neyse. Peki, bu şeyi gibi hissediyorum ya.
Hani buraya çok hızlı adapte olmuşum ve insanlara bu kadar çok hızlı bir anda şey oldum yani.
Bak şöyle bir şey oldu.
Uçaktan indim, Sabiha'dan inip Aylık Çeşmesi'ne gittim.
Ahmet arkadaşımla önüne yetişmem gerekiyor.
Karşıda, Taksim'de.
Metroya binerken İBB'nin kartını aldım.
Makine kredi kartından iki kere çekti.
Kart vermedi. Sonra güvenliğe gittim.
Güvenlik dedi ki İBB'yi aramanız gerekiyor.
Dedim ki gitmem gerekiyor çok acil.
Dedi ki Mastercard'la geçiyor karttan.
Fişleri alın arayın İBB'yi dedi.
Her neyse fişleri aldım.
İBB'yi ararım dedim. Kartla geçtim.
Ayrılık Çeşmesi'ni dinledim. Marmaray'la karşıya geçeceğim.
Marmaray'da da Mastercard geçmiyormuş.
O da TCD denilmiş.
Ona da kart vermedi tekrar kredi kartından.
Üçüncü fiş oldu. Ve hiç nakit param yok.
Orada bir adam dedi ki ben size basarım isterseniz dedi.
Güvenlikte adamı gösterdi. Aa dedim olur kaç para?
300 lira dedi. Tamam dedim verdim.
300 lira? Bakma öyle.
300 lira verdim adam.
Acelem de vardı herhalde bilmiyorum.
Sonra ben karşıya gittim oyundan çıktım.
Ya sağ olsun biri bastı falan diyorum kartımı.
Aa işte falan diyorum ki ama verdin parasını işte.
300 lira verdin falan diyorum. Herkes şok buz kesti ortalık.
Ben normal zannettim 300 lira.
Ama yani 300 lira gibi bir marmara ücreti.
Şey mi bu hani köprü geçişleri vesaire gibi şeyler olsun.
Merve zaten şöyle adam aboneman bastı bana.
Bütün aylık geçişi basmış sana.
Bir de adam cebinden bir sürü tomar çıkarttı.
Büyük ihtimalle bir sürü kişiyi kandırıyor oradan.
Vay be ya. Sonra İBB'yi aradım.
İBB kartımı para yüklemedi.
Yani İBB de dolandırıyordu.
İBB diyor ki İstanbul kartınız olması lazım.
Parayı oraya iade edeceğiz. Ya diyorum ki yok ki ben burada yaşamıyorum.
Diyor ki bir İstanbul kartı yok mu çevrenizde?
Ya diyorum ki kredi kartımdan üç kere çektiniz.
Bu parayı kredi kartıma yatırmayıp İstanbul turist olsa ne olacak falan diyorum yani.
Bilmiyoruz biz falan diyorlar.
Taksiyle gitseydi ama taksiyle bulmak zor.
Çok zordu taksime gitmem.
Yoksa düşündüm yani çok trafik falan diye.
Yoksa... Taksiye versem daha az ucuza giderdim.
Biraz daha giderdim ben.
Peki sanatla ilgileniyorsun ki biz seninle iki buçuk yılları tanışıyoruz.
Buradaki ortamları nasıl buluyorsun?
Yani international ya da Türk ya da gidiyor musun bir şeylere?
Gidiyorsan nelere gidiyorsun? Yani sanat olaylarına gerçekten aşırı şanslıyım.
İki buçuk yıl önce yollarımız kesişti.
Komedi geceleri düzenleniyordu stand-up geceleri.
Orada tanışmıştık. Hatta hatırlıyorum sen şey demiştin.
Yetişkinler için de belki de bir tiyatro atölyesi düşünüyorum falan demiştin.
Ben hatta şey demiştim. Ya öyle bir şey yaparsan gelmeyi çok isterim.
Çünkü çok ilgileniyorum. En son lisede zaten yapmıştım tiyatro vesaire demiştim.
Ve sonra 2023'ün Ekim'inde sanırım şey Instagram paylaşımını gördüm.
İşte atölye paylaşımını gördüm.
Hemen yazmıştım hatta.
Sen dedin ki aa süper zamanlama hemen pazar günü gel.
Deyip böyle bir anda kendimi şeyde buldum yani.
Sembol'un içinde buldum ve çok hızlı bir şekilde Skape'nin dolaplarını çalışmaya başlamıştık.
Onun dışında şey olarak da çok avantajım vardı.
Az önce bahsettiğim o kız grubuyla düzenli olarak görüşüyoruz ve onlarla da hep düzenli etkinlikler yapmaya çalışıyoruz.
International ortamlar sanırım iş hayatında sürekli zaten İngilizce ve sürekli bu durum söz konusu olduğu için sosyal hayatımda hiç öyle bir arayışım olmuyor yani.
İngilizce konuşmak istemiyorum açıkçası.
İş saatleri dışında.
Hemen Türkçe konuşup hemen Türkçe içerikler izleyip falan gibi bir şeye dönüştü.
Türkiye'de tam tersiydi gerçekten.
Bu böyle bir şeymiş herhalde.
Ama son yıllarda çok memnunum.
İçinde bulunduğum Türk komünitesinden.
Hem çok frekansımın tuttuğu, aklımın fikriminin çok paralel olduğu insanlarla çevriliyim.
Çok şanslıyım yani o konuda.
Sayende sen gerçekten inanılmaz bir anma hizmeti yaptın hepimize.
İki buçuk yıldır hani hem tiyatro yani böyle bir şey zaten hayal bile etmemiştim.
Hem Türkçe hem benzer frekansta insanların inanılmaz şeyler paylaştığı bir ortamda olacağımı vesaire hiç öngörmemiştim ama bir anda içinde buldum kendimi.
Terapi yapıyorsun resmen hepimize yani gerçekten.
Teşekkür ederim. Drama atölyesi adı altında hepimiz böyle kendimizi keşfediyoruz gibi bir şey oldu.
Ya benim için de çok büyük bir şans ya ben de öyle düşünüyorum yani şey.
Biri dese ki bana işte Hollanda'ya göç edeceksin ve Hollanda'da Türkçe tiyatro yapacaksın.
İkisine de inanmazdım. Yani hiç Avrupa hayalim, hevesim yoktu, hiç gelesim yoktu.
Sadece işte hani gideyim ne oluyor, ne bitiyor, tiyatro nasıl, herkes anlatıyor, abartıldığı gibi mi diye.
Aslında denemeye geldiğim bir yerde işler buralara kadar geldim.
Peki buraya gelirken bir beklentin var mıydı Merve ya?
Yani hayattan, insanlardan, Avrupa'dan, Hollanda'dan.
Ya daha değer gördüğüm bir hayattı yani.
Net beklentim buydu. Hiç ekonomik vesaire böyle bir şeylerim yoktu.
Hani tamam şey çok bilinen bir şey.
Yani yurt dışına gideyim de biraz daha işte işimin karşılığı daha işte gelirim daha yüksek olsun vesaire.
Hiç öyle bir yerde değildim açıkçası.
Direkt ya daha sakin bir hayat.
Daha kendime de zaman ayırabildiğim.
Daha az stresli ve alanı daha geniş bir hayat istedim aslında.
Ve öyle de oldu yani gerçekten.
Onun dışında bir beklentim yoktu.
Çok güzel ya. Karşılanmış olması çok güzel yani.
Peki yavaş yavaş sohbetimizin sonuna geliyoruz.
Klasik sorumuz var. Buraya göç ederken bavulunda ne getirdin ya da ne götürüyorsun, ne getirip götürüyorsun?
İlk zaman çok spesifik bir şey getirmedim.
Ama sürekli gidip gelirken illa bir peynir, illa bir işte annemin yaptığı böyle domates sosu vesaire gibi şeyler getiriyorum.
Onun dışında... İlk başlarda giderken daha böyle çikolata falan götürüyordum yani açıkçası.
Ama şu an artık onu da bıraktım.
Yani direkt kendim gidip kendim gelip.
Ama dediğim gibi peynirden ve sanırım bazı ev yapımı ürünlerden vazgeçmedim.
Onun dışında bir şey getirmiyorum.
Önceden biraz daha şey yapardım.
Alışveriş de yapardım tekstil falan.
Şimdi artık onda çok anlamı kalmadı.
Artık her şey aşırı pahalı olduğu için buradan yapıyorum her şeyde öyle.
Peki kültürel alışkanlıklarından bir şeyler getirdin mi buralara?
Manevi bir şeyler de olabilir.
Yani hobilerimi getirdim aslında.
Tiyatro vs. bu benim hobilerimden birisi.
Bir yandan da örgü falan örüyordum ben.
İstanbul'dayken hatta küçük tatlı bir hesabım vardı.
Onları da aslında burada biraz devam ettirmeye çalıştım.
Çalışıyorum da hala. Onun dışında dediğim gibi misafirperverliğimizi getirdim diyeyim.
Yemek yapmayı ara ara seviyorum.
Böyle arkadaşlarımı çağırıp vesaire.
Bu adetler tabii ister istemez kopmuyor.
Yani bu bizim DNA'mızda olduğu için aynı oradaki o düzeni getirmiş bulundum aslında organik olarak.
Ve üstüne de koydum aslında dediğim gibi bu her ay yaptığımız buluşmalar vesaire.
Peki örgü hesabından bahsetsene kısacık.
Ben çünkü görünce çok şaşırmıştım ya.
Çok havalı görünüyor o.
Ya o da aslında benim yemek sepeti yıllarında böyle eve gittiğimde ya hani boş boş televizyona bakmak istemiyorum dediğim zamanlarda ürettiğim bir şeydi.
Ve o dönemde böyle Instagram'da da çok fazla bir içerik vesaire yoktu diye hatırlıyorum.
2015 yılı falan yani.
Ama uzak doğulu bir tasarımcının işlerine denk gelmiştim.
Kazak tasarımı yapıyor ve inanılmaz fütüristik yani renkler desenler.
Ve ben bir noktada şey dedim aa aslında örgü...
Hani öyle yaşlı işi falan bir şey değil yani.
Renkler ve aslında patternlardan oluşan bir dünya.
Ve sıfırdan öğrenip, YouTube'dan izleye izleye öğrenip böyle kendi desenlerimi yaratıp falan.
Daha çok şapka yapıyordum, bere yapıyordum.
Pek çok şeyler de yaptım.
Sonra bir örgü makinesi aldım kendime vesaire.
Hani böyle biraz daha fazla profesyonelleşebilir miyim diye falan.
Sonra buraya taşındım.
Devam ediyorum yani. Fok fok.
Benim arkadaşlarıma senden çok yör görüyor diye bahsetmem işini tam bilmeyip hatırlıyor musun?
Evet. Çok yör görüyor meravede falan deyip.
Aslında o tamamen yan bir şey yani.
Ya çünkü Instagram sayfanın adını söylesene.
Believeindesign.co Çok havalı şeyler var ya.
Ben gördüğümde... Gerçi ben senin giyim tarzın falan da çok havalı geliyor da bana.
Ya o tasarımla alakalı bir şey galiba.
Yani tasarımcı olmak sanırım şey gibi.
Bir hayat stili haline geldi benim için bu.
Yani... Hem kendimle alakalı hem yaşadığım yerle alakalı renkleri, desenleri vesaire kullanmayı seviyorum.
Dönem dönem de değişiklikler yapmayı da severim yani yaşadığım yerde.
O yüzden o ister istemez gözüm onu görüyor ve ona göre aslında bir şeyler karar veriyor.
Organik bir şey yani benim.
Şey bekliyoruz Merve hala.
Hırka olur. Çok zaman alıyor.
Peki. Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
Bayağı da sohbet etmişiz ya.
Evet zaman aktı. Ne diyeyim?
Yani... Geçen sene az önce de bahsettik.
Madame Argant'la Skippy'nin dolaplarında sahnedeydim.
Bu senede Molliel'den yine Jimree ile birlikte sahnede olacağım için çok heyecanlıyım.
Bu seneki karakterim Madame Argant'ın tam zıttı.
La Fleche. İnanılmaz sürprizli bir karakter.
O yüzden çok eğleniyorum. 3 Mayıs'ta da piramidlerimiz var.
Umarım herkes için bir görsel şölene dönüşecek.
Bakalım. Heyecanlıyım yani.
Teşekkür ederiz Merve.
Bugünkü konuğumuz Merve Seher İlgün.
Çok keyifli ve güzel bir sohbet oldu.
Teşekkür ederim Merve. Eğer Bavulda Ne Var? podcastini beğendiyseniz bizi takip etmeyi unutmayın.
Yeni bölümlerde farklı hikayelerde tekrar burada olacağız.
Teşekkür ederim Merve. Ben teşekkür ederim.
Görüşürüz. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
