
Türkiye’den başlayan bir hukuk hikâyesi, başka bir ülkede yeni bir hayat ile devam ediyor. Göç, evlilik ve kitapların arasında şekillenen bir yol. Burcu ile uzun ama samimi bir sohbet.
Transkript
Selam. Burası Bavul'da Ne Var Podcast kanalı ve Kumpanya Stüdyosu'ndayız.
Bugünkü konuğumuz Burcu.
Burcu hoş geldin. Hoş bulduk.
Nasılsın? İyiyim.
Seni gördüm daha iyi oldum.
Teşekkür ederim. Ben de senin enerjinle daha böyle enerjik oldum.
Dün akşam biraz yemeli, sohbet etmeli uzun bir gece geçirdik biz.
Prova sonrası rakılar.
Hiç belli olmuyor.
Valla teşekkür ederim. Neler yapıyorsun?
Bize biraz kendinden bahseder misin?
Bahsederim. Kendinden bahsedince de insan çok böyle şey oluyor.
Yani anlattığın şey kendinde olmuyor.
Böyle bir yabancılaşıyorsun ama deneyeyim.
Hollanda'da yaşıyorum. Lahey'deydim.
Beş yıldır.
Şimdi Weisb diye bir yere taşındım.
Amsterdam yakınlarında.
Amsterdam Üniversitesi'nde çalışıyorum.
Ders veriyorum orada. İnterdisipliner hukuk dersleri veriyorum.
Hukukçuyum aslında. Hukuk felsefesi alanından.
Geliyorum İstanbul Hukuk'tan.
Şimdi de Amsterdam Üniversitesi'nde.
Çok disiplinli bir bölümde.
Hukuk fakültesinin içinde ama ondan da ayrı.
Böyle uluslararası, bütün öğrencilerin, öğretmenlerin, herkesin uluslararası bir ortam oluşturduğu güzel bir bölümdeyim.
Ve güzel dersler veriyoruz.
Öğrencilerimiz çok tatlı.
Güzel. Buradan öğrencilerimize sesleniyoruz.
Ne kadar tatlı oldu. Çok tatlılar.
Hukuk felsefesi ne oluyor?
Hukuk felsefesi hukukun ne olduğuyla ilgilenen, adalet teorilerini işleyen, hukuk ahlak adalet arasındaki ilişkiyi sorgulayan,
aslında çok hukukun temeline inen ama aynı zamanda da...
Kenarlarında dolaşan çünkü başka disiplinlerle el ele veren işte felsefeyle, tarihle, sosyolojiyle işte efendim yeri gelir edebiyatla, yeri gelir psikolojiyle.
Dolayısıyla hem derinde hem de böyle o çemberin biraz böyle çizgisinin üzerinde dolaşan bir alan.
Peki İstanbul'da lisans yaptın.
Yüksek lisansı? Bilgi Üniversitesi'nden.
Aslında benim lisans çıkışım.
Sonra yüksek lisanslı doktorayı İstanbul Hukuk'ta yaptım.
Peki felsefe üzerine miydin?
Değil. Aslında hukuk felsefesi felsefenin bir alanı ama biz yapıyoruz.
Biraz gasp etmiş durumdayız yani o alanı.
Felsefeciler de yapıyor tabii ki de.
Bizim hukuk formasyonu içinde zorunlu bir ders olarak veriyoruz.
Hukuk lisansı sonrasında hem yüksek lisanslı hem doktora da bu alanda çalıştım.
Çok havalıymış ya hukuk felsefesi.
Sana bana havalı abi yoksa öyle çok genel bir şey çok bir havası yok bence ama.
Ne bileyim hukuk felsefesi falan deyince.
Peki 5 yıl önce geldin ve 5 yıl önce iş için mi geldin okul için mi geldin nasıl bir şey?
2017'de ilk geldim buraya bir misafir araştırmacı olarak Leiden Üniversitesi'ne.
İlk Hollanda'ya gelişim öyledir.
O zamanlar İstanbul Üniversitesi'nde doktor öğrencisiydim.
Leiden'de kaldım 7 ay.
İşte 2017'de geldim, 2018'in ortasında döndüm.
O sırada da şimdiki eşimle tanıştım.
Onun motivasyonuyla diyelim.
Yani ilk geldiğimde daha onunla tanışmadan önce de...
Burada böyle hani sağa sola bakıp burada da güzel bir hayat kurabilirim demiştim.
Ama tam olarak burada da kurabilirim gibi gelmişti.
Çünkü seviyordum yani İstanbul'daki hayatımı.
Ama burada Lahye'de yaşayan birine aşık olmak belirli bir motivasyon sağladı diyelim.
Böyle bir hareket için, büyük bir hareket, bir göç hareketi için.
Ve işte buradayım. Çok tatlıymış.
Peki aslında hukuktan mezun olduktan sonra mesleğini yapabilirdin ya.
Değil mi? Avukatlık diyorsun değil mi?
Seni yüksek lisansa ve doktora eğiten neydi Türkiye'de?
Güzel bir soru. Ben aslında ilk hukuk fakültesine girdiğimde avukatlık yaparım diye düşünmüştüm.
Böyle hani adliyede iş hallederim falan gibi öyle bir hayalim vardı.
Sonra bir staj yaptım ben bir büroda.
Hiç hoşuma gitmedi yani o çünkü şey hani bizim profildeki hukukçular işte dil bilen eden çocuklar vesaire genelde böyle çok adli iş yapmıyor da daha böyle işte ne bileyim çok uluslu
hukuk bürolarına vesaire girip genelde yabancı müvekkillere danışmanlık veriyor.
Yani Türkiye pazarına girmek istiyorlar diyelim.
İşte onlara hani Türk hukukuyla ile danışmanlık veriyorsun gibi bir iş.
Ve o iş bana çok böyle şey gelmişti.
Yani böyle o... hukuk bürosundaki insanlara bakınca böyle çok üstlerine ölü toprağa serpilmiş gibi.
Böyle ne bileyim. Çok böyle orada hani ruhum ölürmüş gibi.
Böyle şeyde gençken de çok böyle büyük büyük şeyler hissediyorsun ya böyle.
Ay bunu yaparsam ölürüm falan.
Yoksa yani ölmezsin yani.
Yapıyor işte bir sürü insan da.
Öyle gibi geliyor.
Hani hayatım biter böyle bir şeyde falan.
O sırada şey düşündüm. Ben ne yapmak istiyorum o zaman bu hukuk diplomasıyla.
O sırada bana şey gibi geldi.
Sadece insan hakları ile ilgili bir şey yapmak.
mantıklı bir yere oturuyor gibi geldi.
Nasıl yapabilirim bunu? İlk başta şey diye düşündüm.
İnsan hakları gazeteciliği diye bir şey var.
Yani işte insan hakları ile ilişkili olayları takip ettiğin vesaire.
Öyle bir şey yapabilirim gibi geldi.
Hatta bir internet gazetesine girdim.
Çok kısa bir süre staj yaptım vesaire.
Sonra şeyi gördüm. Yani gazetecilik mezunları bile birkaç sene parasız çalışıyor.
Öyle yerlerde. Dedim ben buradan Bir şey çıkaramayacağım herhalde yani bana bir ekmek çıkmayacak buradan.
Ondan sonra zaten çok böyle kampüsü terk etme yanlısı değildim.
Ve akademide şansımı denedim.
Yıldızlar sıraya girdi diyelim.
Ve girdim İstanbul Üniversitesi'ne.
Çok zor değil mi ya? Çok böyle bir sürü kitap kalın kalın.
Gerçi sen... Böyle kitap coşkun da var zaten ama böyle hukuk deyince nedense sanki başka bir hayatı olmayan böyle sosyal yaşamı çok azmış.
Ve aslında bir yanı adliyede bir yanı da bir sorun varsa o sorununla ilgili bir şeyleri kitaptan araştıran biriymiş gibi benim kafamda.
Bu dediğince biraz da avukatlar için geçerli.
Çünkü bana sorun olan biri gelmiyor neticede.
Ama hayatsızlık mesela akademide çok yaygın bir şeydir.
Hayata olmamak. Genelde böyle hani şeydir insanlar yani.
İşiyle sadece kendini var eden çok fazla insan vardır akademide.
Ama bence şöyle.
Mesela hukuk bölümü için de hep zor derlerdi.
Ben bölüme girdikten sonra şey demeye başladım.
Yani şey diyeyim abi okuyorsun ve anlıyorsun ve yazıyorsun yani.
Ben bir şey kaçırmıyorum değil mi?
Niye zor? Buna niye zor diyorlar?
Çünkü benim için zor mesela şey.
Matematik, fizik falan yani.
Onlar zor ama hani böyle...
Hukuk da tamam hani ciddi bir mesele ama yaptığın şey okuyup anlamak yani hani ve onu hani bir mesela senaryo uygulamak.
O bana hani biraz hani neye meylin varsa hani o zor gelmez ya.
Hani okuyup anlayıp yazmak benim meylim olan şey olduğu için bana hiç o zaman zor gelmedi hukuk.
Ama şeyler zor tabii yani o aşamalar işte tez yazmaktır işte bilmem ne.
Onlar zor zor işte çok zaman alan, çok emek isteyen vesaire şeyler.
Yani o ayrı. Her alanda öyle ama yani hukukla ilgili de değil.
Peki Türkiye'deki doktora yapma sürecinde nasıl hissediyordun?
Yani ülkede kalırım ve ülkede akademisyen olarak zaten.
Eşinle tanışmasaydın da bu minval demeyi de düşünüyordun.
Evet evet ben İstanbul Mars'tan emekli olurum diye düşünüyordum.
Yani hiç ayrılmak gibi başka yere gitmek gibi vesaire bir planım yoktu.
Peki şey seni rahatsız etmiyor muydu?
Hani ülkenin durumu aslında hani var olan sistemlerin sorunları sonuç itibariyle şeyden merak ediyorum.
Birileri olmalı tabii ki okulda hoca ki hani bir şey değiştirmek istiyorsak ama hani bir...
Karamsarlık hiç basmamış mıydı?
Çünkü çok taze ya 5 yıl aslında baktığında.
Muhakkak muhakkak yani şey insanın böyle omuzlarına çöken bir şey.
Ülke iyiye gitmiyor ve hani iyiye ne zaman gideceğine dair böyle ufukta beliren beklediğin işte böyle hayal etmeni sağlayacak vesaire çok bir şey de yok.
O tabii ki insanın omuzlarına...
Böyle ağırlık yapan bir şey.
Ama dediğin gibi yani hani bir yandan da iyi bir şeyler olacaktı da hani sen ben yapacağız yani gibi hani bir yandan da öyle bir hisle beraber ikisi bir arada gidiyor yani tandem hisler.
O yüzden hani ülkenin durumu sebebiyle etkisi vardır muhakkak ama hani ülke kötüye gidiyor ben buradan gideyim şeklinde göç etmedim.
Okey. Yani. Peki.
Doktora yaparken Türkiye'de derslere giriyor muydun?
Girmiyordum. Şöyle giriyordum.
Mesela bir derse atıyorum hoca diyordu ki şuna sen hazırlan sen gir.
Şeklinde böyle çok hani arada derede ve hani hoca söylerse.
Yani dersler hocanın üzerine oluyordu.
Biz arada onun dersini işliyor oluyorduk.
O yüzden üzerime ders yoktu yani.
Türkiye'de doktor öğrencisinin üzerine ders olmuyor.
Tamam. Aslında hani öğrencilerle haşır neşirdin biraz.
Muhakkak yani şey kağıt okuyorsun baştan beri yani yüksek kürsüye girdiğinden beri kağıt okuyorsun.
Orada zaten yer alıyorsun.
Ve şey öğrencilerle de eğer pratik derslerinin küçük sınıf derslerinin olduğu bir alansa aynı zamanda o dersleri yapıyorsun.
Yani hani büyük lecture'ları değil de işte o hani tutorial denilen küçük derslere giriyorsun.
Ama bizim hukuk felsefesinde yoktu onlar.
O yüzden bizim üzerimize öyle pratik dersler de olmuyordu.
Dolayısıyla biz derse girmiyorduk.
Kağıt okuyorduk. Öğrenciler odaya gelirse, ofise gelirse onlara tabii ki yardımcı oluyorduk vesaire.
Ama hani öğrenciyle ilişkimiz o kadardı.
Burada ama derslere giriyorsun. Burada derse giriyorum aynen.
Burasıyla Türkiye'deki öğrenci profilleri arasında nasıl bir fark görüyor musun diyecektim.
Çok ama bunun bir sebebi buradaki bölümün çok özel bir bölümü olması.
Buradaki hukuk fakültesi öğrencisini tanımıyorum.
Bizim bölümümüzün adı politika, psikoloji, hukuk ve ekonomi.
Dört disiplinin bir arada bulunduğu interdisipliner bir lisans programı.
Hukuk fakültesinin içinde ama dört...
Bölümü de bir arada alıyorlar.
İlk sene bütün bu bölümlerden ders alıyorlar.
İlk senenin sonunda kendi alanlarını seçiyorlar ve son iki senede o alanda ders alıyorlar.
Ve çok şey bir bölüm.
Çok böyle enternasyonel bir öğrenci kitlesine hitap eden sadece yüzde kırk galiba Hollandalı.
Onun dışında çoğunlukla Avrupa'nın pek çok yerinden öğrencimiz var.
Ve öğrenciler de şu profilde genelde işte babası...
İngiliz annesi Japon ve işte Birleşmiş Milletler çalışanı oldukları için işte Katar'da doğmuş Amerika'da büyümüş sonra Japonya'ya gitmiş bir süre ve şimdi hani şey diyor biraz şimdi artık Amsterdam'da
hani kök salmak istiyorum 18 yaşında.
Öyle bir profil o yüzden şey yani bu öğrenci profili her...
Bütün bölümlerden farklı bence.
O yüzden İstanbul Hukuk Öğrencisi'yle de çok karşılaştırılabilir bir profilde değil.
Çünkü buradaki hukuk fakültesiyle de karşılaştırılabilir bir profil değil.
Böyle çok ilginç genç insanlar.
Yani şey gibi değil hani öğrenciyle muhatap oluyor gibi değil de hani ilginç insanlar tanıyor gibi.
Ve şeyler yani böyle arogan işte ne bileyim bir kibirli vesaire falan da değiller.
Yani aynı zamanda çok tatlı genç insanlar.
Çok dilliler. Böyle 3-4 tane ana dilleri var.
İşte yani birçok yerde yaşamışlar.
Şu anda da hani çok böyle hani tabii ki internasyonel bir ortamdalar.
Ve adaptasyon seviyeleri o yüzden arşa çıkmış durumda.
Ve çok parlaklar.
Çok güzel bir gelecek bekliyor hepsini.
Böyle baktıkça insan umut doluyor yani.
Ve tabii ki şunu düşünüyorsun o sırada.
Yani ben hani Türk gençlerine baktığımda da böyle hissetmek isterim tabii ki.
Yani böyle baktığımda hani ne güzel bir gelecek bekliyor sizi diye düşünmek.
Çok isterim yani. Sen baya işine aşıksın ya.
Çok güzel anlatıyorsun yani böyle öğrencilerden bahsederken falan.
O zaman aslında kafamdaki bazı şeyleri de sorulara da gerek kalmadı bu cevap.
Çünkü aslında İngilizce yapıyorsun dersleri.
Çünkü bu kadar uluslu.
Türkiye'de böyle...
İngilizce yapılan bir lisans dersi var mı ya?
Uluslararası öğrencilerin geldiği.
Ben hiç duymadım. Bu ülkede çok denk geliyorum.
Acaba senin bildiğin ya da hukukta böyle bir alan var mı?
Ya da yüksek lisans var mı?
Hukukla ilgili ya da araştırma için gidebiliyor mu insanlar senin buraya geldiğin gibi doktor araştırması için Türkiye'ye?
Hiç böyle şeyler Türkiye'ye çok oluyor mu?
Buraya çok oluyor diyebiliyorum da.
Evet. Tabii ki buraya olduğu kadar olmuyor.
Türkiye'de hukuk... Yani hukuk zaten genel olarak...
Çok ulusal bir alan olduğu için genelde hani kendi ülkenin kendi dilinde olur hep.
Bizde de öyle. Koç birazcık yapıyor İngilizce eğitim.
Yani işte Türkçesini de bildiğim kadarıyla işte Türkçe anayasa hukukunda görüyorlar.
İngilizce de görüyorlar diye biliyorum ama orada okumadım yani sadece duyduğum kadarıyla.
Galatasaray Üniversitesi Fransızca.
Onun dışında bildiğim kadarıyla mesela ben bilgide okudum.
Bütün hukuk derslerimiz Türkçe idi.
Ama işte hani seçmeli ders başka bölümlerden alabiliyorsun.
Hani İngilizce ders almak istersen alabiliyorsun.
Ama hani hukuk derslerin tamamı, neresi tamamı Türkçe idi.
Ama onun dışında şöyle yani mesela Boğaziçi'nde falan yüksek lisans İngilizce yapabilirsin.
Ve hani bilinen de bir üniversite burada da birkaç kişiden duydum.
Ama bizde hala tezler...
Bir sürü üniversitede Türkçe yazılıyor.
Burada mesela o çok garip karşılanan bir şey.
Mesela Hollanda'ca tez yazmak özellikle hani yüksek sens doktorada.
Doktorada bence yok yani.
Bütün akademik üretim o anlamda İngilizce'ye dönmüş durumda.
Tabii ki yazıyorlar Hollanda'ca makale yazıyorlar ama tez.
Ne derler ona?
Eğitimin sonunda ortaya çıkan ürün olarak.
Bildiğim, gördüğüm kadarıyla sadece İngilizce yapılıyor artık burada.
Peki zorlanıyor musun okulda?
Yani yabancı bir hoca olarak orada var olmaktan, İngilizce işini yapmaktan.
Sonuç itibariyle bir ana dilin değil herhalde İngilizce.
Muhakkak, muhakkak. Tabii ki yani Türkçe yaptığındaki enerjiden daha fazla enerji harcıyorsun muhakkak.
Ama gittikçe kolaylaşıyor yani yaptıkça.
Artık normali ona dönüyor.
Ve çok da...
fark etmiyorsun. Çok da düşünmüyorsun.
Ve hani şey olağan bir şey olarak yapıyorsun.
Ne kadardır yani şey ne kadardır yapıyorsun iş edecektin?
Ne zaman buldun? Yani aslında gelmeden.
Onu soracaktım.
Aynen hatta bir süre tam covid zamanıydı 2020.
Bir süre İstanbul'dan başladım ilk başta.
Çünkü herkes evdeydi. Ben İstanbul'daki çalışma odamdan burada ders vermeye başladım.
Sonra işte 3-4 ay sonra göç ettim yani.
Ve o akademik yılın tamamını online dersle yaptık.
Şimdi valla bakıyorum nasıl yapmışız diye hiç.
Şimdi böyle bir iki ders online geçen kar yağdı diye online ders yapmak zorunda kaldık.
Yani gerçekten gözüme feri söndü yani o online derste.
Çok sıkıcı bir şey online ders yapmak.
Hoca için öğrenci için de kötü de hoca için gerçekten böyle hani boşluğa konuşur gibi böyle hiç hani neredeyse bir şey almadan konuşuyorsun ya böyle.
Böyle insan gerçekten böyle ruhu sönüyor yani.
Ve onu böyle bir sene nasıl yapmışız şimdi bakınca böyle hiç şey gibi geliyor sürreyal.
Kapalı mı kameraları çocukların?
Kapatıyorlar açıyorlar ya onlar da haklı ne yapsınlar yani hani ama çok sıkıcı ya çok sıkıcı.
Çok zor. Peki işinle geldin gibi buraya oldu ya.
Nasıl buldun işini? Yani online mi buldun yoksa zaten burada araştırma yapmıştığında mı vesile oldu?
Çünkü Türkiye'den böyle bir iş bulmak akademide...
Evet. Kolay değil. Şöyle ben Amsterdam Üniversitesi'ne yani hukuk fakültesine çok kısa bir süre misafir araştırmacı olarak geldim 2019'da.
Birkaç tane hocayla tanıştım.
Bu şimdi... Çalıştığım bölümde de hocalardan biriyle bir ders takip ettim.
Bizim hukuk felsefesi dersine çok benziyordu.
Bizim verdiğimiz İstanbul Üniversitesi'ndeki.
O hocalarla biraz böyle hani birbirimizi tanımış olduk vesaire.
Sonra geri döndüm.
Ondan sonra bu bölümde bir iş açıldığını, bir iş ilanı açıldığını gördüm.
Ve o hocalardan birine yazdım.
Dedim böyle böyle ben hani başvursam mı buna?
O sırada o adam şey dedi.
Sana çok uygun bir pozisyon.
Kesin başvur. Ben de hani söylerim, konuşurum.
Gibilerinden şey çok önemli gerçekten özellikle bizim gibi Avrupa dışından ismi tanıdık gelmeyen işte ne bileyim eğitimi tanıdık gelmeyen vesaire kişiler için orada
bir şekilde önceden bulunmuş olmak böyle seni bir insan olarak.
Yani bakıp evet ya bu da senin benim gibi biri yani birlikte çalışılır biri.
Hani birlikte ortamı paylaşması keyifli biri vesaire diye gördüklerinde o baya bir şey değiştiriyor.
Yani sırf böyle kör bir CV olarak hani ismini bile nasıl okuyacağını bilmediği ve hani şey belki hani ne bileyim okuduğun okulları çok tanımadığı vesaire falan.
Böyle çok şansı hani ne çıkarsa gibi.
Bir şeydense, senaryodansa gerçekten seninle böyle aynı odada bulunmuş, seni konuşurken duymuş, belki öğrenciyle iletişimini görmüş vs.
bir durum yaratabilmek gerçekten çok önemli.
Peki bunu çok soruyorlar bu arada bana da.
Nasıl gittin, nasıl yaptın bilmem ne falan.
Aslında o kadar benzer ki bizim, ben de öyle kaldım burada.
Hani insanlara işte...
Staj yapmaya gelmek istiyorum dedim.
Herhangi bir maddi beklentim falan gibi bir yerden geldim.
Ve sonra tanışıklık olduktan sonra bu sefer iş istemek ya da iş bulmak ya da iş aramak çok daha basit oluyor.
Ve öyle kalabildim. Peki birisi sorduğunda ben bunu çok öneriyorum.
Gel. Staj mı?
3 gün mü? 5 gün mü?
Gel seni görsünler. Sen önerir misin?
Türkiye'de buraya araştırmacı olarak gelmek isteyen ne bileyim öğrenci değişim programı olur, başka bir şey olur.
%100. Bence hani...
En iyi yol çünkü bir yandan da sen de göreceksin.
Yani belki sen geleceksin ve diyeceksin ki ya yok bu benim çok olmak istediğim bir ortam değil.
Yani biraz hani bu açıdan da bakmak lazım.
Hani hep şey derler ya iş görüşmesi de böyle hani sen de aslında mülakat yapıyorsun aslında bir yandan baktığında.
Yani sen istiyor musun acaba?
Biz genelde çok çaresiziz ya hani oradan bakamıyoruz.
Ama öyle hissetmeyen insanlar genelde hani onlar da biraz değerlendiriyor.
Bakalım hani ben burayı istiyor muyum diye.
Bir yandan o da çok... önemli yani bakıp hani gerçekten orada bulunup o ortamda odada var olup ben kendimi burada nasıl hissediyorum?
İnsanlarla iletişim nasıl geliyor bana?
Ben konuşurken iyi miyim?
Türkiye'dekiden çok mu farklı?
Yoksa aslında aynısı mı?
Hani aynı şeyi burada İngilizce mi yapıyorum?
Bunu görmek bence çok çok önemli.
Peki Türkiye'deki eğitim sistemiyle hala bir bağın var mı?
Akademiyle, hocalarla? Dostluk bağım var.
Bir şeyim yok.
Ne derler ona? Resmi bir bağım yok ama çok tanıdığım var tabii ki.
Ve ilgiyle takip ediyorum yaptıkları şeyleri.
Çok güzel işler yapıyorlar. Çünkü bölümünüzün adı çok farklı.
Ben buraya gelince de onu da öğrendim.
Çok ilginç. Bölüm isimleri var.
Ve Türkiye'de ben bu bölüm isimlerin olduğunu düşünmüyorum.
O yüzden hani acaba Türkiye'deki hocalar aslında sana bir şeyler alıyorlar mı?
Sana bir şeyler soruyorlar mı?
Gibi bir yerden de sorumu alabilirsin istersen.
Hani onların merak ettiği bir şey olup sana sordukları bir şey oluyor mu?
Böyle bir bağ ilişki gibi bir şeylerden.
Öyle bir şey olmadı.
Bu tip bir şeyi Sabancı yapıyor.
Yani ilk böyle birkaç böyle...
Şemsiye bölüm var Sabancı'da.
Unuttum şimdi ne bileyim mühendislik işte sayısal bölümlere ilişkin bir şemsiye şey var.
Daha böyle eşit ayarlıklara ilişkin var.
Daha böyle hani toplum vesaire politika vesaire.
Böyle daha şemsiye bölümler var.
Oraya girip bizdeki gibi böyle bir ilk sene bir sürü farklı yerden ders alıyorsun.
Sonrasında kendi alanını belirliyorsun.
Mesela Sabancı bunu yapıyor. Ama bunun gibi başka bir örnek var mı onu bilmiyorum.
Olsa keşke çünkü gerçekten biz ne istediğimizi bilecek yaşta da seçmiyoruz yani hani ve bilmiyoruz da ben mesela hukuk seçerken hani neye göre seçtim çok yani şeye göre seçtim.
Aa benim notlarım iyi işte puanlarım iyi işte ağırlıktaki en iyi ne hukuk seçeyim o zaman deyip seçtim.
Sonrasını da sevdim yani hani pişman olmadım ama ola da bilirdim.
Çok mesela ders programını vesaire de bir bakıp seçmedim yani açıkçası.
Ben mesela şeye çok sevmiştim.
Aa hiç matematik yok çok güzel diye.
Sonradan fark ettim.
Aa hiç matematik görmeyecek miyim?
Harika. Hani tam doğru seçim yapmışım o zaman diye.
Yani mesela hani bir yandan böyle hani ilgili alanlara ilişkin.
Mesela ilk sene bir sürü başka yerlerden ders alsak da ona göre seçsek.
Bizim öğrenciler gibi şimdi çok.
Daha tatlı olmaz mı yani?
Ama işte öyle bir şansımız olmuyor genelde Türkiye'de.
Evet ya bu çok güzel.
Yani ben o kadar çok antropoloji okuyan insanla tanıştım ki.
Ve hani antropoloji okuyor aynı anda başka bir bölüm yandal deniyor galiba onu yapıyor.
Ve antropolojinin içinde...
Kendisi dersler seçip bir sürü farklı yerlerle iş bağı kuruyor.
Ve diyor ki ben bunu yapmak istiyorum çünkü.
Ben hiç böyle bir şeye denk gelmemiştim Türkiye'de.
Peki ne diyorsun sence?
Türkiye'de sistemler acaba buna doğru evrilir mi?
Yoksa zaten bizde oturmuş bir şey var ve kolay kolay bunlar değişmez der misin?
Kolay kolay değişmez derim ben.
Yani tabii ki hani... Evrilebilir zaman içinde ama kolay bir evrim olmaz yani.
Biraz acılı olur öyle bir değişim olursa da.
Zor bir şey.
Kimsenin de önceliği olacağını düşünmüyorum bunun.
Bir sürü sorun var zaten eğitim sisteminde.
Başka başka şeyler öncelenir bundansa gibi geliyor bana.
Peki birazcık dedikoduya gelelim.
Hollandalı meşin nasıl yabancı birisiyle evli olmak?
Böyle bir şey hissediyor musun? Biz yabancı diyoruz ya.
Hani yabancıdan kalsın. Aslında yani ne bileyim biraz hani şey gibi.
Sen nasıl birisin?
O nasıl biri?
Türkiye'de nasıl ortamlardaydın?
Arkadaşların nasıldı? Daha önce birlikte olduğun kişiler nasıldı?
Senin hayattan beklentilerin günlük yapıp etmelerin nasıl vesaire.
Onunla ilgili bir şey. Biz çok farklı insanlar değiliz mesela Steph'le.
Çok benzer hayatlar yaşayan.
Yani tabii ki mesela çocukluklarımız falan.
Farklı vesaire ama sonuç olarak kendimizi getirdiğimiz yer, kendimize inşa ettiğimiz kişilikler olarak çok aslında benzer noktalardayız yani.
O yüzden de şey hani şunu da hissediyorsun mesela çok böyle Türk popüler tarihine ilişkin bir referans vereceksin, bir şaka yapacaksın.
Sen yapamıyorsun. Yani o tip şeylerde hissedebilirsin.
En çok oralarda yani ya da ne bileyim işte bir çocukluğunda...
Sevdiğin bir sakız işte ya da o zamanlar herkesin güldüğü bir şaka vesaire.
Tabii ki öyle şeyleri paylaşamıyorsun ama onun dışında yani bugün paylaştığımız her şey hemen hemen ortak.
Çok güzel. Peki Steph'in hiç ya ben Türkiye'ye geleyim orada yaşayalım gibi bir şey olmuş mu ilişkinin başında?
Olmamıştı. Onun sebebi biraz da bir şey.
Kur. Yani ne bileyim böyle olmasaydı kur.
Benzer kazanç elde edilebilecek bir yer olsaydı.
Stef de mimar.
Mimarların da yani sektör olarak da çok iyi değil bildiğim kadarıyla.
Türkiye'de burada da çok iyi değil bu arada.
Ama hani orada da hani çok böyle düzgün para kazanamıyorlar vesaire bildiğim kadarıyla.
O yüzden hani gerçek bir seçenek olarak hani iş bakımından hiçbir zaman gözükmedi Stef'e.
Ya çünkü İstanbul'da mıydın?
Zaten İstanbul dedin oradan bilgiye gittiğin gibi bir şeydi.
Çünkü bazen çok şey oluyor.
Hani ben İzmitliyim İstanbul'da yaşadım işte.
İstanbul'dan başka bir yerde yaşayamam çok oluyordu.
Çünkü oraya göç ettim oraya alıştım.
Ve sonra bir daha bir göç kaldırama gibi hissediyordum Amsterdam'a gelirken.
O yüzden hani sen acaba ya ben gelmeyeyim sen gel.
Bir de Avrupalıların da çok şey oluyor ya.
İstanbul inanılmaz büyüleyici falan.
Bir alternatif görünüyor.
Ama tabii realiteye baktığında bu karşılamıyor yani.
Aynen yani. Şey olarak hani profesyonel olarak bir gerçek bir alternatif gibi gözükmedi hiçbir zaman.
Yoksa hani bence yaşam olarak hani en azından mesela atıyorum 5 yıl 10 yıl yaşamak ister belki İstanbul'da.
Ama işte hani iş ne olacak gibi.
Peki buradaki süreçte evli misin?
Ayıp mı sormak da bilmiyorum ama şey gibi yerden soracaktım.
İşle geldin buraya partnerle gelmedin.
Partnerle geldim. Peki dil sorunu falan nasıldı?
Öyle şeyler oluyor muydu? Sınavdı, yapman gereken bir şeydi.
Öyle tarz tuhaf şeylerin oldu mu?
Evrak işlerin yani. Entegrasyon sınavlarından geçtim ama 3 yıl sonra geçtim.
İlk gelirken işte bu partner evlilik gibi değil de partner üzerinden de gelinebiliyor ya.
O şekilde geldim. Ben işe girerken de zaten öyle girmiştim.
Ben Hollanda'da bir partnerim var.
Onun üzerinden zaten çalışma ve oturma iznimi alacağım.
O konuda bir sıkıntım yok diyebilmiştim.
Onun da etkisi olmuştur muhakkak.
Partnerle geldim.
Sonrasında işte partnerle gelince evli olup olmamak fark etmiyor o düzenleme açısından.
3 yıl sonra vatandaşlık başvurusunu yapabiliyorsunuz.
Onun için de 5 tane sınavdan geçmek gerekiyor.
Konuşma, yazma, dinleme, okuma ve Hollanda...
Kültür ve tarihi diye bir sınav.
Onlara girmek gerekiyor. İşte o 3 yıl içerisinde herhangi bir zaman girebiliyorsunuz.
Onları geçtikten sonra 3 yılı tamamlayınca vatandaşlık başvurusu yapabiliyorsunuz.
Peki anlatmak istersen bu partnerlik başvurusu...
Süreci zorlu bir süreç mi?
Çünkü benim duyduğum... Uzun.
Evet. Yani böyle saçma evrakların istendiği, yok mesajlaşma, fotoğraftı.
Aynen. Hepsini yaptık. Yani böyle bir dosya sunduk.
Yani gerçek bir çiftiz.
Şeyini ispatlamanız gerekiyor.
Yani neler soruyorlar biraz anlatayım.
Çünkü çok soruyorlar. Hani anlatmak istersen de hatırlıyorsan.
Çünkü 5 yıl geçmişlerinden.
Onların çoğunu Stef hazırladı.
O yüzden hani çok ayrıntılı bilmiyorum.
O işlemleri, o başvuru işlemlerini o yaptı.
Ama... Bildiğim kadarıyla mesela WhatsApp mesajlaşmaları işte o log olarak hani onların bir kısmını koydu.
İşte çeşitli farklı ülkelerde mesela fotoğraflar.
İşte hani şuraya gittik buraya gittik işte annemle fotoğraf falan gibi böyle.
Öyle şeyler oldu.
Ondan sonra işte var mıydı mektup var mıydı ya?
O tip şeyler böyle el yazısı bir şeyler falan da koyduk galiba.
Böyle hani genel bir ilişki dökümü.
Böyle ne gösterebiliyorsan göstermen gerekiyor ki hani şey olmasın.
Buraya gelmek için bir ilişki uyduruyorlar gibi gözükmesin diye.
Ben hep şeyi merak ediyorum. O dosyaları inceleyen insanların ne kadar enteresan bir işi var.
Aa evet. Birisi inceliyor onu.
Hiç öyle düşünmemiştim bak. Senin mesajlarını okuyor, fotoğraflarına bakıyor.
Değerlendiriyor. Bu gerçek bir çift mi ya falan diye bakıyor.
Nasıl saçma bir iş aslında baktığında.
Hiç öyle düşünmemiştim. O işin diğer tarafı.
Çok güzel bir oyun olurmuş biliyor musun bundan?
Evet doğru. Mesleki deformasyon yaşadım ya.
Ama çok güzel. Evet.
Kafam gitti. Değil mi?
Senin mektuplarına bakıyor ya da ne bileyim senin mesajlarını okuyor, fotoğraflarına bakıyor ve evet bunlar çift ve bu kız buraya gelebilir mi?
Evet. Aynen sana böyle bir şey veriyor.
Ehliyet veriyor yani. Tamam diyor.
Bu şey yapabilir. Bu buraya gelmeye hak kazandı diyor.
Çok çok komik bir iş.
Böyle bir iş yapmak isterdim biliyor musun?
Yüzlerce hikaye okuyorsun her gün.
Evet yani. Belki de hani bir gün bir şey kitap alacağız ve bizim hikayemiz yazıyor olacak içinde.
Peki. Şimdi tanırım bir bebek var.
Biraz ondan bahseder misin süreçten?
Yani nasıl burada bir bebek dünyaya getirmek?
Ne kadarlık olduğu?
15 aylık şu anda.
Aslında tam bugün 15 aylık 9 Kasım doğumlu.
İsmi Sofi. Çok tatlı birisi.
Tanısan çok seversin.
Biz 2023'te evlendik.
Ondan sonra zaten hani yaşımız olmuş cart curt hani.
Bir noktada eğer hani yapacaksak yapacağız sevkinde bir süreçle.
Girdik yani bir kanala.
Hamilelik tabii burada her şey gibi yani sağlık sistemiyle alakalı her şey gibi farklı bir ebeniz oluyor.
Doktor görmüyorsunuz.
Ebe kontrol ediyor sizi.
Ve çok böyle hani doğal bir süreç olarak yürütülmesi iyi bir şey aslında.
Böyle çok abartmıyorlar hiçbir şeyi.
İşte yani hani doğanın bir parçası.
Bir doğa olayı oluyor.
Hani çok enteresan bir şey.
Böyle bir mucize vesaire değil de.
Yani herkese olan şey sana da oluyor şeklinde.
Hiç büyütmeden. İyi bir şey bu.
Ben biraz şeyden endişe ediyordum.
doğum sırasında hani böyle dil sorunu vesaire olur mu vesaire hani tamam herkes İngilizce biliyor bir yandan da herkes İngilizce bilmiyor aslında biraz böyle hani farklı farklı sektörlerle mesela şu an çocuk bakımı ile
ilgili mesela kreşlerle vesaire çok muhatap ama orada mesela şeyle karşılaşıyorsunuz yani herkes İngilizce konuşmuyor aslında yani hani o hani evet belirli yerlerde belirli sektörlerde üniversitede evet herkes İngilizce konuşuyor ama yani
ya da işte ne bileyim Amsterdam'ın ortasında herkes İngilizce konuşuyor ama yani öte yandan Herhangi bir yere gittiğinde hiç Hollanda'ca bilmeden hayatı çok kolay ilerletebilir mi?
Bence o kadar da değil yani.
Hani sıkıntı olabiliyor bazı yerlerde.
Sağlık sektöründe de onu görebiliyorsunuz.
Ama olmadı sıkıntı.
Stef de zaten yanımdaydı.
Görece kolay diyebileceğimiz epidüralli bir doğum yaptım.
Ve şu anda da işte ne diyelim yarı destekli.
İşte üç gün kreşe giden.
İşte arada da...
İhtiyacımız olduğunda Stef'in annesinin gelip bize yardımcı olduğu ama 2-3 saat mesafede oturuyorlar.
Hani öyle çok hani hemen çok acil ihtiyaçlarda vesaire başvurabileceğimiz bir kanal değil.
Planlı bir şey olursa başvuruyoruz.
İşte ne bileyim haftaya salı müsaitseniz falan gibi.
Benim tabii ailem İstanbul'da o yüzden onlar hiçbir şekilde dahil değil bakım sürecine.
İşte bir gün ben anne günü yapıyorum.
Bir gün Steph baba günü yapıyor haftada.
Üç günde kreşe gidiyor.
Hafta sonunda hep beraberiz şeklinde bir hayat.
Of çok çok keyifli ya çocuk.
Yani Sophie de umarım öyledir de böyle dinleyince bazen şey geliyor.
Peki. Ne kadar zamandır kreşe gidiyor?
Ne zaman başladınız? 4 aylıkken başladı.
Bu bana inanılmaz gelmişti ben ilk duyduğumda.
4 aylık bir bebeğin kreşe gidiyor olması.
Çünkü sen işe başlıyorsun.
Evet ben işe döndüm tabii.
Ne kadar iş izni? 4 ay ama aslında bir ayı önceden almak zorundasın.
Doğumdan bir ay önce başlatıyorlar.
Çalışamıyorsun doğumdan bir ay öncesinde.
Ondan sonra 3 ay aslında 3 aylıkken başlıyorsun.
Benim şansıma benim ders varmediğim döneme denk geldi hemen bir ay sonrası.
O yüzden 4 aylıkken başladı.
Aslında 3 aylıkken başlıyor yani bebekler burada kreşe.
Çünkü anneler işe dönüyor.
Yani kreş dediğimiz aslında gidiyor orada uyuyor mamasını veriyorlar konuşuyorlar.
Evet evet biberonunu veriyor işte ne yapıyor 3-4 aylık bebek yatıyor yani.
Oraya koyuyorsun yatıyor buraya koyuyorsun yatıyor.
Böyle şey gibi deniz yıldızı gibi orada.
Bir de pahalı bir yer değil mi?
Evet evet. Benim mesela İsveç'te yaşayan bir arkadaşım şey demişti.
Aa bir de para mı veriyorsunuz üstüne dedi.
Evet. Evet para veriyoruz tabii ki.
Yani devlet destekli olmasına rağmen yani şöyle söyleyelim.
Yarısını devlet karşılıyor.
Ona rağmen haftada üç gün bir çocuğu kreşe göndermek yaklaşık altı yüz yedi yüz euro.
Aylık. Aylık. Çok büyüklük ama.
Yani. Evet. Yani.
Bir birey yetiştirmenin bu maddi olarak zor bir yanı.
Bir de tek başına aslında burada bir birey yetiştiriyorsun ya.
Şeyin eksikliğini hissediyor musun?
Türkiye'de çok duyduğum şey işte aman annemi bırakayım.
Aman bunu aldım annem gelsin.
Aman arkadaşım gelsin. O birazcık çocuk evde benle vakit geçirsin çocuğum.
İki saat de olsa alsın gibi bir şeylerin eksikliğini ya da öyle bir ihtiyacın oluyor mu?
Yüzde yüz. Hep şeyi düşünüyorum.
Öyle bir laf var ya. çocuğu bir köy büyütür.
Yani benim köyüme ne oldu ya?
Şeklinde hissediyorum gerçekten.
Bence hepimiz hissediyoruz bunu.
Bütün kentli çocuklular.
Annen yakında olsa da hissedersin bence bunu bu arada.
Tabii ki hani bir alo dediğinde bakabilecek ve hani çok böyle candan birinin olması vesaire tabii ki rahatlatır.
Ama yani böyle bir komünite şeklinde yani etrafta birilerinin olduğu hani senin çağırmana gerek kalmadan, senin yardım istemene gerek kalmadan hani o çocuğun böyle bir
kalabalıkta büyümesi, etrafta birilerinin olması vesaire bence çok...
Farklı bir çocuk büyütme deneyimi olsa gerek şu andakinden.
Çünkü biz çok yalnız büyütüyoruz.
Yani işte ya benimle mesela ya babasıyla.
Kreşte biraz daha etrafında birileri oluyor hadi diyelim.
Ama... Yani bir şey var yani bir kişi iki kişi falan hep aynı kişiler vesaire.
Yani böyle şey ne bileyim birileri olsa böyle etrafta o kucağına alsa işte öteki bilmem ne işte bak ah bahçede bir şey var diye onu göstermeye gitse.
Sen o sırada ne bileyim bir şey yapsan duşa girsen bulaşıkları yıkasan falan filan yani o hayatın o şekilde böyle o komünite şeklinde yaşanabileceği bir ortamı ben en
azından sadece ancak diyelim çocuk.
Olduktan sonra anladım kıymetini.
Ben çünkü çok böyle kentli yalnız işte bireysel kendi yağıyla kavrulmak isteyen ve hani bundan çok mutlu olan biriydim hep.
Çok böyle hani o kentli anonimliği çok seven hani komşuyla muhatap olmak istemeyen işte genel olarak böyle hani o yabancılık hissine çok
böyle tutunan biriydim.
Onu çok severim yani.
Ama çocuk olduktan sonra öyle olmuyormuş.
Biraz böyle gerçekten insana ihtiyacın ne demek olduğunu ben Sofi ile anladım.
Yani yalnız hissetmenin, yalnızlığın ne demek olduğunu aslında çocuk olduktan sonra anladım.
Getir arada buraya provaları.
Biz kucaktan kucağa gezdiririz.
Bir kucaktan kucağa yapalım ya.
Bizim bir Thomas Alp'imiz var.
O öyle oluyor. Bir arkadaşımızın oyunda oynayan arkadaşımızın işte bebeği oldu demiştim ya.
O oyunda hala oynuyor.
Onun bebeği de işte böyle günlük gidiyor.
Bazen işte Will'in eşinin işte bir şey oldu geçen gün.
O türet oyununa getir dedim ben bakarım.
Dört saat ve hani zaten hiç Pınar çocuğu getirdiği zaman hiç Pınar'da kalamıyor çocuk.
Ya meme emceği zaman Pınar'a gidiyor ya sıçacağı sıçtığında Pınar'a gidiyor.
Onun dışında kimse vermiyor çocuğu Pınar'a ve o...
Onu şimdi sen söyleyince fark ettim.
Çünkü Pınar bazen diyor işte burası çok iyi geliyor.
Demek ki böyle bir yerden aslında.
Kesinlikle, kesinlikle.
O yoldaşlık hissi bana mesela çocukla birlikte geldi.
Yani benim gibi çok...
Yani sinir bozucu derecede bireysel.
Hani böyle hep mesela eve gitmek isteyen biriydim çocuktan önce.
Hani hiçbir şey yok beni evde.
Hani staff var ama hani staff yıkılmaz yani.
Ben mesela eve geç gitsem anladın mı?
Hani beni evde böyle hani evde olmamı gerektirecek hiçbir şey yok.
Ama sürekli eve gitmek istiyorum.
Yani mesela iş çıkışı diyelim hani iş arkadaşlarımı...
Dedi ki işte hani gel bir şeyler içelim falan.
Aa yok eve gideyim. İşte biri bir şey yapmak istiyor.
Yok ben eve gideceğim falan. Sürekli eve gitmek isteyen biriydim.
Hani eve gideyim. Evde de ne yapacak işte.
Yani şey. Hani kendimle kalacağım vesaire.
Şarj olacağım. İşte belki uyurum.
Belki işte şunu yaparım falan filan.
O his mesela gitti tamamen bende.
Şey. Hani dışarıda olmak.
İnsanlarla vakit geçirebilmek.
Yani Sofi benim biraz daha böyle ne diyelim.
O insani yönümü.
Sosyal yönümü. Açtı.
Garip bir şekilde. Yani onunla birlikte şey oldum.
Belki ona duyduğum sevgiyle mi ya da o anneliğin getirdiği bir şeyle mi bilmiyorum.
Böyle başka insanlara da daha yakın hissetmeye başladım.
İnsanlara ihtiyaç duymaya başladım.
Çok enteresan. Çok ilginç bir ismiş.
Peki Hollandalı bir partnerle başlamak adaptasyonu nasıl etkiledi?
Ve sonra çocuk da dahil oldu ya.
Çünkü şimdi...
Artık kreşe gidiyor, bilmem ne oluyor.
Artık daha Hollandaca ve daha farklı bir kültür biçimine giriyorsun ya.
Bunlar nasıl ilerledi senin hayatında?
Bence Hollandalı bir partnerle buraya göç etmenin şöyle bir etkisi oldu.
Hiçbir zaman kendimi böyle hani mesela bir göçmen ailesinin bir parçası falan gibi hissetmedim.
O bence geliyor olabilir.
Yani böyle bir ekip olarak göçtüysen ya da ne bileyim ekip olarak burada göçmensen, ekipten kastım yani o ev halkı.
Kendini böyle bir hani... Öteki olarak konumlandırmak biraz daha sanki normal ya da böyle olası gibi.
Hani biz ve onlar gibi sanki insana gelebilir.
Ama aynı şey ben böyle sanki onlara dahil oldum gibi.
Hani başka bir ekibe ben dahil oldum gibi oldu sanki.
O yüzden hani öyle bir göçmenlik bir ötekilik kimliğiyle çok boğuşmadım.
Çok güzel. O açıdan iyi.
Sofie ile ilgili durum şöyle.
Dediğim gibi mesela şimdi.
Gittiği kreşte mesela Hollanda'ca konuşuyorlar benimle.
Ben de onlara İngilizce cevap veriyorum.
Onlar Hollanda'ca konuşuyorlar, ben İngilizce konuşuyorum.
Birbirimizi anlıyoruz. Ama bir noktada şöyle bir şey olacak.
Şimdi Sophie İngilizce anlamayacak.
Sophie Hollanda'ca anlayacak.
Ben onunla olabildiğince Türkçe konuşmaya çalışıyorum.
Ama her zaman kolay olmuyor.
Şöyle kolay olmuyor. Şimdi Steph Sophie ile Hollanda'ca konuşuyor.
Ben Steph ile İngilizce konuşuyorum.
Benim Sophie ile Türkçe konuşmam gerekiyor.
Şimdi çok fazla bir anda şey oluyor.
Hep böyle öteki dili baskılaman gerekir ya.
Hani bir dili seçip ötekileri baskılaman gerekiyor.
O ana dilin bile olsa.
Şimdi bir de şöyle oluyor. Steph Sophie ile Hollandaca konuştuğunda ben bir kadar anlıyorum.
Ama Steph benim Sophie'ye ne dediğimi anlamıyor ben Türkçe konuşurken.
Sen çocukla konuşurken sadece çocukla konuşmuyorsun.
Aynı zamanda oradaki yetişkinle de konuşuyor oluyorsun.
O yüzden de... Çoğunlukla ben İngilizceye kayıyorum.
Yani Steph de anlasın diye.
Bu sefer ben Sophie ile İngilizce konuşuyor oluyorum.
Ne alaka? Niye Sophie ile İngilizce konuşuyorum yani?
O yüzden orada birazcık sıkıntı oluyor.
En büyük tehlike şu. Ben bir noktada Sophie'yi anlamayacağım.
O Hollanda'ca konuşuyor olacak ve anlıyor olacak.
İleri bir seviyede ve kısa bir süre içinde.
Ben o seviyede olmayacağım.
Ve bir insanın doğurduğu çocuğunu anlamaması çok kötü bir şey bence.
Çok sohbet ettiğimiz için şeyi çok duyuyorum.
Çocuklar çok hızlı bütün dilleri öğrenebiliyorlar.
Yani o küçük yaştan itibaren.
Ama velilerin ya da işte ebeveynlerin bu dil konuşamama kaygısı çok büyük.
Ve çok büyük. Yani işte biz pazarları çocuklarla buluşuyoruz.
Oyun oynuyoruz. Onların hepsi çok iyi Hollanda'ca konuşuyorlar.
Ve kimisinin buraya göç edili 1 yıl olmuş, kimisinin 2 yıl olmuş.
4-6 yaşında çocuklar.
Aileler hiç öğrenemiyor. Çünkü tamamen Türk anne baba buraya göç etmiş çoğu.
Zaten evde hep Türkçe konuşuluyor.
Çocukla İngilizce konuşabilirler isteseler.
Ama çocuk okulda Hollanda'ca öğreniyor.
Ve o kadar böyle ailelerin çok büyük sorunu ki.
Bununla ilgili bir...
Bir planın var mı ileriye dair?
Ya da bir önerin olabilir mi birilerine?
Ben şöyle bir şey duydum, şöyle bir şey var.
Yani Duolingo'ya geri döndüm.
Şu açıdan bir arkadaşımın premium üyeliği varmış.
Dedi ki seni dahil edeyim tamam dedim.
O sırada şöyle oldu yani hiç çalışmayacağım Hollanda'ca.
Onun yerine 5 dakika çalışıyor olayım bari.
Hani bir şey olsun diye.
Ama benim tabii yani şu an Steph Sophie ile sürekli Hollanda'ca konuştuğu için evde sürekli Hollanda'ca konuşuluyor bir yandan.
Hani bu tabii ki benim için bir avantaj.
Ama yani ben...
Benim konuşmamla ilgili şöyle bir sıkıntı var.
Stef bana hep şey diyor. Sen çok mükemmeliyetçisin.
O yüzden konuşamıyorsun.
Halbuki pata küte konuşsan hani öğreneceksin ve konuşmaya başlayacaksın.
Aslında yanlış düşünüyor bence.
Kocam beni tanımıyor.
Yok ben mükemmeliyetçi değilim.
Sorun şu. Yani şimdi bu yaşta başka bir yeni bir dil öğrenmeye çalışırken şöyle bir şey oluyor bence.
Şimdi benim kendimi...
Bir ifade ediş biçimim var ya.
Bu Türkçe'de tabii ki hani en veciz haliyle diyelim.
Ama İngilizce'de de hani belirli ufak yaşta öğrendiğim için oturmuş artık.
Ve o benim kişiliğimin önemli bir parçası.
Yani benim kendimi nasıl ifade ettiğim, bir cümleyi, bir hikayeyi nasıl anlattığım benim için beni belirleyen bir şey.
E şimdi Hollanda'ca konuşmaya başladım değil mi?
Çok sığ çocuk gibi falan oluyorum yani.
İki finteklik. Kimim ben yani anladın mı?
Hani ben ne oldum böyle?
Kimlik kaybı oluyor benim için.
Ve o bence bu yaşta insan egosunun çok kolay kaldırabildiği bir şey değil.
Yani mükemmeliyetçilik değil.
Yani nasıl yapacağımı bilmiyorum.
Oturtamıyorum onu yani. Ben olmaktan çıkıyorum çünkü.
Ve hani o iyi hissettirmiyor.
Yani sorun o. Ve bir kısır döngü evet.
Yani çünkü yapmadıkça yapamıyor oluyorsun.
Dediği gibi artık patak öte.
Yapacağız bu şekilde herhalde yani.
Yani Sofi sebebiyle yapacağız.
Yani işte o okula gidecek arkadaşlar, velileri bilmem neleri falan filan.
Herkes Hollanda'ca konuşuyor olacak.
Şu anda da öyle zaten yani.
Ve hani Sofi yardımıyla yapacağız bu işi.
Peki partnerinin ailesinin İngilizcesi var mı?
O var. Ama onlar da benimle çoğu yani annesi babası Hollanda'ca konuşuyor benimle.
Ben İngilizce konuşuyorum.
O şekilde anlaşıyoruz. Birbirimizi anlıyoruz.
Sana öğreti biçiminde mi konuşuyorlar yoksa İngilizcelerine mi?
Onlar da çok güvenmedikleri bir yerden.
Aslında ilki yani annesi özellikle annesinin emekli oğlu şimdi de ama yaptığı iş şeydi.
Belediyede göçmanlarla çalışıyordu.
O yüzden şey de çok iyi.
Anlaşılır Hollanda'ca konuşma konusunda çok iyi.
O yüzden mesela onun konuştuğu her şeyi anlıyorum.
O da biliyor bunu ve o yüzden hani birazcık da hani bana şey olsun diye.
Yardımcı olsun diye vesaire.
Öyle konuşuyor. Hani anlamadığımda da anlıyor.
Yani biliyor musun bu kelimeyi diyorum size bilmiyorum diyorum.
Onu söylüyor o zaman. Ama genel olarak Hollanda'ca konuşuyor.
İyi bir şey. Peki bizde aileye girmek diye bir şey oluyor ya.
Türkiye'de evlenince ya da işte Türkiye'de aileler de evleniyor oluyor.
Burada sizin sürecinizde nasıl oldu?
Yani hani bahsetmek istersen eğer.
Hani sen de onun ailesiyle artık ailenin içine girmiş gibi oluyor musun?
Gelin diyorlar ya ya da ne bileyim hani kız.
Neyse öyle bir şey oluyor mu burada?
Ya da aileler birbiriyle görüşme isteği oluyor mu?
Nasıl oluyor hiç bilmediğim bir yerden söyleyeyim.
Aileler tabii görüşemiyor haliyle.
Yani biri İstanbul'da biri burada ve hani dil sorunu da var.
Ama onun dışında ben evet aileye yani ailenin bir parçası gibi hissediyorum.
Biraz aileden aile değişiyordur.
Stef'in ailesi birbirine bağlı bir aile.
Çok böyle hani nasıl diyelim bizim böyle Türkiye'de şey vardır ya çok birbirinin hayatının böyle...
Çok içinde çok hani sahiplik işte kuran ya da ne bileyim işte karar vermeye çalışan onun öyle değil.
Çok böyle bir yandan mesafeli o açıdan yani çok böyle kendini kaptırmayan çok mesela aşırı fedakarlık da yapmayan belki ve o aşırı fedakarlık yapmadığı için de üzerinde söz
söyleme gereği hissetmeyen ya da bu konuda hani kendini geri çekebilen sağlıklı bir bağlı bir ilişkileri var.
Ben hep şey diyorum yani senin ailen kadar hani dramasız bir aile görmedim.
Yani drama yok yani ailede aileler drama olur yani.
aile dediğin drama yuvasıdır.
Bunlar böyle yani bir araya geliyorlar.
Bir araya gelmekten hoşlanıyorlar.
İşte ne bileyim mesela geçtiğimiz hafta sonu babasının 75.
yaş gününü kutladık.
Hani oradaydık bir gün mesela hani biz oradaydık çocukları vesaire.
Ertesi gün bütün kardeşleri geldi vesaire falan.
Böyle işte birbirine bağlı bir aile.
Her sene mesela bir gün anne tarafı bir gün baba tarafı böyle toplaşır.
Baba tarafının mesela bir barbekü günü vardır her sene.
Ve hani kuzenler falan da gider yani.
Hani böyle gençler de gidiyor.
Yani hani çok önceden belli oluyor Hollanda usulü.
6 ay öncesinden belli mesela hangi gün olacağı.
O herkes camı alım.
Çok önemli bir şeyle çatışmıyorsa herkes gidiyor.
Yani. Ve hani böyle 40-50 kişilik bir grup oluyor mesela orada.
Ve şey o da çok enteresan.
Kimse birbiriyle kavgalı değil abi.
Yani 40-50 kişilik bir akraba grubunda kimsenin birbiriyle Kavga olamaması çok garip değil mi?
Nasıl ya? Hiç mi yok dolandıran enişte?
Hiç mi yok arsayı satıp giden enişte yani?
Kayınço ne bileyim. Ya ahlak çok ilginç bir şey.
Yani hani neye ahlak dediğimize göre de değişir belki ama hani bizde bazı şeyler dinle çok örtüşmüş.
Ve din ahlakı ve kültürü çok değiştirmiş güya ülkede.
Ama bu ağızda kalmış ya.
Hani bedenimizde işlememiş.
Ve o yüzden...
Her ailede mutlaka bir tane var.
Ya da her akrabada mutlaka 3-5 tane var.
Ve ben burada çok şaşırıyorum.
Devlet bile senin sözüne güvenerek bir şey onaylıyor.
Senin sözüne güvenerek bir şey yapıyor.
Ve bunlar bütün ülkeye yansımış, insanlara yansımış.
Ve o yüzden ailelerde bir şey olmuyor.
Benim var birkaç tane Hollandalı çok yakın görüştüğüm arkadaşım.
Yani her ay fiks ailesiyle buluştuğu bir gün var.
Ve ondan çok keyif alıyor. Birbirleriyle özel bir şeylerini paylaşıyor.
Ben hiç görmedim böyle denk gelmedim yani.
Ve inanamıyorum. Nasıl diyorum ben anlatıyorum işte mesela hani benim amcam var diyorum işte.
Arsaları sattı yedi falan diyorum.
Nasıl yani diyorum. O amca.
Yani diyorum ki böyle adam çok tatlı yani satmış yemiş abi yani hani falan.
Peki. Özünde iyi biri.
Bence çok iyi yapmışsın falan diyorum.
Valla bir anda amcamın da şeyini söyleyeyim.
Amca ifşası oldu. Gerçekten ama hani o diyor ki inanamıyor yani.
Aa peki artık görüş...
Yoo aynı apartmanda yazarlar.
Nasıl görüşmeyelim? Aynı yerdeyiz.
Sünger çekersin ve devam edersin.
Hani biz öyle değil Türkiye'de falan.
Biz de hiç ben hiç böyle bir şey duymadık.
Mektefa falan. O yüzden çok ilginçler.
Şeye de çok şaşırıyorlar mesela.
Hani bizde babaya söylememe vardır ya.
Evet. Babaya en son söyleme ya da böyle hani kıvırarak bir şeyleri böyle değiştirerek söyleme falan.
Ona mesela Steve hiç anlamıyor.
Böyle... Nasıl yani?
Niye böyle bir şey falan?
Hiç duymamış böyle bir şey daha önce.
Karşılaşmamış. Ya onlar peki zor oluyor mu senin için bu adaptasyonda?
Yok çünkü bu daha kolay.
Belki tam tersi olsaydı hani ne bileyim...
...drama yoğun alternatifi...
...burası olsaydı belki zor olurdu.
Ama bu...
...daha düz yani hani daha şey...
...iyi bir insan ol ve hani saygılı ol...
...ve tamamdır yani hani...
...o kadar yani hani... ...iki üç tane kural var hani yani şey hani...
...ne bileyim güler yüz gösteriyorsun...
...vesaire hani ve hani iyi oluyor...
...yani her şey. O yüzden...
...bir zorluğu yok. Peki Stefanser Damla mı?
Değil. Belki onun da...
...payı var. Güney'den...
...Dinburg... Onlar biraz daha kendilerine burgundi diyorlar.
Böyle biraz daha hani hayatı işte hayattan keyif alan vesaire biraz daha böyle ne diyelim Akdenizli'ye yakın bir profil çiziyorlar kendilerine.
Öyle de gerçekten biraz Katolik'le de ilgili bu arada.
Yani bu şey diyorlar hep.
Katolik dindar olduklarından değil de hani kültürel katolik diyelim.
Katolikler protestanlara kıyasla daha hayattan keyif alan insanlar işte daha böyle hayatı böyle daha kolay tarafından daha böyle eğlenceli
daha neşeli tarafından gören insanlar.
Çünkü onu da şeye bağlıyorlar günah çıkarma yani yapıp sonrasında çıkarırız.
Pardon bildim ama. Mesela protestanlar biraz daha böyle hani çalışma ahlakı vesaire hani düz böyle hani daha ciddi
vesaire. Katolikler biraz daha hani...
Vur patlasın çal oynasın diyorlar yani.
Bu da benim hani çok kendi gözlemim değil buradakilerden duyduğum bir şey.
Her gün bir yeni bilgi çok güzel bir bilgi.
Çok çok çok hoşuma gitti.
Biraz işte o yüzden bu hani ne diyelim Randstad işte daha şehirli Hollanda'nın daha böyle batı kentli bölgesi.
Biraz daha protestan biraz daha hani aynı zamanda tabii hani kentliliğin de getirdiği böyle daha...
Ne diyelim hani katmanlılık vesaire falan böyle biraz daha hani.
Hollandalılar için hep direkt derler ama hani ne olsa biraz daha hani insanlar kendilerine şey yapıyorlar.
Daha limitliyorlar vesaire.
Kent hayatının kendine özgü şeyleri var falan.
Belki hani Amsterdamlı olsa daha farklı olurdu.
Peki Hollandalıların içine girebilme...
diye bir cümle var ya.
Bunu yaşıyor musun?
Girebiliyor musun onların içine? Öyle bir şey oluyor mu?
Güzel bir soru. Hep şey diyorlar böyle arkadaş grupları işte 15-16 yaşında belirlenmiş.
Ondan sonra bir daha hani arkadaş edinmiyorlar.
Evet. Diyorlar. Bu Steffi'cim bir kadar böyle.
Tam değil ama hala arkadaş grubu mesela evet lisedeki arkadaş grubu.
Yani birkaç tane sonra da ne diyeyim diye arkadaşı var ama genelde yani arkadaş grubu deyince o doğru.
Yani bizim de biraz öyle değil mi abi?
Yani daha Benim de en yakın arkadaşlarım liseden bu arada yani.
Hani liseden, üniversiteden hani.
Sonradan edindiğim arkadaşım benim de azdır.
Ama şöyle benim işte 6.
yılıma girdim bu sene.
3-5 tane arkadaşım oldu.
Arkadaşım diyebileceğim böyle hani iş için değil işte başka bir şey için değil.
Hani ne haber ne yapıyorsun görüşelim buluşalım diye arayabileceğim.
Ve aramak isteyeceğim ve karşı tarafında garip karşılamayacak.
5 kişi falan var yani.
Zaten daha fazlasını ne yapayım?
Görüşemem ki zamanım yok yani bir yandan da.
Peki Hollandalılar mı?
Çoğunluğu evet. Çoğunluğu Hollandalılar.
Çünkü mesela... Limburg dediğin yerden buraya göç etmiş sonuçta ya.
Hani şey çok duyuyorum.
Hani başka bir şehirde bile Hollanda'nın içinden başka bir şehre göç edince dil değil aslında bariyer diyor.
Burada insanların kendince bir arkadaş topluluğu var.
Ve onların içine giremiyorsun.
Hani Hollandalı olup olmamanla ilgilenmiyor yani diyor.
Doğru. O yüzden de aslında hani o da göç etmiş aslında sanırım ya.
Evet evet evet. Evet evet kesinlikle.
Yani o arkadaş grup mesela hala orada yaşıyor.
Yani hani çoğunluğu başka bir şehre gitmemiş.
Hani biz oraya gittiğimiz, annesinin köyüne gittiğimizde mesela görüyoruz onları falan.
Ya da mesela karnaval olacak mesela haftaya şimdi cumartesi oraya gidecek falan.
Hala o şeyin içerisinde zaten yani bir kadar.
Burada da arkadaşları var iş yerinden vesaire ama hani onlar gibi olmuyor.
Dolayısıyla evet bir yandan da tabii hani şöyle yani kentlerde biraz daha hani şey bulabilirsin.
Uluslararası komünite açık Hollandalılar.
Ama ne olsa yani kendi dilini konuşmak ister adam yani arkadaş.
Bir dışarı çıkmışsın bir şey yapacaksın bir yemeğe gitmişsin.
Yani sürekli İngilizce konuşmak istemeyebilirsin yani.
Ve yani farklı bir iletişim oluyorsa Hollanda'ca konuşabildiğinde.
Biz de Hollanda'ca konuşamıyoruz yani ekspatlar olarak.
Çoğumuz konuşmuyoruz konuşamıyoruz.
Dolayısıyla da giremiyorsun abi.
Yani şimdi sen Türkiye'ye gitsen Türkçe konuşamadan.
Buraya göre çok daha zorlanırsın Türklerle yani iletişimle.
Yüzde bir milyon, yüzde bir milyon kesinlikle.
O yüzden bence hani çok garip değil yani biz hani tamam hani profil olarak aslında arkadaş buradakilerle çoğu ile arkadaş edebiliriz.
Yani anlaşabiliriz, birbirimizi anlayabiliriz, dünyaya farklı aynı yerlerden bakabiliriz.
Ama dili bilmiyoruz yani.
O yüzden bakamıyoruz.
Peki, vakit çok hızlı geçmiş.
Sosyal medya... İlla ilgileniyorsun ya.
Bundan bahsetmek ister misin birazcık?
İsterim. Bir kitap hesabı açmıştım Hollanda'ya ilk taşındığımda.
Burcu Booker diye. O zamanlar tabii çok daha fazla zamanım vardı.
Daha da az çalışıyordum bu arada.
Haftalık çalışma saatim de daha azdı.
O yüzden çok kitap okuyordum.
Yani yaptığım şey genelde oydu.
Bana hep şey soruyorlardı. Alıştın mı buradaki hayata?
Ben şey diyordum. Abi ben İstanbul'da ne yapıyorsam onu yapıyorum.
Yani fakülteye gidip geliyorum.
Evde gelip kitabı okuyorum yani.
Hani başka bir şey yaptığım yok.
O yüzden hani alıştım evet.
Alışmak zor olmadı yani.
O yüzden aynı şekilde devam ettim ben.
Ve şey onu tabii bir noktada hani çok fazla okuyunca ve hani artık zihnin kitaplarla, hikayelerle, yazarlarla vesaire çok dolunca
bunları paylaşmak istiyorsun.
O yüzden de Instagram'da bir hesap açtım.
Sonrasında da YouTube'da videolar çekmeye başladım.
İlk başta çok düzenli de çektim ama sonra YouTube çok zaman aldığı için onu bıraktım.
Yani çocuktan falan önce bıraktım bu arada.
Çünkü başka şeyler yapmak yani o sürede başka şeyler yapmak daha cazip geldi açıkçası.
Yani güzel bir hobi ama çok zaman alan bir hobi.
Herhalde o kadar da karşılığını almadım mı bilmiyorum yani hani ne hissettim ve bıraktım.
Ama Instagram'a devam ettim.
Sonra Sophie ile beraber kitap okuma hızım çok yavaşladı.
Ondan sonra o hesap artık biraz böyle yarı kitap, yarı kişisel, yarı işte...
Lifestyle ne dersen artık.
Öyle bir şeye döndü.
Neyse ki insanlar takipten çıkmıyor.
Bilmiyorum yani. Çok böyle kitap paylaşmıyorum ama.
Yani yine okudukça paylaşıyorum ama okuma hızım çok yavaşladı.
İzlediklerimi de paylaşıyorum.
İzleme hızım da çok yavaşladı.
Genelde böyle hani günlük bir şeyler paylaşıyorum.
Mesela bu aralar müzik dinleyesim geldi.
Onları paylaşıyorum ne dinlediysem.
Mubi üyeliğimi tekrar yeniledim.
Oradan işte birkaç güzel film izledim.
Onları paylaşıyorum falan. Şu anda mesela bir ders arası dönemimdeyim.
O yüzden birkaç kitaba aynı anda başladım.
Çok özlemişim. Onlarla ilgili bir şeyler paylaştım.
Ama dediğim gibi yani böyle hani klasik bir kitap hesabı hani ay işte sürekli her gün kitap paylaşacak.
2-3 günde bir kitap bitirecek vesaire bir kitap hesabı olmaktan çıktı biraz maalesef.
Ben çok... Anlamam yani böyle sosyal medyadan.
Bir de çok sevmem böyle şeyleri takip etmeyi.
Ama biz seninle tanıştıktan sonra ben takip etmeye başlamıştım.
Ben çok keyif alıyorum bazen senin yazılarını okurken.
Ben mesela telefonuna, Instagram'a girdiğimde bakıyorum.
Herhalde şey çok hoşuma gidiyor benim.
İnsanlar niye takip ediyorlar bilmiyorum ama.
O samimi bir şey yazıyorsun ya.
O hikayelerdeki o samimiyet, eleştiriler.
Benim böyle sevdiğim tarzda eleştiriler oluyor.
Ve onlar çok... Keyifli geliyor bana okumak.
Ben çok anlamam ama böyle okuyunca ya da bakınca aa diyorum evet.
Ya da bazı benim bildiğim kitap ya da benim bildiğim bir şeyle ilgili bir şey görüyorum.
Ve ortalama aynı benzer bir yerde ve aynı samimiyeti ya da işte herhangi bir şeyle ilgili.
Çok keyif alıyorum ben. Çok sevindim duydun.
Valla çok seviyorum ben.
Yani böyle hoşuma gidiyor. Çünkü şey gibi gelmiyor bana.
Göç ettim ve işte Amsterdam...
influencer ya da göç influencer gibi bir şey değil de.
Değil de hani orada bir samimiyet var ve o samimiyet bana çok keyifli geliyor.
Anladım demek istediğin şeyi.
Ben de bazen irite oluyorum şeyden.
İrite olmuyorum aslında şöyle. Yani çok fazla göç eden var.
Çok tabii insanlar göç ettikçe de ya bir anda böyle bir boşluğa da düşüyor.
O yüzden iletişim kurma, daha fazla kişiyle işte bir şeyler paylaşma ihtiyacı doğuyor.
Yeni bir şeyler görüyorsun, onları birilerine göstermek istiyorsun, arkadaşlarına göstermek yetmiyor.
Biraz böyle hani başkalarını senin yeni şeyine dahil etme ihtiyacı çok normal.
Ama tabii benzer şeyleri gösteriyorsun abi.
Çok benzer şeyler yaşıyoruz.
O yüzden de biraz şey oluyor hani.
Bir çok ilgilenmiyor oluyorum çoğu göç hesabının içeriğiyle.
Yani çok böyle hani ilgimi çekmiyor.
İkincisi de Çok böyle aynı same old same old geliyor.
Ya aslında soruya gelecektim de başında cevabı verdin.
Yani az evvel anlattıklarımda şey hani sen aslında hani adaptasyonunla ilgili bir sorun yok.
İşe gidiyorsun eve gelip kitap okuyorsun ve aslında bir hobi amaçlı bu.
Yani kitap hesabı açmışsın ya.
Hani sen bunu adaptasyonumu tamamlayayım aman gibi bir yerden mi açtın diyecektim.
Ama hiç öyle bir yerde değilmiş. Belki de o yüzden samimi geliyor bana.
Belki de o yüzden keyifli geliyor.
Değil. Ama şu olabilir.
Türkçeden uzaklaştıkça belki hani Türkçe okuduğum ve Türkçe okuduğum şeyleri paylaştığım ve Türkçe okuyanlarla bir komünite oluşturduğum bir şeyi yaratma ihtiyacı belki artmıştır.
Bir yandan şeyi de çünkü önemsiyorum.
Ben hala büyüyünce...
Bir şey olmak isteyenlerdenim.
Büyüyünce hala büyüyünce yazar olmak istiyorum.
Ve yani Türkçe yazmak istiyorum.
Ve Türkçeyle bağımı da hani önemsiyorum.
Bir şey böyle hani şaka değil benim için.
Aa bunun Türkçesi neydi unuttum.
Hani şey değil benim için yani böyle hani söyleyip geçebileceğim bir şey değil.
O beni üzer yani.
O yüzden hani o Türk komüniteyle Türkçe konuşan insanlarla...
Bir arada bir şey yapıyor olmak, onlarla iletişim haline olmak.
Annemle günde beş dakika konuşmanın ötesinde başka da Türkçeyi okuyarak, yazarak...
Ve hani sosyal medyada da birilerini takip ederek, onların okuyup yazdıklarını da görerek o benim kıymet verdiğim bir şey.
O belki hani göç ettikten sonra açmamın, o hesabı açmamın belki sebeplerinden biri odur.
Ya bu arada ben şey gibi de bir yerdeyim.
İnsanlar bazen adaptasyon ya da bu göç sürecini hafifletmek, rahatlatmak için kullanıyorlar.
Evet. Seninki de öyle bir yerde miydi?
Evet olabilir, olabilir. Yani ne olsa çünkü ağır bir şey.
Bir anda hani ya şimdi burada Lahey'den Wayspa taşınırken bile böyle sanki köklerin dışı.
...içeri çıkmış his var ya...
...o hiç konforlu bir his değil.
Yani çok şey bir his.
İnsanı çok böyle afişe olmuş hissettiren...
...çok böyle ne derler ona...
...güven duygusuyla çok oynayan...
...bir his ki... ...başka bir ülkeye göç etmek...
...yani valizinle falan geliyorsun abi...
...yani sen normalde bir evin var yani...
...eşyaların falan var.
Valize koyduğun şeylerle...
...başka bir yere gidiyorsun ve orada yaşamaya başlıyorsun.
Yani bu...
Gerçekten kolay değil. Sen dedin ya şeyde İstanbul'a göç ettikten sonra bir göçü daha kaldırabilirim de aklıma Kundera'nın işte bir ömre bir göç yeter şeyi geldi.
Yani gerçekten öyle hani çok fazla göç eden insan var tabii ki farklı farklı yerlere göç edenler var.
Onların da ilişkisi belki yaşadıkları yerle işte bulundukları evle eşyalarıyla artık farklılaşıyordur.
Yani bir böyle misafirlik hissi belki geliyordur bir noktadan sonra bilmiyorum.
Ama ben ev ile ilişkisi kuvvetli olan bir insanım dedim ya eve gitmek isterim diye.
O yüzden muhakkak ağır gelen tarafları olmuştur.
Bir yandan da çok fazla bunu kendimde deşmiyorum.
Çünkü çoğunlukla işte geçenlerde Hamlet diye bir film var ya şimdi herkes bahsediyor.
Kitabı da çok beğenildi.
Filmde her giden böyle inanılmazdı diyor.
Her giden yine aynı şekilde çok ağladığını söylüyor.
Ben de şey diyorum yani böyle şey derler eldivenle bile dokunmam.
Yok abi yani ben asla izlemem ve okumam.
Çünkü benim genelde durumum şu ben daha az hissetmek istiyorum.
Yani ben zaten çok hissediyorum.
Benimle çok böyle duygularımla o açıdan oynayan bir şey oldu mu?
Hani yok yok yok. Git buradan diyorum genelde.
Yani benim hani hissetmekle ilgili bir sorunum yok.
Ben hani hatta törpülesem biraz gibi hissediyorum.
O yüzden bu tip şeyleri çok da kendimle ilgili hani göçle ilgili düşünelim edelim.
Ama şey bir yerden daha rasyo bir yerden tutmak isterim genelde.
Çünkü hani çok hissederim.
Çok üzülürüm. Çok ağır gelir.
Çok derine iner. O derinde ne var vesaire diye korkarım yani birazcık.
O yüzden biraz böyle hani hop üstten.
Geçerim. Peki kitaplarda okurken bir yolculuğa çıkmıyor musun?
Yoksa bir hikaye gibi mi geliyor?
Nasıl? Neden? Çünkü o da benim okurken aldığım kitaplar vardır mesela.
Doğru. Hiç sevmem onları.
Beni ağlatan hikayelerden hiç hoşlanmam.
Şey gibi münasebetsiz bir şey yapıyor gibi gelir bana.
Hani ne hakla?
O kadar hani benim duygularımla oynarsın gibi.
Hani ben buna okey vermedim yani bu işe başlarken gibi hissederim hep.
Benim yani hikayeyle ilişkim şu şekilde.
Kitap okurken de bir şey izlerken de şu anda kitabı açtım ya bir rahatlık geliyor.
Çünkü o rahatlığın sebebi şu.
Ben şu anda yaşamıyorum okuyorum ya da yaşamıyorum izliyorum.
Burada olanlar bana olmuyor bir başkasına oluyor.
Evet. Onunla birlikte hissediyorum ve onunla birlikte bir yolculuğa çıkıyorum ve beni çok uzarsa dediğim gibi hoşlanmam ama sonuçları benim üstüme doğmayacak.
Dolayısıyla o yaşamdan kısa bir süreliğine ele tek çekme hissi beni hikayelere işte okumaya, izlemeye vesaire çeken şey.
Yani o kalp ferahlığı bir anda gelen kitabı açtım ve artık...
Şu an daha iyi hissediyorumun sebebi odur.
Yani o eyleyen olmamaktan bir eylem var orada.
Okuyorsun ya da izliyorsun, televizyona bakıyorsun.
Ama o eylem senin üstüne bir sonuç doğurmuyor.
Oradakilerin başına bir şeyler geliyor vesaire.
Ama o da gerçek değil.
Ama zaten bir yazar da ya da bir yönetmen de...
Bazen birini ağlatmak için bir şey yapmıyor ya sadece yazıyor.
Ve aslında sen kendinden bir şeyler bulduğun için bazen ağlayabiliyorsun ya.
Ya da ne bileyim o his de başka bir yerde.
Mesela Gazap Üzümleri benim herhalde ilk ağladığım kitaplardan biridir hatırladığım.
Büyük ihtimalle bir bağ kurdum.
İşte o kamyonun arkasında gidenlerle ya da...
...bir şeylerle ki ağladığımı çok iyi hatırlıyorum yani.
Ve sonra o çok az bir kitap belki de ağlamak üzerine değil...
...belki de bir umut üzerine ama o bende böyle bir efekt yaratıyor.
O yüzden hani aslında bu hisler kaçılabilecek bir şey mi ki?
İlk yani herhangi bir hikayeye başladığında onunla el sıkışıyorsun.
Yani her şey başıma gelebilir.
Bütün duygular gelebilir başıma diye.
Ama mesela biliyorsam...
Hamlet'teki gibi bulaşmıyorum.
Ha okey. Yani biliyorsam yani her giden ağlıyorsa o filme ben o film...
Bana yapma onu ya.
Bana onu gösterme ne olur.
Gözünü seveyim. Ben dedim ya.
Ben zaten yeterince sevmiyorum.
Çünkü bazı insanlar da bence şöyle oluyor.
Çünkü ağlatan film seven insan var.
Ben de hiç öyle değilim ama ben anadışından.
Yani o bence orada şu var ya.
Bana bir şey hissettir isteği var.
Ben çok hissediyorum zaten ve o kadar da hissetmesem de olur bence yani.
O yüzden yok abi.
Evet ben şimdi daha yanlış.
Çünkü ben mesela Tony Gottlieb, Kusturica falan çok severim.
En sevdiğim yönetmenler falandır.
Ay ne biçim ağlatır onlarda be.
Mesela ama hani ağlamı...
Aslında çok güzel bir gerçek yaşam var.
Ben o gerçekliği çok seviyorum sinemada.
Ben de seviyorum. Lanet olsun onları ben de seviyorum.
Ve o gerçeklik mesela bazen beni çok eğlendiriyor ama o...
Onların gerçekliğinin içindeki o acıyı eğlenerek gün yüzüne çıkartmaları çok hoşuma gidiyor benim bazen.
Yüzde yüz. Bazen işte evet o kadar iyi ki ağlamak pahasına iyi benim için.
Bazen öyle oluyor gerçekten.
Kusturica mesela öyle gerçekten. Babam ve oğlum da öyledir mesela.
İki üç kere izledim her seferinde ağlayın.
Niye mesela ağlayacağını bildiğim bir şeyi iki üç kere izlersin?
Çok iyi. Çok iyi evet.
Artık o eyvallah diyorsun ya tamam sen dövebilirsin.
Senden dayak yiyeceksem senden yiyeyim yani.
Peki ay çok uzadı ama bir şey daha çok sohbet etmek istiyorum.
Yazmayı istiyorum dedin ya yazmak istediğin bir tarz gibi bir şey var mı mesela?
Çünkü ben şey çok merak ediyorum.
Niye bu kadar çok okuyorsun? Neden?
Ne yani okuyarak amacın ne?
Ve çok kıskanıyorum bir de bundan da merak ediyorum.
Kıskanma çünkü okuyamıyorum artık.
O yüzden rahat olabilirsin.
Ama şundan yani yazmak için okumuyorum.
Kaçmak için okuyorum. Yani dediğim gibi o hani eylemek istemiyorum.
Bir süre sonra yani o eyleyen, sorumlu vesaire hani kişi olmak yoruyor.
Ben izleyeyim istiyorum.
Yani okuyarak, izleyerek vesaire.
Ben hani biraz köşede durayım.
Oturayım ben. Ötekiler önümden geçsin yani.
Biraz onun için okuyorum.
Ve yani bir tane hikaye benim yani herkesin bir tane bir hikayesi var ya.
O yani yetmiyor.
O sıkıcı. Yani bir tane çünkü.
Ne kadar hani dallanıp budaklanabilir.
O yüzden başka başka hikayeleri hayatıma katıyorum.
Bir de o var. Ama yazmakla ilgili yani şöyle.
Çocukluktan beri... istediğim bir şey.
Sonra yıllarca hiç yazmadım.
Sonra bir ara yazdım. Şimdi tekrar yazmıyorum vesaire.
Böyle ortada hani bir ürün, bir dosya vesaire yok.
Birçok kez yaratıcı yazarlık derslerine katıldım.
İşte atölyelere gittim vesaire.
İşte o sırada öyküler yazdım.
Orada okundu işte eleştirildi.
Şöyle oldu böyle oldu. O tip deneyimlerim var.
Ama şimdi yazmakla ilgili durum şu.
Kimse benden yazmamı beklemiyor ya.
Bir tek ben bekliyorum.
O yüzden hiçbir zaman öncelik olmuyor.
Yani her zaman daha öncelikli bir şey var yapılacak.
O yüzden de hiçbir zaman oturup bir şey yazamıyorum yani.
Şimdi bebekle zaten yazamıyorum da öncesinde de.
Bebeği yaptım 36 yaşında yani.
36 yıl boyunca neredeydin diye sorarlar adama.
İşte bundan dolayı yani. Hep başka daha öncelikli bir şey var.
Ve yazmak da bir yandan da korkutucu bir şey yani.
Kafanda güzel bir şey oluyor.
Onu ifade ettiğinde aynısı çıkmıyor.
İşte olmuyormuş diyorsun işte vesaire hani şey hep böyle sancılı öyle anlatılır ya zaten öyle yani.
Dolayısıyla hani bilmiyorum bir gün olur mu ne bileyim daha az çalıştığım bir dönem ya da işte emeklilikte ya da bir sene sonra bir şey olur ve ben böyle geceleri uyumayıp yazmaya başlarım
falan bilmiyorum ama hala büyüdüğümde.
Yazar olmak istiyorum. Tiyatro oyunu yaz.
Yazayım. Nasıl yazılıyor bilmiyorum ki.
Karakterleri yazıyorsun. Tiyatro oyunu yaz.
Ben böyle arkadaşlarımı gaza getirip oyun yazdırdım.
Yapın yazın oynarız dedim.
Oynayamadık da oyunu. Kızlar yazdılar.
Çok seviyorum Nazlı'yla lafı.
Karakterler belirliyorsun. Ben çünkü yazmaktan anlamam beceremem.
Ama tiyatro oyunu yazmayı seviyorum.
Çünkü düz bir şey yazamıyorum.
Karakter yazabiliyorum. Hani karakterleri de konuşturabiliyorum.
Öyle düşünüyorsun sen muhtemelen. Senin düşünce biçimin o yani.
Karakter üzerinden düşünüyorsun.
Aynen. Karakterleri de konuşturuyorum.
Bu karakterin... özellikleri buysa, bu karakterin özellikleri buysa deyip konuşturabiliyorum.
Ya da o karakterin ağzından hikaye yazabiliyorum.
O karakter gibi. Öyle olunca yazma işlemim çok kolaylaşıyor.
O yüzden böyle Nazlılar'da işte çok bizde işte bir şey yazmak istiyorum aslında.
Hep düşünüyorum. Hep yıllardır bir şey.
Diyorum ki böyle yapın, şöyle yapın. Yazın oynarız falan dedim.
Onlar da bayağı oyun yazmışlar 20 sayfa.
Ve çok güzel böyle karakterlerin derinlikleri var.
Ama ben dedim ki bu derinlikleri biz gün yüzüne çıkaramayız.
Yani şey gibi bir yerden. Çünkü onlar çok profesyonel bir şey yazmışlar.
Böyle büyük bir prodüksiyona ihtiyaç var.
Onları çıkartmak için gibi bir yerdeydim.
Ama tiyatro oyunu yazmak istersen biz şimdi mesela bir oyun çalışıyoruz.
Bühner'in Leons ve Lena diye bir oyunu.
Orijinal metni ben uyarladım. Ben sana atayım.
Bak ne kadar amatör uyarlamışım.
Yani Saadettin bile böyle saçma bir şey yapabiliyorsa dediğin bir yerden yazarsın bence yani.
Sonra biz belki oynarız yani.
Böyle vaatlerde bulunup insanları kandırıyorum ya.
Oynayamadılar. Kumpayının oynanamamış oyunları.
Diye bir oyun yazılabilir.
Çok ayıp olur insanlara da.
Ben böyle şeyler okurum yaparım dersen ben çok isterim paylaşmak yorum yaparım dersen.
Yapabilirsem. Yeterse zihnim...
Benden daha iyisindir büyük ihtimalle.
Bilmiyorum abi. Bakmak lazım.
Ben sana oyunları atayım. At.
Peki bitirelim artık.
Yavaş yavaş. Çünkü çok keyifli oldu ya.
Çok teşekkür ederim ya. Ama şunu sormam gerekiyor.
Bavulunda ne getirdin Burcu? Keşke bu soruyu önceden sorsaydın ya.
Hazırlanırdım. Bavulunda...
Göçerken mi? Evet.
Şimdi buna metaforik bir yanıt vermem gerekiyor.
Yoksa çok... İstediğini verebilirsin.
Sığ olacak yani. Bavulumda ne götürdüm?
Ümitlerimi falan. Yok.
Bavulumda abi beş tane kitap getirdim.
Onun dışında kışlık kıyafetler getirdim bol bol.
Ama ev kıyafetleri getirdim.
Covid ortasında.
O dönem şeye kayar vermiştim çünkü.
Dışarı çıkamıyorum. Bari güzel ev kıyafetleri alayım diye.
Böyle bütün bavul. Böyle pofidik.
Ondan sonra güzel ev kıyafetleri.
Kışlık. Böyle panduflar, şeyler.
Evdeyiz abi. Kış.
Covid. Bir şey yapamıyoruz.
Bütün ne kadar böyle tatlı güzel ev kıyafetlerim varsa hepsini getirdim.
Beş tane kitap getireceğim. Sınırı koymuştum kendime.
Onları seçtim. Onun için hala okumadığım var.
Bak 2020'de bak bavula koyacak kadar merak ettiğim ve değer verdiğim bazen öyle oluyor işte yani şey derler ya bu kitapların hepsini okudun mu ya falan.
Tabii ki hayır.
Bazen şöyle olur çünkü bir kitabı mesela Das Kapital herkesin kitaplığında vardır çünkü o kitabı alman gerekir o kitabı aldığında kendine eklediğini düşünürsün.
Artık Das Kapital'in vardır yani kitaplığında.
Bir kadar artık sana eklemlenmiştir o kitap.
Bir kadar kendine mal etmişsindir onu.
Çünkü sen Das Kapital alan bir insansındır.
Kitaplığında Marx olan bir insansındır.
Ama asla okumayacaksın.
Kesinlikle okumayacaksın yani.
Bir aydınlanmalı aysa.
Evet. Gerçekten temel içgüdü bu oluyor herhalde.
Benim de var öyle de çok kitap aldım.
Evet ya gerçekten bu çok güzel bir şey.
Peki şunu çok soruyorlardır ben de sorayım klişe.
En sevdiğin kitap nedir?
Var mı öyle bir şey? Yok en sevdiğim kitap yok en sevdiğim film de yok.
O tip şeyleri ben boş bırakırım.
Bir şey gibi bir şey yani merkezi boş bırakmak gibi bir şeyim var.
Ne diyelim hayat mottosu.
Felsefem var. Felsefesiz.
falan onlar. Yani çünkü şey herhangi bir şey ilk sıraya koyduğunda böyle denge bozuluyor gibi.
Ben şey hayal ederim hep.
Böyle ortası boş. Dans pisti gibi.
Etrafında bir şeyler var.
Araya oraya girip çıkıyor her şey.
Yani insanlar girip çıkıyor.
Kitaplar girip çıkıyor. Filmler girip çıkıyor.
İşte dans girip çıkıyor.
Doğaçlama girip çıkıyor vesaire falan.
Neyse o. Ve Onun dışında da boş yani.
Çünkü orada bir alan var.
En azından zaman zaman oraya bir şeyler orada bir sirkülasyon olabiliyor.
Bu kitaplar için de filmler için de geçerli.
Ama şey için de geçerli.
Mesela o anda ne yapmayı en çok seviyorsam o da yani onun için de geçerli.
O yüzden merkez boş.
Bu da... Bana çok iyi hissettirdi.
Bir şeyin merkezini boş bırakmak da.
Çünkü bir şeyin merkezine bir tane koyunca çevresine de onun gibi şeyler koyman gerekiyormuş gibi.
Ve sen söyleyince fark ettim.
Çünkü ben hep şey derim.
Konu açılınca ben Momo derim mesela.
Ve sonra Momo deyince hep onun sonrasında da söylediğim şeyler de onun benzeriymiş gibi şeyler olmalı gibi hissediyorum.
Evet bir yandan da bir etiket.
Diyorsun da yani. Evet.
Benim için bu diyorsun.
Ve hani öteki şeylere de biraz haksızlık oluyor sanki.
Ya da oraya girebilecek şeylere, daha gelecek şeylere vesaire.
O açıdan da bence hani boşluk.
Boşluk genel olarak çok güzel bir şey ya.
Yani hayatta bence boşlukların kıymetini bilmiyoruz.
Hani sessizlik falan da vardır ya böyle kıymetli sessizlikler.
Hep böyle doldurmaya çalışırız abuk sabuk.
Yani hani hiç gerek yokken vesaire.
O onların gerçekten kıymetini bilmiyoruz.
Ay çok güzel oldu. Çok güzel bir öğreti oldu benim için.
Ciddiyim. Şey manasında bir şeyin etrafının boş kalması, bir etiket.
Çünkü şeyi çok kullanıyorum.
Bir kalıba sokulmaktan nefret ediyorum.
Bir şeyin peşinde gitmekten haz etmiyorum.
Ne bileyim işte siyasi partidir, A'dır, B'dir neyse.
O da değilim abi ben.
O da olmak istemiyorum. Yani şu an bunu düşünüyorum.
Ama illa bir kalıba sokulmak isteniyor ya.
Ve aslında... En iyi kitabı seçmek de ya da en iyi filmi seçmek de ya da ona ilgili bir şey söylemek de gerçekten bir kalıp ve onun çevresini onun gibi bir şeylerle doldurmam hep beynimin içinde vardı.
Ve bu cevap çok iyi geldi bana.
Çok güzel bir öğreti gibi oldu. Çok sevindim.
Teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim.
Biz geçen hafta da Elif'le sohbet ettik.
Elif'i hatırlar mısın bilmiyorum. İlk doğaçlama atölyesi yaptığımızda bir Elif vardı.
Ve şimdi yine bir sonraki hafta ilk doğaçlama atölyesine gelen Burcu'yla.
Podcast gayreti. Çok teşekkür ederim vakit ayırıp geldiğin için.
Ben teşekkür ederim. Çok kıymetli benim için.
Çok sağ ol. Sofi'den daha ayrı ya da Sofi ile tekrar gelmek istediğin zamanlarda gel.
Ben burada bakarım.
Çok kişi var burada. Elden ele gezdirirler.
Dikkatli sözler var.
Vallahi çok çok çok isterim.
Hiç öyle değilim. Alt değiştirebilirim.
Mama verebilirim.
Thomas'ın altını değiştirebiliyorum.
Çok çocuk altı değiştirdim.
Benim ilk alt değiştirdiğim çocuğun Sophie olması peki?
Ben yeğenlerimin altını çok değiştirdim.
Yani benim erkek yeğenim üstüme işedi benim.
Onu oyun haline getirmiş.
Bezi açınca çiş etti üstüme.
Gülünce oyun haline getiriyor bebek.
Her açıldığında dikkat ediyorsun ve kapatıyorsun hemen yapmasın diye.
Erkek bebeklerde öyle bir şey oluyor maalesef.
Evet o yüzden. Hakimim adaptasyon sürecine yani.
Bu şey ileri seviye bir örnekti.
Teşekkürler. Ne kadar iyi seviye.
Kanıtladım. Evet. Getirebilirim soruyu.
Evet. Teşekkür ederim.
Kapatamıyorum. Kapatamadık.
Kapatamadılar. Evet.
Teşekkür ederiz. Görüşmek üzere.
Teşekkürler. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
