
Kültür profesyoneli Dicle’den DJ Celine Bereyakan olmak üzerine
Transkript
Selam, Kumpanya Performing Arts'ın hazırladığı Bavulda Ne Var? Podcast serisine hoş geldiniz.
Bugünkü konuğumuz Dicle Gülşahin.
Dicle hoş geldin, nasılsın?
Hoş bulduk Saadet, teşekkür ederim.
İyiyim, sen nasılsın? İyiyim ben de, teşekkür ederim.
Ben seni tanıyorum ama belki birçok insan da Hollanda'da seni tanıyordur, belki de Türkiye'de tanıyordur.
Hiçbir fikrim yok. Peki, biraz bize kendinden bahseder misin?
Dicle kimdir, neler yapıyor?
Ne zaman Hollanda'ya göç etti, burada neler yapıyor ya da göç ettiği yerden neler yapıyordu?
Nereden başlayacağımı bilemedim bir an.
Çok uzun. Ya da işte en önemli bilginin ne olduğuna karar veremedim bir an.
Yaşım mı, işim mi?
Adım Dicle, belki bundan başlayabilirim.
7 yıldır yaşıyorum Hollanda'da.
Kültür politikaları alanında çalışıyorum.
Bu. Kültür politikaları nedir?
Yani ne yapıyorsun kültür politikalarıyla alakalı?
Şöyle... Hollanda Devleti'ni desteklediği bir kurumda Hollanda'nın uluslararası kültür politikalarının uygulanmasına yardımcı oluyorum.
Bu zaten benim eğitim hayatımda uzmanlaştığım bir konuydu.
Yani aslında kendim için seçtiğim yoldayım diyebilirim.
Bu bağlamda da çalıştığım kurum içerisinde şu an için hem iletişim danışmanıyım, yakın bir zamana kadar da Türkiye danışmanıydım.
Kültür politikalarındaki değişiklikler nedeniyle bu pozisyon şimdilik sonlandı.
Ama Hollanda içerisinde Türkiye ile birlikte bir şey yapmak isteyen kültür aktörlerini hala destekliyorum aslında.
Gerek kurum kapasitesinde gerek bireysel kapasitede.
Çünkü hem devlet kurumlarıyla hem sistemle hem de Türkiye'deki ağlar ve bireylerle alakalı bir...
Bilgi havuzuna sahibim diyebilirim.
Yani işle gelişen, aynı zamanda kişisel deneyimden kaynaklanan.
O yüzden bu konularda kolaylaştırıcılık yapmaya çalışıyorum.
Hollanda temelli sanatçıların ve kültür kurumlarının Türkiye ile alakalı yapmak istedikleri şeyler konusunda.
Peki eğitimin bununla alakalı mıydı?
Evet, ben kamu yönetimi çıkışlıyım ve üniversitenin ikinci yılında...
kültür ve sanat yönetimi alanıyla yandal yapmak istediğime karar verdim.
Zaten ikinci sınıfın ikinci döneminde de kültür politikaları alanını keşfedip bu konuda bir tutkum olduğunu hissedip bu konuya yoğunlaşmam gerektiğine karar vermiştim.
Üçüncü ve dördüncü sınıfta bu alanda neler yapabileceğimi anlamaya çalışmakla geçti.
Mezun olana kadar sekiz staj yaptım.
Buna yüksek lisans da dahil ama.
Dördüncü sınıf bittiğinde Bu alanda nerede, nasıl yüksek lisans yapabilirimi düşünüyordum.
Erasmus'u ben Hollanda'da yaptım 2013 yılında.
Kamu yönetimi bölümü üzerinden.
Herhangi bir sanat yönetimi dersi almamıştım.
O dönem bende yeni bir kilit açıldı.
Her ne kadar Türkiye'de aldığımız eğitimi gerçekten tedrisatı, kaliteli bulsam da farklı bir öğrencilik hayatı ve farklı bir başarı anlayışının olabileceğini keşfettim burada.
O yüzden Türkiye'yi müthiş motive dönüp yüksek ortalamaya Kastım.
İyi motiveydim.
Sonrasında da Hollanda'nın yüksek lisans için iyi bir seçim olduğunu düşündüm.
Üç okula başvurdum.
Üç okuldan da kabul aldım.
Ancak finansal olarak hiçbir şey karşılayamadığım için dördüncü seçenek olan ve bu alanda iyi eğitim alabileceğimi düşündüğüm İtalya'da okudum.
Yüksek lisansımı orada yaptım.
Kültür ve sanat yönetimi üzerine.
Beklediğim gibi gitmedi.
Ama yine de mutluyum.
Akdeniz anlayışıyla bu konuya yaklaştığım için.
Sonrasında da yolum zaten Hollanda'ya düştü özel sebeplerle.
7 yıl önce de işte kağıt üzerinde taşınma gerçekleşti.
Zaten bir ayağım hep buradaydı benim.
Kolay olmadı çünkü geldiğim ilk yıl tez aşamasındaydım.
Bologna Üniversitesi için tez yazıyordum bu alanda.
Araştırmamı da Hollanda'daki küçük bir şehrin kültür politikaları üzerine yaptım.
Ve oradaki kentsel dönüşümün kültür sanat sektörüyle iç içe geçmiş planlaması üzerine.
Bir şeyler yazdım. Bence amatör bir tezdi ama bana çok öğretici oldu.
Çünkü yaklaşımımın yetersiz olduğu ile karşılaşıp bu konuda bir şeyler öğrenmek için daha şevkle çıktım o tez aşamasından.
Ve bu sırada tabii ki birçok göçmenin yaptığı gibi gelir gelmez bulduğum ilk iş Horeca dediğimiz hizmet sektöründeydi.
Oturma iznimi alır almaz işte.
Bir hafta içerisinde kendimi bir bardağa çalışırken buldum.
Aynı zamanda yüksek sanat tezi yazıyordum.
Tezin bittiği ve işte savunmamı İtalya'da yaptığım Hafta artık orada çalışmak istemediğime karar vermiştim ama tabii ki kolay olmuyor yani.
Kimse de yeni gelmiş ve A2 Hollanda'ca konuşan birini kültür sektöründe çalıştırmak için kollarını açmış beklemiyor.
Valla 30-40'a yakın red almışımdır başvurularımdan.
Hiçbirinden de gocunmam çünkü bence doğru olan bu yani.
O sırada artık bir adım atmam gerektiğini fark edip barda devam edemeyeceğimi anlayıp ruhumu usatmaya karar verdim.
Ve kendimi... Çok büyük bir küresel şirkette supply chain yani tedarik zinciri yaparken buldum.
Bunların hepsi mezuniyetten sonraki iki haftada gerçekleşti.
Ve hayatım için çok belirleyici, öte yandan da üzücü bir dönem başladı.
O işin ikinci gününde oraya ait olmadığımı hissetmiştim.
Ama ilginç bir öğrenme süreciydi çünkü her gün eğitiliyorsun.
Daha evvel kullanmadığım araçları kullanıyordum.
Birden yani kısa süre içerisinde Gürcistan, Azerbaycan ve Batı Afrika'nın sebze tohumları tedarikçisi oldum.
Ve yaptığım işin benimle uzaktan yakından alakası yoktu.
Böyle ufak ufak bir depresyona sürüklendim o dönemde.
Maaşım var işte görece stabil hayatım var ama mutlu değildim.
Ve şey yani hani... İşimi de mükemmel yapamıyordum muhtemelen.
Çünkü öyle bir yerde değildim yani.
Ama yapıyordum bir şekilde.
Beş ay dayanabildim. O dönem bir hayatım olmadığı için baya param birikmişti.
Mesela şimdi dönüp bakıyorum. Özellikle bu ara çok dönüp bakıyorum o döneme.
Çünkü çok üzüldüğümü bildiğim halde iyi hatırladığım birkaç güzel şey var.
Biri hiç olmadığı kadar spor yapmıştım.
Ki benim sporla da ilgim yok yani.
Ama şey yani hani hayatımın bir çıkış yolu olmadığı için kendimi cime vurmuştum ve kol kaslarım vardı.
Ben hayatımın hiçbir döneminde kas sahibi olmadım.
Şu an dahil. Özellikle şu an hiç yok zaten.
Çünkü hayatımla ilgili çok mutluyum.
Bir de Hollandalı arkadaşlarımla punk grubum vardı o dönem.
Ben punk dinleyerek büyümedim.
Ama Hollanda'daki çevrem aşırı punkçu bir gruptu.
Ve punkın çok kolay ve keyifli bir tür olduğunu keşfettim.
Biz haftadaki prova alıyorduk.
Kendi şarkılarımızı yazıp kaydediyorduk.
O baya öyle grubun oldu.
Tabii tabii. Ya sahnelere çıktım ben punkçu olarak yani.
Ben dinleyip böyle birbirinize pogo, pogo.
Ha işte pogolara girmem.
Bir tık prensesim o konuda.
Alakam yok çünkü. Zaten sahnedeyim bu arada yani.
Ama şey baya punk şarkısı yazıp, besteleyip, kaydedip böyle...
Arka arkaya sahneye çıktığımız bir dönem var.
Keyifliydi. Şey gibi oldu.
O kadar çok şey dinledim ki.
Benim hayatım gibi çok karışık.
Ama birçok sorun var. TRD ne okudun?
Türkiye'de ne okudun? Türkiye'de kamu yönetimi ve sanat yönetimi okudum.
Nerede? Yeditepe Üniversitesi'nde.
İstanbul'da karşılıklı dağlarda okumuşsun.
Kesinlikle. Kayıştığının bir yanı ve diğer yanı.
Evet gerçekten. Peki Türkiye'de neden kalmak istemedin?
Türkiye'de bu alanın ilgili iş bulamayacağını düşündüğünü hayal ettiğin için mi?
Şöyle ben İzmir'de büyüdüm.
İzmir'de doğdum ve büyüdüm.
İzmir'de iyi bir Anadolu Lisesi çıkışlıyım.
Oradaki kültür de şudur.
TMC'yim. Türkçe matematikçiyim.
Yani TMC doğdum zaten.
Sayısal benim için hiçbir zaman seçenek değildi.
Bizim okuldan çıkarsan TMC olarak hukuk okursun.
Benim hukukla zerre alakam yok.
Uluslararası ilişkiler okumak istiyorum ama niye okumak istediğimi bilmiyorum.
Yani o dönem şöyle bir geyik olduğunu hatırlıyorum hatta işte.
En kötü kurumsal bir şirkete yönetici olursa hani bu kadar bir vizyonsuzluk.
Hani sektör önemli işte.
Ama böyle titriler üzerinden konuşuyorsun kendi adına.
Kayıp bir gençlik. Ama bildiğim tek şey dilleri çok sevdiğim.
Kültürleri çok sevdiğim.
Çünkü şey lisede bir şekilde İngilizcem iyiydi ve okula yabancı öğrenciler geldiğinde hep beni görevlendirirlerdi.
Sen işte gezdir, tozdur gibi.
Birkaç kişiydik biz böyle.
Bütün uluslararası projelerin içinde vardım bir şekilde.
Sonrasında lisedeyken yaptığım yani böyle şey o dönemde işte ülkede nasıl bir durum varsa liseliler için çok fazla ücretsiz fırsat olurdu.
Öyle şey varlıklı bir aileden gelmiyorum yani orta direkt çocuğuyum ben.
Memur çocuğuyum. Bir yaz kampı için gelmişlerdi.
İşte başvuru yapabilirsiniz gibi.
O yaz kampında gelen yabancı öğrencilerle hayat deneyimleri öğreniyorduk.
İşte şu yapılır, bu vardır.
Hani şimdi biraz liderlik öğrenelim, şimdi biraz paylaşım öğrenelim gibi.
Bu sırada İngilizcemiz gelişiyordu.
Oradan edindiğim bir arkadaşım Amerika'da bir lise programı bulmuştu ve ondan bahsediyordu.
Bana da demişti ki bence başvur seneye.
Hani ben gidiyorum bu yıl, seneye de sen başvur bakalım.
ÖSS senesi kimsenin yapmayacağı bir şey.
Ben Amerika'da lise okumaya başvurdum.
Ve kazandığın durumda Amerika Dışişleri Bakanlığı'ndan büyük bir burs alıyorsun.
Ve Türkiye'den sadece 50 kişi seçiliyor.
Bütün ülkeden. Seçildim.
ÖSS'ye girdiğim yıl, adı ÖSS'ydi bizim zamanımızda.
Çok büyük şeyler oldu.
Sistem değişti. Yılın ortasında sistem değişti.
Ve ben çok hırslı bir liseden çıktığım için ilk...
Sınavın sonucunu anlamayıp galiba yapamayacağım deyip Amerika'dan kabul gelince ikinci sınava gelmeden dershaneyi bırakıp kendimi 9 Eylül Üniversitesi tiyatro bölümünün söyleşilerine
falan götürüp SS'den umudu kestik kendimizi besleyelim gibi bir yerden yaklaştım.
Çünkü birkaç ay sonra Amerika'ya gidecektim.
Böyle bir şey oldu ve o dönem de çok formatiftir benim için.
Çünkü 9 Eylül Üniversitesi'nde takıldığım günler bana hayatta neler yapmak istediğimi fısıldıyor gibiydi.
Sonra Amerika'ya gittim. Bir yıl boyunca New Jersey'de gençlerle lise okudum.
Ya bu sırada SSL'ye girip şey, tercih yaptırmışlardı bana.
Tamam hani puanınla çığır açmadın ama kötü bir puan değil.
Özel üniversitelere burslu girebiliyorsun gayet.
Kendi bölüme birincilikle girdim.
Yeditepe Üniversitesi kamu yönetimine.
İlk tercihim olmazdı.
Hani bir yıl önceki halime sorsaydın.
İşte ben uluslararası ilişkileri okuyacağım.
Bahçeşehir olsun falan derdim muhtemelen.
Ama dört ay üstüne düşmüşüm yani.
ÖSS'ye o kadar da çalışmayan biri olarak.
Kayıt dondurup bir yıl Amerika'da lise okuyup orada koro, tiyatro, müzikal yapıp İngilizce.
Çok şey oldum böyle.
Bambaşka bir insan olarak döndüm.
18 yaşıma orada girdim mesela.
Ve döndüğümde tabii ki burnu havada, kendinden geçmiş, etrafını pek beğenmeyen, çok can sıkıcı bir ergendim.
Ve Yeditepe'ye gidince...
Bu mu ya falan dediğimi hatırlıyorum.
Ama sonrası çok güzel oldu.
Çünkü şey başarılı bir ilk yıldı benim için üniversitede.
Zaten işte özel okulun bence güzelliği şu.
Eğer birileri sizde bir şeyler olduğuna inanıyorsa destekliyorlar.
Ben de o konuda çok şanslıydım.
Harika hocalarım vardı. Onlar bana dedi hani sanat yönetimini bir denesen.
Çünkü sen çok sıkılacaksın belli.
Benim böyle bir bölümden haberim bile yoktu.
Ama müfredatı okuyunca gerçekten çok etkilendim.
Öyle başlamış oldu. Şunu da atlamadan.
Yani atlamak istemem.
Amerika'da bir aile yanında kalıyorsun.
İşte bir aile gönüllü oluyor.
Senin profilini inceliyorlar. Böyle çok kalın bir dosya gönderdiğimi hatırlıyorum.
Neler yaparsın işte boş zamanda.
Çünkü onların da çocukları oluyor genelde.
Ve hani onlarla kardeşlik ilişkisi yaşayacağın için evin düzeninde bozulmasını istemiyorlar.
Şansıma harika bir aileye düştüm.
Üç kızları vardı. Üçü birbirinden farklı ve yetenekli kızlardı.
Biriyle yaşattım. Onlar böyle...
konserlerden festivallere çok değişik şeyler gördüm ettim orada.
Yine unutmadığım bir an var.
Aralık 2010'da tam 15 yıl önce bu zamanlar yani.
Beni New York'taki Türk Film Festivali'ne götürdüler.
O dönemde işte Başka Dilde Aşk gösterilmişti orada Mert Fırat'ın oynadığı evet.
Ve Mert Fırat söyleşiye gelmişti İlksen Başarı'yla beraber.
Ve şunu hatırlıyorum. Ben oyuncu olmak istemiyorum.
Sanatçı veya işte göz önünde o kadar olmak istemem.
Hani bu çok başka bir tedrisat ve Kişilik gerektiriyor.
Ama bu festivali kimler organize ettiyse onlardan biri olmak istiyorum demiştim.
Ama bunu başarmak için ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
İşte sanat yönetimi dokunmaya başlayınca biraz o yöne gittiğimi anlamaya başladım.
Ve bu bana müthiş bir keyif verdi.
Ama geleceğim konusunda hala çok kaygılıydım.
Çünkü Türkiye'de ne yani?
Türkiye'de sadece birkaç kurum var bunu yapan.
Ve yıllardır aynı insanlar o kurumlarda çalışıyor.
O dönem işte Erasmus yaptım Hollanda'da.
Açıkçası o Erasmus'ta sadece eğlendim ve öğrencilik işini de biraz daha ciddiye almam gerektiğini fark ettim.
Dönünce de güzel bir dereceyle okulu bitirdim.
İşte birinci girdiğim okuldan ikinci çıktım.
İşte sekiz staj. Belki hani o dönem yedi staj çünkü son stajımı Hollanda'da yaptım.
Ve böyle kurumların, hocaların kapısını çala çala bir kurum başka bir kurumun kapısını açığa açığa.
Türkiye'de en çok istediğim yerlerde staj yapma şansına eriştim.
Ve şeyi fark ettim.
Evet çok güzel. Ama burada bana yer olmayabilir.
Çünkü çok genç ve deneyimsizim.
Ve bu sektör gerçekten biraz zor yani girmesi.
Farklı avantajların olması gerekiyor.
O sırada Hollanda'da yaptığım bir staj beni çok etkilemişti.
Avrupa Kültür Vakfı'nda staj yapmıştım.
Yine Erasmus bursuyla. Ve aslında oraya dönmek istediğime karar verdim.
O noktada şans devreye girdi.
Benim bir şeyim yok.
Çünkü staj yaptığım dönemde işte şimdi birlikte olduğum insanla birlikte olmaya başlamıştık.
10 yıl önce. İlişkimiz de ilerleyince bir noktada işte hayatımızı Hollanda'da birleştirme kararı aldık.
Ve ben onun aracılığıyla buraya gelmiş oldum öğrenciyken.
Ama Avrupa Kültür Vakfı'ndaki mentorum ve işte çalışma arkadaşlarım sayesinde buradaki sektörü tanıma fırsatı yakaladım.
Şu an çalıştığım kuruma 3.
başvurumda kabul edildim.
İlk ikisi reddedildi. Farklı zamanlarda.
Aynı kuruma üçüncü başvurunda.
Evet. Çünkü vazgeçmedim. İlkinde hatta işte stajdaki referansım aracılığıyla daha Bolonya'da öğrenciyken işte benim son bir staj yapmam gerekiyor.
Bu şey gibi pek yakında da Zafer'e verilen son bir korsan DVD görevi gibi.
Bu son stajı siz de yapabilir miyim?
İşte sadece Hollanda'ca bilen insanlarla çalışıyoruz demişlerdi.
Dedim haklısınız. Sağlık olsun.
O günler de gelecek. İkinci başvurun.
Benim çok çok üstümde bu tedarik zincirinde çalışırken özelliklerimin çok çok üstünde sinir bir pozisyondu.
Oradan red alacağımı biliyordum ama vazgeçmediğimi göstermek için başvurmuştum.
O da reddedildi ki bence reddedilmeliydi zaten.
Üçüncü başvurumda benim bir tık altımda bir pozisyondu ama bunu yapmam gerektiğini hissetmiştim.
O çok güzel geçti o başvuru.
Zaten sonrasında kabul edildim ve oradaki yolculuğum başladı.
Şu an işte ikinci...
Başvurup reddedildiğim pozisyonda çalışıyorum.
Bir başarı öyküsü gibi.
Gittikçe sorularım çoğaldı kafamda.
Neden İtalya'da yüksek lisans yaptın?
Daha mı ucuzdu ya da bedava mıydı?
Bedava değildi daha ucuzdu.
Ve şey alanım çok spesifik olduğu için her yerde olan bir bölüm değil.
İtalya'da şöyle Hollanda'da yaptığım staj aracılığıyla 2015 Ekim'de İtalya'da bir konferansa katıldım.
Oraya gelen bir öğrenci grubu vardı.
Onlar Bologna Üniversitesi'nden geliyordu.
Kültür Sanat Yönetimi Bölümünden.
Onlar aracılığıyla haberdar oldum.
Ve çok mutlu görünüyorlardı yani.
Programı anlattılar vesaire.
Dedim ki benim başvuracağım son okul burası olmalı sanırım.
Öyle de oldu. Gerçekten bence müfredatı çok güçlüydü.
Ama bir Akdeniz ülkesinden bahsettiğimiz için eğitime yaklaşımları Türkiye'den farklı değildi.
Biraz bizi eğlediklerini hissediyorum.
Mesela Batı Avrupa'dan gelen sınıf arkadaşlarım o konuda mutsuzlardı.
Bir tanesi okulu bıraktı. Bu ne deyip.
Amerikalılar mesela mutlu olmadı.
Ama ben mutluyum arkadaşlar.
Geldiğim yerden çok farklı değil.
En azından yeni bir şey öğreniyorum.
İstediğim alanda ilerliyorum diyebilmiştim.
Peki İtalya'da yüksek lisans İngilizce'de o zaman anladığım kadarıyla.
Ben İngilizce yüksek lisans çok az duydum.
Evet çok az var. İtalya'da yani.
Bana sorarsan kişisel fikrim bu biraz şey.
Fakülteyi yurt dışına açmak ve işte yabancı öğrencilerden biraz gelir sağlamak adına açılmış.
Türkiye'deki okullarında sıkça başvurduğu bir yöntem.
O yüzden işte dediğim gibi kalitesi de biraz tartışmaya açık.
Ama benim açımdan problem yok çünkü ben Türkiye'den geliyorum.
Peki. 7 yıldır buradasın ve burada bir devlet memuru musun?
Değilim. Çünkü kültür politikaları deyince benim aklıma belki de benim cahilimle alakalı bir tek devlet ve devletle bağlantılı bir...
Yapı geliyor ve o yüzden hani acaba bir devlet memurusun ve aslında devletin kültür politikalarındaki alanıyla mı çalışıyorsun?
Bu konuda böyle düşünmek konusunda haksız kesinlikle değilsin.
Bu tamamen iki ülkenin bu konuya yaklaşımının ne kadar farklı olduğu ile ilgili.
Aslında Türkiye'de görmüş olduğumuz bu katı devlet örgütlenmesinin sende yarattığı bir intiba bu.
Çok da normal. Hollanda'da şöyle bir anlayış var.
Kültür politikaları meselesi ciddi anlamda ele alınan bir konu.
Bu konuda da küçük bir ayrım var.
Benim çalıştığım alan uluslararası kültür politikaları.
Bu da ulusal kültür politikalarıyla tabii ki iç içe gitmekle beraber daha ayrı biçimde yürütülüyor.
Bu hem Dışişleri Bakanlığı'nın hem de eğitim, kültür ve...
Bilim Bakanlığı'nın ortak inisiyatifi ve böyle bir kurum var.
Yani bu iki bakanlığın ortak çalıştığı bir platform var.
Kültür politikalarını Hollanda'da onlar belirliyor.
Ve model şu şekilde işliyor.
Biz devlet yapılanmasında buna yer veriyoruz.
Ama bunu uygulayacak olanlar ülkenin genelinde bizim doğrudan atadığımız yapılanmalardan ziyade sivil toplumun gücünü...
Kullanmak üzere olan şeyler.
Zaman içerisinde bu yapı şöyle gelişmiş.
Şu an için Hollanda'daki kültür sanat hayatını bir şekilde fonlayan ve düzenleyen altı devlet fonu var.
Bunlar hem ulusal hem uluslararası alanda faaliyet gösteriyorlar.
Disiplinler şöyle. Film, edebiyat, kültüre katılım, sahne sanatları.
İki tane daha kaldı. Hep bunu yaşıyorum ya.
Dörtle tıkanıyorum ben. Ve o dörtle hep farklı oluyor.
Olsun ya. Ben şunu anladım en azından.
Aslında spesifik olarak bizdeki anlayışla devlet memuru değil.
Değil değil. Yaratıcı sektörler o daha böyle tasarıma giriyor.
Bir tane daha kaldı. Onu da bulacağım bir noktada.
Böyle altı tane fon var.
Böldüm özür dilerim. Onlar doğrudan devlet memuru.
Daha doğrusu memuriyet yemini ediyorlar ama çalıştıkları kurumlar bağımsız.
Yani devlet tarafından denetleniyorlar.
Memur gibi. Ama bağlılık yok yani.
Biz de STK statüsündeyiz.
Doğrudan bakanlıklarla çalışıyoruz.
Ama memur değiliz.
Bizim kurumumuz tamamen devlet tarafından fonlanıyor.
Peki bu devlet memurlarının yeşil pasaportu var mı?
İhtiyaçları olmadığı için yok.
Yani dünyanın en kuvvetli bilmem kaçıncı pasaport.
İlk onda falan Hollanda.
Ona yeşil vermesen de olur bence.
Tamam. Vardır tabii ki benefitleri de benim bilgim yok memur olmadığım için.
Memuriyetten döndüm bu arada ben ama daha oraya yol var.
Mesela onlar memur ya işe takım elbiseyle gidiyorlar sen değilsin gitmiyor musun?
Hiç alakası yok. Tamam ya bütün memurluk algılarım yıkıldı bir anda.
Böyle çok mutlu olamadım.
Onların hiç mi bizimki gibi bir şey yok acaba dedim.
Peki Türkiye ile bağlantılı bir şeyler yapıyorum dedin ya.
Türkiye ile bağlantılı nasıl bir şey yapıyorsun sen buradan?
Yani buradaki sanatçılar neden Türkiye'de çalışmak istiyorlar da sen onlara ne yapıyorsun?
Şöyle yine bu politika çerçevesinde belirlenen odak ülkeler diye bir mesele var.
Hollanda kültür politikaları, uluslararası kültür politikaları her dört yılda bir farklı bir odak ülkeler listesiyle karşımıza çıkıyor.
Burada da en çok öne çıkan üç nitelik var.
Ya diasporik bir ilişki var ya ticari bir ilişki var.
Ya da kolonyal bir ilişki var.
En azından Hollanda için bu üç temanın öne çıktığını söyleyebilirim.
Türkiye'de diasporik ilişkiden gayet önemli bir yer tutuyor.
Çünkü bildiğin gibi ülkede azımsanmayacak derecede bir Türk nüfusu var.
Bu da 1964'te imzalanan Misafir-İşçi Anlaşması'ndan kaynaklanıyor.
İlk dalga Türkiye göçmenleri 64 sonrası.
Hollanda'ya taşınıyorlar. İkinci dalgada Türkiye'deki politik sebeplerden ötürü 80'li yıllarda gerçekleşiyor.
Üçüncü dalgada biziz bence ama bu başka bir konu.
Bu hakkında da konuşmak isterim.
Bu bağlamda da Hollanda diyor ki bizim toplumumuz içerisindeki birlikte yaşama pratikleri karşılıklı anlayış için bizim Türkiye ile kültürel ilişkileri güçlendirmemiz lazım.
Buna da kaynak ayırıyoruz.
Türkiye odak ülkemizdir.
Türkiye ile alakalı Türkiye'ye yönelik ve Türkiye için içerisinde çalışma yapmak isteyen Hollandalı yapılanmalara desteğimiz olacaktır.
Yani böyle bir kumbara var bizim şu an için kullandığımız.
Peki ben nasıl yardımcı oluyorum onlara?
İşim gereği ve kişisel deneyimlerim gereği zaten Türkiye'de azımsanmayacak bir ağa haizim.
Kültür sanat ağına. Tabii ki kulağa şöyle gelmesin.
Yalnızca tanıdığım kişilerden oluşan bir şey değil bu.
Kurumun zaten birikmiş, birikimli ilerleyen bir bilgi bankası ağları, kendi organik nasıl denir karşılaşmışlıkları var.
Benle alakalı değil. Onları devralıp o ilişkileri yönetiyorum.
Türkiye'nin güncel kültür sanat hayatı hakkında Hollandalı kişi ve kurumları bilgilendiriyorum.
Türkiye'de kültür meselesinin nasıl ele alındığını gerek devlet gerek özel sektör.
gerekse işte sivil toplum sektörü üzerinden nasıl el alındığını, hangi zorluklarla veya kolaylıklarla bu işi yürüttüklerini Hollandalılara anlatıp onların fikir ve projelerini
destekleyecek kişilerle onları bir araya getiriyorum.
Aynı zamanda bu meseleyi fonlayan tek mekanizma devlet değil.
Özel başka birçok girişim var bu meseleyi desteklemek isteyen.
Kurum olarak da zaten bunları araştırıp filtrelemekle mesulüz.
Öyle güzel bir bankamız da var yani.
Bu konuda proje yapmak isteyen insanları bilgilendirip onları doğru finansal kaynaklara yönlendirmeye çalışıyorum.
Bunu yaparken de tabii ki stratejik bazı yönlendirmeler de yapıyoruz işte.
Fon başvurusu yaparken dikkate alınacaklar gibi.
Ya da uzun vadeli planlarda önceliklendirilmesi gereken konular gibi.
Çünkü böyle bir uzmanlık da gelişiyor o zaman içerisinde.
Kısacası yapmaya çalıştığım şey bu.
Şimdilik Türkiye'den Hollanda'ya yönelik çok bir şey yapmıyorum.
Çünkü o benim görev tanımımın dışında kalıyor.
Ama kişisel kapasitede bunu yapmaya çalışıyorum.
Sonuç olarak iki ülkede faaliyet gösteriyorum bu anlamda.
O yüzden burayı ne kadar desteklersem orayı da desteklemeye çalışıyorum.
Çok güzelmiş ya. Peki senin spesifik olarak çalıştığın bir alan var mı?
Yoksa sen yani örnek veriyorum sadece performans sanatları mı?
Yoksa sinema mı? Yoksa...
Hayır. Aksine hiçbir disiplin odamız yok.
Çalıştığım kurum... Bu arada çalıştığım kurum deyip duruyorum ismi Dutch Culture.
Evet niye onu soracaklar şimdi adını söyleyelim mi diye.
Çok da net bir isim yani Dutch Culture.
Bitti. Dutch Culture'ın zaten statüsü sektörler üzeri.
Yani herhangi bir disiplinle birebir çalışmıyoruz.
Öyle bir uzmanlığımız da yok açıkçası.
Ben kendime diyemem yani.
İşte sahne sanatlarını edebiyata göre daha iyi biliyorum diyemem.
O yüzden onun üzerinde kalarak ama...
Hangi sektörde ne var bilerek.
Yani aslında her sektöre aynı mesafede.
Böyle daha ara bir yerdeyiz.
Peki ben Türkiye'de bir iş yapmak istiyorum diyorum.
Hollanda merkezli bir sanatçıyım.
Ve Türkiye'de örnek veriyorum şöyle şöyle biriyle şurada bir proje yapacağım.
Ve bunun için fona ihtiyacım var diyorum.
Ve bunun için mi sana başvuruyorum?
Evet. Ve sen de bana olabilecek olan fonları gösteriyorsun.
Aynen öyle. Peki ben Hollanda'da bir fona başvuruyorum.
Hollanda'da bir iş yapmak istiyorum.
Ve Hollanda'da... Bu işi sergilemek istiyorum dediğimde sana başvuramıyorum.
Evet çünkü ben sadece senin işinin uluslararası alanda görülüp uygulanması için sana yardımcı olabiliyorum.
Senin o noktada gitmen gereken mekanizma 6 devlet fonundan biri.
Çünkü onların zaten ulusal streami var.
Çünkü şöyle bir şey.
Geçen sene Antep'te bir iş yaptık biz.
Avustralya'dan bir yönetmen geldi.
Macaristan'dan bir dramatürk geldi.
Avustralya'dan ses mühendisi geldi.
Ben buradan gittim ve Türkiye'den...
İki tane profesör hocamız vardı.
Fransa'dan dansçılar geldi iki tane.
Ve büyük bir proje yaptık ve çok çeşitli yerlerden fon buldular.
Ben de buradan birkaç yerden denedim ama bilmediğim için belki de beceremedim.
Ve sonra o fonlar sadece orada buluşup 15 gün etkinliği tartışabilmek için.
...kullanabildiğimiz fonlar oldu. Sonra etkinliği gerçekleştiremedik mesela.
Çok güzel. Ve hikayemiz...
Geliştirme fonunda kalmış yani.
Geliştirme fonunda kaldık. Ve şeydi, unutulmuş hikayelerdi proje.
Antep'in bir bey mahallesi var.
Ve o bey mahallesinde geçmişte yaşanmış birçok hikaye var.
Örnek veriyorum. Türkiye'li olmayan insanların, işte Ermeni ya da başka uyruklardan insanların...
...o mahallenin aslında kurucularından olduğu ve o mahallede...
ki yaşayan ilk insanlardan oldu ve sonraki savaş dönemlerinde onların oradan bir şekilde gitmek zorunda kalması ve bu unutulan hafızayı orada performans sanatlarıyla birleştirmek.
Orada hala var olan o insanların evlerinde yaşıyor birçok insan Antep'te, Türkiye'li ya da başka bir yerde.
Çok böyle o evler, o dokular hala öyle.
Yani o cennet bahçesi dedikleri evler hala.
Yani o orada ve o hikayeleri canlandırmak üzerine gitmiştik.
İlginç bir projeydi. Ve örnek veriyorum bu projeyi ben tekrar yapmak istiyorum desem ve bu projeyi hayata geçirmek istiyoruz desek ve bununla ilgili size gelip başvurabiliyoruz yani bir şeye.
Tabii biz projenin içeriğini okuyup nerelerden neyi talep edebileceğin konusunda tabii ki yardımcı olabiliriz.
Garanti edemiyoruz çünkü bambaşka bir konu ama.
Zira Antep'te çok benzer konularda çalışan insanların yararlandığı...
Fonlar oldu Hollanda temelli.
Hatta bence aynı kişilerle de yolların kesişmiştir o projede ama onu sonra konuşuruz.
Çünkü çok güzel insanlar tanıdım yani o süreçte.
Çok güzelmiş. Peki Türkiye'de de az çok deneyimin olmuş ya birçok yerde.
Türkiye'de böyle bir sistem var mı?
Türkiye'de tabii ki hani balık baştan kokar demek istemiyorum.
Olumsuz bir yerden okuyor durumu ama işte baş neyse ayak odur diye bir şey uydurayım şu an.
Böyle bir anlayış ve kültür olmadığı için sanırım böyle bir yapılanma da olmamış.
Haliyle bence Türkiye'deki kültür sanat sektörü devlet tarafından tamamen desteklenebilecek bir sektör olmadıklarının bilincinde.
Bu ara çok sık şunun üzerine düşünüyorum işte farklar neler gibi.
Ve Türkiye'deki gücü gördükçe müthiş sürprize uğruyorum.
Çünkü dediğim gibi mekanizmalar çok kısıtlı ve...
Destekleyici olmadığı için inanılmaz bir direniş var Türkiye kültür sanat dünyasında.
Yani Türkiye'li sanatçılar her şeyi yapıyorlar.
Sanat dışında her şeyi yapıyorlar hatta.
Bu bence çok yorucu bir şey.
Keşke böyle olmasaydı.
Ama onları çok İsviçre çakısı gibi yapan da bir şey.
Yani sorsam yorulmuşlardır muhakkak ama birçok konuda çok...
İyi ve donanımlı olduklarını düşünüyorum.
Hatta bu konuda bir video yapıyoruz şu an.
Ben bununla ilgili sanırım podcastlerin çoğunda çok konuşuyorum.
Böyle kültür sanat alımından biriyle denk geldiğimizde de.
Bu benim Avrupa ile ilgili en büyük şaşırdığım konu.
Ya da belki de Hollanda diyeyim Avrupa diyeyim de.
Burada bir sanatçı fon almayınca hiçbir şey öğretmiyor.
O kadar haklısın ki.
Ve sizin geçen gün yaptığınız şeyde buluşmada benim tanık olduğum şey de öyle bir şeydi.
Yani herkes sizin kafasında bir fikir var.
Fikri yazmıyorlar bile. Sinopsisi yazıyorlar.
Ve o sinopsisle para alabilirlerse fikrin geri kalanını yazacaklar.
Ve para bulabilirlerse filmin geri kalanını da çekebilecekler.
Ya da oynayabilecekler. Ya da resim yapacaklar.
Neyse artık o sanat alanı.
Ve Türkiye'de biz tiyatro oyunu yapıp bilet satıp ondan hayatımızı geçindirmeyi düşünüyoruz.
Ve burada böyle bir imkan da yok bu arada.
Bizim yaptığımız oyunların hiçbirinden bilet gelirinden para kazanılıp...
Kendimi geçindiremem ben. Çünkü sahne kiraları çok yüksek.
İşte ekipman çok pahalı.
Bilmem ne çok pahalı. Ve ben bunu sahnelerle konuştukça şeye fark ediyorum.
Ama nasıl yani fon almadınız mı?
Bu sahne kirasını ödemek için.
Yok. Kimden alacağız ki?
Nasıl alacağız ki? Yani bilmediğim de bir yerden.
Burayla ilgili. Ama hani Türkiye'de de hiç böyle bir şey yoktu ki.
Evet. Hani hiç fon alalım da oyun yapalım.
Kültür Bakanlığı filmlere fon veriyor biraz.
O da böyle hani...
Her filme vermiyordur büyük ihtimalle.
Bilmem ne, bilmem ne. Ben hiç Kültür Bakanlığı'ndan wow fon alacağız diye hani tiyatroya da denk gelmedim çok.
Kültür Bakanlığı çok güzel bir şey yaptı pandemide.
Türkiye'deki. Biz işte yerleşik tiyatrolara fon vereceğiz.
Kiraları için işte bir miktar para vereceğiz.
Zor durumdalar bilmem ne falan diye.
Aylık 5000 TL vereceklerdi.
Ve 5000 TL'lik desteği alabilmek için bir sürü evrak hazırlaman gerekiyor pandemide.
Ve evrakları hazırlarken bir yerden bir yere giderken TL'sini harcıyorsun.
Yani bu ikisinin arasındaki rahatsız edicilik anlatamam sana.
Bunun işte çok çok çok köklü sebepleri olduğunu düşünüyorum.
Öncelikle çok basit bir yerden yaklaşacağım.
Coğrafya. Türkiye büyük bir coğrafya ve merkezi yönetimi çok güçlü.
Adem'in merkeziyetçilik algısı buradakine hiç benzemiyor.
Bürokrasi yapılanması...
buraya hiç benzemiyor ve kırılacak gibi de değil.
Zaten şey yani günlük hayatımızda algıladığımız devlet yapılanması da tamamen bunun üzerine kurulu.
Burada çok daha farklı bir yaklaşım var ve bunun bence ilk ve en büyük sebebi coğrafya.
Bu kadar küçük bir coğrafyada bir de şey yani hani il yönetimlerinin de oldukça görünür ve çalışır olduğu bir coğrafyada yapılanma daha farklı.
Mesela İtalya'da da çok benziyordu buna.
Orada görmezden gelinmeyecek bir İl örgütlenmesi de vardı, şehirlerden bahsetmiyorum.
Yani bu işte bölgesel daha doğrusu.
Burada il, orada bölge pardon.
Şimdi böyle bir ara durum olunca işlerin, o işleyişin nasıl vatandaşta yani son kullanıcıda yansıma yarattığını da görüyorsun.
Bunu Türkiye'de kıramazsın.
Yani Türkiye'de bu işler için gerçekten Ankara'yla bağlantıda olman gerekiyor.
Ama burada işte daha merkezden çevreye...
Bir yaklaşım ya daha doğrusu çevrenin de kendi içinde örgütlenebildiği ve bu denetleme mekanizmasının da tehdite dönüşmediği bir yapılanma var burada.
Öyle olunca ne oluyor? Her yerel yönetiminde kendine ait fonu oluyor.
Mesela benim deneyimli olduğum bir konu değil.
O yüzden sanatçılara bu konuda çok destek olamıyorum.
Ama ulusal kaynaklara bakana kadar çünkü az önce işte bu konuda altı devlet fonundan birine gitmen gerekirdi dedim ama bu eksik bilgi.
Ona gelene kadar senin faaliyet gösterdiğin belediye içerisinde bir fon mekanizması var.
Bir de bulunduğun il içerisinde de başka bir fon mekanizması var.
Çünkü işte şehir belediyesi ilin içerisinde.
İl yönetiminde de bir şeyler oluyor.
Her ilde var mıdır? Zannediyorum ki vardır yani.
Bir de bunu bıraktım.
Yine faaliyet gösterdiğin alan içerisinde sivil toplumun sağlayabildiği fonlar oluyor bazen.
Yani yerel örgütlenme çok iyi burada.
Benim de çok hayranlıkla izlediğim bir şey.
Çünkü yerel seviyedeki karakteristik ve ihtiyaçlar da çok farklı.
Buna göre bir şey var.
İşim sebebiyle bu ara Amsterdam Belediyesi ve Rotterdam Belediyesi ile çalışmaya başladım.
Benim için de yeni bir deneyim. O yüzden şey yani kamu yönetimine dönmüş gibi hissediyorum farklı bir yerden.
Bu beni çok mutlu ediyor. Ama bildiğim her şeyi baştan öğreniyorum.
En baştan belediyecilik kanunu diye bir şey yok artık.
Zaten bildiğim belediyecilik kanunu yürürlükten kalkalı bayağı oldu.
Bildiğim tek şey bu işin teorisi şu an.
O yüzden sıfırdan başlıyorum.
Ama iki şehir arasındaki yaklaşım ve kaynakların farkı bile beni çok sürpriz uğratıyor.
İyi anlamda. Çünkü diyorsun ki opere ettiği yeri yansıtan bir yapılanma var.
Amsterdam'daki insanlar Rotterdam'daki insan aynı değil.
Şehirler de aynı değil.
Bu gerçekten yansıyor nasıl yönetildiğine.
Çok güzel ya.
Duymak da çok iyi geldi bir anda.
Yani şey gibi bir yerden iyi geldi.
Sonuçta bir şekilde burada yaşıyoruz.
Peki 7 yıldır buradasın ya.
Yani 7 yılda hayatında neler değişti?
Ben aslında şöyle bir dicileydim.
Ama artık şöyle bir dicileyim diyebiliyorum.
Ben çünkü kendime...
Bundan önce de konuştuk gerçekten. Ben artık pembe götlüyüm diyebiliyorum.
Yani şey gibiyim oldum.
Hani böyle adapte olamıyorum.
Berlin'e gidince bile kendimi güvende hissedemediğim bir insana dönüştüm.
Ki baktığında hani üç kere burnu kırılmış birisiyim falan dedim yani.
O yüzden buraya o kadar adapte olmuşum gibi hissediyorum ki bazen.
O yüzden hani sende ne oldu o yedi yılda?
Ya ben birçok şey oldu ya.
Yani fabrika ayarlarıma geri döndüğümü hissediyorum.
Söylemek istediğim ilk şey bu.
Çünkü her şey bence olumlu anlamda başladığı yere döndü.
Olmak istediğim insana yaklaşıyorum gibi hissediyorum burada.
Kendi kapasitemi test ettiğim de bir yer oldu.
Çünkü yani hepimiz için hayat bir yerden zor herhangi bir sebepten.
Mesela alışmak, yer edinmek de zordu benim için.
Yani aşırı zor değildi belki ama kolay da diyemem yani.
Ne değişti? Bir yere bilerek, isteyerek adapte oldum ve olmaya devam ediyorum.
Bunlar çok yüzeysel şeyler bu arada.
Daha derinde değişen daha çok şey var ama bu konuda adım atmış ve bir yere getirebilmiş olmaktan mutluyum.
Çünkü tamam daha evvel bir yıl Amerika'da, iki yıl İtalya'da yaşadım.
Ama yedi yıl hiçbir yerde yaşamamıştım.
İstanbul'da bile beş yıl yaşadım ben.
O yüzden bu şey böyle yetişkinliğimi de anladığım, kabul ettiğim bir yer oldu burası.
İki, sakinleştim.
Yani tabii ki Türkiye'de büyümüş biri olarak hakkını ses çıkararak arayan biriyim ben.
O formül burada işlemiyor bence.
Daha sakin ve daha planlı ilerlemek gerekiyor.
Şey öğrendiğimi fark ediyorum.
Türkiye'de Türk gibi. Burada tartışılır derecede en azından daha az Türk gibi.
İşimi halledip hayatımın yoluna koyabiliyorum gibi geliyor bana.
Yeni bir dili öğrenebilmek geldi.
Hollanda cam tabii ki mükemmel değil.
Ama işimi yapabiliyorum.
Ki... Yerel kontekste bir iş yapıyorum yani.
Tabii ki zorlanıyorum.
Tabii ki yetmiyor. Ama bence 7 yıl için hiç fena bir yerde değilim.
Mesela İtalya'da böyle bir istek uyanmamıştı bana.
İlk ay uyanmıştı. İlk ay çok hızlı İtalyanca öğrendim.
Sonrasına baktım hiç mutlu değilim.
Ve o enerji yatırımı beni hiçbir yere götürmeyecek.
Beynim blokladı yani.
Dili ve kültürü. Ama burada öyle değil.
Burada kendimi görünür hissediyorum.
Ve benim için önemliymiş bu.
Ben farkında değildim bunun. Ama işte bavulunda ne var?
Benim bavulumdakiler görülüyor ve takdir ediliyor sanki burada acısıyla tatlısıyla.
Sanırım çok güzelmiş ya bu bavulumdakilerin görülüyor olması.
Ya ben de arkadaşlarımla ne zaman konuşsam Türkiye'deki arkadaşlarımla şeyi çok söylediğimi buluyorum.
Orada çok aynı şeyi söylerken buluyorum kendimi.
Beden kuklasıyla 15 dakika performans yapıyorum.
Çok bir şey değil.
Ama performans yap...
Yaptıktan sonra birilerinin gelip bununla ilgili sana bir sürü soru soruyor olması.
Bununla ilgileniyor olması.
Spesifik olarak yaptığın işin çok değerli olduğundan ya da çok iyi olduğundan değil de.
Bunun görülüp bir sanat olarak değerlendirilip.
Ve bununla ilgili seninle konuşacak ya da sana soru soracak bir şeyler buluyor olması çok iyi geliyor.
Ben Türkiye'de de birçok iş yaptım.
Sinemada biraz bir şey yaptım.
Televizyonda, tiyatroda yıllarca çocuklarla çalıştım.
Yani okulda atölye. Burada görüldüğünü hissetmek.
Ego santrik bir yerden de değil.
Hiç öyle bir şey değil. Böyle hani sanat konuşabiliyip tartışabiliyor ama yani yaptıklarını sorgulanıp onun üzerine iyi olumlu yorumlarla değerlendirilebiliyor musun?
Çok iyi geliyor yani sana.
Kesinlikle katılıyorum. Ne eksik ne fazla.
Ve bu konuyla alakalı bir ihtiyacım olduğunu da geldiğimin işte ilk yılı, ikinci yılı falan fark ettim.
Başka bir yere çekeceğim konuyu ama şey hani bu 7 yılda ne değiştiğinin cevabı da bence bunun içinde yatıyor.
Fabrika ayarlarıma geri döndüm derken şunu kastetmiştim.
Çocukken beni heyecanlandıran her şey şu an hayatımın merkezinde.
Çünkü öncelikle bu lükse sahip oldum.
Herkes bu kadar şanslı değil.
Birçoğumuz hala hayat mücadelesi verirken çocukken sevmeyi seçtiğimiz şeyi yapmaya çalışıyoruz.
Onu arıyoruz. Ben onun çok yakınında olduğumu hissediyorum.
Tam olarak değil ama zaten hiçbir zaman tam olarak olmayacak o.
Ama etrafında hiç olmadığım kadar yakın bir yerden dolaşıyorum.
Ve bence bu bir lükstür.
Çünkü demek ki hayat gailesinde bunu ayıracak vaktin ve kaynağın var demektir.
Ben de kendimi öyle bir yerde buldum.
Bu da şu demek işte geldikten bir iki yıl sonra arkadaş edinmeye çalışırken yani böyle hani çok görünür bir çaba değildi o ama bulunduğun yerde işte birileriyle kurduğun
diyalog ilerleyecek mi derinleşecek mi diye merak ediyorsun.
Ve o noktada şöyle bir ihtiyaç hissettim.
Popüler kültür referansı vermek istiyorum ve onun karşılığı yok.
Yani Amerikan popüler kültürünün karşılığı var.
Çünkü o çok emperyalist bir yerden bize dikte edildiği için var.
Dünyanın her yerinde var. Ama benim kültürümün karşılığı yok.
Kesinlikle olmak zorunda değil.
Ama ben varım, buradayım ve buna ihtiyacım var.
O zaman dedim bu da biraz benim sorumluluğum galiba.
Madem bavulunda getirdiklerim görülsün istiyorum.
Ben de işte belli sınırları aşmayacak çerçevede en azından bunu anlatacağım.
Kulak vermek isteyen varsa buyursun.
O yüzden işte çocukken sevip değer verdiğim ve aktivitelerimi şekillendirdiğim her şeyi ben burada anlatmaya başladım.
Bunu birçok yerden yapmaya çalıştım.
Ben Türkiye'nin 90'lardan itibaren çünkü doğduğum yıllar olduğu için, doğduğum dönem olduğu için ürettiği kültür sanat birikiminin büyük hayranıyım.
Popüler kültürünün büyük hayranıyım.
Alternatif kültürünün de büyük hayranıyım.
Belli şeylerin. Ve bu duyulsun bilinsin istiyorum.
Ve ben buna referans vermek istiyorum.
İstiyorum yani böyle bir ihtiyacım var.
O şakayı yapmak istiyorum.
Yani ben durup dururken Zeki Müren'de bizi görecek mi diyebilmek istiyorum.
Çünkü çok uzun zaman oldu ve sıkıldım.
O zaman benim Vizontele izletmem lazım.
İlk öyle başladı. Üç yıl önce ben bir Vizontele gösterimi yaptım.
Aynı sofrayı kurdum.
Baya İzmir Kemeraltı Çarşısı'ndan.
Annemle gidip kilimi aldık.
Evet işte buradaki arkadaşlarım işte tabak çanak getirdi böyle bakır setler falan.
Biz öyle bir sofra kurduk.
Ben o dönem Rotterdam'da bir galeride çalışıyordum editör olarak.
Aynı zamanda işte gönüllü olarak.
Öyle bir alan verdiler bize.
Öyle bir film gösterimi yaptım aynı setupta.
Ve bu filmin neden önemli olduğunu, neyi anlattığını önden anlattım.
Sonrasında da soruları kabul ettim.
İşte yabancı seyirciden.
Ve öyle öyle bir rahatlama geldi bana yani.
Dedim ki ben buna devam edeceğim.
Çünkü... Bilinsin istiyorum ya bu kadar basit.
Çok primitif bir yerden ama çok ihtiyacım var buna.
Sonra The Third Wave ortaya çıktı.
Çünkü işte az önce bahsettiğim gibi 64'ten sonra gelen ilk dalga var.
80 sonrası gelen ikinci dalga var.
2015 sonrası gelen de bir üçüncü dalga var.
Ben de onlardan biriyim ve çok fazlayız.
Çok fazlayız sizin kaç bölümünüz var şu an yani düşün.
Evet. Ve Kumpanya'nın müthiş bir kitlesi var aynı sebepten.
Şimdi bunu niye görmezden geleyim ki?
Yani toplum içerisinde kümelenmektense madem birlikte yaşıyoruz.
Biz zaten burada yaşıyoruz yani.
Hani iyisiyle kötüsüyle dili öğrenmeye çalışıyoruz.
Zaten günlük hayatın bir parçasıyız.
Ama hani birlikte yaşadığımız insanların da bir beş dakikası varsa bizim de söyleyeceklerimiz var.
Onu yapmaya çalışıyorum.
O yüzden bu Third Wave konsepti de bundan çıktı.
Vizontele gösteriminden sonra bir radyo programına dönüştü.
Rotterdam'da işte bağımsız bir radyoda aylık programım var.
Orada... Müzik yapıyorum.
Yani genel olarak bir kürasyon yapıyorum.
Seçki yapıyorum müzik üzerine.
Temayı tanıtıp müziği çalıyorum.
Son bölüm çok iyi geçti.
Çünkü Almanya danışmanı, iş yerindeki Dutch Culture'daki Almanya danışmanı arkadaşımla şeyi fark ettik.
2000'lerde Almanya'da yeni başlayanlar için Türkçe diye bir sitcom varmış.
Bizde de Avrupa yakası vardı. Ve çok benziyor bu iki sitcom.
Konu olarak değil. Sadece espri anlayışı.
gösterildikleri dönemin özellikleri açısından çıktıkları ülkeyi çok iyi temsil ediyorlar.
Biz bu iki şovu diziyi izleyip bir karşılaştıralım dedik.
Müthiş keyifli geçti.
Çok ilginçmiş. Adı ne programın?
Benim programım. O da The Third Wave.
Çünkü Yine hepsi işte bizim neslimizin tükettiği popüler kültür ürünlerine odaklanıyor.
Bunu yapmak için birkaç sebebim var.
Çünkü işte 60'larda gelen ilk dal göçmenlere, bence hepimizin müteşekkir olması gereken göçmenlere çok şey borçluyuz.
İşte bugün canımız Türk yemeği istediğinde bulabiliyoruz yani.
Ve onların verdikleri mücadele nedeniyle var bu.
Öte yandan ben Anadolu'yla dinlemiyorum.
Ben 6 gün falan, ben Türkiye dinlemiyorum yani.
Ben öyle bir yerden gelmiyorum. Ve şey, Hollandalıların bana işte...
altın gün ne güzel demesi bende hiçbir şey uyandırmıyor.
Yok yani. Ben Tarkan dinliyorum.
Ve bence bu okey. O yüzden şey Türk müziği algısının da coverlanmış türkü olarak sınırlı kalmasından biraz sıkıldım.
Ve farklı bir anlatı olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Bunlar tabii ki birbirinden bağımsız şeyler değil ama çok daha dallı budaklı.
Bütün olarak değerlendirilecekse eğer parçalarının da aynı özenle dinlenmesi gereken.
Dallar ve budaklar.
O yüzden bir tüme varım oluşturmaya çalışıyorum.
Çok farklı parçalara odaklanmaya çalışıyorum.
Bu sırada DJ oldum.
Yoktu böyle bir şey. Yani müzikle amatör olarak ilgileniyordum ama 4 yıl önce zorunluluktan DJ'liğe başladım.
Şu an profesyonel olarak yapıyorum.
Adı ne? DJ ismim Selin Bereyakan.
Benimle hiçbir alakası yok.
Ama en sevdiğim dizi olan Avrupa yakasından bir karakterin adının yamultulmuş hali.
Fonetiki olarak. Evet.
Şey gibi işte bir ara Chad Faker vardı ya.
Ya da Comtruse vardı bir ara.
Onu hatırlamıyorum. Vardı öyle bir şey.
İşte o ara böyle altı yıl önce Hofplein'de yürürken Rotterdam'da.
Aa Selin Bereyakan olsun.
Logomda yanan bir bere olsun dediğim bir şeydi.
Çünkü Selin Bereyakan'la ilgili ciddi herhangi bir şey yok yani.
Peki. Ben daha çok konuşurum da.
Artık zamanımız tükendi evet.
Uzun sürdü bu bölüm.
Daha kafamda da çok soru var biliyor musun?
Kusura bakma ya ben konuşuyorum.
Benim de sen konuştukça şey oluyor böyle şunu da sorsana falan gibi oluyor da.
Peki şunu soracağım ya.
Uzasın biraz daha bir şey olmasın. Peki burada o yaptığın film gösterimiyle ilgili bir şeylere devam ettin mi?
Tekrarını yaptın mı? Ve bu yaptıktan sonra aldığın reaksiyonlar neydi yabancılardan?
Çok küçük bir grupla başladı.
Ve beni müthiş nedeniyle tatmin etti.
Çünkü ben sıfır beklentiyle yapmıştım bunu.
Şey... Hala unutmuyorum.
Yani Vizontele'yi biliyorsunuzdur herhalde işte.
Bir kız var ve sevgilisi ölünce başka biriyle evleniyor.
O çocuğu seviyorsa niye diğeriyle evlendi diye sordular.
Ve orada görücü usulünü işte beşik kertmesi neyse yani hani o meselenin ne yazık ki o kararın kadına ait olmadığını anlatmam gerekti.
Tatsızdı. O an tekrar yüzleştim.
Birkaç şeyle, birçok şeyle ama onun anlatılması gerekiyormuş mesela.
Kesinlikle ya. Evet. Yani.
Peki sonrasında bir bağ oldu mu?
Bir bağlantı oldu mu? Yani devamı niteliğinde ya da sorular niteliğinde?
Şöyle ben bu işi büyütmeye karar verdim.
Hala üzerinde çalıştığım bir şekilde olgunlaşmamış büyük bir fikrim var.
Kendime sakladığım. Yapacağım er ya da geç onu biliyorum.
Ama bu süreç işte başka bir yere gitti konu.
Sizinle sizinle kumpanyayı kurduk.
Yani o da aynı yerden geliyor benim için.
O anlatma ihtiyacı. Önümüzdeki salıda güzel bir etkinliğimiz var.
Film göstereceğiz. Bu arada demiştim ya 9 Eylül Güzel Sanatlar'da söyleşiye gidiyordum.
Ben Ümit'in Olu orada dinledim ilk kez.
Ve işte 15 yıl sonra tekrar dinleyeceğim.
Mesela salı günü. Ve daha çok şey yapmak istiyorum.
Öte yandan işte şey.
Selin Beryakan personası üzerinden.
Bu yine Türkiye'nin son 30 yılını anlatmak için toplumsal hafızayı canlandırmak ve belki de yeni imgelerle yeniden üretmek için quiz geceleri düzenliyorum.
Bunu parti olarak da yapıyorum bazen.
Yarın onu yapacağız beraber. Teşekkür ederim kumpanyaya bu destek için.
Daha evvel tuz biberle de yapmıştık bunu.
Çok müteşekkirim yani hani bana böyle bir alan sağlandığı için.
O yüzden böyle bir yere gidiyor.
The Third Wave'in güzel yanı şu.
Konsept olarak var olduğu için.
Format olarak bir sürü şey açık.
Yani konu değişmediği sürece her şeyi yapabilirim.
Format olarak hiç problem değil.
Yani bu podcast bile aslında bir yerden The Third Wave benim için.
Ki öyle bizim aslında baktığında yani hani ve göç üzerine aslında ve buradaki yaşadıklarımızla ilgili yaptığımız bir şey ve üçüncü dalga insanların daha çok içinde de var olduğu bir şey.
Yani amacım...
Herkesle sohbet etmek. Birçok kişi var sırada.
Kasap var. Birinci jenerasyon mülteci var.
Siyasi mülteci göç etmiş o zaman.
Şu an Hollanda vatandaşı. Birçok kişiyle sohbet edip aynı şeyleri...
70 yıl önce de ya da 60 yıl önce de insanlar yaşamışlar.
Aslında bunları da sohbet ederek insanlara duyurmak istiyorum bu arada.
Çünkü ortalama aynı yerlerdeyiz.
Kesinlikle ve ben o yüzden podcast'ı da çok değerli buluyorum.
Buradan bir külliyat doğuyor.
Var olduğu sürece her dönem yeni bir anlamla tekrar can bulacak bir iş bu.
Kayıt teknolojisinin en güzel olayı da bu zaten.
Yani 70'lerde çıktığında 2 kuruş para ödediğin şey şu an binler ediyor.
Bunun sebebi de işte zaman içerisinde olan biten bir sürü şeyle birçok şeyin değerinin yeniden atanmasıyla ve belirlenmesiyle ilgili.
Bu çok dalgalı bir şey. Asla dikey bir şey değil.
Ama bir noktada dinleyicisini her zaman bulacak bir iş yapıyorsunuz bence.
Teşekkürler. Umarım insanlara da öyle geliyordur.
Peki. Bir saat oldu.
Son sorumuza geleyim.
Standart sorumuza.
Bavulunda ne getirdin yedi yıl önce?
Kaset. Çocukluğumda dinlediğim kasetleri getirdim.
Ve bu benim bilerek, isteyerek büyütmek istediğim ilk koleksiyona dönüştü.
Çünkü zaten şey aldığını atmayan bir insanım ben.
Ve çocukken aldığım kasetleri de ancak buraya gelirken...
Tamam hani benim mirasım bu kendimi.
Bundan sonra bilinçli bir biçimde büyüyecek diye getirdiğim şey.
Çok kıyafet getirmedim.
Çünkü şey ilk taşındığımda müthiş bir ikinci el takıntısı vardı bende.
Her şeyi buradan alabileceğim ve ikinci elciden alabileceğimi inanmıştım.
Ama bol bol kaset getirdim.
Hiçbir şey yoktu ve kaset vardı yani bavulda.
Peki ne götürüyorsun?
Ya da son dönemlerde gidip gelirken ne getirip götürüyorsun bavulunda?
İyi soru. Ya hala kaset.
Pul biber. Getiriyorsun.
Evet. Bu metaforik bir soru muydu?
Ben çok net bir yerden cevap veriyorum.
Kim nasıl isterse öyle bir cevap veriyor.
Sabır götürüyor falan. Yok ya hala kitap, kaset, plak falan taşıyorum çoğunlukla.
Ama şey, ailem bir şekilde buranın kahvesine hasta.
Ucuz ve güzel ya. Türkiye'de hakikaten kahve çok pahalı bir şey.
Niye pahalı bir şey Türkiye'de kahve ya?
Ben de Ahmet'e arkadaşıma giderken...
kahve götüreceğim bu sefer.
Geçen gün telefonda konuşuyoruz o markette alışveriş yapacak.
Filtre kahve buranın dört katı.
Allah'ım inanılmaz. Evet. İnanılmaz.
Yani dandik bir kahve filtre kahve ne ki?
Aynen öyle. Ben de unutmuşum diyorum ki o kadar değildi zam gelmiş.
Hayır hep böyleydi falan diyor. Bu konuda aklıma bir şey geldi.
Bundan on yıl önce ya da on yıl civarı önce çalıştığım bir projeden öğrendiğim bir çalışma vardı.
İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde Gökhan Mura diye bir hoca var.
Endüstriyel tasarım hocası.
Öyle hatırlıyorum. Onun tırnak içinde söylüyorum.
Gurbetçilerin işte Almanya özelinde daha çok gidip gelirken getirdikleri ve götürdükleri hediyeler üzerine çok kapsamlı bir araştırması var.
Hatta zannediyorum 2015'te Almanya'daki bir iştirak tarafından kitaplaştırılmış bir şey bu.
Çikolata mı en çok? Ya hayır.
Kahve filtresi. Kahve filtresi mi?
Ve şey kahve bol bol.
Buna gerçekten çok derinden, yani benim aklımda kalanlar onlar oldu.
Kitapta bunu envanter etmiş.
Çok da güzel anlatıyla beslemiş bunu.
Vallahi sanki kitabın adı da Sıla Yolu muydu?
Öyle hatırlıyorum.
Altına ekleyeceğiz şeyin.
Evet. Podcast'in. Yine yanlış olmasın.
Berlin'deki bir bak oluşumuyla ve sanırım yine Tandem projesi de yani desteklenmiş çok ortaklı bir projeydi.
Gökhan Hoca ile tanışma fırsatı yakalamıştım.
Çok alakasız bir yerden.
Yine 7 yıl önce taşındığım yıl buraya.
Bu araştırma karşısında çok mutlu olmuştum.
Çok şaşırarak dinlemiştim ve ağzım açık dinlemiştim yani.
Çok güzelmiş. Kahve filtresini de çok şaşırdım.
Evet. Bize hep Nesquik getiriyorlardı Almanya'dan.
Toz Nesquik. Ve ben bayılıyordum ya.
Hiç Türkiye'de yoktu. Böyle yemeli Nesquik vardı.
İçmelisinden yoktu. O zaman bir şey de anlatmak istiyorum.
Uzatmak değil amacım ama. Anlat ya.
Okey artık battı balık yan gider değil mi?
Öyle olduk şu an. Benim dayım burada yaşıyor.
Benim doğduğum hafta taşınmış buraya.
Evet. Yani benim yaşım kadar adam burada.
Ve küçükken tabii ki kuzenlerimle beraber gelir giderlerdi.
Genellikle iki yılda bir gelirlerdi.
Ben Hollanda'yı öyle öğrendim yani.
Ben nereden bileyim Hollanda'yı?
Ve bakıyorum da benim için Hollanda o zaman gerçekten işte pindakaas fıtkı ezmesi.
Lidl ve Aldi'de bol bol satılan marshmallowlar.
Kapasup hazır çorba.
Uff, Mabel's.
Hadi ya. Meybuzu Hollanda'dan getirirdi dayım ve biz dondurup kasa kasa yerdik.
İnanılmaz bir şey. Bol bol çikolata tabii ki.
Ve benim, tabii ki drop.
Çok geç. Evet.
Ama şey, daha böyle lezzetli droplar vardı.
Çok çeşit var ya. Onlardan ve işte jelibonumsu şeyler.
Mesela şeftalili halkayı ben dayım getirdiği için bilirdim falan.
Şimdi orada bir de öyle bir Hollanda var benim için çocukken.
Deneyimlediğim, kuzenlerimden öğrendiğim.
Mesela ben bayağı 10 yaşından beri ilk ben Dicle demeyi biliyorum yani.
Çünkü Hollandalı kuzenim var.
Ve Erasmus'ta Hollanda'yı seçmemin sebebi de şu oldu.
Hani listede 5 ülke vardı.
Herhangi biri beni heyecanlandırmadığı için bari Hollanda olsun da hani aileme yakın olsun falan diye geldim ben.
Bir de hani okul iyiydi. İyi bir okula gideyim dedim.
Ve dayım da o yaz Türkiye'deydi.
Ben Erasmus'a dayımın arabasıyla geldim.
Dönüyordu çünkü. Gerçekten mi?
Evet. Dayım beni attı arabaya.
Fatih Akın filmi gibi geldik biz yani.
Üç gün. İnanılmaz iyiydi.
Zaten şey bu konuda bir film çekme hayalim var mesela.
Benim hayalim Türkiye'ye arabayla gidip arabayla gelmek.
Benim de inşallah ehliyet alırsam yakın zamanda.
Lütfen yapalım. Yani benim de ehliyet almam gerekiyor ya.
Bu da benim kanayan yaram. Benim de kanayan yaram.
Ben ağladım bunun için geçen ay biliyor musun Hüngür Hüngür?
Bunu söylemeyeceğim. Mesela dışı bir şey yapıyorum da ben burada.
Ne olur söyleme. Şu an seni durduruyorum.
Evet. Tamam. Ama ehliyet şart yani.
Evet. Evet gerçekten.
Benim Türk ehliyetim var bu arada.
Benim de var. Zaten o yüzden ağlıyorum.
Yoksa niye ağlayayım? Araba kiralama şirketlerinden Sixt hala araba kiralıyor bizi arkadaşlar.
Bilmeyen varsa. Güzel iyi bilgi.
Bunu da artık alta eklersin.
Ya da Free2Move'dan şey var böyle araba saatlik araba kiralama şirketi var biliyor musun?
Hiçbir şeyim yok. Onun uygulamasına Hollandalı biri giriyor senin adına.
Sen kullanabiliyorsun telefonundan uygulamayı.
Ve ben sana iki dakika önce yasa dışı bir şey söyleme dedim.
Bunu öyle yapanlar varmış.
Ben hiç duymadım. Öyle söylüyorlardı.
Gerçekten yapabilir misin bilmiyorum.
Öyle şeyler var yani. Teşekkürler ya.
Bir saat oldu.
Bunu dinlemezler herhalde.
Dinlerler ya. Bilmem. Kendileri bilir.
Yani ben çok keyif aldım.
Çok teşekkür ederim. Ben çok teşekkür ederim bu fırsat için.
Benim Bavulda Ne Var? podcast serimizi beğeniyorsanız takip etmeyi unutmayın.
Yeni hikayelerle sizlerle olacağız.
Görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
